28 Temmuz 2010

Andrei Platonov

Can'dan

13 (Önsöz)
Platonov, gençliğinde şöyle yazmıştır: "Ben tüm insanlar içinde, en önemsiz olanlardan biriyim. Mutlaka fark etmişsinizdir bunu, fakat bir şey daha biliyorum: bir yaratık ne kadar önemsizse, yaşadığı için o kadar mutludur, çünkü yaşamayı en az o hak ediyordur."
Ayrıca şöyle demiştir: "Sizin için insan olmak sadece bir alışkanlıktır, benim içinse, bir tatil ve bir zevk..."

22
Sonra kol kola şehrin caddelerinde dolaşıyor, sanki çok şey alacaklarmış gibi dükkanların vitrinlerine bakıyor, gökyüzünü inceliyor ve etraflarındaki hiçbir ayrıntıyı atlamıyorlardı. Sanki insanın birini sevmesi kalbe çok ağır geliyordu da, önemsiz şeylerle ilgilenmek bu ağırlığı bir nebze olsun hafifletiyordu.

40
Yolda karşısına çıkan küçük tepeler, göçebe çadırları, sulama kanalları boyunca uzanan ağaçlar, uçuşan böcekler; her şey eskisi gibiydi, değişmemişti ama sanki artık Çagatayev'i umursamıyorlardı; sanki onun yokluğunda kör olmuşlardı. Bir insanla kıyaslandığında, her bir küçük canlı, nesne ya da bitki, eski dostlarına karşı çok daha gururlu ve bağımsız görünüyordu.

41
Gülümsedi, bu dünyadaki her şey ona çok yabancıydı; sanki hızlı ve eğlenceli bir oyun icat edilmişti. Ancak bu özel oyun sonsuza dek uzayıp gidiyordu, bu yüzden artık kimse gülmek istemiyor ya da gülemiyordu. Oysa, çöldeki bomboş topraklar, deve, hatta uçuşan, seyrek otlar bile ciddi, büyük ve mağrur olmalıydı. Fakir insanların içinde temel ve vazgeçilmez başka bir duygu vardı da, bu yüzden mi bu kadar eziliyor ve hep bir şeyler bekliyorlardı? Çagatayev kıvrılarak devenin karnının üstüne yattı ve gerçeğin mucizesinde kaybolarak uykuya daldı.

52
Yürekleri öyle zayıflamıştı ki, sadece bir karı-kocanın birbirine duyduğu sevgiye tutunuyorlardı ki bu da tüm duygular içinde en çaresiz, zavallı ve sonsuz olandı.

66
0 kadar fakiriz ki senin ve benim hiçbir şeyimiz yok, düşündüm ve gördüm ki bir tek sana olan sevgim var."
"Ben de seni seviyorum," dedi adam, "yoksa yaşayamazdım..."
"Bir kadından daha ucuz bir şey yok," dedi kadın.
"Hiçbir şeyden yeteri kadar yok," diye devam etti adam. "İyi ki bir kadın, kendi kendine doğup büyüyor, yoksa bir erkek asla bir kadına sahip olamazdı. Senin göğüslerin var, dudakların, gözlerin görüyor, ben en çok seni düşünüyorum, sen de beni, zaman böylece akıp gidiyor..."

87
Gerçi hangi rüya besleyebilirdi ki bu göçebelerin bilinçlerini, kendi kaderlerine bu kadar razı olmuşken? Gerçekle yaşamaları mümkün değildi; gerçeği bilseler, acıdan kahrolurlardı. Ne de olsa, insanlar doğduklan için yaşarlar, doğrudan ayrılmayıp zekâlarım kullandıkları için değil; kalpleri atmaya devam ettiği sürece, kederlerini etraflarına yansıtır ve dağıtırlar, en sonunda kalpler cevherlerini kaybederek, sürekli sabretmekten ve çalışmaktan kendi kendilerini yok ederdi.

8 Temmuz 2010

Ahmet Hamdi Tanpınar

Huzur'dan

32
Çünkü suyun sesi, aşkın, ihtirasın sesinden kuvvetlidir. Karanlıkta su sesi insanın içindeki ölüm mayasının dilini konuşur.

110
Bu olgun, zarif, güzel kadında, güneşin öz bahçesi imiş gibi baştan başa aydınlık ve füsun olan bir taraf vardı, o zamana kadar tanımadığı, kendisinde eksik sandığı bir taraf, sadece meşguldü, onun varlığı ile dolup boşalmağa hazırlanıyordu. Her düşünce serin bir uyanış durumunda değişiyor, uzviyetin derinliklerinden gelen küçük ve esrarlı dalgalar, unutulmuş hayat şarkılarını tekrarlıyordu. Bu sessiz musikî ikisinde de vardı, ikisinin de içinden yüzlerine doğru yükseliyor, Nuran bunu göstermemek telaşıyla, olduğundan çok mahzun görünüyor ve Mümtaz ise aksine, tabiatındaki mahcupluğu da gizlemek telaşıyla, zorla cesur ve kayıtsız olmağa çalışıyordu.

