Haiku üzerine:
“Bu dizeleri bu kadar güzel kılan,
sonsuzluğa karışmadan önce yakalanabilen anın tekrarlanamazlığıdır.”
Mühürlenmiş Zaman’dan
21
Sinemada beni çeken, alışılmamış şiirsel bağlantılar, şiirselliğin mantığıdır. Kanımca bu, bütün diğer sanatlar içinde en gerçekçisi ve en şiirseli olan sinemanın olanaklarına da çok uyun düşmektedir.
43
Sanatta insan, gerçeği, öznel deneyimler sonucu sahiplenir. Bilimde ise insan bilgisi, sonu olmayan bir merdivenin basamaklarını tırmanır ve atılan her adımla dünya hakkındaki bilgiler yerlerini yenilerine terkeder. Demek ki bu, nesnel ayrımın bilgisine dayanarak birbiri üstüne, mantıken inşa edilen kavrayışların basamak basamak yükselen yoludur. Buna karşın sanatsal kavrayış ve keşif, her seferinde dünyanın yeni ve benzersiz bir görüntüsü, mutlak gerçeğin bir «hiyeroglifi» olarak ortaya çıkar, kendini bir vahiy olarak sunar. Sanat, sanatçının, ve çirkinliğiyle, insaniyeti ve acımasızlığıyla, sonsuzluğu ve sınırlılığıyla dünyanın tüm yasalarını sezgisel olarak yakalama arzusu şeklinde ortaya çıkar. Bütün bunları sanatçı, kendine özgü bir tavırla «mutlakı» yakalayan görüntüyü yaratma aşamasında yeniden şekillendirir. Tinin maddeyle, sonsuzun sonla sınırlandırılmasıyla ifade edilen sonsuzluk duygusu, bu görüntünün yardımıyla yakalanabilir. Sanat, olgucu-faydacı bir pratiğin bizden gizlediği, mutlak tinsel gerçekle içiçe geçmiş bu dünyanın bir simgesidir görüşünü bile ileri sürebiliriz.
59
Thomas Mann bir keresinde şöyle bir söz sarfetmişti; Özgür olan yalnızca kayıtsızlıktır. Kişilik sahibi olan özgür değildir, aksine kendi damgasının izini taşımak, gereklerine uymak ve esiri olmak zorundadır.
70
Bir de, artık oldukça ayağa düşmüş «şiirsel sinema» var. Bundan, resimleri asıl hayatin olgusal somutluğundan cüretkâr bir şekilde uzaklaşan, buna rağmen kendine özgü bir bütünselliğe ulaşan filmler anlaşılıyor. Ama bu yaklaşım çok önemli bir tehlikeyi de, yani sinemanın kendisinden uzaklaşman tehlikesini de içinde barındırır. Şiirsel sinema, genelde simgeler, alegoriler ve bunlara uygun retorik tipler ortaya çıkarır. Bunların ise filmin doğasını belirleyen resimsellikle hiçbir ortak yanı yoktur.
97
Geleneksel doğrular, ancak bireysel deneyimlerle onaylanırsa doğru olarak kalırlar.
103
Bana kalırsa Bresson, sinemada, önceden kuramsal olarak belirlediği tasarıyı sanatsal pratiğiyle tam bir uyum içinde gerçekleştiren yegane insandır. Bu konuda ondan daha tutarlı bir sanatçı tanımıyorum. Bresson' un temel ilkesi, “anlatımcılık” denen şeyi tam anlamıyla yıkmaktı. Yani Bresson, görüntü ile gerçek hayat arasındaki sanrı ortadan kaldırmak istiyordu. Başka bir deyişle, Bresson, gerçek hayatın, kendisinin görüntüsel, anlatımcı bir etki yaratmasını istiyordu. Filmlerinde ne özel bir malzeme işlenişine, ne şekillendirmelere, ne de anında göze çarpan, isteyerek yapılmış bir genellemeye raslanır. Paul Valery, Bresson hakkında şunları söylemişti: «...Mükemmelliğe ancak bilinçli bir abartmaya yol açacak her türlü araçtan vazgeçenler erişebilir.» Bresson' da her şey, hayatın mütevazi ve talepsiz bir gözleminden kaynaklanmış gibidir. Bu niteliğiyle doğunun Zen sanatına iyice yaklaşmıştır Çünkü Zen sanatında hayat o kadar titiz, bir şekilde gözlemlenir ki, sonunda tuhaf bir şekilde,. bizim gözümüzde daha sanatsal bir görüntüselliğe yükselir.
