13 Ocak 2008

Alain De Botton

-Dost sıcaklığının yerini tutsun diye kaşmir hırkalar giyiyoruz.

-Seneca'nın görüşüne göre, dünyanın neye benzediğine ve başka insanların
nasıl insanlar olduğuna ilişkin, tehlikeli olabilecek kadar iyimser fikirlere sahip olduğumuz için öfkeleniriz.


Ateistler İçin Din’den

12
Dinlerin yukarıdan aşağıya indirildiğine ya da tamamen deli işi olduklarına inanmayı bıraktığımızda durum ilginçleşiyor aslında. İşte o zaman, günümüzde de varlıklarını sürdüren, ancak seküler toplumun başarılı bir yolla karşılamayı beceremediği iki temel gereksinim nedeniyle dinleri yarattığımızı anlıyoruz. Bu gereksinimlerin ilki, çok derinlerimizde kök salmış, bencil ve vahşi dürtülerimize rağmen hep birlikte, topluluklar halinde uyum içinde yaşama gereksinimi. İkincisi, mesleki başarısızlıklar, sorunlu ilişkiler, sevdiklerimizin ölümü, sağlığımızın bozulması ve kendi ölümümüz konularındaki kırılganlıklardan kaynaklanan ürkütksücü yoğunluktaki acıyla baş etme gereksinimi.

41
Ayinlerin yararlarından ve çağdaş yemek yeme alışkanlığındaki eksikliklerden yola çıkarak gelecekte var olacak, ideal bir restoranı hayal edebiliriz. Bu restoranın adı Agape Restoranı olacak ve Kutsal Komünyon'un temelindeki derin düşünceye sadık kalacak.
Agape Restoranı'nın herkese açık bir kapısı olacak insanlardan çok küçük bir giriş ücreti alınacak ve içerideki dekorasyon da göz alıcı olacak. Oturma düzeninde insanların günlük hayatta kendilerini sürekli hapsettikleri sınıf ya da ırk temelli grup ayrımları ortadan kalkacak; aile üyeleri farklı yerlere oturtulacak arkadaşlara aile üyelerinden daha fazla önem verilecek. Kimse bir başkasının yanına gidip konuşmaktan çekinmeyecek bu davranışından dolayı ayıplanıp küçümseneceği endişesini taşımayacak. Sadece aynı mekânda bulundukları için konuklar -tıpkı kilisedeyken olduğu gibi- topluluk ruhuna ve arkadaşlık ilişkilerine duydukları bağlılığı birbirlerine göstermeye hazır olacaklar.

42
Dinlerin çoğu, yemek yemenin insanları ahlaki eğitime daha açık hale getirdiğini bilir. Sanki biraz sonra yemek yiyecek olmamız, genellikle bu tür davramşlara direnen benliklerimizi yumuşatır ve biz de birden masanın bize gösterdiği cömertliğin bir kısmım etrafımızdakilere göstermeyi gerçekten isteriz. Bu dinler, duyu organlarımızla ilgili, zihinsel olmayan boyutlarımızı, erdemli bir yolu yalnızca sözcüklerin aracılığıyla izleyemeyeceğimizi bilecek kadar iyi tanır. Yemek sırasında masanın etrafında toplanmış olanların, düşünceler ile yemekler arasında yaşanacak bir değiş tokuşu kabul etmeye hazır olacaklarını da çok iyi bilirler ve bu yüzden de yemekleri gizli ahlak derslerine çevirirler. Şaraptan ilk yudumumuzu almadan bizi durdurur ve bize bir yudum şarap ile yutabileceğimiz bir tablet olduğunu düşündüğümüz bir düşünceyi sunarlar. Ana yemek servisinden önce verilen, kendimizi iyi hissettiğimiz o kısa arada bir vaaz dinletirler. Soyut kavramları temsil eden farklı yiyecek ve içecek türleri kullanırlar; örneğin, Hıristiyanlara ekmeğin İsa'nın kutsal bedenini simgelediğini, Yahudilere Hamursuz Bayramı'nda yenen, ezilmiş elma ve cevizle yapılan tatlının köle atalarımn Mısır'daki ikmal depolarını inşa ederken kullandıkları duvar harcına saygı olduğunu, Zen Budistlere de içinde çaym yavaş yavaş demlendiği fincanların, sürekli hareket halindeki dünyada yaşanan mutluluğun geçici doğasını temsil ettiğini söylerler.

