Kar'dan
54
Bir zamanlar kendisini Nişantaşlı bir burjuva gibi gören siyaset meraklılarına duyduğu cinsten bir öfke geçti Ka’nın içinden. Lisede bu adamlar pandikleşerek sürekli birbirlerini ibne durumuna düşürmeye çalışırlardı. Bu faaliyetin yerini daha sonraki yıllarda birbirlerini ve daha çok da siyasal düşmanlarını polis ajanı durumuna düşürme oyunu almıştı. Ka bir polis arabasından basılacak evi işaret eden muhbir durumuna düşürülme korkusu yüzünden siyasetten hep uzak kalmıştı. Şimdiyse, Muhtar dinci şeriatçı partiden aday olmak gibi on sene önce kendisinin de küçümseyeceği bir işi yapmış olmasına rağmen mazeret ve bahane yetiştirmekle yükümlü taraf gene Ka olmuştu.
92
Çocukluk ve gençliğinde olağanüstü mutlu olduğu zamanlarda hissettiği şey, mutsuzluğun ve umutsuzluğun da çok yakın bir yerde olduğu korkusu yükseliyordu içinde.
Ka, daha sonra gelecek mutsuzluk büyük olmasın diye, mutluluk anlarına telaşla son vermek isterdi. Bu yüzden, tam o sıra aşk tan çok bu telaşla sarıldığı İpek'in kendisini iteceğini, aralarındaki yakınlık ihtimalinin bir anda tuzla buz olacağını ve hak etmediği mutluluğun hak ettiği bir reddedilme ve aşağılanmayla sonuçlanıp rahatlayacağını sanıyordu.
Tam tersi oldu. İpek de ona sarıldı. Birbirlerini tutmaktan, kucaklamaktan zevk alarak merakla öpüştüler ve yatağın üzerine yanyana devrildiler. Kısa bir sürede Ka o kadar sarsıcı bir cinsel heyecan duymaya başladı ki, az önceki kötümserliğinin tam tersi sınır tanımaz bir istek ve iyimserlikle birbirlerinin elbiselerini çıkarıp uzun uzun sevişeceklerini hayal etmeye başladı.
99
Şeyh’in, müritlerini her an güldürmeye hazır yarı ciddi yarı oyuncu bir havası vardı. Ka hoşuna giden bu havayı oturur oturmaz taklit etmek istediğini hissetti.
128
"Hiç tanımadığın halde bana nasıl âşık oldun?"
"Güzel olduğun için... Seninle mutlu olacağımızı hayal ettiğim için... Sana her şeyi utanmadan söyleyebildiğim için. Durmadan seviştiğimizi hayal ediyorum."
"Almanya'da ne yapardın?"
"Yazamadığım şiirlerle meşgul olurdum ve otuz bir çekerdim hep... Yalnızlık bir gurur sorunudur; kendi kokusunun içine mağrur bir şekilde gömülür insan. Gerçek şairin sorusu hep aynıdır. Uzun bir süre mutlu olursa bayağı olur. Uzun bir süre mutsuz olursa da şiirini diri tutacak gücü kendinde bulamaz... Mutlulukla gerçek şiir çok kısa bir süre birlikte olur. Bir süre sonra ya mutluluk şiiri ve şairi bayağılaştırır ya da gerçek şiir mutluluğu bozar. Frankfurt'a dönüp mutsuz olmaktan artık çok korkuyorum.
244
Böylelikle oğlunun şair olmasına haklı olarak karşı çıkan annesini üzen ve bütün hayatını mahvedip en sonunda kendisini Frankfurt'ta bir fare deliğine sürgün eden inançlarını Turgut Bey'e yirmi yaş heyecanıyla tekrarladı. Bir yandan da sözlerindeki şiddetin İpek için "bu şiddetle sevişmek istiyorum seninle” anlamına geldiğini hissediyordu. Uğruna bütün hayatını berbat ettiği bu solcu lafların en sonunda bir işe yarayacağını, o laflar sayesinde İpek ile sevişebileceğini düşünüyordu; tam da artık onlara hiç inanmadığı, hayatta güzel ve akıllı bir kıza sarılıp bir köşede şiir yazabilmeyi en büyük mutluluk olarak gördüğü zamanda.
259
Belki de hikâyemizin kalbine geldik. Başkasının acısını, aşkını anlamak ne kadar mümkündür? Bizden daha derin acılar, yokluklar, eziklikler içinde yaşayanları ne kadar anlayabiliriz? Anlamak eğer kendimizi bizden farklı olanın yerine koyabilmekse dünyanın zenginleri, hakimleri, kenarlardaki milyarlarca garibanı hiç anlayabildiler mi? Romancı Orhan, şair arkadaşının zor ve acı hayatındaki karanlığı ne kadar görebilir?
"Bütün hayatım yoğun bir kayıp ve eksiklik duygusuyla yaralı bir hayvan gibi acı çekerek geçti. Belki de sana bu kadar şiddetle sarılmasaydım, sonunda seni o kadar kızdırmaz, başladığım yere, on iki yılda bulduğum dengeyi de kaybederek geri dönmezdim.” diye yazmıştı Ka. "Şimdi içimde gene o dayanılmaz kayıp ve terk edilmişlik duygusu var, bu her yerimi kanatıyor. Bendeki eksikliğin bazan yalnız sen değil, bütün dünya olduğunu düşünüyorum," diye yazmıştı. Bunları okuyordum, ama anlıyor muydum?
382
Bir içgüdüyle ve o günlerde içimden sık sık geçen ifadeyle ‘tıpkı Ka gibi’, çıkardığım bir deftere yazdıklarım okuduğunuz kitabın başlangıcı olabilir: Ka’dan ve onun İpek’e duyduğu aşktan kendi hikâyemmiş gibi söz etmeye çalıştığımı hatırlıyorum. Dumanlı aklımın bir köşesiyle de kendimi bir kitabın ya da yazının iç sorunlarına kaptırmanın aşktan uzak durmanın tecrübeyle edinilmiş bir yolu olduğunu düşünüyordum. Sanıldığının aksine insan isterse aşktan uzak durabilir.
25 Aralık 2009
17 Nisan 2009
Nietzsche
Kendi tanrısını seven onu terbiye eder.
-Platon'un diyalogları, diyalektiğin inanılmaz derecede kendinden emin
ve çocukça dile getirilmiş bu hali ancak, iyi Fransız yazarlardan hiçbirini
okumamış kişilerin zihinlerini harekete geçirebilir... Platon insanı sıkıyor.
-Sanat insana yaşama arzusu verir.
-Yükseklerde buzullar yanıbaşınızdadır, yalnızlık ise korkunç
-yine de her şey bu aydınlıkta nasıl da sükunetle uzanır! İnsan ne kadar da rahat soluk alır!
Kendini nasıl bedeninin içinde hisseder! Felsefe gönüllü olarak buzlarla kaplı dağlarda yaşamaktır.
-Ya bu gün daha yükseğe çıkarsın ya da yarın daha yükseğe çıkabilmek için güç toplarsın.
-Erkeklere özgü kendini hor görme hastalığının tek çaresi zeki bir kadın tarafından sevilmektir.
-İnsanlar en kötü hastalıklara, hastalıklarıyla savaşırken kullandıkları yöntemler yüzünden yakalandılar.
-Acı çekmeyi reddediyor, kendi acına bir saat bile katlanamıyorsan; çekebileceğin bütün sıkıntıları önlemeye çalışıyorsan; acıyı, hoşnutsuzluğu nefret edilecek, kötücül, yok edilmesi gereken şeyler olarak algılıyor, bunları yaşantının kusurları gibi görüyorsan, o zaman rahatlık dinine inanıyorsun demektir. Siz rahatlık düşkünleri, insan mutluluğuyla ilgili ne kadar az şey bilirsiniz.
Deccal'den
-İki décadence dini arasındaki temel farktır: Budizm vaadetmez hiç, yerine getirir, Hristiyanlık ise herşeyi vaadeder, yerine getirdiği ise. hiçtir.
-Bizi ayırdeden, ne tarihte, ne doğada, ne de doğanın arkasında herhangi bir tanrı bulmamamız değildir, —tanrı diye saygı duyulanı, «tanrısal» birşey olarak değil, açması birşey, saçma birşey, zararlı birşey olarak duymamızdır, yalnızca işlenmiş bir hata olarak değil, yaşama işlenen bir suç olarak duymamız... Tanrıyı tanrı olarak yadsıyoruz.
-Günah, bir kez daha söyleyelim, bu, insanın kendini aşağılamasının par excellence biçimi, bilimi, kültürü, insanın her türlü yücelme ve soylulaşma durumlarını olanaksız kılmak için icadedilmiştir; rahip, günahı icadederek, egemen olur.
-Şehitler, doğruluğa zarar vermişlerdir.
-Haksızlık hiçbir zaman hak eşitsizliğinde yatmaz, «eşit» hak iddiasında yatar... Kötü nedir? Zaten söylemiştim bunu: zayıflıktan, kıskançlıktan, kinden doğan herşey. —Anarşist ile Hristiyanın kökenleri, birdir...
— non plus ultra : (Lat.) Daha üstünü olmayan.
Ecce Homo’dan
17
Gerçekten de, o uzun hastalık dönemi şimdi bana böyle görünüyor: Yaşamı, onunla birlikte kendimi de, yeni baştan buldum. Tüm iyi şeyleri, küçük de olsalar, başkalarının kolay kolay tadamayacağı gibi tattım; sağlık istemimden, yaşam istemimden kurdum felsefemi… Hele bir düşünün: Dirim gücümün en düşük olduğu yıllardır kötümserlikten kurtuluşum. Kendimi yeniden toparlama içgüdüsü o yoksulluk, yılgınlık felsefesini yasaklamıştı bana…
23
Tepki gösterdiğimiz an kendimizi çabucak tüketeceğimiz için, hiç tepki göstermemek: Budur işin mantığı.
29
Benimiçin bir sonuç değil tanrısızlık, hele olay hiç değildir; içgüdümden gelir düpedüz. Birz çokça meraklıyım ben, sorunlarla doluyum, kendimi beğenmişim: Üstünkörü bir kanıtla yetinemem. Tanrı ise, biz düşünürlere karşı üstünkörü bir yanıt, bir kabalıktır, -aslına bakarsanız, üstünkörü bir yasaktan başka bir şey değildir bizlere: Düşünmeyeceksiniz!... “İnsanlığın selameti” için o tanrıbilimci antikalıklarının hepsinden çok daha önemli bir sorun var ki, beni daha başka türlü ilgilendirir: Beslenme sorunu.
37
Belki de Stendhal’i kıskanıyorumdur? Tam benim yapacağım en güzel tanrısız nüktesini aldı elimden: “Tanrı’nın tek özrü, var olmayışıdır.”… Ben de bir yerde şöyle demiştim: “Bugüne dek varlığa karşı en büyük itiraz neydi? Tanrı…”
43
Büyük harcamalarımız, çok sık yaptığımız küçük harcamalardır. Savmak da, yanına yaklaştırmamak da bir harcamadır, -bunda yanılmamalı insan-, olumsuz amaçlara harcanmış güçtür. İnsan sürekli savunma zorunluluğu içinde, kendini artık savunamaz oluncaya dek güçsüz düşebilir.
44
Burada artık kişi nasıl kendisi olur sorusuna asıl yanıtı vermeden geçemem. Kendini saklama ve bencillik sanatının başyapıtına değiniyorum böylelikle... Varsayalım ki ödev, ödevin amacı, yazgısı ortalamanın hayli üzerindedir; bu durumda kendini de ödeviyle aynı zamanda fark etmek en büyüğü olur tehlikelerin. Kişinin kendisi olmasının koşulu, kim olduğunu hiç mi hiç bilmemesidir. Bu açıdan bakınca, yaşamdaki yanlış adımların, arasıra sapılan yan yolların, yanlış yolların, gecikmelerin, "alçakgönüllülük"lerin asıl ödevden uzak başka ödevlere verilen emeğin, hepsinin de kendilerine göre bir anlamlan, değerleri vardır. Bunlarda büyük bir akıllılık, belki de en üstün akıllılık kendini gösterebilir: Yok olmaya götüren bir yoldur burada nosce te ipsum; oysa kendini unutmak, yanlış anlamak, küçültmek, daraltmak, orta değerde yapmak sağduyunun ta kendisidir. Törel deyişiyle: İyilikseverlik, başkası için yaşama ve benzerleri, en sert bencilliğin sürdürülmesinde koruyucu önlem olabilirler. İşte budur kendi kurallarıma, kanışlarıma karşı o "çıkar gözetmeyen" dürtülerden yana olduğum ayrık durum; Bencilliğin , kendini sıkıya koymanın hizmetindedirler burada. Bilincinin bütün yüzeyini -ki bilinç bir yüzeydir- herhangi bir büyük buyruktan uzak tutmalı insan. Büyük sözlerden, büyük davranışlardan bile sakınmalı! Hepsi de içgüdünün kendini çok erken "bilmesinden" doğacak tehlikeler. -Bu arada o örgenleştirici, o egemen olacak "düşün" derinlerde büyür serpilir; buyurmağa başlar, ağır ağır yan yollardan, yanlış yollardan çekip çıkarır: Günün birinde bütünün gerçekleşmesi için vazgeçilmez araçlar oldukları görülecek o nitelikleri, uzlukları birer birer hazırlar; hepsini yönetecek olan ödevden, "hedef, "amaç" ve anlamdan hiçbir şey sezdirmeksizin, hizmet edecek tüm yetileri sırasıyla oluşturur. -Bu yandan bakınca yaşamım düpedüz mucizeliktir.
48
Bir insanın büyüklüğünü belli eden bence “amor fati*”dir; insanın hiçbir şeyi geçmişte, gelecekte, sonsuza dek başka türlü istememesidir. Zorunluluğu yalnızca katlanmak, hele onu gizlemek yetmez – her türlü ülkücülük zorunluluğa karşı bir aldatmacadır-, iş onu sevmekte…
*Yazgıyı sevmek.
62
Eşine az rastlanır bir başlangıçtır bu. En derin iç yaşantıma karşılık gelen biricik simgeyi bulmuştum tarihte, -böylelikle Dionysosca denen mucizelik olayı ilk kavrayan ben olmuştum. Bunun gibi, Sokrates'i decadent olarak tanımakla da, psikolojik kavrayışımdaki şaşmazlıgın herhangi bir kişisel töre kaygısından yana hiç korkusu olmadığını apaçık kanıtladım; töre'nin kendisini decadence belirtisi diye almak, pek önemli, benzersiz bir yenilikti bilgi tarihinde. Bu iki buluşumla, kuşbeyinlilerin iyimserlik-kötümserlik karşıtlığı üstüne zavallıca gevezeliklerini nasıl da aşıverdim! İlk olarak ben gördüm gerçek karşıtlığı: Bir yanda, yaşama karşı alttan alta öç güden o yozlaşmış içgüdü (örnekleri Hıristiyanlık, Schopenhauer felsefesi, bir anlamda daha o zamandan Platon felsefesi, ülkücülüğün bütünü); öbür yanda doluluktan, dolup taşmaktan doğmuş en yüksek olumlama ilkesi, sınırlama bilmeyen bir evet deyiş, acının kendisine, suçun kendisine, varlığın sorunsal ve yabancı nesi varsa hepsine... Yaşama karşı bu en sonuncu, en sevinçli, en coşkun ve taşkın "evet" deyiş yalnızca en yükseği değildir bilgeliklerin, hem de en derini, doğrunun ve bilimin en sağlamca doğrulayıp destekledikleridir.
82
Rahiplerin (o kılık değiştirmiş rahipler, yani feylosoflar da buraya giriyor) yalnız belli bir cemaat içinde değil, hepten dizginleri ele geçirdiklerinin, decadence töresiyle bitiş isteminin gerçek töre sayıldığının en şaşmaz belirtisi, çıkar gözetmezliğe verilen yüzde yüz değer ve bencilliğe her yerde duyulan düşmanlıktır. Bu konuda benden başka türlü düşüneni mikrop bulaşmışlardan sayıyorum... Herkes benden başka türlü düşünüyor yazık ki.