123
Kurgunun, bir filmi şekillendiren en önemli öğesi olduğu görüsüne de katılmak çok zordur. Ayzenştayn ve Kuleşov'un «Kurgu Sineması» taraftarlarının iddia ettikleri gibi, filmin kurgu masasında doğduğunu söylemek çok güçtür.
Her türlü sanatın kaçınılmaz olarak kurguya başvurduğu, yani bölüm ve parçalar arasında bir seçme yapıp sonra onları yeniden biraraya getirdiği sık sık tekrarlanan doğru bir sözdür. Film görüntüsü ise yalnızca çekim çalışmaları sırasında oluşur ve bir planın içinde varlığını korur. Bu yüzden çevirim aşamasında, planın içindeki zaman akışına çok özen gösterir, bu akışı eksiksiz bir şekilde yeniden inşa edip sabitleştirmeye gayret ederim. Kurgu ise, yalnızca, zamanı artık belirlenmiş planları eşgüdümleri ve onlardan, damarlarında canlılığın güvencesi olan zamanın değişik ritmler içinde pompalandığı filmin canlı organizmasını yaratır.
126
Filmin ritmi, daha çok, bir plan süresince gecen zamana benzeşim içinde oluşur. Kısaca söylemek gerekirse: Filmin ritmini, kurgulanmış planların uzunluğu değil, onların içinde geçen zamanın yarattığı gerilim belirler. Yani, eğer kesim kurgusu, ritmi belirlemeyi başaramamıssa kurgunun kendisi de biçemsel bir araçtan başka bir şey olamaz. Dahası: Filmde zaman, kurgu sayesinde değil, ona rağmen akıp gider. Bu, planda sabitleştirilen zaman akışıdır. Ve yönetmen işte bu zamanı, önündeki kurgu masasında yatan bölümlerin içinden yeniden çekip çıkarmalıdır.
160
Daha önce de belirttiğiı gibi, sinemayı tiyatrodan ayıran şey, filmin kişilikleri bir mozaik şeklinde film şeridine kaydetmesi, yönetmenin de sonradan bunlardan sanatsal bir bütünlük yaratmasıdır. Buna karşın tiyatro, spekülatif çözümlemeciliğin çok büyük önem taşıdığı bir oyunculuk çalışmasının yürütülmesini talep eder. Tiyatroda bütünün göz önünde tutularak kişiliklerin ilkesinin belirlenmesi, oyunda rol alan insanların eylem şemasının ana hatlarıyla çizilmesi, oyuncuların birbirlerini ne şekilde etkileyeceğinin, oyundaki davranışlarının ve nedenlerinin genel olarak işlenmesi gerekir. Ama sinemada tek önemli olan o anki durumun, ruh halinin aslını bulmaktır. Bazen bu doğruya ulaşmak, oyuncuları çekim boyunca kendi hayatlarını yaşamaktan alıkoymak ne kadar da zordur! Bir oyuncunun, rolünü canlandırırken, kendini en iyi şekilde ifade etme olanağı tanıyan ruhsal durumunun en derin köşelerine nüfuz etmek ne kadar da zordur.
174
Sanat, doğası gereği aristokrattır ve dolayısıyla halkın arasında bir tür seçmeye başvurur.
200
Sanat, varlığımızın anlamını simgeselleştirir.
205
Stalker’da dünyamızın umutsuzluğu üzerine yapılan kuru akıl yürütmelere karşı başarıyla direnecek olan mucizenin insan sevgisi olduğunu açık ve kesin bir biçimde dile getiriyorum.
228
Sanat, bir insanın muktedir olduğu en iyi şeyi, yani inancı, aşkı, güzelliği ya da istediği ve umduğu en iyi şeyi güçlendirir. Yüzme bilmeyen bir insan suya atladığında vücudu -kendisi değil-, kendini kurtaracak içgüdüsel hareketler yapmaya başlar. İşte sanat da suya atılmış bir insan bedeni gibidir, insanlığın manen boğulmasını engelleyecek bir içgüdüdür. Sanatçı, insanlığın manevi içgüdüsünün temsilcisidir.