55
Kefaret günü’nde katharsis’I o kadar andıran bir deneyim yaşanır ki insan gerçekten bu günün senede yalnızca bir gün olmasına üzülür. Seküler düzen, aşırıya kaçtığını hiç düşünmeden bu günün bir benzerini her üç ayda bir kutlamak üzere çalışmalara başlamalıdır.

57
Bu tür bir alana ailenin sevilen bir üyesinin ölümünde uygulanan Yahudi ritüellerinde rastlarız. Yas tutan kişinin duyduğu acıdan dolayı topluluğa olan sorumluluklarım yerine getirmemesi tehlikesini dikkate alan ritüelleridir bunlar. Gruptan böyle bir durumda, sevdiği birinin ölümüyle sarsılmış kişinin duyduğu üzüntüyü tüm yoğunluğuyla ifade etmesi için uygun koşulları hazırlaması beklenir. Grup, bu kişinin zaman içinde hayatına dönüp yaşamaya kaldığı yerden devam etmesi için de sürekli artan bir baskıyı kibarca uygular.
Ölümü izleyen yedi günlük şiva döneminde, yaşanan duygusal felaketin yaratmış olduğu karmaşaya izin verilir; sonra daha denetimli olan otuz günlük dönem (shloshim) başlar, bu dönemde kişi birçok grup sorumluluğundan muaf tutulur; on iki ay boyunca süren üçüncü dönemde (shneim asar chodesh) yas tutan kişi, ölen kişiyi sinagogda ettiği dualarda anar. Ölümün üzerinden bir yıl geçip mezar taşındaki örtü kaldırıldıktan (matzevah), dualar okunduktan, sinagogda tekrar bir tören ve evde de bir toplantı düzenlendikten sonra, Yahudiliğin hayat ve toplulukla ilgili düşünceleri bir kez daha kesin bir biçimde kabul edilmiş olur.

59
Katıldığımız düğün törenlerinin çoğunda bu tür kutlamaların, aynı zamanda cinsel özgürlükle bireysel merakların, çocuklar ile düzenli ve dengeli bir toplum hayatı için sona erdirilmesininyarattığı bir üzüntüyü de açığa çıkardığını hissederiz. Artık geçmişte kalan bu özgürlükler ve meraklar karşılığında topluluk yeni evli çifte hediyeler sunar, onları etkili konuşmalar yaparak onurlandırır.

75
Gelişmiş toplumların çoğunda özgürlük sorunu diye bir şey yoktur. Atalarımızın son üç yüz yıl boyunca çabalayıp elde ettikleri özgürlükle ne yapacağımızı bilemiyor oluşumuz asıl tehlikeyi yaratıyor bugün. İstediğimiz her şeyi yapmakta özgür bırakılmaktan bıktık artık, çünkü bu özgürlüğü bilgece değerlendirme becerisine sahip değiliz.