92
Her birinde başka türlü olmak üzere, bana yakın herkeste gördüm bu başkaldırmayı; sanırım, karşıdakini en çok yaralayan şey, aramızda bir ayrım olduğunu birdenbire sezdirmektir, -saygı duymadan yaşayamayan soylu yaradılışlara pek az rastlanır.
101
Tanrının yedi günde bir aylaklığıdır şeytan, başkası değil…
111
"Alman düşüncesi" ağır havadır benim için: Psikoloji konusunda artık içgüdü olmuş pisliklerini her sözleriyle, her davranışlarıyla açığa vururlar; bunun yakınında zor soluk alırım. On yedinci yüzyılda Fransızların geçtiği o amansız öz sınavından geçmemişlerdir hiç, -bir La Rochefoucauld, bir Descartes, en önde gelen Almanlardan yüz kez daha dürüsttürler, -Almanlardan bugüne dek bir tek psikolog çıkmamıştır. Ama psikoloji nerdeyse ölçüdür bir ırkın temizliği ya da pisliği için... İnsan daha temiz bile değilken, derinliği nasıl olur? Kadın gibidir Alman, bir türlü bulamazsın dibini, -yoktur da ondan: Hepsi bu. Ama sığ bile olmaya yetmez bunların hepsi.
Böyle Söyledi Zerdüşt’ten
15
Yalvarıyorum kardeşlerim, yeryüzüne sadık kalın ve size "yerüstü" umutlardan söz edenlere inanmayın! Zehir saçar onlar, farkında olsalar da olmasalar da.
Yaşamı aşağılayanlardır onlar, kuruyup gitmeye yüz tutmuş ve zehirlenmiştir onlar; yeryüzü yaka silkti böyle kişilerden, yok olsalar ya hepten!
Bir zamanlar tanrıya küfretmekti en büyük günah, ama tanrı öldü ve böylelikle bu günahkârlar da öldü. Şimdi en büyük günah yeryüzüne küfretmek ve anlaşılmaz olanın ciğerine yeryüzünün anlamından daha çok itibar etmektir!
Bir zamanlar gönül aşağılamayla bakıyordu bedene; ve o zamanlar bu aşağılama, yücelerin yücesiydi - bedenin zayıf, iğrenç, açlıktan ölmek üzere olmasını isterdi gönül. Böylece bedenden ve yeryüzünden kurtulabileceğini düşünürdü.
Ah, bu gönlün kendisi de hâlâ çok zayıf, iğrenç ve açlıktan ölmek üzereydi; acımasızlık da bu gönlün şehvetiydi.
Oysa siz, kardeşlerim, söyleyin bana; bedeniniz gönlünüz için ne diyor? Yoksulluktan, pislikten ve sefil bir huzurdan ibaret değil mi ki gönlünüz?
Sahiden, kirli bir ırmaktır insan. Kirli bir ırmağı içine alıp da bozulmadan kalmak için, zaten bir deniz olmak gerekir.
Bakın, Üstinsanı öğretiyorum size; işte bu denizdir o, büyük aşağılamanız kaybolup gider içinde.
32
Kolay zanaat değildir uyumak; bunun için gün boyunca uyanık kalmak gerekir.
Günde on kez yenmelisin kendini; bu iyi bir yorgunluk verir ve gönlüne afyon gibi gelir.
Günde on kez yeniden barışmalısın kendinle; çünkü kendini yenmek burukluk yaratır ve kötü uyur, barışık olmayan.
On hakikat bulmalısın günde; yoksa gece de ararsın hakikati ve aç kalır gönlün.
Günde on kez gülmelisin ve neşeli olmalısın; yoksa gece rahatsız eder seni miden, bu dert küpü.
(Erdem Öğretmeni)
34
İnsanlar bir zamanlar erdem öğretmenleri ararken, aslında aradıkları neydi, şimdi anlıyorum açıkça. İyi bir uyku ve üstüne afyonlu erdemlermiş, aradıkları!
Tüm bu övülen kürsü bilgelerinin gözünde, bilgelik düş görülmeyen bir uykuydu; yaşamın daha iyi bir anlamını bilmiyorlardı.
Bugün bile var bu erdem vaizi gibi olanlar, ama her zaman dürüst değiller böyle; ama onların zamanı geçti. Ve uzun süredir ayakta değiller, çoktan yattılar bile.
Mutludur bu uykulular; çünkü birazdan uykuya dalacaklar.
Böyle söyledi Zerdüşt.
39
Bilinç ve ruh alettir, oyuncaktır; onların ardındaysa benlik vardır. Benlik, bilincin gözleriyle de arar, ruhun kulaklarıyla da duyar.
Benlik hep kulak kesilir ve arar; karşılaştırır, zapt eder, fetheder, yıkar. Egemen olur ve Ben'e de egemendir.
Düşüncelerinin ve duygularının ardında, güçlü bir buyurgan, bilinmeyen bir bilge vardır kardeşim - benlik denir ona. Senin bedeninde yaşar o, senin bedenindir o.
43
Ama düşünce başka bir şeydir, eylem başka, eylemin imgesi de bambaşka bir şeydir. Nedenselliğin çarkları dönmez bunların arasında.
45
Bir korkuluğum ben ırmak kenarında, tutunabilen tutunsun bana! Sizin koltuk değneğiniz değilim ama.
45
Tüm yazılanların içinde, insanın kendi kanıyla yazdığını severim sadece. Kanınla yaz; göreceksin ki kan, ruhtur.
47
Doğrudur, severiz yaşamı, yaşama değil de, sevmeye alışkın olduğumuz için.
Her zaman biraz çılgınlık vardır aşkta. Ama her zaman biraz da akıl vardır çılgınlıkta.
52
Siz hepiniz delicesine çalışmayı ve hızlı, yeni, yabancı olanı sevenler –kendinize katlanamıyorsunuz, sizin çalışkanlığınız bir kaçıştır ve kendi kendini unutma işlemidir.
Yaşama daha fazla inansaydınız, kendinizi ana daha az kaptırırdınız. Ama beklemek için yeterli cevher yok içinizde - hatta tembellik için bile!
Dört bir yandan yükseliyor, ölümü vaaz edenlerin sesi; Ve yeryüzü dolu bunlarla, ölüm vaaz edilmesi gerekenlerle.
Ya da "ebedi yaşam" vaaz edilmesi gerekenlerle; hiç fark etmez bence - yeter ki derhal gitsinler oraya!
54
Kendi düşmanınızı aramalısınız ve kendi düşünceleriniz uğruna kendi savaşınızı vermelisiniz! Kendi düşünceniz yenilse bile, dürüstlüğünüz zafer çığlıkları atmalı!
Barışı sevmelisiniz, yeni savaşların aracı niyetine. Ve kısa süren barışı, uzunundan daha çok sevmelisiniz.
Çalışmayı değil, savaşmayı öğütlüyorum size. Barışı değil, zaferi öğütlüyorum. Çalışmanız bir kavga, barışınız bir zafer olsun!
Ancak oku ve yayı olan birisi, susup da oturabilir sessizce; yoksa konuşur ve çekişir insan. Barışınız bir zafer olsun!
İyi bir dava, savaşı bile kutsayandır, diyorsunuz öyle mi? Ben de diyorum ki size; iyi bir savaş, her davayı kutsallaştırış
Savaş ve cesaret, insanın komşu sevgisinden daha büyük işler başarmıştır. Merhametiniz değil, yürekliliğiniz kurtardı kazazedeleri şimdiye dek.
"İyi nedir?" diye soruyorsunuz. Cesur olmak iyidir. Bırakın küçük kızlar, "Aynı zamanda hem güzel, hem de dokunaklı olmak iyidir," desinler.
Kalpsiz, diyorlar size; ama sahicidir sizin kalbiniz ve ben utangaçlığını seviyorum sizin içtenliğinizin. Siz yüreğinizin taşmasından utanıyorsunuz ve başkaları yüreklerinin kurumasından utanıyorlar.
56
Gereğinden fazla insan doğuyor; lüzumsuzlar için icat edilmiştir devlet!
Baksanıza, nasıl da çekiyor kendine onları, fazlalıkları! Nasıl da çiğneyip yutuyor onları ve geviş getiriyor sonra da!
"Yeryüzünde benden büyük yok! Ben, tanrının düzen kuran parmağıyım" - böyle böğürüyor bu canavar. Ve sadece uzun kulaklılar ve yalnızca yakını görebilenler de değildir, önünde diz çökenler!
Ah, yüce gönüllüler, sizlere de fısıldıyor tüyler ürpertici yalanlarını. Ah, bulur o, kendilerini tüketmekten hoşlanan yürekleri!
57
Devlet diyorum, herkesin, iyilerin ve kötülerin zehir içtiği o yere; devlet, iyilerin ve kötülerin, herkesin kendini kaybettiği yer; devlet, herkesin yavaş yavaş intihar etmesine "yaşam" adı verilen yer.
Bakın şu lüzumsuzlara! Mucitlerin eserlerini ve bilgelerin hazinelerini çalıyorlar; eğitim diyorlar hırsızlıklarına - ve her şey hastalık ve felaket oluyor onlara!
Bakın şu lüzumsuzlara! Her daim hastadırlar, balgam çıkartırlar ve gazete derler bu çıkarttıklarına. Birbirlerini yutarlar ve kendilerini bile hazmedemezler.
Bakın şu lüzumsuzlara! Servet edinirler ve böylece daha da yoksullaşırlar. Güç ve gücün kaldıracını isterler, yani çok para sahibi olmayı isterler, bu yeteneksizler!
Şu çevik maymunların tırmanışına bakın! Birbirlerinin sırtından tırmanırlar, böylece çamura ve derine batarlar.
61
Çoğu zaman kendilerini sevimli de gösterirler seni. Oysa korkakların her zamanki kurnazlığıdır bu. Evet, korkaklar kurnazdır.
65
Bir köle misin? O halde bir dost olamazsın. Bir tiran mısın? O halde dostların olamaz.
Çok uzun süredir bir köle ve bir tiran gizliydi kadında. Bu yüzden kadın henüz yatkın değildir dostluğa; sadece aşkı bilir o.
Sevmediği her şeye karşı adaletsizlik ve körlük vardır, kadının aşkında. Kadının bilinçli aşkında bile hâlâ fırtına ve yıldırım ve gece vardır, ışığın yanı başında.
Kadın henüz yatkın değildir dostluğa; kadın hâlâ kedidir, kuştur. Ya da, olsa olsa, inektir.
74
Ben de kırmadım yaşlı kadıncağızı ve şöyle söyledim ona:
Kadındaki her şey bir bilmecedir ve kadındaki her şeyin tek bir çözümü vardır; hamilelik denir bu çözüme.
Erkek bir araçtır kadın için; amaç her zaman çocuktur. Peki, kadın nedir erkek için?
İki şey ister gerçek bir erkek; tehlike ve oyun. Bu yüzden ister kadını, en tehlikeli oyuncak olarak.
Erkekler savaş için eğitilmelidir, kadınlar da savaşçıları dinlendirmek için; budalalıktır başka türlüsü.
Çok tatlı meyveler - bunlardan hoşlanmaz savaşçı.
Bu yüzden hoşlanır kadından; acıdır hâlâ, en tatlı kadın bile.
Bir kadın bir erkekten daha iyi anlar çocukları; ama bir erkek daha çocuksudur, bir kadından.
Gerçek bir erkekte bir çocuk gizlidir; oynamak ister. Hadi bakalım kadınlar, keşfedin, erkekteki çocuğu!
Bir oyuncak olsun kadın, henüz ortada olmayan bir dünyanın erdemleriyle ışıldayan bir mücevher gibi temiz ve zarif.
Bir yıldızın ışığı parıldasın sevginizde! "Üstinsanı doğurabileyim!" olsun umudunuz.
Cesaret olsun sevginizde! Sevginizle gidin, size korku aşılayanın üzerine!
Onurunuz olsun sevginizde! Yoksa pek anlamaz kadın, onurdan. Ama her zaman sevildiğinden daha çok sevmek ve hiçbir zaman ikinci konuma düşmemek olsun sizin onurunuz.
Erkek korksun kadından, kadın sevdiğinde; o zaman her şeyi feda eder kadın ve başka hiçbir şeyin değeri kalmaz gözünde.
Erkek korksun kadından, kadın nefret ettiğinde; çünkü erkek gönlünün derinliğinde kötüdür ancak, kadınsa alçaktır/
En çok kimden nefret eder kadın? Şunu söyledi demir, mıknatısa: "En çok senden nefret ediyorum, çektiğin için, ama kendine çekecek kadar da güçlü olmadığın için."
Erkeğin mutluluğu şudur; istiyorum. Kadının mutluluğuysa; erkek istiyor.
"Bak, dünya mükemmel şimdi!" - böyle düşünür her bir kadın, tam bir aşkla itaat ettiğinde.
Kadın itaat etmeli ve yüzeyine bir derinlik bulmalıdır. Kadının tabiatı yüzeyseldir; sığ sularda hareketli, fırtınalı ince bir tabakadır.
Oysa derindir erkeğin tabiatı; yeraltı mağaralarında çağıldar onun ırmağı; kadın sezinler erkeğin gücünü, ama kavrayamaz onu.
Burada karşı çıktı bana yaşlı kadıncağız: "Çok ince sözler söyledi Zerdüşt ve özellikle de yeterince genç olanlara.
"Ne tuhaf ki Zerdüşt pek tanımıyor kadınları, ama yine de haklı onlar üzerine söylediklerinde! Kadınlarda hiçbir şey imkânsız değildir, acaba ondan mı?
"Ve şimdi küçük bir hakikat sana, teşekkür niyetine! Bu hakikati söylemek için yeterince yaşlıyım ben!
"Sarıp sarmala onu ve kapat ağzını; yoksa öyle bir bağırır ki, bu küçük hakikat."
"Ver hadi kadın, küçük hakikatini!" dedim. Ve şunları söyledi yaşlı kadıncağız:
"Kadınlara mı gidiyorsun? Kırbacı unutma!”
89
Zerdüşt'e inandığınızı söylüyorsunuz, öyle mi? Ne önemi var ki Zerdüşt'ün? Siz benim müminlerimsiniz; ama ne önemi var ki, tüm müminlerin?
Henüz kendinizi aramamıştınız; bu sırada beni buldunuz. Böyle yapar tüm müminler; bu yüzden pek değerli değildir, tüm inanışlar.
Şimdi beni kaybetmenizi ve kendinizi bulmanızı istiyorum sizden; ve ancak hepiniz beni yadsıdığınızda, yeniden döneceğim aranıza.
97
Size yüreğimi tümüyle açmamı isterseniz, dostlarım; eğer tanrılar olsaydı, nasıl dayanırdım ben, bir tanrı olmayışıma! Demek ki tanrılar yok.
Bu sonucu ben çıkardım; ama şimdi o sürüklüyor beni.
Tanrı bir varsayımdır; ama bu varsayımın tüm acısına kim can vermeden dayanabilir? Yaratıcı kişinin inancı elinden alınmalı mıdır; kartalın, kendine özgü yüksekliklerdeki süzülüşü elinden alınmalı mıdır?
Bir düşüncedir tanrı, her türlü doğruyu eğri yapar ve yerinde duran her şeyi döndürür. Nasıl? Zaman geçip gidecek ve fani olan her şey bir yalan mı olacak?
Bunu düşünmek insanı sersemletir ve başını döndürür; dahası, midesini de bulandırıp, kusturur; sahiden, sersemletici bir hastalık derim ben, böylesi bir varsayıma.
Kötü ve insan düşmanı derim ona; bu tek, tam, durağan, tok ve ebedi varlığın tüm öğretilerine.
101
Eğer acı çeken bir dostun varsa, dinleneceği yer ol acısının; ama adeta sert bir yatak gibi ol, bir sahra yatağı gibi; en çok böyle faydan dokunur ona.