246
İhsan kadehini salladı:
- Basit çünkü realitede mevcut... Bu ihtiyaç da öbürüyle beraber geliyor. Hattâ ayrı değiller. Aynı vakıanın iki yüzü. Biz bir taraftan bir medeniyet ve kültür buhranı içindeyiz; diğer taraftan bir iktisadî reforma ihtiyacımız var. İş hayatına açılmamız lâzım.
Bunların birini öbürüne tercih edecek vaziyette değiliz. Buna hakkımız da yok. İnsan birdir. Çalıştıkça ve bir şey yarattıkça kendisini bulur, iş mesuliyeti, mesuliyet düşüncesi insanı doğurur. Mümtaz düşündü:
- O hâlde iş, kendi medeniyetini ve kültürünü de yapar; insanını yetiştirir demektir. Bize sadece maddî hayatımızı tanzim etmek kalıyor.
- Zanneder misin? Evvelâ bunu yapabilmemiz için işin açılması, genişlemesi, cemiyetin ve hayatın yaratıcı vasıflarını tekrar kazanması lâzım. Sonra böyle de olsa hayatı yine serbest bırakamazsın. Tehlikeli olur. Eski her zaman yanı başımızda duruyor. Bir yığın yarı ölü şekiller hayata müdahaleye hazır bekliyor. Diğer taraftan yeni ile, garp ile münasebetimiz sadece akan bir nehre sonradan eklenmekle kalıyor. Halbuki su değiliz; insan cemaatıyız; ve bir nehre katılmıyoruz; bir medeniyeti kültürüyle benimsiyoruz; onun için de bir hususî hüviyet olmamız lâzım. Halbuki bugün ondan dışa ait icapları kabulden ileriye gidemiyor, insanı ihmal ediyoruz. Yeniye başından itibaren bizim olmadığı için şüphe ile, eskiye eski olduğu için işe yaramaz gözüyle bakıyoruz. Hayat kendi ihtiyaçlarımızın seviyesine dahi gelmemiş; o bolluk, yaratıcılık içinde değil ki bize kendiliğinden şekiller ve kıymetler teklif etsin! Sanatımızda, eğlencemizde, ahlâkımızda, muaşeretimizde, istikbal tasavvurlarımızda daima bu ikilik karşımıza çıkıyor. Satıhta yaşarken mesut oluyoruz. Derine iner inmez kayıtsızlık ve kötümserlik başlıyor. Hiçbir kabile tanrısız olmaz; biz tanrılarımızı yaratmak, yahut yeniden bulmak mecburiyetindeyiz. Her milletten fazla şuurlu ve iradeli olmamız lâzım...

293
İhsan sordu: - Peki ama niçin yaptın bunu? Fakat Suat hep Mümtaz'a bakarak cevap verdi.
- Niçin hayatımı en mânâsız şekilde budalaca yaşadıysam, niçin eğlendiysem, niçin içtiysem, niçin evlendiysem. Zamanı öldürmek için. Yaşamak için; çürümemek için! Omuzlarını silkti; ne bileyim ben? Kendimi duymak istiyorum da ondan! Uçuruma, her an ben varım, demek ihtiyacı. Şimdi niçin sen yazasın istiyorum, öğrendin mi? Bir kere olsun belkemiğinde dehşet ürpersin diye! Hepinizin kafasında sevgi, ıstırap diye bir yığın kelime var. Kelimelerde yaşıyorsunuz. Ben kelimelerin mânasını öğrenmek istiyorum. Onun için yaptım. Meselâ öldürecek derecede sevmediğini öğrenmek için yazmalısın. Fakat sen ölümü de bilmezsin... Kahkahalarla gülüyordu: Eminim ki senin için ölüm bir fırında iyice piştikten sonra, tıpkı bir müzede muhafaza edilen eşya gibi ebediyette daha parlak, daha kendisi olarak beklemektir. Öyle değil mi? Ve sen ölümden iğrenmezsin, onu güzelin ve aşkın kardeşi görürsün. Hiç ölümün iğrenç bir şey olduğunu düşündün mü? İğrenç bir çürüme ve kokma!.. - İçinizde Allah'a inanan var mı, bilmiyorum. Fakat eminim ki hepiniz müphem bir sükûtta bu bahsi kapatmışsınızdır. Çünkü kelimelerde yaşıyorsunuz! Bir kere olsun, Allah'la konuşmak istediniz mi? Ben dindar olsaydım onunla konuşmak, onu tecrübe etmek isterdim.
Nuran:
- Lüzumu var mı Suat bunların, diye çıkıştı. Fakat Suat dinlemiyordu. O alabildiğine konuşuyordu. Mümtaz'ın korktuğu olmuş, kriz başlamıştı.
Mümtaz hep aynı çocuk sesiyle sordu:
- Sen inanmıyor musun?
- Hayır, yavrucuğum inanmıyorum. Bu saadetten mahrumum. İnansaydım mesele değişirdi. Bilseydim ki vardır, insanlarla hiçbir dâvam kalmazdı. Yalnız onunla kavga ederdim. Her an bir yerde yakalar, bana hesap vermeğe mecbur ederdim. Ve zannederdim ki bana hesap vermeğe mecbur olurdu. Gel, derdim gel, yarattığın mahluklardan birisinin derisine bir an gir. Benim her gün yaptığımı yap. Bir tanesinin hayatını yirmi dört saat yaşa! Pek bedbahtına gitmene lüzum yok. Sen ki yaratıcısın, bilmemen anlamaman kabil olmaz. Onun için herhangi birinin derisine gir. Ve kendi yalanını bir an bizimle beraber yaşa; bizim gibi yaşa. Yirmi dört saat bu bataklıkta küçük susuzlukların kurbağası ol!