94
Belli bir düzen içinde, fazla sorun yaşamadan var olan seküler bir toplumda Katolik inancı gibi, rol modelleri konusuna özenle eğilmelidir. Bize rol modeli olarak film yıldızları ve şarkıcılar sunmakla yetinmemelidir. Dini inancın yokluğu, Cesaret, Dostluk, Sadakat, Sabır, Güven ya da Kuşkuculuk gibi niteliklerin 'koruyucu azizleri'ne olan gereksinimi ortadan kaldırmaz. Bizden daha dengeli, cesur ya da yaratıcı olan insanların -Lincoln ya da Whitman, Churchill ya da Stendhal, Warren Buffett ya da Paul Smith- seslerine içimizden kulak verip onlar sayesinde en asil ve ciddi amaçlarımızı anımsamanın bize iyi geleceği zamanlar vardır.
Dinlerin ahlak yaklaşımında, bir çocuk gibi davranılmaya hararetle karşı çıkan kişi, henüz olgunluğa erişmediğini gösterir. Liberter düşünce, özgürlük saplantısı yüzünden çocukluğumuzda şuurlara ve rehberliğe duyduğumuz gereksinimin hâlâ içimizde var olduğunu ve paternalist stratejilerle çok fazla şey öğrenebildiğimizi görmezden gelir. Fazlasıyla büyümüş olduğumuz için bizi canımızın istediğini yapabileceğimiz düşüncesiyle baş başa bırakmak, ne çok kibar, ne de çok özgürleştirici bir harekettir.

119
Biz ise yarattığımız entelektüel dünyada bunun tam tersini yaptık; bu dünyanın en ünlü kurumlan, ruhun en önemli sorusunu yanıtlamayı bırakın, bu soruyu sormaya bile çok ender tenezzül ettiler. Bu durumdan kaynaklanan tutarsızlıkları gidermek için üniversitelerimizi, değerli bilgiler aktarmayı içeren, ancak ruhumuzu ilgilendiren, onun acı çekmesine neden olan konuların izini hiç sürmeyen yaklaşımı değiştirerek ve tarih ile edebiyat gibi insan bilimleri alanında yaptığı yüzeysel ayrımları ortadan kaldırarak revizyondan geçirebiliriz.
Bu bakış açısıyla yeniden tasarlanacak olan geleceğin üniversiteleri, geçmişte inceledikleri aynı zengin kültür birikimini temel alacak, tıpkı eskisi gibi tarihi, romanları, oyunları ve resimleri inceleyecek; ancak bu malzemeyi öğretirken öğrencilerinin yalnızca akademik başarılar elde etmesini değil, aynı zamanda daha güzel ve huzurlu bir hayat yaşamalannı da amaçlayacaktır. Böylece Anna Karenina ile Madame Bovary, on dokuzuncu yüzyıl edebiyatındaki anlatı tekniklerini inceleyen bir derste değil, evliliğin gerilimlerini anlamaya çalışan bir derste okutulacaktır, tıpkı Epikür ile Seneca'nın özdeyişlerinin Helenistik felsefe tarihinde değil de, ölümle ilgili bir derste okutulacağı gibi.
Üniversitedeki bölümlerden hayatlarımızın sorunlu alanlarında yaşadığımız krizlere odaklanmaları istenecek. Günümüzde ancak mezuniyet törenlerinde yapılan konuşmalarda hayaleti andıran varlıklarına tanık olduğumuz yardım ve dönüştürme kavramlan, belli bir şekle sokulacak ve tıpkı kiliselerde olduğu gibi seküler kurumlarda da sonsuz bir açıklık içinde incelenecektir. Klasik konularda verilen derslerin yanı sıra, yalnız olmak, işle ilgili sorunları çözmek, çocuklarla ilişkileri düzeltmek, doğayla banşmak, hastalıklarla baş edebilmek gibi konularda da dersler verilecektir. Seküler dünyadaki kültür kurumlarının gerçek sorumluluklarının farkında olan üniversiteler bünyelerinde İlişkiler Bölümü, Ölüm Enstitüsü ve Kendini Tanıma Merkezi gibi birimlere de yer verecektir.