119
Ve hiçbir zaman ruhunuzu atamadınız bir kar çukuruna! Yeterince sıcak değilsiniz bunu yapmak için! Bu yüzden bilmiyorsunuz ruhun soğukluğunun cazibesini de.
123
Gözlerine baktım da yakınlarda ey yaşam! Sanki dipsiz bir suya dalıyormuşum gibi geldi bana. Ama sen beni altın oltayla çektin dışarıya; alay edercesine güldün bana, dipsiz diye tanımlayınca seni.
“Böyle konuşur tüm balıklar,” dedin; “dibini göremedikleri şeye, dipsiz der onlar.”
“Oysa değişkenimdir ben sadece ve yabanılımdır, her bakımdan bir dişiyimdir ve erdemli de değilimdir.!
“Siz erkeklerin gözünde ‘derin’ ya da sadık’ ya da ‘ebedi’ ya da ‘gizemli’de olsa adım.”
124
Ama bilgeliğe iyi, çoğu kez fazlasıyla iyi davranmam, bana yaşamı bu kadar çok hatırlatmasındandır.
133
En büyük kötülük de en büyük iyilikle beraberdir böylece; ama bu yaratıcı iyiliktir.
Kötü olsa da, söz edelim bundan, ey en bilgeler. Susmak daha kötüdür; suskunlukla geçiştirilmiş tüm hakikatler zehirlenir.
Parçalanabilecek ne varsa, bırakın parçalansın hakikatlerimize çarpıp da. İnşa edilecek pek çok çatı var hala!
135
Sahiden ne çok gülmüşümdür, keskin pençeleri olmadığı için kendilerini iyi zanneden zayıflara!
Sütunun erdemini örnek almalısın kendine; ne kadar yükselirse o kadar güzelleşir ve narinleşir, ama içten içe sertleşir ve dayanıklılaşır bu sütun.
159
Ama asla inanmamıştım ben halka, ne zaman büyük insanlardan söz etse –bunun, her şeyin çok azına ve bir şeyin çok fazlasına sahip olan, tersine bir sakat olduğuna inandım hep.
163
Yükseklik değil; uçurumdur korkunç olan!
Bakışın aşağıya düştüğü ve elin yukarıya uzandığı uçurum. Başı döner yüreğin orada, bu ikili isteminden.
Ah, dostlarım, anlayabildiniz mi, benim yüreğimin ikili istemini?
Bakışlarımın yukarıya düşmesi ve ellerimin tutunmak ve dayanmak istemesidir derinliğe! İşte budur benim uçurumum ve tehlikem.
İnsanlara kenetlenir istemim, zincirlerle bağlarım kendimi insanlara, çünkü yukarı çekilirim, Üstinsana; oraya gitmek ister öteki istemim de.
Bu yüzden bir kör gibi yaşıyorum insanlar arasında; sanki onları tanımıyormuşum gibi; elim, sabit bir yere olan inancını kaybetmesin diye.
174
“Oysa sen Zerdüşt, her şeyin temeline ve arka yüzüne bakmak istedin; bu yüzden kendi üzerine bile çıkmalısın –yukarıya yükseğe, kendi yıldızların bile senin altında kalıncaya dek!”
186
Ey yaşamımın ikindisi! Ey akşamdan önceki mutluluk! Ey açık denizdeki liman! Ey bilinmeyendeki huzur! Nasıl da kuşkulanıyorum hepinizden!
Sahiden, kuşku duyuyorum sizin sinsi güzelliğiniz karşısında! Fazlasıyla yumuşak gülücüklerden kuşkulanan bir âşık gibiyim ben.
Nasıl uzaklaştırıyorsa kıskanç âşık en sevdiğini kendinden, nasıl sertken bile yumuşaklığını koruyorsa, ben de öyle uzaklaştırıyorum mutlu saatimi kendimden.
Uzaklaş buradan, mutlu saat! İstemediğim bir mutluluk geldi bana, seninle birlikte. En derin acımı arzulayarak duruyorum burada - zamansız geldin sen!
Uzaklaş buradan, mutlu saat! Orada konakla daha % iyi - çocuklarımın yanında! Acele et ve henüz akşam olmadan kutsa onları, benim mutluluğumla!
Yaklaşıyor akşam; güneş batıyor. Git - mutluluğum!
Böyle söyledi Zerdüşt. Ve bütün gece mutsuzluğunu bekledi, ama boşuna beklemişti. Gece hep aydınlık ve sakindi ve mutluluk ona gitgide daha çok yaklaşıyordu. Sabaha karşı güldü Zerdüşt yüreğine ve alaylı alaylı dedi ki: "Mutluluk peşimden geliyor. Kadınların peşinden koşmadığım için geliyor. Oysa bir kadındır
mutluluk!
190
Derindir dünya; ve gündüzün düşündüğünden daha derin.
200
Kiminin yalnızlığı, hastanın kaçışıdır; kiminin yalnızlığıysa, hastalardan kaçıştır.
206
Yarım olanlar mahvediyorlar bütün olan ne varsa.
211
Ama aşağıda - orada her türlü konuşma boşuna! Orada unutmak ve önünden geçip gitmektir en iyi bilgelik: Bunu öğrendim şimdi!
İnsandaki her şeyi kavramak isteyen, her şeye dokunmak zorundadır. Ama bunun için fazlasıyla temiz ellerim.
Onların soluğunu solumaktan bile hoşlanmıyorum; ah, onların gürültüsü ve kötü solukları içinde ne de uzun yaşadım!
Ah, etrafımdaki mutlu sessizlik! Ah, etrafımdaki temiz kokular! Ah, bu sessizlik nasıl da soluk alır, derin bir göğüsten! Ah, nasıl da kulak verir, bu mutlu sessizlik!
Ama aşağıda - orada her şey konuşur, her şey duymazdan gelinir. Kişi bilgeliğini çanlarla duyurabilir; çan sesleri pazaryerindeki tüccarların metelik seslerinde boğulacaktır!
237
Yeryüzünde çok sayıda iyi buluş var, kimi yararlı kimi hoş; bunun yüzü suyu hürmetine sevilir yeryüzü.
Ve kimi öyle iyi buluşlar var ki orada, kadınların göğüsleri gibi; hem yararlı hem de hoştur onlar.
237
Ama bir son vermek için, yeni bir dize yazmaktan daha çok cesaret gereklidir; tüm hekimler ve tüm şairler bunu bilir.
242
Uygunsuz çiftleşenlerin daima en kötü kinciler olduğunu gördüm; artık yalnız olamamalarının intikamını alıyorlardı tüm dünyadan.
249
Görünüş en güzel yalanını tam da birbirine en çok benzeyenler arasında söyler; çünkü en son aşılır en küçük uçurum.
Benim için, benim dışımda bir şey nasıl olabilir? Dışarısı yok! Ama bunu unutuyoruz biz tüm seslerde; ne kadar hoştur unutuyor olmamız!
İnsan şeylerde ferahlasın diye verilmiş değil midir şeylere, adlar ve sesler? Güzel bir çılgınlıktır, konuşmak; böylece her şeyin üstünden dans eder geçer insan.
251
Küçük insan, özellikle de şair, nasıl da gayretle suçlar yaşamı, sözcüklerde! Dinleyin, ama tüm o suçlamalardaki şehveti duymazlık etmeyin!
253
Şarkı söylemek, iyileşmekte olan içindir; sağlıklı olan konuşabilir. Sağlıklı olan da şarkı istediğinde, iyileşmekte olanın istediğinden farklı şarkılar ister o.
257
“Her ağlayış bir yakınma değil midir? Ve her ağlayış bir suçlama?” diyorsun kendine ve bu yüzden işte, ey gönlüm, derdini dökmektense gülümsemeyi yeğliyorsun.
261
Bir!
Ey insan! Kulak ver!
İki!
Derin gece yarısı ne söyler?
Üç!
"Uyudum, uyudum,
Dört!
"Uyandım derin rüyalardan:
Beş!
"Derindir dünya,
Altı!
"Daha derindir, gündüzün düşündüğünden.
Yedi!
"Daha derindir acısı,
Sekiz!
"Haz - daha derindir yürek acısından:
Dokuz!
"Acı söyler ki: Çek git!
On!
"Oysa tüm hazların istediği, sonsuzluk,
On bir!
"Derin mi derin sonsuzluk! On iki!
281
"Dinlemeliyiz onu, 'Barışı sevmelisiniz, yeni savaşların aracı niyetine ve kısa süren barışı uzunundan daha çok sevmelisiniz' diye öğreteni!
"Hiç kimse böyle savaşçı sözler etmemişti şimdiye dek: 'İyi nedir? Cesur olmak iyidir. İyi bir savaş, her davayı kutsallaştırandır.'
"Ey Zerdüşt, atalarımızın kanı coşuyordu damarlarımızda, böylesi sözleri işittikçe; bir ilkbaharın konuşması gibiydi bu, eski şarap fıçılarına.,
297
Neler duyuyorum!" dedi bu sırada yaşlı papa, kulak kabartarak; "Ey Zerdüşt, sen sandığımdan daha dindarsın, böyle bir inançsızlıkla! İçindeki bir tanrı döndürmüş seni dinden, tanrısızlığına.
"Seni artık bir tanrıya inandırmayan da dindarlığın kendisi değil mi? Ve senin olağanüstü büyük dürüstlüğün seni şimdi iyinin ve kötünün ötesine de götürecek
306
“Orada öğrendin,” diyerek adamın sözünü kesti Zerdüşt, “kararınca vermenin kararınca almaktan daha zor olduğunu ve iyi armağan vermenin iyiliğin en son, en ince, ustalara has sanatı olduğunu.”
328
Cesaretiniz var mı, ey kardeşlerim? Yürekli misiniz? Tanıklar önündeki cesaret değil, hiçbir tanrının tanıklık etmediği bir münzevi cesareti, bir kartal cesareti gerekli.
Soğuk gönüllülere, katırlara, körlere, sarhoşlara yürekli demem ben. Korkuyu bilen ama korkuyu yenendir, uçurumu gören ama ona gururla bakandır yürekli kişi.
Uçurumu gören ama uçuruma kartal gözleriyle bakandır, uçurumu kartal pençeleriyle kavrayandır; cesareti olan.
329
Bugünün insanları için ışık olmak, ışık diye adlandırılmak istemem. Onları kör etmek isterim: Bilgeliğimin yıldırımı! Oy onların gözlerini!
332
Siz yaratıcılar, bencilliğinizde hamilelerin tedbiri ve öngörüsü vardır! Henüz hiç kimsenin gözleriyle görmediği meyveyi; kucaklar, korur ve besler tüm sevginiz.
Tüm sevginizin olduğu yerde, çocuğunuzda, oradadır tüm erdeminiz de! Sizin "komşunuz" sizin eserinizdir, sizin isteminizdir; yanlış değerlere ikna olmayın!
332
Ama ilk olmak isteyen, son olmamaya da bakmalı! Babalarınızın günahlarının olduğu yerde, ermişler olmaya çalışmayın!
334
Küçük mükemmel şeyler yerleştirin etrafınıza, siz daha yüce insanlar! Onların altın olgunluğu şifadır yüreğe. Mükemmel olan umut etmeyi öğretir.
360
“Elbette; çocuklar gibi olamazsanız eğer, giremezsiniz bu göklerin krallığına.” (Ve Zerdüşt bu sırada eliyle yukarıyı gösterdi.)
“Ama biz zaten göklerin krallığına gitmek istemeyiz; erkek olduk biz –bu yüzden yeryüzü krallığın isteriz.
367
Nasıl da aklı başında konuşuyor, bu sarhoş şair! Fazla mı kaçırdı sarhoşluğu? Fazla mı uyanık şimdi? Geviş mi getiriyor?
Acısını geviş getiriyor rüyasında, bu kadim, derin gece yarısı; acısından çok da hazzını. Acı derinleştiğindeki haz: Haz daha da derindir yürek acısından.
...
Ey asma dalı! Ne översin beni? Kestim ya seni! Gaddarım ben, kanıyorsun sen; ne ister övgün benim sarhoş gaddarlığımdan?
"Mükemmelleşen, olgunlaşan her şey, ölmek ister!" diyorsun sen. Kutlu olsun, kutlu olsun bağcı bıçağı! Ama ham olan her şey yaşamak ister; yazık!
Acı der ki: "Çekip git! Git, ey acı!" Ama acı çeken her şey, yaşamak ister, olgunlaşsın ve neşelensin ve özlem duysun diye -
daha uzaktakine, daha yüksektekine, daha aydınlık olana özlem duysun diye. “Mirasçı isterim,” der acı çeken her şey, “çocuk isterim, kendimi istemem.”
Ama haz mirasçı istemez, çocuk istemez –haz kendisini ister, her şeyin hep aynı olmasını ister.
Acı der ki: “ Parçalan, kana yürek! Yürü, bacak! Kanat, uç! Buraya, yukarıya! Sancı! “Pekala! Hadi bakalım! Ey yaşlı yüreğim: Acı der ki: “Çek git!”
369
Tüm hazlar, her şeyin sonsuzluğunu ister, bal ister, maya ister, sarhoş gece yarısını ister, mezarlar ister, mezar başında dökülen gözyaşlarının tesellisini ister, altın kaplı akşam kızıllıkları ister -
neler istemez ki haz! Daha susuz, daha yürekten, daha aç, daha korkunç, daha gizemlidir o her türlü acıdan, kendini ister, kendi kuyruğunu ısırır, halkanın istemi onda çabalar,
aşk ister, nefret ister, çok zengindir, hediye eder, fırlatıp atar, dilenir birisi onu alsın diye, alana teşekkür eder, nefret edilmekten hoşlanır;
öyle zengindir ki haz, acıya susar, cehenneme, nefrete, utanca, kötürüme, dünyaya susar - çünkü, ah, bilir o bu dünyayı, bilir!
Sizi daha yüce insanlar, sizi özler o dizginsiz, kutlu haz - sizin acınızı ister, ey başarısızlar! Başarısızları özler tüm sonsuz haz.
Çünkü her türlü haz kendisini ister, bu yüzden yürek acısını da ister! Ey mutluluk, ey acı! Ah, parçalan, yürek! Siz daha yüce insanlar, öğrenin artık, haz sonsuzluk ister,
haz tüm şeylerin sonsuzluğunu ister, derin mi derin sonsuzluk ister!
Şen Bilim
Ana Metin I’den
16
Bir kahkahanın biel, kimbilir, hala bir geleceği vardır! İşte, “tür her şeydir, birey hiçtir” önermesi, insanlığın bir parçası olduğunda, bu aşırı özgürlük ve sorumsuzluk bütün çağlar için geçerli olduğunda kahkahaların geleceği vardır! Belki de kahkaha bilgelikle birleşecek, geriye yalnızca “şen bilim” kalacaktır. Şu anda gidiş çok farklı, insan varlığının komedisinin henüz “bilincine varılmış” değil, şimdilik biz hala trajedi çağında törelerin ve dinlerin çağında yaşıyoruz.
29
Komşu sevgimiz yeni mülkler edinme hırsı değil midir? Benzer biçimde, bilgi sevgimiz, gerçeğe olan sevgimiz, hep birlikte yeniyi tutkulu biçimde arzulama değil midir?
40
Nedir yaşam? Yaşam şudur: Ölmek isteyen bir şeyden sürekli ayrılma; yaşam şudur: İçimizde yalnız içimizde de değil, zayıf olan ne varsa, onlara karşı acımasız ve ödün vermez olandır. Yaşam şudur öyleyse: ölene ve yok olana, eskimiş olana hiç saygı duymamak? Daima bir katil olmak? Yine de yaşlı Musa demiş ki: “Öldürmeyeceksin!”