295
Fakat Suat hâlâ gülüyordu. Sonra birdenbire ciddileşti: - Belki, dedi. Fakat benim için hakikat budur. Anlıyor musunuz! Benim için Allah ölmüştür. Ben hürriyetimi tadıyorum. Ben Allah'ı kendimde öldürdüm. İhsan sordu:
- Hakikaten hür olduğunu sanıyor musun? Suat ona kinle baktı. Yüzü ter içindeydi:
- Bilmiyorum, dedi. Hür olmak istiyorum...
- Hayır olamazsın...
- Niçin olamayacakmışım. Beni artık kim menedebilir?
- Çünkü içinde, öldürdüğün Allah var. Sen kendi hayatını yaşamıyorsun artık. Sen bu hâlinle sadece bir mezar, bir tabut gibi bir şeysin. Korkunç, zalim bir ölümü taşıyorsun. Hangi hürriyet?.. Evet ben de biliyorum, o "olmazsa, her şey mubahtır" sananlar oldu. Onun boşalttığı yeri, insanlığa parçalayanlar oldu. Tanrı insanı ben de biliyorum. Ne oldu? Sadece sefaletlerimizle baş başa kaldık. İnsanın talihi yine aynı talih. Aynı imkânsızlıklar içindesin. Aynı ıstıraplar içindesin. Hakikatte bir şafak diye baktığın şey bir yangındır. .. hayır, sen Allah düşüncesini içinde azdırmakla ondan kurtulamazsın. Hiçbir yara kurcalamakla iyileşmez. Bir müddet durdu. - Fakat, bilir misin Suat; ne güzel bir ilâhiyatçı olurdun? Çünkü yaptığın tersine çevrilmiş bir teolojidir.

321
-Bütün fecaat, insanın, insanla karşılaşa karşılaşa, en sonunda kendisini tanımayacak hale gelmesi...
-Fikirler de öyledir: Hayatla karşılaşa karşılaşa tanınmaz hale gelir. Düşünce cesurdur; ve kendisine karşı koyabilecek başka bir kuvvet bulunmamak felâketine mâruzdur. Bir düşünceyi ne tahdit eder? Hiç. Fakat icra mevkiine koy, bakın ne hâle girer. Her an değişir ve bir evvelki hâlini tutmaz. Büyük ihtilâllerin tarihi budur. Dünyada Fransa İhtilâli kadar büyük ve güzel epope azdır. Yirmi, otuz sene içinde beşeriyet, iki bin yıl kendisini idare edecek düsturların hepsini bulmuştur. Fakat başladığı zaman, neticenin sadece bir burjuvazi hâkimiyeti ile biteceğini kim bilirdi.

358
Doktor çağırmak âdetti. Hastalar iyileşsin, iyileşmesin doktor çağırılmalıydı. Ne hayat, ne de ölüm adım verdiğimiz kardeşi, doktorsuz olurdu. Hele ölüm... Yaşadığımız dünyada başında doktor olmadan ölmek âdeta ayıptı. Bu ancak muharebe meydanlarında, insanlar toptan, binlerce, on binlerce öldükleri zaman olabilirdi. Çünkü ölüm aslında pahalı bir şeydi. Fakat bazen ucuzlar, herkesin olurdu.
O zaman ne doktora, ne eczacıya, ne ilâca, ne de herhangi bir şefkate ihtiyaç olmadan insanlar birbirlerine sokularak, birbirlerini kucaklayarak, birbirlerinin içine geçerek, birbirleriyle en hususî taraflarını paylaşarak ölürlerdi. Fakat evinde, yatağında, kendine mahsus ölümle ölmek, bu muayyen kaideleri olan bir şeydi. Hafız, papaz, doktor, Kur'an sesi, eczacı havanı, gözyaşı, takdis edilmiş su, çan sesi... Ancak bunlarla ölüm tamamlanabilirdi. Bu insan kafasının tabiatın nizamına eklediği bir şeydi. İnsanların arasında bu iş böyle olurdu. Vakıa tabiat bundan habersizdi. Bu ilâvenin varlığını bile bilmezdi. Tabiatın ölümü başka idi. O kozmik zamanı kendi içinde duymak, onun dağıtıcı pervanesi uzviyetinde ve ruhunda döndükçe, evvela hatıraları ve hafızayı, sonra duyumları ve duyuları perde perde kaybetmek, sonsuz boşlukta bu pervanenin hızına göre birbirinden uzaklaşan bir yığın zerreye dağılmak, işte tabiattaki ölüm.