174
Hıristiyanlık başlangıcından günümüze önemli bir zamanını, dünya üzerindeki varoluşun karanlık yönlerini vurgulamaya adamıştır. Fransız felsefeci Pascal, fazlasıyla acımasız olan kötümserliğiyle bu kasvetli gelenekte bile kendisine ayrı bir yer bulur. 1658 ile 1662 yıllan arasmda yazdığı Düşünceler'inde, insanoğlunun kesinlikle sapkın, acınası ve güvenilmez olan doğasını okurlarına göstermek için her fırsatı kullanır. O baştan çıkarıcı, klasik Fransızcasıyla kaleme aldığı kitabında bize, mutluluğun bir yanılsama olduğunu ('Dünyanın anlamsızlığını görmeyen kişinin kendisi anlama becerisinden yoksundur'), sefil bir varoluş sürmemizin normal olduğunu ('Gerçekten mutlu bir varoluş içinde olsaydık, kendimizi bu varoluşla ilgili düşünmekten alıkoyacak uğraşlar bulmaya çalışmazdık'), gerçek aşkın bir hayal olduğunu ('İnsanın kalbi nasıl da kötü ve sahtedir'), olayları gerçeklikleri içinde kavramayı beceremediğimiz gibi aynı zamanda da fazlasıyla kırılgan olduğumuzu ('Küçücük bir olay bizi incitirken yine küçücük bir olay bizi teselli eder'), aramızdaki en güçlülerin bile kolayca etkilendiğimiz sayısız hastalık yüzünden çaresizliğe kapıldığını ('Sinekler o kadar güçlüler ki zihinlerimizi felç edip bedenlerimizi yiyebilirler’), tüm dünyevi kurumların çürümüş olduğunu ('İnsanların zayıf olduğundan daha kesin bir şey yoktur'), önemli olduğumuzu düşünmeye tuhaf bir biçimde eğilimli olduğumuzu ('Ne kadar çok krallığın bizim varlığımızdan haberi bile yoktur') anlatır. Bu koşullar altında yapabileceğimiz en iyi şeyin, varoluşumuzun doğurduğu keskin bir ümitsizlik içeren bu durumlarla karşı karşıya gelmek olduğunu söyler: 'İnsanın büyüklüğü, sefil bir varlık olduğunu kabul etmesinden gelir.'
Kitaba egemen olan ton düşünüldüğünde, onu okumanın son derece iç karartıcı bir deneyim olması beklenir; ancak bu deneyim şaşırtıcı bir biçimde hiç de o kadar ümitsizlik dolu bir havada yaşanmaz. Kitap aslmda bizi teselli eder, mutlu kılar, hatta kimi bölümlerinde gülmemizi sağlar. Derin bir kederin eşiğindekiler için, insanın en küçük umut kırıntısını bile öğütmeyi amaçlayan bu kitaptan daha iyi bir kitap bulunamaz; bu ne kadar çelişkili görünse de doğrudur, intihar etmek üzere yüksek bir duvara tırmanmış birini bu kararından, iç güzelliği, pozitif düşünceyi ya da içimizde saklı olan gücü öven sevimli kitaplar değil de Düşünceler vazgeçirebilir.
Pascal'ın kötümserliği bizi teselli etmeyi başarır, çünkü genellikle olumsuz düşüncelerin değil de umudun kendisinin yüzünden kasvete kapılırız. Bizi kızdırdığı, içimizde acı duygular uyandırdığı için asıl suçlamamız gereken, umuttur -kariyerimize, aşk hayatımıza, çocuklarımıza, siyasetçilerimize ve gezegenimize yönelik beslediğimiz umutların toplamdır asıl suçlu. İsteklerimizin büyüklüğüyle hayatımızın sıradanlığı arasındaki uyumsuzluk, günler boyunca bize işkence eden ve yüzlerimize acının gölgesini düşüren şiddetli hayal kırıklıkları yaşamamıza yol açar.
Sonra da sıra rahatlamaya gelir, öyle bir yazarla karşılaşırız ki kahkaha atmaktan alıkoyamayız kendimizi. Pascal, beynimizi kemiren o en kötü, utanç verici düşüncelerin, yalnızca bize özgü olmadığını, insanoğlunun kaçınılmaz ortak gerçeğinin bir parçası olduğunu söyler bize. Endişeli, kıskanç, zalim, sapkın, narsist, her şeyden sıkılan ruh halini yalnızca bizim yaşadığımızla ilgili kapıldığımız korkunun, birden harika bir biçimde temelsiz olduğunu öğrenip, karanlık gerçeklerimizin çevresinde kurulacak arkadaşlıklar için beklenmedik fırsatlarla karşılaşabiliriz.
Günahkâr ve acınası halimizden kaynaklanan duygu ve düşüncelerimizi hiç gizlemeden, zarif bir dille anlatarak bize sonsuz öneme sahip, büyük bir iyilik yaptıkları için Pascal'ı ve onun da bir parçası olduğu Hıristiyan geleneğindeki tüm kötümserleri şükranla artmalıyız.