45
Üç hata yüzünden: Geçen yüzyıllarda bilim gelişti. Bunun bir sebebi de bilim sayesinde Tanrının iyiliğinin ve bilgeliğinin en iyi biçimde anlaşılacağı umudu idi. Örneğin büyük İngilizin (Newton gibi) ruhundaki ana itici güç bu idi. Diğer bir sebepse bilgininin mutlak yararına inanılmasıydı. Ahlak, bilgi ve mutluluk arasındaki en içten bağa inanan büyük Fransızın (Voltaire gibi) ruhundaki ana itici güç bu idi, üçüncü sebepse bilimde bencil olmayan, zararsız, kendi kendine yeter, insanının kötü dürtülerinin genellikle yer almadığı, gerçekten masum bir şeye sahip olunup sevildiği düşüncesiydi. Bilgi elde ederken tanrısal olanı duyan Spinoza'nın ruhundaki ana itici güç bu idi: kısacası bilimdeki ilerleme işte bu üç hata yüzünden oldu.
47
İşçilerin işverende gördüğü şey, genellikle yalnızca aldatıcı, tüm sıkıntılardan çıkar sağlayan, kan emici bir adi insandır. İşverenin adı, vücut yapısı, davranışları, ünü işçinin ilgisini çekmez. Şimdiye kadar fabrikatörler ve büyük ticari girişimciler, bir kişiyi tek başına ilginç kılacak bütün o daha yüksek ırkın işaretlerinden, tarzlarından belki de çok fazla yoksun kaldılar; doğuştan gelen soyluluk, gözlerinde ve davranışlarında görünseydi, yığınların sosyalizmi belki de hiç ortaya çıkmayacaktı. Çünkü yığınlar temelde her çeşit köleliğe boyun eğmeye hazırdırlar. Yeter ki üstlerindekiler sürekli olarak daha yüksekte oldukları, doğuştan emir verme gücü taşıdıkları konusunda kibar davranışlarla kendilerini haklı göstersinler! En sıradan insan, kibarlığın birdenbire kendiliğinden oluşmadığını, onun meyvesine erişme şerefinin uzun bir zaman dilimi içinde kazanılacağını sanır. Oysa yüksek yaşam biçiminin eksikliği ve kıpkırmızı tombul elleriyle ünlü fabrikatör kabalığı, onları şu düşünceye getirir: Ancak kazara, ancak şans eseri, bir insan diğeri üstünde yükselir: İşte o zaman, diye düşünür, deneyelim bizde şansımızı öyleyse! Atalım zarlarımızı! İşte böyle doğar sosyalizm!
48
İş ve can sıkıntısı. Ekmek parası için iş aramak bugün, bu açıdan uygar ülkelerin bütün insanları benzer durumdadır; hepsi için, iş amaç değil araçtır; bundan dolayı iş seçiminde fazla hassas davranmazlar. Kazançlarının yerinde olması onlara yeter. Oysa, ender olarak rastlansa bile, zevk almadan çalışmaktansa ölmeyi seçen insanlar vardır: Seçicidirler, zor beğenirler, yüksek kazançların peşinde değillerdir, işin kendisi kazançların kazancı değilse. Sanatçılar ve her çeşit derin düşünen insan bu seyrek bulunanlar arasındadırlar. Ayrıca bu grupta yaşamını avlanma, seyahat etme, aşk ilişkileri ya da macera ile geçiren, boş zamanı bol olan insanlar da vardır. Bu insanların tümü de zevkle birleştiği sürece iş ve sıkıntı isterler; hatta gerekirse en ağırından, en zorundan olanı. Yoksa tembelliklerinde kararlıdırlar, tembellik onlara yoksulluk, onursuzluk, sağlık ve yaşam tehlikesi getirse bile. Can sıkıntısından zevk almadıkları bir işten korktukları kadar korkmazlar: İşlerinde başarılı olmaları gerekiyorsa, ashnda can sıkıntısına da gereksinimleri vardır. Düşünürler ve bütün yaratıcı ruhlar için, can sıkıntısı, mutlu bir yolculuğu ve sevinçli rüzgârları önceleyen ruhun kabul edilemez "sakin" halidir; ona katlanmak ve üzerlerindeki etkiyi beklemelidirler: Kesinlikle bu, hiçbir biçimde küçük ruhluların başarabileceği bir şey değildir! Ne pahasına olursa olsun can sıkıntısını durdurmaya kalkmak basitliktir: Nasıl zevk alınmayan bir işi yapmak basitlikse.
52
Bugün acıdan eskiden olduğundan çok daha fazla nefret ediliyor, hakkında daha kötü konuşuluyor; bir düşünce olarak bile acının varlığına tahammül edilemiyor. Bir vicdan konusu yapılıp bütün var oluş karşısında sitem duyuluyor. Kötücül düşünürlerin ortaya çıkışı, büyük ve korkunç bir sefaletin göstergesi değildir. Tam tersine, yaşamın değeri hakkındaki soru işaretleri ancak var oluşun inceltilmesi ve hafıfletilmesinin, ruhun ve bedenin kaçınılmaz sivrisinek ısırıklarını oluşturup, çok kanlı ve kötü göründüğü, gerçek acı deneyimlerinin eksik olmasındaki acı veren genel tasaıımlaı, en yüksek ıstırap olarak görmeye yol açtığı zamanlarda oluşur. Yaşadığımız çağın gerçekten büyük sefaleti olarak gördüğüm kötücül düşünürlere ve aşırı duyarlığa karşı reçete var: Ama bu reçete size çok gaddarca görünebilir. Belki de kendisi insanların şöyle yargılaması için bir işaret sayılabilir: "Var oluş kötü bir şeydir." Evet! Bu "sefalete" karşı reçete: Sefalet.
60
Aşk: Aşk aşığı affeder, hatta onun şehvetini bile.
76
Tiyatro: İşte bugün güçlü yüksek duygularla doluyum yeniden; bir gün önceki akşam müzik ve sanatı seçme olanağım olsaydı, artık hangi müziği ve sanatı istemediğimi biliyorum. Dinleyicisini uyuşturan, onu güçlü ve yüce duygulu anların yüksekliğine çeken türden olanı akşamları zafer arabalarında zafer kazanmışlar gibi değil de yaşam tarafından sık sık kırbaçlanan yorgun katırlar gibi görünen, sıradan ruhlar için olan sanat. Eğer bu uyuşturucu ortam, ideal kırbaç şaklatmaları olmasaydı, bu insanlar "yüksek ruh halleri" hakkında ne bileceklerdi: İşte şarapları her ne ise esin kaynakları da öyle. Onların içkilerinden sarhoşluğundan bana ne! Esin sahibi olana şarap ne gerek! O üstelik bir çeşit nefretle bakıyor, yeterli temel olmadan etki yaratmak durumunda olan araçlara, aracılara bir coşkulu yüksek ruh durumunda olan araçlara, aracılara, coşku dolu yüksek ruh taklidi! Nasıl? Köstebeğe kanatlar takılıyor, gurur kuruntusu veriliyor yatmadan önce, deliğine girip kıvrılmadan önce? Tiyatroya gönderiliyor, yorgun ve görmeyen gözlerinin önüne büyük gözlükler konuyor? Yaşamları "anlamlı eylemlerden" değil de, işlerden ibaret olan insanlar, sahnenin önüne oturup kendileri için yaşamın işten farklı olduğu tuhaf yaratıklara bakıyor. "Uygun olan da bu" diyebilirsiniz, "böyle eğleniliyor, kültür bu!" Peki, öyle olsun! Bu durumda çoğunlukla kültürsüzün biri oluyorum ben, çünkü bu görünüş, bana tiksinti veriyor. Kendinde yeterince trajedi ve komedi bulan, tiyatrodan uzakta kalmakla belki de elinden gelenin en iyisini yapmış olur. Ya da şöyle diyelim; onun için bir istisna olsaydı, tüm olay tiyatro, seyirci, şair gerçekten trajik ve komik bir seyirlik olurdu; böylece, tiyatrodaki gösteri tüm bunlarla kıyaslandığında onun için çok az anlam taşırdı.
Kendisi biraz Faust ve Manfred olanı tiyatronun Faust'ları ve Manfred'leri ne ilgilendirir? Oysa asıl bu kahramanların sahnede olmaları, kesinlikle onun için düşündürücü bir şeydir. En güçlü düşünceler ve tutkular, düşünemeyen, duyamayan, ama yalnızca uyuşabilen insanların önündedir! Düşünme ve tutku, coşku sersemliği sonucu uyuşma için bir araçtır! Tiyatro ve müzik, Avrupalının afyon içmesi, Hint asması otu çiğnemesidir! Ah! Kim anlatacak bize bu narkotik tarihin tamamını! Neredeyse "kültür" tarihi o, sözde "yüksek kültür" tarihi!
78
Şimdi ve eski: Bütün bu sanat yapıtlarımızdaki sanatın ne anlamı olacak, eğer biz daha yüksek bir sanat olan, şenlik anatını yitirmişsek! Eskiden tüm sanat eserleri, daha yüksek ve mutlu anların anısı ve anıtı olarak, insanlığın büyük şenlik yolu üstünde sergilenirdi. Şimdi sanat eserleri zavallı, tıkanmış, hasta insanları insanlığın ıstırap yoluna kısa şehvet anları için öekmek amacıyla kullanılıyor. İnsanlara küçük bir sarhoşluk ve delilik sunuyor.
80
Öyleyse niçin yazıyorsun? A.: Elinde mürekkebe batmış tüyden kalemiyle düşünenlerden değilim, hele kotluğuna gömülüp önündeki kağıda boş gözlerle bakan, mürekkep hokkasını açmadan önce tutkularına yenik düşenlerden hiç değilim. Tüm yazılara kızar ya da onlardan utanırım; bana göre yazmak doğanın çağrısıdır. Bu nedenle ondan bahsetmek, mecazi anlamda bile olsa, bana itici geliyor. B.: Öyleyse niçin yazıyorsun? A.: Evet, dostum, bunu inanarak söylüyorum; Şimdiye dek düşüncelerimden kurtulmanın başka bir yolunu bulamadım. B.: Peki onlardan niçin kurtulmak istiyorsun? A.: Niçin mi istiyorum? İstiyor muyum? İstemeliyim. B.: Tamam! Tamam!
93
Bilgeliğimizden memnun kalabilmemiz için arada bir budala oluşumuzdan da haz duymalıyız! Kesinlikle, BİZLER temelde ağır ve ciddi insanlar olup diğer insanlardan daha ağır geldiğimizden, hiçbir şey bize deli şapkası kadar iyi gelemez. Sanata kendimizle ilişkimiz açısından gereksinimimiz var. Coşkulu, yüzen, dans eden, alay eden, çocuksu ve bahtiyar sanata gereksinimimiz var. İdeallerimizin bizden talep ettiği şeyler üzerindeki özgürlüğümüzü kaybetmeyelim diye sanata gereksinimimiz var. Geriye düşüş olurdu bizim için, aşırı duyarlı dürüstlüğümüzle, kendimizi orada inşa etmemiz için çok aşırı ciddi talepleri olan ahlaka kapılmak olurdu; erdemli canavarlar, korkuluklar olmak için, Ahlakın üzerinde kalabilmek zorundayız ayrıca: Herhangi bir anda kayıp düşmekten korkan, düştü düşecek birinin kaygılı gerginliğiyle yaşamak elbette değil; yüzmek ve oynamak ahlakın üstünde! Ona kendini kaptırmış bunca budalayla nasıl sanatsız kalabiliriz ki? Hele bir biçimde kendinizden utandığınız sürece hâlâ bizden olamazsınız!
-Platon'un diyalogları, diyalektiğin inanılmaz derecede kendinden emin
ve çocukça dile getirilmiş bu hali ancak, iyi Fransız yazarlardan hiçbirini
okumamış kişilerin zihinlerini harekete geçirebilir... Platon insanı sıkıyor.
-Sanat insana yaşama arzusu verir.
-Yükseklerde buzullar yanıbaşınızdadır, yalnızlık ise korkunç
-yine de her şey bu aydınlıkta nasıl da sükunetle uzanır! İnsan ne kadar da rahat soluk alır!
Kendini nasıl bedeninin içinde hisseder! Felsefe gönüllü olarak buzlarla kaplı dağlarda yaşamaktır.
-Ya bu gün daha yükseğe çıkarsın ya da yarın daha yükseğe çıkabilmek için güç toplarsın.
-Erkeklere özgü kendini hor görme hastalığının tek çaresi zeki bir kadın tarafından sevilmektir.
-İnsanlar en kötü hastalıklara, hastalıklarıyla savaşırken kullandıkları yöntemler yüzünden yakalandılar.
-Acı çekmeyi reddediyor, kendi acına bir saat bile katlanamıyorsan; çekebileceğin bütün sıkıntıları önlemeye çalışıyorsan; acıyı, hoşnutsuzluğu nefret edilecek, kötücül, yok edilmesi gereken şeyler olarak algılıyor, bunları yaşantının kusurları gibi görüyorsan, o zaman rahatlık dinine inanıyorsun demektir. Siz rahatlık düşkünleri, insan mutluluğuyla ilgili ne kadar az şey bilirsiniz.
Deccal'den
-İki décadence dini arasındaki temel farktır: Budizm vaadetmez hiç, yerine getirir, Hristiyanlık ise herşeyi vaadeder, yerine getirdiği ise. hiçtir.
-Bizi ayırdeden, ne tarihte, ne doğada, ne de doğanın arkasında herhangi bir tanrı bulmamamız değildir, —tanrı diye saygı duyulanı, «tanrısal» birşey olarak değil, açması birşey, saçma birşey, zararlı birşey olarak duymamızdır, yalnızca işlenmiş bir hata olarak değil, yaşama işlenen bir suç olarak duymamız... Tanrıyı tanrı olarak yadsıyoruz.
-Günah, bir kez daha söyleyelim, bu, insanın kendini aşağılamasının par excellence biçimi, bilimi, kültürü, insanın her türlü yücelme ve soylulaşma durumlarını olanaksız kılmak için icadedilmiştir; rahip, günahı icadederek, egemen olur.
-Şehitler, doğruluğa zarar vermişlerdir.
-Haksızlık hiçbir zaman hak eşitsizliğinde yatmaz, «eşit» hak iddiasında yatar... Kötü nedir? Zaten söylemiştim bunu: zayıflıktan, kıskançlıktan, kinden doğan herşey. —Anarşist ile Hristiyanın kökenleri, birdir...
— non plus ultra : (Lat.) Daha üstünü olmayan.
Ecce Homo’dan
17
Gerçekten de, o uzun hastalık dönemi şimdi bana böyle görünüyor: Yaşamı, onunla birlikte kendimi de, yeni baştan buldum. Tüm iyi şeyleri, küçük de olsalar, başkalarının kolay kolay tadamayacağı gibi tattım; sağlık istemimden, yaşam istemimden kurdum felsefemi… Hele bir düşünün: Dirim gücümün en düşük olduğu yıllardır kötümserlikten kurtuluşum. Kendimi yeniden toparlama içgüdüsü o yoksulluk, yılgınlık felsefesini yasaklamıştı bana…
23
Tepki gösterdiğimiz an kendimizi çabucak tüketeceğimiz için, hiç tepki göstermemek: Budur işin mantığı.
29
Benimiçin bir sonuç değil tanrısızlık, hele olay hiç değildir; içgüdümden gelir düpedüz. Birz çokça meraklıyım ben, sorunlarla doluyum, kendimi beğenmişim: Üstünkörü bir kanıtla yetinemem. Tanrı ise, biz düşünürlere karşı üstünkörü bir yanıt, bir kabalıktır, -aslına bakarsanız, üstünkörü bir yasaktan başka bir şey değildir bizlere: Düşünmeyeceksiniz!... “İnsanlığın selameti” için o tanrıbilimci antikalıklarının hepsinden çok daha önemli bir sorun var ki, beni daha başka türlü ilgilendirir: Beslenme sorunu.