183
Geceleri yatağımıza yatarken çektiğimiz acıların sık sık bize özgü olduğu gibi kahredici bir düşünceye kapılırız. Bu tür varsayımlar, Asğlama Duvarı’nda tüm geçerliliklerini yitirirler. Tüm insan ırkının umutsuzluğa kapıldığı açıktır. Duvar, kendi içimizde sessizce katlanmaya çalıştığımız acının gerçek kimliğiyle ortaya çıkabileceği bir alan yaratır. Bir acı okyanusunda küçücük bir damladır bizim çektiğimiz acı. Duvar bize felaketlerin her yerde her zaman yaşandığı gerçeğini anımsatır ve çağdaş kültürün kasıtsızca oluşturduğu güler yüzlü varsayımları kesin bir tavırla düzeltir.

193
Yıldızları bizim için yorumlamakla görevli bilim otoriteleri, miyop bir bakış açısı benimser ve konularının ruhsal terapi için ne kadar önemli olduğunu genellikle görmezler. Uzay araştırma birimleri, gökyüzündeki varlıkların özellikleri ve izledikleri yörüngeler hakkında bizi sıkıcı bir bilimsel dille bilgilendirmekle yetinirler; astronomiyi bir bilgelik kaynağı ya da bu dünyadaki acıyı gideren farklı bir dünya olarak ele almazlar.
Bilim, yalnızca gezegenimizin farklı bölgelerini denetim altına almamıza yardıma olduğu için değil, aynı zamanda hiçbir zaman denetleyemeyeceğimiz şeyleri bize gösterdiği için de önemlidir. Bu nedenle dindarların her gün Tann'yı düşünmesi gibi biz de 9.5 trilyon kilometreden oluşan bir ışık yolunu ya da 7.500 ışık yolu uzaktaki, güneşin 400 katı büyüklükte ve ondan 4 milyon kere daha parlak olan galaksimizin en büyük yıldızı Eta Carinae'yi düşünürsek kendimize iyilik etmiş oluruz. Takvimlerimizde Büyükköpek takımyıldızında yer alan, güneşten 2.100 kere daha büyük olan, dünyamızın 5.000 ışık yolu uzağındaki kırmızı hiperyıldız VY için bir anma günü belirlemeliyiz. Her gece -belki ana haber bültenlerinden sonra, magazin programlarından önce- galaksimizde sayısı 200 ila 400 milyar arası değişen yıldızı, uzaydaki 100 milyar galaksiyi, evrendeki üç septilyon yıldızı düşünmek için bir sessizlik anı yaşayabiliriz. Yıldızlar bilim için ne anlam ifade ederlerse etsinler, bizler için megalomaniyi, kendine acımayı ve endişeyi iyileştiren varlıklar olarak son derece değerliler.
Olağan sınırların ötesindeki varlıklarla ilgili düşüncelere kapılma gereksinimimizi karşılamak için, kent meydanlarının uygun yerlerine konulmuş televizyon ekranlarının bir kısmının gezegenimizin ötesini gözlemleyen teleskopların vericilerinden yapılan canlı yayına bağlanmasım ısrarla istemeliyiz.
Ancak o zaman başarısızlıklarımızın, kırık kalplerimizin, bizi aramayanlara duyduğumuz nefretin ve kaçırdığımız fırsatlar yüzünden kapıldığımız pişmanlığın birleşimiyle oluşan o mutsuz ruh halimiz, galaksi görüntülerinin karşısında değişerek huzura doğru yol alacaktır. Büyükayı takımyıldızının sol köşesinin altında bulunan, dünyamızdan 23 milyon ışık yılı uzakta olan, spiral yapısıyla göze çarpan, kendi azameti içinde bizim durumumuzdan tamamen habersiz olan ve içimizi kavuran gözyaşlarından hiç etkilenmeyen Messier 101 galaksisini görmek ruhumuzu teselli edecek, bize çok iyi gelecektir.


207
Alman felsefeci Hegel, sanatı ‘düşüncelerin duyusal sunumu’ olarak tanımlar. Hegel’e göre sanat tıpkı gündelik dil gibi kavramları ifade etme görevini üstlenir, ancak günlük dilden farklı olarak bizim hem aklımıza hem de duyularımıza seslenir ve iki yönlü bu seslenme becerisinden kaynaklanan özel bir etki gösterir.

209
Hegel’in tanımını küçük bir değişiklik yaparak Hristiyanlığın bakış açısıyla örtüştürebiliriz: İyi sanat, ruhlarımızın düzgün bir biçimde soluk almasını sağlayan düşüncelerin duyusal sunumudur.

229
Hıristiyanlık, tuhaf bir biçimde sanatçılarına yapıtlarının konusuna karar verme özgürlüğü tanımaz; önemli konuları belirleme görevi teologlara ve kutsal metin uzmanlarına verilmiştir. Onlar belirledikleri konuları, ressamlara ve heykeltıraşlara bildirirler ve böylece bu konular ikna edici güzellikte estetik bir biçim kazanır. Kilise, sanatın teknik boyutlarında bir uzmanlığa sahip olmanın -küçük bir fırça darbesiyle bir dirsek çizebilme, bir taş kütlesini saça benzetebilme yeteneğiyle donamış olmanın- hayatın anlamını açıklama becerisine sahip olmakla benzer bir önem taşımasını açıkça ifade etmese de merak etmiştir. Din, her şeyden öte Titian'dan aynı zamanda önemli bir felsefeci olmasını beklemiyordu. Bizler ise seküler sanatçılarımızdan çok fazla şey istiyor olabiliriz. Onlardan duyularımıza seslenmekle yetinmeyip derin psikolojik ve ahlaki düşünceler de üretmelerini bekliyoruz.

234
Dinler, sanatın temaları ve amaçlarıyla ilgili yeniden düşünmemizi sağlamanın yanı sıra, yapıtların sınıflandınldığı kategorileri de gözden geçirmemize olanak tanır. Modern müzelerdeki salonlar genellikle 'On Dokuzuncu Yüzyıl', 'Kuzey İtalya Okulu', vb. başlıklar alanda sınıflandırılır. Bu başlıklar, salonlardaki sergileri düzenleyen küratörlerin eğitimini aldıkları akademik gelenekleri yansıtır. Ancak bu sınıflandırma müzelere gidenlerin iç dünyalarının gereksinimlerine yanıt vermez, tıpkı edebiyatın üniversitede 'On Dokuzuncu Yüzyıl Amerikan Romanı' ya da 'Şarlman Dönemi Şiiri' gibi bölümlere ayrılmasının okurların ruhsal gereksinimlerini karşılamaması gibi.
Sanat yapıtlarının tür ve dönem açısından ruhlarımızın gereksinimlerine göre yapılacak bir sınıflandırması çok daha verimli olacakhr

267
Asıl önemli olan nokta, dini mimarinin temelindeki amaçları canlandırmak, onları hayata geçirmek için çabalamak zorunda olmamızdır. Bu amaçları, insan biçimindeki tanrısal varlıklara adanmış kutsal mekenlar araılığıyla değil, önemli duyguları ve soyut düşünceleri vurgulanmak için tasarlanmış seküler tapınaklar aracılığıyla yerine getirebiliriz.