37
Belki de Stendhal’i kıskanıyorumdur? Tam benim yapacağım en güzel tanrısız nüktesini aldı elimden: “Tanrı’nın tek özrü, var olmayışıdır.”… Ben de bir yerde şöyle demiştim: “Bugüne dek varlığa karşı en büyük itiraz neydi? Tanrı…”
43
Büyük harcamalarımız, çok sık yaptığımız küçük harcamalardır. Savmak da, yanına yaklaştırmamak da bir harcamadır, -bunda yanılmamalı insan-, olumsuz amaçlara harcanmış güçtür. İnsan sürekli savunma zorunluluğu içinde, kendini artık savunamaz oluncaya dek güçsüz düşebilir.
44
Burada artık kişi nasıl kendisi olur sorusuna asıl yanıtı vermeden geçemem. Kendini saklama ve bencillik sanatının başyapıtına değiniyorum böylelikle... Varsayalım ki ödev, ödevin amacı, yazgısı ortalamanın hayli üzerindedir; bu durumda kendini de ödeviyle aynı zamanda fark etmek en büyüğü olur tehlikelerin. Kişinin kendisi olmasının koşulu, kim olduğunu hiç mi hiç bilmemesidir. Bu açıdan bakınca, yaşamdaki yanlış adımların, arasıra sapılan yan yolların, yanlış yolların, gecikmelerin, "alçakgönüllülük"lerin asıl ödevden uzak başka ödevlere verilen emeğin, hepsinin de kendilerine göre bir anlamlan, değerleri vardır. Bunlarda büyük bir akıllılık, belki de en üstün akıllılık kendini gösterebilir: Yok olmaya götüren bir yoldur burada nosce te ipsum; oysa kendini unutmak, yanlış anlamak, küçültmek, daraltmak, orta değerde yapmak sağduyunun ta kendisidir. Törel deyişiyle: İyilikseverlik, başkası için yaşama ve benzerleri, en sert bencilliğin sürdürülmesinde koruyucu önlem olabilirler. İşte budur kendi kurallarıma, kanışlarıma karşı o "çıkar gözetmeyen" dürtülerden yana olduğum ayrık durum; Bencilliğin , kendini sıkıya koymanın hizmetindedirler burada. Bilincinin bütün yüzeyini -ki bilinç bir yüzeydir- herhangi bir büyük buyruktan uzak tutmalı insan. Büyük sözlerden, büyük davranışlardan bile sakınmalı! Hepsi de içgüdünün kendini çok erken "bilmesinden" doğacak tehlikeler. -Bu arada o örgenleştirici, o egemen olacak "düşün" derinlerde büyür serpilir; buyurmağa başlar, ağır ağır yan yollardan, yanlış yollardan çekip çıkarır: Günün birinde bütünün gerçekleşmesi için vazgeçilmez araçlar oldukları görülecek o nitelikleri, uzlukları birer birer hazırlar; hepsini yönetecek olan ödevden, "hedef, "amaç" ve anlamdan hiçbir şey sezdirmeksizin, hizmet edecek tüm yetileri sırasıyla oluşturur. -Bu yandan bakınca yaşamım düpedüz mucizeliktir.
48
Bir insanın büyüklüğünü belli eden bence “amor fati*”dir; insanın hiçbir şeyi geçmişte, gelecekte, sonsuza dek başka türlü istememesidir. Zorunluluğu yalnızca katlanmak, hele onu gizlemek yetmez – her türlü ülkücülük zorunluluğa karşı bir aldatmacadır-, iş onu sevmekte…
*Yazgıyı sevmek.
62
Eşine az rastlanır bir başlangıçtır bu. En derin iç yaşantıma karşılık gelen biricik simgeyi bulmuştum tarihte, -böylelikle Dionysosca denen mucizelik olayı ilk kavrayan ben olmuştum. Bunun gibi, Sokrates'i decadent olarak tanımakla da, psikolojik kavrayışımdaki şaşmazlıgın herhangi bir kişisel töre kaygısından yana hiç korkusu olmadığını apaçık kanıtladım; töre'nin kendisini decadence belirtisi diye almak, pek önemli, benzersiz bir yenilikti bilgi tarihinde. Bu iki buluşumla, kuşbeyinlilerin iyimserlik-kötümserlik karşıtlığı üstüne zavallıca gevezeliklerini nasıl da aşıverdim! İlk olarak ben gördüm gerçek karşıtlığı: Bir yanda, yaşama karşı alttan alta öç güden o yozlaşmış içgüdü (örnekleri Hıristiyanlık, Schopenhauer felsefesi, bir anlamda daha o zamandan Platon felsefesi, ülkücülüğün bütünü); öbür yanda doluluktan, dolup taşmaktan doğmuş en yüksek olumlama ilkesi, sınırlama bilmeyen bir evet deyiş, acının kendisine, suçun kendisine, varlığın sorunsal ve yabancı nesi varsa hepsine... Yaşama karşı bu en sonuncu, en sevinçli, en coşkun ve taşkın "evet" deyiş yalnızca en yükseği değildir bilgeliklerin, hem de en derini, doğrunun ve bilimin en sağlamca doğrulayıp destekledikleridir.
82
Rahiplerin (o kılık değiştirmiş rahipler, yani feylosoflar da buraya giriyor) yalnız belli bir cemaat içinde değil, hepten dizginleri ele geçirdiklerinin, decadence töresiyle bitiş isteminin gerçek töre sayıldığının en şaşmaz belirtisi, çıkar gözetmezliğe verilen yüzde yüz değer ve bencilliğe her yerde duyulan düşmanlıktır. Bu konuda benden başka türlü düşüneni mikrop bulaşmışlardan sayıyorum... Herkes benden başka türlü düşünüyor yazık ki.
92
Her birinde başka türlü olmak üzere, bana yakın herkeste gördüm bu başkaldırmayı; sanırım, karşıdakini en çok yaralayan şey, aramızda bir ayrım olduğunu birdenbire sezdirmektir, -saygı duymadan yaşayamayan soylu yaradılışlara pek az rastlanır.
101
Tanrının yedi günde bir aylaklığıdır şeytan, başkası değil…
111
"Alman düşüncesi" ağır havadır benim için: Psikoloji konusunda artık içgüdü olmuş pisliklerini her sözleriyle, her davranışlarıyla açığa vururlar; bunun yakınında zor soluk alırım. On yedinci yüzyılda Fransızların geçtiği o amansız öz sınavından geçmemişlerdir hiç, -bir La Rochefoucauld, bir Descartes, en önde gelen Almanlardan yüz kez daha dürüsttürler, -Almanlardan bugüne dek bir tek psikolog çıkmamıştır. Ama psikoloji nerdeyse ölçüdür bir ırkın temizliği ya da pisliği için... İnsan daha temiz bile değilken, derinliği nasıl olur? Kadın gibidir Alman, bir türlü bulamazsın dibini, -yoktur da ondan: Hepsi bu. Ama sığ bile olmaya yetmez bunların hepsi.
Böyle Söyledi Zerdüşt’ten
15
Yalvarıyorum kardeşlerim, yeryüzüne sadık kalın ve size "yerüstü" umutlardan söz edenlere inanmayın! Zehir saçar onlar, farkında olsalar da olmasalar da.
Yaşamı aşağılayanlardır onlar, kuruyup gitmeye yüz tutmuş ve zehirlenmiştir onlar; yeryüzü yaka silkti böyle kişilerden, yok olsalar ya hepten!
Bir zamanlar tanrıya küfretmekti en büyük günah, ama tanrı öldü ve böylelikle bu günahkârlar da öldü. Şimdi en büyük günah yeryüzüne küfretmek ve anlaşılmaz olanın ciğerine yeryüzünün anlamından daha çok itibar etmektir!
Bir zamanlar gönül aşağılamayla bakıyordu bedene; ve o zamanlar bu aşağılama, yücelerin yücesiydi - bedenin zayıf, iğrenç, açlıktan ölmek üzere olmasını isterdi gönül. Böylece bedenden ve yeryüzünden kurtulabileceğini düşünürdü.
Ah, bu gönlün kendisi de hâlâ çok zayıf, iğrenç ve açlıktan ölmek üzereydi; acımasızlık da bu gönlün şehvetiydi.
Oysa siz, kardeşlerim, söyleyin bana; bedeniniz gönlünüz için ne diyor? Yoksulluktan, pislikten ve sefil bir huzurdan ibaret değil mi ki gönlünüz?
Sahiden, kirli bir ırmaktır insan. Kirli bir ırmağı içine alıp da bozulmadan kalmak için, zaten bir deniz olmak gerekir.
Bakın, Üstinsanı öğretiyorum size; işte bu denizdir o, büyük aşağılamanız kaybolup gider içinde.
32
Kolay zanaat değildir uyumak; bunun için gün boyunca uyanık kalmak gerekir.
Günde on kez yenmelisin kendini; bu iyi bir yorgunluk verir ve gönlüne afyon gibi gelir.
Günde on kez yeniden barışmalısın kendinle; çünkü kendini yenmek burukluk yaratır ve kötü uyur, barışık olmayan.
On hakikat bulmalısın günde; yoksa gece de ararsın hakikati ve aç kalır gönlün.
Günde on kez gülmelisin ve neşeli olmalısın; yoksa gece rahatsız eder seni miden, bu dert küpü.
(Erdem Öğretmeni)
34
İnsanlar bir zamanlar erdem öğretmenleri ararken, aslında aradıkları neydi, şimdi anlıyorum açıkça. İyi bir uyku ve üstüne afyonlu erdemlermiş, aradıkları!
Tüm bu övülen kürsü bilgelerinin gözünde, bilgelik düş görülmeyen bir uykuydu; yaşamın daha iyi bir anlamını bilmiyorlardı.
Bugün bile var bu erdem vaizi gibi olanlar, ama her zaman dürüst değiller böyle; ama onların zamanı geçti. Ve uzun süredir ayakta değiller, çoktan yattılar bile.
Mutludur bu uykulular; çünkü birazdan uykuya dalacaklar.
Böyle söyledi Zerdüşt.
39
Bilinç ve ruh alettir, oyuncaktır; onların ardındaysa benlik vardır. Benlik, bilincin gözleriyle de arar, ruhun kulaklarıyla da duyar.
Benlik hep kulak kesilir ve arar; karşılaştırır, zapt eder, fetheder, yıkar. Egemen olur ve Ben'e de egemendir.
Düşüncelerinin ve duygularının ardında, güçlü bir buyurgan, bilinmeyen bir bilge vardır kardeşim - benlik denir ona. Senin bedeninde yaşar o, senin bedenindir o.
43
Ama düşünce başka bir şeydir, eylem başka, eylemin imgesi de bambaşka bir şeydir. Nedenselliğin çarkları dönmez bunların arasında.
45
Bir korkuluğum ben ırmak kenarında, tutunabilen tutunsun bana! Sizin koltuk değneğiniz değilim ama.
45
Tüm yazılanların içinde, insanın kendi kanıyla yazdığını severim sadece. Kanınla yaz; göreceksin ki kan, ruhtur.
47
Doğrudur, severiz yaşamı, yaşama değil de, sevmeye alışkın olduğumuz için.
Her zaman biraz çılgınlık vardır aşkta. Ama her zaman biraz da akıl vardır çılgınlıkta.
52
Siz hepiniz delicesine çalışmayı ve hızlı, yeni, yabancı olanı sevenler –kendinize katlanamıyorsunuz, sizin çalışkanlığınız bir kaçıştır ve kendi kendini unutma işlemidir.
Yaşama daha fazla inansaydınız, kendinizi ana daha az kaptırırdınız. Ama beklemek için yeterli cevher yok içinizde - hatta tembellik için bile!
Dört bir yandan yükseliyor, ölümü vaaz edenlerin sesi; Ve yeryüzü dolu bunlarla, ölüm vaaz edilmesi gerekenlerle.
Ya da "ebedi yaşam" vaaz edilmesi gerekenlerle; hiç fark etmez bence - yeter ki derhal gitsinler oraya!
54
Kendi düşmanınızı aramalısınız ve kendi düşünceleriniz uğruna kendi savaşınızı vermelisiniz! Kendi düşünceniz yenilse bile, dürüstlüğünüz zafer çığlıkları atmalı!
Barışı sevmelisiniz, yeni savaşların aracı niyetine. Ve kısa süren barışı, uzunundan daha çok sevmelisiniz.
Çalışmayı değil, savaşmayı öğütlüyorum size. Barışı değil, zaferi öğütlüyorum. Çalışmanız bir kavga, barışınız bir zafer olsun!
Ancak oku ve yayı olan birisi, susup da oturabilir sessizce; yoksa konuşur ve çekişir insan. Barışınız bir zafer olsun!
İyi bir dava, savaşı bile kutsayandır, diyorsunuz öyle mi? Ben de diyorum ki size; iyi bir savaş, her davayı kutsallaştırış
Savaş ve cesaret, insanın komşu sevgisinden daha büyük işler başarmıştır. Merhametiniz değil, yürekliliğiniz kurtardı kazazedeleri şimdiye dek.
"İyi nedir?" diye soruyorsunuz. Cesur olmak iyidir. Bırakın küçük kızlar, "Aynı zamanda hem güzel, hem de dokunaklı olmak iyidir," desinler.
Kalpsiz, diyorlar size; ama sahicidir sizin kalbiniz ve ben utangaçlığını seviyorum sizin içtenliğinizin. Siz yüreğinizin taşmasından utanıyorsunuz ve başkaları yüreklerinin kurumasından utanıyorlar.
56
Gereğinden fazla insan doğuyor; lüzumsuzlar için icat edilmiştir devlet!
Baksanıza, nasıl da çekiyor kendine onları, fazlalıkları! Nasıl da çiğneyip yutuyor onları ve geviş getiriyor sonra da!
"Yeryüzünde benden büyük yok! Ben, tanrının düzen kuran parmağıyım" - böyle böğürüyor bu canavar. Ve sadece uzun kulaklılar ve yalnızca yakını görebilenler de değildir, önünde diz çökenler!
Ah, yüce gönüllüler, sizlere de fısıldıyor tüyler ürpertici yalanlarını. Ah, bulur o, kendilerini tüketmekten hoşlanan yürekleri!
57
Devlet diyorum, herkesin, iyilerin ve kötülerin zehir içtiği o yere; devlet, iyilerin ve kötülerin, herkesin kendini kaybettiği yer; devlet, herkesin yavaş yavaş intihar etmesine "yaşam" adı verilen yer.
Bakın şu lüzumsuzlara! Mucitlerin eserlerini ve bilgelerin hazinelerini çalıyorlar; eğitim diyorlar hırsızlıklarına - ve her şey hastalık ve felaket oluyor onlara!
Bakın şu lüzumsuzlara! Her daim hastadırlar, balgam çıkartırlar ve gazete derler bu çıkarttıklarına. Birbirlerini yutarlar ve kendilerini bile hazmedemezler.
Bakın şu lüzumsuzlara! Servet edinirler ve böylece daha da yoksullaşırlar. Güç ve gücün kaldıracını isterler, yani çok para sahibi olmayı isterler, bu yeteneksizler!
Şu çevik maymunların tırmanışına bakın! Birbirlerinin sırtından tırmanırlar, böylece çamura ve derine batarlar.
61
Çoğu zaman kendilerini sevimli de gösterirler seni. Oysa korkakların her zamanki kurnazlığıdır bu. Evet, korkaklar kurnazdır.
65
Bir köle misin? O halde bir dost olamazsın. Bir tiran mısın? O halde dostların olamaz.
Çok uzun süredir bir köle ve bir tiran gizliydi kadında. Bu yüzden kadın henüz yatkın değildir dostluğa; sadece aşkı bilir o.
Sevmediği her şeye karşı adaletsizlik ve körlük vardır, kadının aşkında. Kadının bilinçli aşkında bile hâlâ fırtına ve yıldırım ve gece vardır, ışığın yanı başında.
Kadın henüz yatkın değildir dostluğa; kadın hâlâ kedidir, kuştur. Ya da, olsa olsa, inektir.