283
Ancak günümüzde modern şirketlerin en güçlülerinin markalarını tüm gereksinim alanlarına ataletlerinden ya da gereksiz tevazularından dolayı yaymadıklarını görüyoruz. Tartışmamızın diline uygun bir biçimde bu durumu şöyle de dile getirebiliriz: Bu güçlü şirketler uzmanlık alanlarını Maslow'un gereksinimler hiyerarşisinin tüm basamaklarım kapsayacak biçimde genişletmemişlerdir. Onlar Maslow'un piramidinin tabanında faaliyet göstermeyi, uyumamıza, yemek yememize, güvende olmamıza ya da hareket etmemize yardımcı olan hizmet ve ürünlerinde küçük değişikler yapmayı yeterli görürler. Kendimizi gerçekleştirme, öğrenme, sevme ya da ruhsal dünyayı genişletme gibi arzularımızı karşılamaya çabalamazlar. Örneğin; BMW’nun sertliğe ve aynı kalmaya olan özleminin, bir okul açmaya ya da siyasi bir parti kurmaya uzanmayıp arabaların tamponunda son bulması tarihi bir hatadır. Giorgio Armani'nin kendi adını taşıyan şirketinin bir terapi birimi ya da bir sosyal bilimler fakültesi açmaması da benzer bir hatadır.

291
Bu kitap, bir yandan dinin doğaüstü yönünden hiç hoşlanmayıp, öte yandan da kimi düşüncelerine ve uygulamalarına hayranlık besleyen görüşü ele alan ilk kitap değildir; bu görüşü yalnızca kuramsal olarak tartışmaktansa uygulamayı öne çıkaran ilk kitap da değildir. Bu görüşü geliştiren çalışmaların içinde en kararlı olanını, akıl sağlığını dönem dönem yitiren, hayalci ve eksantrik Fransız sosyolog Auguste Comte on dokuzuncu yüzyılda gerçekleştirmiştir.
Comte'un düşüncelerinin temelinde, modern dünyada bilimin buluşları sayesinde aklı başında birinin Tanrı’ya inanmasının mümkün olmayacağım savunan keskin bir gözlem vardır. Bu durumda yalnızca eğitimsizler, fanatikler, çocuklar ve ölümcül bir hastalığın son aşamasında olanlar dine inanacaktır. Comte aynı zamanda birçok çağdaşının yapmadığım yapıp, yalnızca para kazanıp servet yapmaya, bilimsel keşiflere, popüler eğlenceye ve romantik aşka odaklanan -ahlak eğitimi, teselli bulma, aşkın hayranlık, dayanışma gibi konularda hiçbir kaynağı olmayan- seküler bir toplumun, tedavisi olmayan toplumsal hastalıklara yakalanacağım öngörmüştü.
Bu duruma Comte'un bulduğu çözüm, ne kutsal geleneklere gözü kapalı bir biçimde sarılmayı, ne de onların tümünü saldırgan bir tavırla bir kenara atmayı içeriyordu. Comte, kutsal geleneklerin anlamlı ve mantıklı yönlerini bulup onları günlük hayatta kullanmayı savunuyordu. Bu görüş çerçevesinde yıllarca çalışan Comte, entelektüel başarısının zirvesine yeni bir program hazırlayarak ulaştı. Bu program aslında ateistler için hazırlanmış özel bir din ya da Comte'un ifadesiyle İnsanlık Dini'ydi. Söz konusu yeni din, Hıristiyanlık Dönemi'nin başlangıcında Güney Filistin halkının ya da o dönemden dört yüzyıl önce Kuzey Hindistan halkının gereksinimlerini karşılamak üzere değl, modern insanın duygusal ve zihinsel isteklerine yanıt vermek üzere özel tasarlanmış, özgün bir inanç sistemiydi.

294
Comte’un yeni dini için çizdiği çerçevenin temelinde son derece kalabalık bir rahip grubu kurma planı vardı. Yalnızca Fransa’da 10.000 rahip olacaktı. Hepsi ‘rahip’ unvanını taşıyacak, ancak Katolik Kilisesi’nin rahiplerinden farklı olacaklardı: Hepsi evlenecek, toplulukla kaynaşacak, tamamen seküler bir dünya görüşüne sahip olacak ve felsefecilerin, yazarların ve bugün psikoterapi adını verdiğimiz mesleği icra edenlerin becerilerini kendilerinde toplayacaklardı.

295
Comte, mimarinin inanç sistemlerinin düşüncelerini aktarmakta önemli bir rol oynadığını fark ettiği için seküler kiliselerin -ya da onun ifadesiyle insanlık için var olan kiliselerin- inşa edilmesi için yeni bir yöntem planladı. Bu kiliselerin yapımı için gerekli parayı bankerler ödeyecekti; çünkü Comte yeni yeni oluşmakta olan bankacılık sektöründe faaliyet gösterenlerin birçoğunun yalnızca son derece varlıklı değil, aynı zamanda çok da zeki insanlar olduğunu, düşünce üretmekle ilgilendiğini ve iyiliğe doğru yönlenme eğiliiminde olduğunu düşünüyordu. Bu seküler kiliselerin ön cephelerinde bağışçı bankerlerin büstleri sergilenecek, böylece onlara duyulan şükran ifade edilmiş olacaktı. İçerideki geniş salonların duvarlarında ise aralarında Cicero, Perikles, Shakespeare ve Goethe'nin de olduğu yeni dinin seküler azizlerinin portreleri asılı olacaktı. Dinin kurucusu olan Comte'un seçimiyle bu panteona girenlerin tümü, bizlere esin ve güven vermeyi başaran düşünürlerdi. Batıya bakan bir sahnenin üzerinde, büyük altın harflerle Comte'un entelektüel açıdan kişisel gelişim yaklaşımım özetleyen bir aforizma yazılı olacaktı: 'Connais toi pour t'améliorer' ('Kendini geliştirmek için önce kendini tam'). Rahipler her gün insanın eşine karşı kibar, iş arkadaşlarına sabırlı, iş hayatında dürüst, kendisinden daha zor koşullarda yaşayanlara şefkatli olmasının önemi gibi konularda konuşmalar yapacaklardı. Kiliselerde Comte'un kendisinin tasarladığı bir plan içinde sürekli festivaller düzenlenecekti. Baharda eşleri ve anneleri onurlandıran, yazın demir endüstrisinin insanlığın ilerlemesine yaptığı önemli katkıyı anımsatan, kışın da köpek, domuz ve tavuk gibi ev ve çiftlik hayvanlarına şükran sunan festivaller yapılacaktı.

297
Comte’un yaptığı en büyük kuramsal hata, hazırladığı programa 'din' adını vermesi olmuştur. İnanç sistemleriyle ilişkisini kesmiş olanlar, duygu yoğunluğu olan bu sözcüğe pek hoşgörüyle yaklaşmıyorlardı; zihinleri özgür, yetişkin ateistlerin çoğu, mezhebi andıran bir gruba katılma düşüncesine sıcak bakmıyorlardı. Comte'un insanların bu ince eleştirilerini göz önüne almadığı, kendisinden 'Büyük Rahip' olarak söz etmesinden anlaşılıyordu. Çalışmalarını izleyenlerin içinde zihinsel ve ruhsal açıdan dengeli olanlar, Comte'un kendisine bu unvanı verdiğini duyar duymaz ona kuşkuyla yaklaşmaya başladılar.
Comte'un her şeye rağmen bırakmayı başardığı miras şuydu: Seküler toplumun kendine özgü kurumlara gereksinimi vardır; bu kurumlar, insanların siyaset, aile, kültür ve çalışma ortamının karşılamadığı gereksinimlerine seslenerek dinin yerini alacaklardır. Bizim üzerinde bugün de düşünmemiz gereken önemli bir sav da ileri sürmüştür: İyi düşünceler kitapların içinde hapsedildiği sürece gelişemezler. Varlıklarım sürdürüp kitlelere seslenmeleri için şimdiye kadar yalnızca dinlerin oluşturmayı becerdiği tipteki kurumlar tarafından desteklenmelidirler.