74
Ben de kırmadım yaşlı kadıncağızı ve şöyle söyledim ona:
Kadındaki her şey bir bilmecedir ve kadındaki her şeyin tek bir çözümü vardır; hamilelik denir bu çözüme.
Erkek bir araçtır kadın için; amaç her zaman çocuktur. Peki, kadın nedir erkek için?
İki şey ister gerçek bir erkek; tehlike ve oyun. Bu yüzden ister kadını, en tehlikeli oyuncak olarak.
Erkekler savaş için eğitilmelidir, kadınlar da savaşçıları dinlendirmek için; budalalıktır başka türlüsü.
Çok tatlı meyveler - bunlardan hoşlanmaz savaşçı.
Bu yüzden hoşlanır kadından; acıdır hâlâ, en tatlı kadın bile.
Bir kadın bir erkekten daha iyi anlar çocukları; ama bir erkek daha çocuksudur, bir kadından.
Gerçek bir erkekte bir çocuk gizlidir; oynamak ister. Hadi bakalım kadınlar, keşfedin, erkekteki çocuğu!
Bir oyuncak olsun kadın, henüz ortada olmayan bir dünyanın erdemleriyle ışıldayan bir mücevher gibi temiz ve zarif.
Bir yıldızın ışığı parıldasın sevginizde! "Üstinsanı doğurabileyim!" olsun umudunuz.
Cesaret olsun sevginizde! Sevginizle gidin, size korku aşılayanın üzerine!
Onurunuz olsun sevginizde! Yoksa pek anlamaz kadın, onurdan. Ama her zaman sevildiğinden daha çok sevmek ve hiçbir zaman ikinci konuma düşmemek olsun sizin onurunuz.
Erkek korksun kadından, kadın sevdiğinde; o zaman her şeyi feda eder kadın ve başka hiçbir şeyin değeri kalmaz gözünde.
Erkek korksun kadından, kadın nefret ettiğinde; çünkü erkek gönlünün derinliğinde kötüdür ancak, kadınsa alçaktır/
En çok kimden nefret eder kadın? Şunu söyledi demir, mıknatısa: "En çok senden nefret ediyorum, çektiğin için, ama kendine çekecek kadar da güçlü olmadığın için."
Erkeğin mutluluğu şudur; istiyorum. Kadının mutluluğuysa; erkek istiyor.
"Bak, dünya mükemmel şimdi!" - böyle düşünür her bir kadın, tam bir aşkla itaat ettiğinde.
Kadın itaat etmeli ve yüzeyine bir derinlik bulmalıdır. Kadının tabiatı yüzeyseldir; sığ sularda hareketli, fırtınalı ince bir tabakadır.
Oysa derindir erkeğin tabiatı; yeraltı mağaralarında çağıldar onun ırmağı; kadın sezinler erkeğin gücünü, ama kavrayamaz onu.
Burada karşı çıktı bana yaşlı kadıncağız: "Çok ince sözler söyledi Zerdüşt ve özellikle de yeterince genç olanlara.
"Ne tuhaf ki Zerdüşt pek tanımıyor kadınları, ama yine de haklı onlar üzerine söylediklerinde! Kadınlarda hiçbir şey imkânsız değildir, acaba ondan mı?
"Ve şimdi küçük bir hakikat sana, teşekkür niyetine! Bu hakikati söylemek için yeterince yaşlıyım ben!
"Sarıp sarmala onu ve kapat ağzını; yoksa öyle bir bağırır ki, bu küçük hakikat."
"Ver hadi kadın, küçük hakikatini!" dedim. Ve şunları söyledi yaşlı kadıncağız:
"Kadınlara mı gidiyorsun? Kırbacı unutma!”
89
Zerdüşt'e inandığınızı söylüyorsunuz, öyle mi? Ne önemi var ki Zerdüşt'ün? Siz benim müminlerimsiniz; ama ne önemi var ki, tüm müminlerin?
Henüz kendinizi aramamıştınız; bu sırada beni buldunuz. Böyle yapar tüm müminler; bu yüzden pek değerli değildir, tüm inanışlar.
Şimdi beni kaybetmenizi ve kendinizi bulmanızı istiyorum sizden; ve ancak hepiniz beni yadsıdığınızda, yeniden döneceğim aranıza.
97
Size yüreğimi tümüyle açmamı isterseniz, dostlarım; eğer tanrılar olsaydı, nasıl dayanırdım ben, bir tanrı olmayışıma! Demek ki tanrılar yok.
Bu sonucu ben çıkardım; ama şimdi o sürüklüyor beni.
Tanrı bir varsayımdır; ama bu varsayımın tüm acısına kim can vermeden dayanabilir? Yaratıcı kişinin inancı elinden alınmalı mıdır; kartalın, kendine özgü yüksekliklerdeki süzülüşü elinden alınmalı mıdır?
Bir düşüncedir tanrı, her türlü doğruyu eğri yapar ve yerinde duran her şeyi döndürür. Nasıl? Zaman geçip gidecek ve fani olan her şey bir yalan mı olacak?
Bunu düşünmek insanı sersemletir ve başını döndürür; dahası, midesini de bulandırıp, kusturur; sahiden, sersemletici bir hastalık derim ben, böylesi bir varsayıma.
Kötü ve insan düşmanı derim ona; bu tek, tam, durağan, tok ve ebedi varlığın tüm öğretilerine.
101
Eğer acı çeken bir dostun varsa, dinleneceği yer ol acısının; ama adeta sert bir yatak gibi ol, bir sahra yatağı gibi; en çok böyle faydan dokunur ona.
119
Ve hiçbir zaman ruhunuzu atamadınız bir kar çukuruna! Yeterince sıcak değilsiniz bunu yapmak için! Bu yüzden bilmiyorsunuz ruhun soğukluğunun cazibesini de.
123
Gözlerine baktım da yakınlarda ey yaşam! Sanki dipsiz bir suya dalıyormuşum gibi geldi bana. Ama sen beni altın oltayla çektin dışarıya; alay edercesine güldün bana, dipsiz diye tanımlayınca seni.
“Böyle konuşur tüm balıklar,” dedin; “dibini göremedikleri şeye, dipsiz der onlar.”
“Oysa değişkenimdir ben sadece ve yabanılımdır, her bakımdan bir dişiyimdir ve erdemli de değilimdir.!
“Siz erkeklerin gözünde ‘derin’ ya da sadık’ ya da ‘ebedi’ ya da ‘gizemli’de olsa adım.”
124
Ama bilgeliğe iyi, çoğu kez fazlasıyla iyi davranmam, bana yaşamı bu kadar çok hatırlatmasındandır.
133
En büyük kötülük de en büyük iyilikle beraberdir böylece; ama bu yaratıcı iyiliktir.
Kötü olsa da, söz edelim bundan, ey en bilgeler. Susmak daha kötüdür; suskunlukla geçiştirilmiş tüm hakikatler zehirlenir.
Parçalanabilecek ne varsa, bırakın parçalansın hakikatlerimize çarpıp da. İnşa edilecek pek çok çatı var hala!
135
Sahiden ne çok gülmüşümdür, keskin pençeleri olmadığı için kendilerini iyi zanneden zayıflara!
Sütunun erdemini örnek almalısın kendine; ne kadar yükselirse o kadar güzelleşir ve narinleşir, ama içten içe sertleşir ve dayanıklılaşır bu sütun.
159
Ama asla inanmamıştım ben halka, ne zaman büyük insanlardan söz etse –bunun, her şeyin çok azına ve bir şeyin çok fazlasına sahip olan, tersine bir sakat olduğuna inandım hep.
163
Yükseklik değil; uçurumdur korkunç olan!
Bakışın aşağıya düştüğü ve elin yukarıya uzandığı uçurum. Başı döner yüreğin orada, bu ikili isteminden.
Ah, dostlarım, anlayabildiniz mi, benim yüreğimin ikili istemini?
Bakışlarımın yukarıya düşmesi ve ellerimin tutunmak ve dayanmak istemesidir derinliğe! İşte budur benim uçurumum ve tehlikem.
İnsanlara kenetlenir istemim, zincirlerle bağlarım kendimi insanlara, çünkü yukarı çekilirim, Üstinsana; oraya gitmek ister öteki istemim de.
Bu yüzden bir kör gibi yaşıyorum insanlar arasında; sanki onları tanımıyormuşum gibi; elim, sabit bir yere olan inancını kaybetmesin diye.
174
“Oysa sen Zerdüşt, her şeyin temeline ve arka yüzüne bakmak istedin; bu yüzden kendi üzerine bile çıkmalısın –yukarıya yükseğe, kendi yıldızların bile senin altında kalıncaya dek!”
186
Ey yaşamımın ikindisi! Ey akşamdan önceki mutluluk! Ey açık denizdeki liman! Ey bilinmeyendeki huzur! Nasıl da kuşkulanıyorum hepinizden!
Sahiden, kuşku duyuyorum sizin sinsi güzelliğiniz karşısında! Fazlasıyla yumuşak gülücüklerden kuşkulanan bir âşık gibiyim ben.
Nasıl uzaklaştırıyorsa kıskanç âşık en sevdiğini kendinden, nasıl sertken bile yumuşaklığını koruyorsa, ben de öyle uzaklaştırıyorum mutlu saatimi kendimden.
Uzaklaş buradan, mutlu saat! İstemediğim bir mutluluk geldi bana, seninle birlikte. En derin acımı arzulayarak duruyorum burada - zamansız geldin sen!
Uzaklaş buradan, mutlu saat! Orada konakla daha % iyi - çocuklarımın yanında! Acele et ve henüz akşam olmadan kutsa onları, benim mutluluğumla!
Yaklaşıyor akşam; güneş batıyor. Git - mutluluğum!
Böyle söyledi Zerdüşt. Ve bütün gece mutsuzluğunu bekledi, ama boşuna beklemişti. Gece hep aydınlık ve sakindi ve mutluluk ona gitgide daha çok yaklaşıyordu. Sabaha karşı güldü Zerdüşt yüreğine ve alaylı alaylı dedi ki: "Mutluluk peşimden geliyor. Kadınların peşinden koşmadığım için geliyor. Oysa bir kadındır
mutluluk!
190
Derindir dünya; ve gündüzün düşündüğünden daha derin.
200
Kiminin yalnızlığı, hastanın kaçışıdır; kiminin yalnızlığıysa, hastalardan kaçıştır.
206
Yarım olanlar mahvediyorlar bütün olan ne varsa.
211
Ama aşağıda - orada her türlü konuşma boşuna! Orada unutmak ve önünden geçip gitmektir en iyi bilgelik: Bunu öğrendim şimdi!
İnsandaki her şeyi kavramak isteyen, her şeye dokunmak zorundadır. Ama bunun için fazlasıyla temiz ellerim.
Onların soluğunu solumaktan bile hoşlanmıyorum; ah, onların gürültüsü ve kötü solukları içinde ne de uzun yaşadım!
Ah, etrafımdaki mutlu sessizlik! Ah, etrafımdaki temiz kokular! Ah, bu sessizlik nasıl da soluk alır, derin bir göğüsten! Ah, nasıl da kulak verir, bu mutlu sessizlik!
Ama aşağıda - orada her şey konuşur, her şey duymazdan gelinir. Kişi bilgeliğini çanlarla duyurabilir; çan sesleri pazaryerindeki tüccarların metelik seslerinde boğulacaktır!
237
Yeryüzünde çok sayıda iyi buluş var, kimi yararlı kimi hoş; bunun yüzü suyu hürmetine sevilir yeryüzü.
Ve kimi öyle iyi buluşlar var ki orada, kadınların göğüsleri gibi; hem yararlı hem de hoştur onlar.
237
Ama bir son vermek için, yeni bir dize yazmaktan daha çok cesaret gereklidir; tüm hekimler ve tüm şairler bunu bilir.
242
Uygunsuz çiftleşenlerin daima en kötü kinciler olduğunu gördüm; artık yalnız olamamalarının intikamını alıyorlardı tüm dünyadan.
249
Görünüş en güzel yalanını tam da birbirine en çok benzeyenler arasında söyler; çünkü en son aşılır en küçük uçurum.
Benim için, benim dışımda bir şey nasıl olabilir? Dışarısı yok! Ama bunu unutuyoruz biz tüm seslerde; ne kadar hoştur unutuyor olmamız!
İnsan şeylerde ferahlasın diye verilmiş değil midir şeylere, adlar ve sesler? Güzel bir çılgınlıktır, konuşmak; böylece her şeyin üstünden dans eder geçer insan.
251
Küçük insan, özellikle de şair, nasıl da gayretle suçlar yaşamı, sözcüklerde! Dinleyin, ama tüm o suçlamalardaki şehveti duymazlık etmeyin!
253
Şarkı söylemek, iyileşmekte olan içindir; sağlıklı olan konuşabilir. Sağlıklı olan da şarkı istediğinde, iyileşmekte olanın istediğinden farklı şarkılar ister o.
257
“Her ağlayış bir yakınma değil midir? Ve her ağlayış bir suçlama?” diyorsun kendine ve bu yüzden işte, ey gönlüm, derdini dökmektense gülümsemeyi yeğliyorsun.
261
Bir!
Ey insan! Kulak ver!
İki!
Derin gece yarısı ne söyler?
Üç!
"Uyudum, uyudum,
Dört!
"Uyandım derin rüyalardan:
Beş!
"Derindir dünya,
Altı!
"Daha derindir, gündüzün düşündüğünden.
Yedi!
"Daha derindir acısı,
Sekiz!
"Haz - daha derindir yürek acısından:
Dokuz!
"Acı söyler ki: Çek git!
On!
"Oysa tüm hazların istediği, sonsuzluk,
On bir!
"Derin mi derin sonsuzluk! On iki!
281
"Dinlemeliyiz onu, 'Barışı sevmelisiniz, yeni savaşların aracı niyetine ve kısa süren barışı uzunundan daha çok sevmelisiniz' diye öğreteni!
"Hiç kimse böyle savaşçı sözler etmemişti şimdiye dek: 'İyi nedir? Cesur olmak iyidir. İyi bir savaş, her davayı kutsallaştırandır.'
"Ey Zerdüşt, atalarımızın kanı coşuyordu damarlarımızda, böylesi sözleri işittikçe; bir ilkbaharın konuşması gibiydi bu, eski şarap fıçılarına.,
297
Neler duyuyorum!" dedi bu sırada yaşlı papa, kulak kabartarak; "Ey Zerdüşt, sen sandığımdan daha dindarsın, böyle bir inançsızlıkla! İçindeki bir tanrı döndürmüş seni dinden, tanrısızlığına.
"Seni artık bir tanrıya inandırmayan da dindarlığın kendisi değil mi? Ve senin olağanüstü büyük dürüstlüğün seni şimdi iyinin ve kötünün ötesine de götürecek
306
“Orada öğrendin,” diyerek adamın sözünü kesti Zerdüşt, “kararınca vermenin kararınca almaktan daha zor olduğunu ve iyi armağan vermenin iyiliğin en son, en ince, ustalara has sanatı olduğunu.”
328
Cesaretiniz var mı, ey kardeşlerim? Yürekli misiniz? Tanıklar önündeki cesaret değil, hiçbir tanrının tanıklık etmediği bir münzevi cesareti, bir kartal cesareti gerekli.
Soğuk gönüllülere, katırlara, körlere, sarhoşlara yürekli demem ben. Korkuyu bilen ama korkuyu yenendir, uçurumu gören ama ona gururla bakandır yürekli kişi.
Uçurumu gören ama uçuruma kartal gözleriyle bakandır, uçurumu kartal pençeleriyle kavrayandır; cesareti olan.
329
Bugünün insanları için ışık olmak, ışık diye adlandırılmak istemem. Onları kör etmek isterim: Bilgeliğimin yıldırımı! Oy onların gözlerini!
332
Siz yaratıcılar, bencilliğinizde hamilelerin tedbiri ve öngörüsü vardır! Henüz hiç kimsenin gözleriyle görmediği meyveyi; kucaklar, korur ve besler tüm sevginiz.
Tüm sevginizin olduğu yerde, çocuğunuzda, oradadır tüm erdeminiz de! Sizin "komşunuz" sizin eserinizdir, sizin isteminizdir; yanlış değerlere ikna olmayın!
332
Ama ilk olmak isteyen, son olmamaya da bakmalı! Babalarınızın günahlarının olduğu yerde, ermişler olmaya çalışmayın!
334
Küçük mükemmel şeyler yerleştirin etrafınıza, siz daha yüce insanlar! Onların altın olgunluğu şifadır yüreğe. Mükemmel olan umut etmeyi öğretir.
360
“Elbette; çocuklar gibi olamazsanız eğer, giremezsiniz bu göklerin krallığına.” (Ve Zerdüşt bu sırada eliyle yukarıyı gösterdi.)
“Ama biz zaten göklerin krallığına gitmek istemeyiz; erkek olduk biz –bu yüzden yeryüzü krallığın isteriz.
367
Nasıl da aklı başında konuşuyor, bu sarhoş şair! Fazla mı kaçırdı sarhoşluğu? Fazla mı uyanık şimdi? Geviş mi getiriyor?
Acısını geviş getiriyor rüyasında, bu kadim, derin gece yarısı; acısından çok da hazzını. Acı derinleştiğindeki haz: Haz daha da derindir yürek acısından.
...
Ey asma dalı! Ne översin beni? Kestim ya seni! Gaddarım ben, kanıyorsun sen; ne ister övgün benim sarhoş gaddarlığımdan?
"Mükemmelleşen, olgunlaşan her şey, ölmek ister!" diyorsun sen. Kutlu olsun, kutlu olsun bağcı bıçağı! Ama ham olan her şey yaşamak ister; yazık!
Acı der ki: "Çekip git! Git, ey acı!" Ama acı çeken her şey, yaşamak ister, olgunlaşsın ve neşelensin ve özlem duysun diye -
daha uzaktakine, daha yüksektekine, daha aydınlık olana özlem duysun diye. “Mirasçı isterim,” der acı çeken her şey, “çocuk isterim, kendimi istemem.”
Ama haz mirasçı istemez, çocuk istemez –haz kendisini ister, her şeyin hep aynı olmasını ister.
Acı der ki: “ Parçalan, kana yürek! Yürü, bacak! Kanat, uç! Buraya, yukarıya! Sancı! “Pekala! Hadi bakalım! Ey yaşlı yüreğim: Acı der ki: “Çek git!”
369
Tüm hazlar, her şeyin sonsuzluğunu ister, bal ister, maya ister, sarhoş gece yarısını ister, mezarlar ister, mezar başında dökülen gözyaşlarının tesellisini ister, altın kaplı akşam kızıllıkları ister -
neler istemez ki haz! Daha susuz, daha yürekten, daha aç, daha korkunç, daha gizemlidir o her türlü acıdan, kendini ister, kendi kuyruğunu ısırır, halkanın istemi onda çabalar,
aşk ister, nefret ister, çok zengindir, hediye eder, fırlatıp atar, dilenir birisi onu alsın diye, alana teşekkür eder, nefret edilmekten hoşlanır;
öyle zengindir ki haz, acıya susar, cehenneme, nefrete, utanca, kötürüme, dünyaya susar - çünkü, ah, bilir o bu dünyayı, bilir!
Sizi daha yüce insanlar, sizi özler o dizginsiz, kutlu haz - sizin acınızı ister, ey başarısızlar! Başarısızları özler tüm sonsuz haz.
Çünkü her türlü haz kendisini ister, bu yüzden yürek acısını da ister! Ey mutluluk, ey acı! Ah, parçalan, yürek! Siz daha yüce insanlar, öğrenin artık, haz sonsuzluk ister,
haz tüm şeylerin sonsuzluğunu ister, derin mi derin sonsuzluk ister!
Şen Bilim
Ana Metin I’den
16
Bir kahkahanın biel, kimbilir, hala bir geleceği vardır! İşte, “tür her şeydir, birey hiçtir” önermesi, insanlığın bir parçası olduğunda, bu aşırı özgürlük ve sorumsuzluk bütün çağlar için geçerli olduğunda kahkahaların geleceği vardır! Belki de kahkaha bilgelikle birleşecek, geriye yalnızca “şen bilim” kalacaktır. Şu anda gidiş çok farklı, insan varlığının komedisinin henüz “bilincine varılmış” değil, şimdilik biz hala trajedi çağında törelerin ve dinlerin çağında yaşıyoruz.
29
Komşu sevgimiz yeni mülkler edinme hırsı değil midir? Benzer biçimde, bilgi sevgimiz, gerçeğe olan sevgimiz, hep birlikte yeniyi tutkulu biçimde arzulama değil midir?
40
Nedir yaşam? Yaşam şudur: Ölmek isteyen bir şeyden sürekli ayrılma; yaşam şudur: İçimizde yalnız içimizde de değil, zayıf olan ne varsa, onlara karşı acımasız ve ödün vermez olandır. Yaşam şudur öyleyse: ölene ve yok olana, eskimiş olana hiç saygı duymamak? Daima bir katil olmak? Yine de yaşlı Musa demiş ki: “Öldürmeyeceksin!”
45
Üç hata yüzünden: Geçen yüzyıllarda bilim gelişti. Bunun bir sebebi de bilim sayesinde Tanrının iyiliğinin ve bilgeliğinin en iyi biçimde anlaşılacağı umudu idi. Örneğin büyük İngilizin (Newton gibi) ruhundaki ana itici güç bu idi. Diğer bir sebepse bilgininin mutlak yararına inanılmasıydı. Ahlak, bilgi ve mutluluk arasındaki en içten bağa inanan büyük Fransızın (Voltaire gibi) ruhundaki ana itici güç bu idi, üçüncü sebepse bilimde bencil olmayan, zararsız, kendi kendine yeter, insanının kötü dürtülerinin genellikle yer almadığı, gerçekten masum bir şeye sahip olunup sevildiği düşüncesiydi. Bilgi elde ederken tanrısal olanı duyan Spinoza'nın ruhundaki ana itici güç bu idi: kısacası bilimdeki ilerleme işte bu üç hata yüzünden oldu.
47
İşçilerin işverende gördüğü şey, genellikle yalnızca aldatıcı, tüm sıkıntılardan çıkar sağlayan, kan emici bir adi insandır. İşverenin adı, vücut yapısı, davranışları, ünü işçinin ilgisini çekmez. Şimdiye kadar fabrikatörler ve büyük ticari girişimciler, bir kişiyi tek başına ilginç kılacak bütün o daha yüksek ırkın işaretlerinden, tarzlarından belki de çok fazla yoksun kaldılar; doğuştan gelen soyluluk, gözlerinde ve davranışlarında görünseydi, yığınların sosyalizmi belki de hiç ortaya çıkmayacaktı. Çünkü yığınlar temelde her çeşit köleliğe boyun eğmeye hazırdırlar. Yeter ki üstlerindekiler sürekli olarak daha yüksekte oldukları, doğuştan emir verme gücü taşıdıkları konusunda kibar davranışlarla kendilerini haklı göstersinler! En sıradan insan, kibarlığın birdenbire kendiliğinden oluşmadığını, onun meyvesine erişme şerefinin uzun bir zaman dilimi içinde kazanılacağını sanır. Oysa yüksek yaşam biçiminin eksikliği ve kıpkırmızı tombul elleriyle ünlü fabrikatör kabalığı, onları şu düşünceye getirir: Ancak kazara, ancak şans eseri, bir insan diğeri üstünde yükselir: İşte o zaman, diye düşünür, deneyelim bizde şansımızı öyleyse! Atalım zarlarımızı! İşte böyle doğar sosyalizm!
48
İş ve can sıkıntısı. Ekmek parası için iş aramak bugün, bu açıdan uygar ülkelerin bütün insanları benzer durumdadır; hepsi için, iş amaç değil araçtır; bundan dolayı iş seçiminde fazla hassas davranmazlar. Kazançlarının yerinde olması onlara yeter. Oysa, ender olarak rastlansa bile, zevk almadan çalışmaktansa ölmeyi seçen insanlar vardır: Seçicidirler, zor beğenirler, yüksek kazançların peşinde değillerdir, işin kendisi kazançların kazancı değilse. Sanatçılar ve her çeşit derin düşünen insan bu seyrek bulunanlar arasındadırlar. Ayrıca bu grupta yaşamını avlanma, seyahat etme, aşk ilişkileri ya da macera ile geçiren, boş zamanı bol olan insanlar da vardır. Bu insanların tümü de zevkle birleştiği sürece iş ve sıkıntı isterler; hatta gerekirse en ağırından, en zorundan olanı. Yoksa tembelliklerinde kararlıdırlar, tembellik onlara yoksulluk, onursuzluk, sağlık ve yaşam tehlikesi getirse bile. Can sıkıntısından zevk almadıkları bir işten korktukları kadar korkmazlar: İşlerinde başarılı olmaları gerekiyorsa, ashnda can sıkıntısına da gereksinimleri vardır. Düşünürler ve bütün yaratıcı ruhlar için, can sıkıntısı, mutlu bir yolculuğu ve sevinçli rüzgârları önceleyen ruhun kabul edilemez "sakin" halidir; ona katlanmak ve üzerlerindeki etkiyi beklemelidirler: Kesinlikle bu, hiçbir biçimde küçük ruhluların başarabileceği bir şey değildir! Ne pahasına olursa olsun can sıkıntısını durdurmaya kalkmak basitliktir: Nasıl zevk alınmayan bir işi yapmak basitlikse.
52
Bugün acıdan eskiden olduğundan çok daha fazla nefret ediliyor, hakkında daha kötü konuşuluyor; bir düşünce olarak bile acının varlığına tahammül edilemiyor. Bir vicdan konusu yapılıp bütün var oluş karşısında sitem duyuluyor. Kötücül düşünürlerin ortaya çıkışı, büyük ve korkunç bir sefaletin göstergesi değildir. Tam tersine, yaşamın değeri hakkındaki soru işaretleri ancak var oluşun inceltilmesi ve hafıfletilmesinin, ruhun ve bedenin kaçınılmaz sivrisinek ısırıklarını oluşturup, çok kanlı ve kötü göründüğü, gerçek acı deneyimlerinin eksik olmasındaki acı veren genel tasaıımlaı, en yüksek ıstırap olarak görmeye yol açtığı zamanlarda oluşur. Yaşadığımız çağın gerçekten büyük sefaleti olarak gördüğüm kötücül düşünürlere ve aşırı duyarlığa karşı reçete var: Ama bu reçete size çok gaddarca görünebilir. Belki de kendisi insanların şöyle yargılaması için bir işaret sayılabilir: "Var oluş kötü bir şeydir." Evet! Bu "sefalete" karşı reçete: Sefalet.
60
Aşk: Aşk aşığı affeder, hatta onun şehvetini bile.
76
Tiyatro: İşte bugün güçlü yüksek duygularla doluyum yeniden; bir gün önceki akşam müzik ve sanatı seçme olanağım olsaydı, artık hangi müziği ve sanatı istemediğimi biliyorum. Dinleyicisini uyuşturan, onu güçlü ve yüce duygulu anların yüksekliğine çeken türden olanı akşamları zafer arabalarında zafer kazanmışlar gibi değil de yaşam tarafından sık sık kırbaçlanan yorgun katırlar gibi görünen, sıradan ruhlar için olan sanat. Eğer bu uyuşturucu ortam, ideal kırbaç şaklatmaları olmasaydı, bu insanlar "yüksek ruh halleri" hakkında ne bileceklerdi: İşte şarapları her ne ise esin kaynakları da öyle. Onların içkilerinden sarhoşluğundan bana ne! Esin sahibi olana şarap ne gerek! O üstelik bir çeşit nefretle bakıyor, yeterli temel olmadan etki yaratmak durumunda olan araçlara, aracılara bir coşkulu yüksek ruh durumunda olan araçlara, aracılara, coşku dolu yüksek ruh taklidi! Nasıl? Köstebeğe kanatlar takılıyor, gurur kuruntusu veriliyor yatmadan önce, deliğine girip kıvrılmadan önce? Tiyatroya gönderiliyor, yorgun ve görmeyen gözlerinin önüne büyük gözlükler konuyor? Yaşamları "anlamlı eylemlerden" değil de, işlerden ibaret olan insanlar, sahnenin önüne oturup kendileri için yaşamın işten farklı olduğu tuhaf yaratıklara bakıyor. "Uygun olan da bu" diyebilirsiniz, "böyle eğleniliyor, kültür bu!" Peki, öyle olsun! Bu durumda çoğunlukla kültürsüzün biri oluyorum ben, çünkü bu görünüş, bana tiksinti veriyor. Kendinde yeterince trajedi ve komedi bulan, tiyatrodan uzakta kalmakla belki de elinden gelenin en iyisini yapmış olur. Ya da şöyle diyelim; onun için bir istisna olsaydı, tüm olay tiyatro, seyirci, şair gerçekten trajik ve komik bir seyirlik olurdu; böylece, tiyatrodaki gösteri tüm bunlarla kıyaslandığında onun için çok az anlam taşırdı.
Kendisi biraz Faust ve Manfred olanı tiyatronun Faust'ları ve Manfred'leri ne ilgilendirir? Oysa asıl bu kahramanların sahnede olmaları, kesinlikle onun için düşündürücü bir şeydir. En güçlü düşünceler ve tutkular, düşünemeyen, duyamayan, ama yalnızca uyuşabilen insanların önündedir! Düşünme ve tutku, coşku sersemliği sonucu uyuşma için bir araçtır! Tiyatro ve müzik, Avrupalının afyon içmesi, Hint asması otu çiğnemesidir! Ah! Kim anlatacak bize bu narkotik tarihin tamamını! Neredeyse "kültür" tarihi o, sözde "yüksek kültür" tarihi!
78
Şimdi ve eski: Bütün bu sanat yapıtlarımızdaki sanatın ne anlamı olacak, eğer biz daha yüksek bir sanat olan, şenlik anatını yitirmişsek! Eskiden tüm sanat eserleri, daha yüksek ve mutlu anların anısı ve anıtı olarak, insanlığın büyük şenlik yolu üstünde sergilenirdi. Şimdi sanat eserleri zavallı, tıkanmış, hasta insanları insanlığın ıstırap yoluna kısa şehvet anları için öekmek amacıyla kullanılıyor. İnsanlara küçük bir sarhoşluk ve delilik sunuyor.
80
Öyleyse niçin yazıyorsun? A.: Elinde mürekkebe batmış tüyden kalemiyle düşünenlerden değilim, hele kotluğuna gömülüp önündeki kağıda boş gözlerle bakan, mürekkep hokkasını açmadan önce tutkularına yenik düşenlerden hiç değilim. Tüm yazılara kızar ya da onlardan utanırım; bana göre yazmak doğanın çağrısıdır. Bu nedenle ondan bahsetmek, mecazi anlamda bile olsa, bana itici geliyor. B.: Öyleyse niçin yazıyorsun? A.: Evet, dostum, bunu inanarak söylüyorum; Şimdiye dek düşüncelerimden kurtulmanın başka bir yolunu bulamadım. B.: Peki onlardan niçin kurtulmak istiyorsun? A.: Niçin mi istiyorum? İstiyor muyum? İstemeliyim. B.: Tamam! Tamam!
93
Bilgeliğimizden memnun kalabilmemiz için arada bir budala oluşumuzdan da haz duymalıyız! Kesinlikle, BİZLER temelde ağır ve ciddi insanlar olup diğer insanlardan daha ağır geldiğimizden, hiçbir şey bize deli şapkası kadar iyi gelemez. Sanata kendimizle ilişkimiz açısından gereksinimimiz var. Coşkulu, yüzen, dans eden, alay eden, çocuksu ve bahtiyar sanata gereksinimimiz var. İdeallerimizin bizden talep ettiği şeyler üzerindeki özgürlüğümüzü kaybetmeyelim diye sanata gereksinimimiz var. Geriye düşüş olurdu bizim için, aşırı duyarlı dürüstlüğümüzle, kendimizi orada inşa etmemiz için çok aşırı ciddi talepleri olan ahlaka kapılmak olurdu; erdemli canavarlar, korkuluklar olmak için, Ahlakın üzerinde kalabilmek zorundayız ayrıca: Herhangi bir anda kayıp düşmekten korkan, düştü düşecek birinin kaygılı gerginliğiyle yaşamak elbette değil; yüzmek ve oynamak ahlakın üstünde! Ona kendini kaptırmış bunca budalayla nasıl sanatsız kalabiliriz ki? Hele bir biçimde kendinizden utandığınız sürece hâlâ bizden olamazsınız!
3 Nisan 2009
La Rochefoucault
Özdeyişler'den
IX
Zekiyimdir ve bunu söylemekte nazlanmam: zira bu hususta sahte bir tevazua ne lüzum var? Dolambaçlı yollara sapmak ve meziyetlerinden bahsederken bunları küçültmeye çalışmak, bana öyle geliyor ki, zahiri bir tevazu perdesi altında biraz benlik hırsı saklamak ve başkalarını kendi lehine söylediklerinden çok daha fazlasına inandırmak için pek ustaca bir çareye başvurmaktır.
XVI
Bir fazilet diye gösterilen o merhamet, bazı gösteriş için, ara sıra tembellik sebebiyle, çok kere korku yüzünden ve hemen daima her üçünün birlikte tesiriyle meydana gelir.
XXVIII
Kıskançlık bir bakıma yerinde ve makul bir şeydir. Çünkü bizim olan veya bizim olduğunu sandığımız bir şeyi muhafaza arzusundan başka bir gayesi yoktur; halbuki haset, başkalarının iyiliğine tahammül edemeyen bir kudurganlıktır.
LXXXVII
İnsanlar birbirlerini aldatmasalar, uzun zaman bir arada yaşayamazlardı.
XC
Hayat alışverişinde biz meziyetlerimizden ziyade kusurlarımız yüzünden hoşa gideriz.
XCIII
Yaşlılar artık kötü örnekler verecek halde olmayışlarının acısını avutmak için iyi öğütler vermekten hoşlanırlar.
CXXI
Çok kere yapılan iyilikler, ceza görmeden kötülük yapabilmek içindir.
CXXXI
Sevişmeyi adet edinmiş kadınların en küçük kusuru sevişmeleridir.
CXLIX
Hakkımızda söylenen takdirleri kabul etmek istemeyişimiz, iki kere övülmek arzusundan başka bir şey değildir.
CXCVI
Bizden başka bilen olmadığı zaman kusurlarımızı pek çabuk unuturuz.
CCXVI
Asıl yiğitlik, herkesin karşısında yapabileceği şeyi hiç şahidi olmadan yapmaktır.
CCXXVI
Bir borcu yerine getirmek hususunda fazla aceleci ve telaşlı davranmak, nankörlüğün bir türlüsüdür.
CCLXII
Bir ihtiras daha yoktur ki içinde benlik sevgisi aşkta olduğu kadar alabildiğine hüküm sürsün; insan kendi rahatını kaybetmektense sevdiğine huzurunu kaybettirmeyi daima tercih eder.
CCCI
Malı ve parayı hor gören çoktur ama veren az.
CCCLI
Artık sevmez olduğumuz zamanlar münasebetimizi kesmek ne güçtür.
CCCLXXV
Dar kafalı insanlar, havsalarının almadığı her şeyi fena görürler.
CCCLXXVII
Görüş keskinliğinin en büyük kusuru, hedefe varmamak değil ötesine aşmaktır.
CCCLXXXIX
Kabiliyetimiz azalınca, zevkimiz de aşağılar.
CDIX
En güzel hareketlerimiz bile, eğer onları meydana getiren bütün sebepler herkesçe bilinmiş olsaydı, bize çok kere utanç verirdi.
CDXLII
Düzeltmek istemediğimiz kusurlarımızla iftihar etmeye çalışırız.
CDXCVI
Kabahat yalnız bir tarafta olsaydı, kavgalar uzun zaman devam etmezdi.
CLXXVI
Bir İtalyan şairi, kadınların namusluluğu için, bu namuslu görünmek sanatından başka bir şey değildir demişti. Bütün faziletlerimiz için aynı şeyi söyleyebiliriz.
CCLVI
Hoşa gittiğinden şüphe etmemek, hoşa gitmemenin en emin yoludur.
CCCLXXV
Kusurlarımızı itiraf etmeye gücümüz yetiyorsa, onları mazur görebiliriz.
---XI
Gerçek bir dost nimetlerin en büyüğü ve elde etmeye en az çalıştığımızdır.
IX
Zekiyimdir ve bunu söylemekte nazlanmam: zira bu hususta sahte bir tevazua ne lüzum var? Dolambaçlı yollara sapmak ve meziyetlerinden bahsederken bunları küçültmeye çalışmak, bana öyle geliyor ki, zahiri bir tevazu perdesi altında biraz benlik hırsı saklamak ve başkalarını kendi lehine söylediklerinden çok daha fazlasına inandırmak için pek ustaca bir çareye başvurmaktır.
XVI
Bir fazilet diye gösterilen o merhamet, bazı gösteriş için, ara sıra tembellik sebebiyle, çok kere korku yüzünden ve hemen daima her üçünün birlikte tesiriyle meydana gelir.
XXVIII
Kıskançlık bir bakıma yerinde ve makul bir şeydir. Çünkü bizim olan veya bizim olduğunu sandığımız bir şeyi muhafaza arzusundan başka bir gayesi yoktur; halbuki haset, başkalarının iyiliğine tahammül edemeyen bir kudurganlıktır.
LXXXVII
İnsanlar birbirlerini aldatmasalar, uzun zaman bir arada yaşayamazlardı.
XC
Hayat alışverişinde biz meziyetlerimizden ziyade kusurlarımız yüzünden hoşa gideriz.
XCIII
Yaşlılar artık kötü örnekler verecek halde olmayışlarının acısını avutmak için iyi öğütler vermekten hoşlanırlar.
CXXI
Çok kere yapılan iyilikler, ceza görmeden kötülük yapabilmek içindir.
CXXXI
Sevişmeyi adet edinmiş kadınların en küçük kusuru sevişmeleridir.
CXLIX
Hakkımızda söylenen takdirleri kabul etmek istemeyişimiz, iki kere övülmek arzusundan başka bir şey değildir.
CXCVI
Bizden başka bilen olmadığı zaman kusurlarımızı pek çabuk unuturuz.
CCXVI
Asıl yiğitlik, herkesin karşısında yapabileceği şeyi hiç şahidi olmadan yapmaktır.
CCXXVI
Bir borcu yerine getirmek hususunda fazla aceleci ve telaşlı davranmak, nankörlüğün bir türlüsüdür.
CCLXII
Bir ihtiras daha yoktur ki içinde benlik sevgisi aşkta olduğu kadar alabildiğine hüküm sürsün; insan kendi rahatını kaybetmektense sevdiğine huzurunu kaybettirmeyi daima tercih eder.
CCCI
Malı ve parayı hor gören çoktur ama veren az.
CCCLI
Artık sevmez olduğumuz zamanlar münasebetimizi kesmek ne güçtür.
CCCLXXV
Dar kafalı insanlar, havsalarının almadığı her şeyi fena görürler.
CCCLXXVII
Görüş keskinliğinin en büyük kusuru, hedefe varmamak değil ötesine aşmaktır.
CCCLXXXIX
Kabiliyetimiz azalınca, zevkimiz de aşağılar.
CDIX
En güzel hareketlerimiz bile, eğer onları meydana getiren bütün sebepler herkesçe bilinmiş olsaydı, bize çok kere utanç verirdi.
CDXLII
Düzeltmek istemediğimiz kusurlarımızla iftihar etmeye çalışırız.
CDXCVI
Kabahat yalnız bir tarafta olsaydı, kavgalar uzun zaman devam etmezdi.
CLXXVI
Bir İtalyan şairi, kadınların namusluluğu için, bu namuslu görünmek sanatından başka bir şey değildir demişti. Bütün faziletlerimiz için aynı şeyi söyleyebiliriz.
CCLVI
Hoşa gittiğinden şüphe etmemek, hoşa gitmemenin en emin yoludur.
CCCLXXV
Kusurlarımızı itiraf etmeye gücümüz yetiyorsa, onları mazur görebiliriz.
---XI
Gerçek bir dost nimetlerin en büyüğü ve elde etmeye en az çalıştığımızdır.
2 Nisan 2009
Charles Baudelaire
-Zevki çıkarılmayan kadın sevilen kadındır.
-Eğer sanat yararsızsa hayat da öyledir.
Paris Sıkıntısı’ndan
18 (Önsöz)
Baudelaire Constantin Guys üstüne yazdığı denemede modernlikle ilgili şunları söyler: "Modernlik geçicidir, geçici bir katkıdır, sanatın yarısıdır, diğer yansıysa ebedi ve süreklidir." Güzel hep çift yapılı bir bileşiktir. Bileşiğin elemanlarından biri "ezeli, değişmez eleman" diğeriyse "görece ve duruma, koşula bağlı eleman"dır.
27
Şehvetteki enerji rahatsızlık ve olumlu bir acı yaratır. Aşırı gergin sinirlerimden hırçın ve hüzünlü titreşimlerden başka bir şey doğmuyor artık.
37
-Oy! zavallı köpeğim, önüne bir çıkın dışkı koysaydım zevkle koklar, belki de yalayıp yutardın. Yazık ki sen de, bu hazin yaşantımın iğrenç yoldaşı olan sen de, tıpkı halka benziyorsun, önlerine güzel kokular korsan öfkelenip kızarlar, özenle seçilmiş çöplük isterler."
52
Yayan dönecek evine, tek başına düşünerek, tek başına düşler kurarak; zira çocuk denen varlık kabına sığmaz, bencildir, sabırsızdır, halden anlamaz; sade bir hayvan kadar, bir kedi, bir köpek kadar bile, yapayalnız acıların dert ortağı olamaz.
93
Bir yoksul titreyerek şapkasını uzattı. - Yalvaran gözlerin sessiz anlamı kadar insanı ürperten şey yoktur, o gözlerde, onları okuyabilen duyarlı insan için hem alçakgönüllülük, hem sitem, kamçılanan köpeğin yaşlı gözlerindeki o karmaşık duygusal derinliğe benzer bir şeyler vardır.
94
Kötü olmak asla bağışlanamaz, ama kötü olan yaptığı kötülüğü bilirse bu da bir meziyettir; ve en iğrenç olanı aptalca kötülük yapmaktır.
101
Bir söz vardır: “En korkunç acılar, sessiz çekilen acılardır.”
121
Korkunç bir adam içeri giriyor ve aynaya bakıyor.
-Aynaya niçin bakıyorsunuz, yüzünüzün sevimsiz olduğunu bile bile?
Korkunç adam şu yanıtı veriyor:
- 1789'un ölümsüz ilkelerine göre tüm insanlar eşit haklara sahiptir; ben de aynaya bakma hakkımı kullanıyorum; hoşlanmak, hoşlanmamak benim bilincime kalmış.
Ben aklın sesiyle kuşkusuz haklıydım; ama yasal açıdan adam da haksız değildi.
128
Sonra, katı bir yaşamı olan Zaman’ı öldürmek ve öylesine yavaş akan Yaşam’ı hızlandırmak için yeni şişeler getirildi.
-Eğer sanat yararsızsa hayat da öyledir.
Paris Sıkıntısı’ndan
18 (Önsöz)
Baudelaire Constantin Guys üstüne yazdığı denemede modernlikle ilgili şunları söyler: "Modernlik geçicidir, geçici bir katkıdır, sanatın yarısıdır, diğer yansıysa ebedi ve süreklidir." Güzel hep çift yapılı bir bileşiktir. Bileşiğin elemanlarından biri "ezeli, değişmez eleman" diğeriyse "görece ve duruma, koşula bağlı eleman"dır.
27
Şehvetteki enerji rahatsızlık ve olumlu bir acı yaratır. Aşırı gergin sinirlerimden hırçın ve hüzünlü titreşimlerden başka bir şey doğmuyor artık.
37
-Oy! zavallı köpeğim, önüne bir çıkın dışkı koysaydım zevkle koklar, belki de yalayıp yutardın. Yazık ki sen de, bu hazin yaşantımın iğrenç yoldaşı olan sen de, tıpkı halka benziyorsun, önlerine güzel kokular korsan öfkelenip kızarlar, özenle seçilmiş çöplük isterler."
52
Yayan dönecek evine, tek başına düşünerek, tek başına düşler kurarak; zira çocuk denen varlık kabına sığmaz, bencildir, sabırsızdır, halden anlamaz; sade bir hayvan kadar, bir kedi, bir köpek kadar bile, yapayalnız acıların dert ortağı olamaz.
93
Bir yoksul titreyerek şapkasını uzattı. - Yalvaran gözlerin sessiz anlamı kadar insanı ürperten şey yoktur, o gözlerde, onları okuyabilen duyarlı insan için hem alçakgönüllülük, hem sitem, kamçılanan köpeğin yaşlı gözlerindeki o karmaşık duygusal derinliğe benzer bir şeyler vardır.
94
Kötü olmak asla bağışlanamaz, ama kötü olan yaptığı kötülüğü bilirse bu da bir meziyettir; ve en iğrenç olanı aptalca kötülük yapmaktır.
101
Bir söz vardır: “En korkunç acılar, sessiz çekilen acılardır.”
121
Korkunç bir adam içeri giriyor ve aynaya bakıyor.
-Aynaya niçin bakıyorsunuz, yüzünüzün sevimsiz olduğunu bile bile?
Korkunç adam şu yanıtı veriyor:
- 1789'un ölümsüz ilkelerine göre tüm insanlar eşit haklara sahiptir; ben de aynaya bakma hakkımı kullanıyorum; hoşlanmak, hoşlanmamak benim bilincime kalmış.
Ben aklın sesiyle kuşkusuz haklıydım; ama yasal açıdan adam da haksız değildi.
128
Sonra, katı bir yaşamı olan Zaman’ı öldürmek ve öylesine yavaş akan Yaşam’ı hızlandırmak için yeni şişeler getirildi.
18 Mart 2009
Arthur Rimbaud
...
Ey yaşlı dolap nice öykülere tanıksın,
Acep bildiklerini demek için mi bana
Açınca gıcırdıyor o kara kapıların
...
...
Ha evde gülmüşüm, ha güneşte
Hiçbir şeye gülmek istemiyorum:
Bırakın, bu mutsuzluğum özgür olsun.
...
...
Başıboş, deli gençlik
Kula köleye dönen,
Ömür harcanıp gitti
Adam olalım derken.
...
Ey yaşlı dolap nice öykülere tanıksın,
Acep bildiklerini demek için mi bana
Açınca gıcırdıyor o kara kapıların
...
...
Ha evde gülmüşüm, ha güneşte
Hiçbir şeye gülmek istemiyorum:
Bırakın, bu mutsuzluğum özgür olsun.
...
...
Başıboş, deli gençlik
Kula köleye dönen,
Ömür harcanıp gitti
Adam olalım derken.
...
17 Mart 2009
Platon
Şölen'den
-Düşüncenin gözü ne zaman iyi görmeye başlar: Gözlerimiz keskinliğini yitirince.
Lysis’ten
108
Demek ki, dost, ister can, ister beden, isterse bambaşka bir şey olsun, ne iyi ne kötüyken bir kötülükten ötürü iyi olmak arzusuna düşendir.
Euthydemos’dan
16
O şu cevabı verdi: "Bilenler, öğrenenlerdir”
Bunun üzerine Euthydemos: "Hoca dediğin kimseler var mı, yok mu?" dedi. O, var olduğunu söyledi. "Hocalar öğrenenlerin hocası mıdırlar, nasıl ki kitharacı ile grammatist senin ve öteki çocukların hocalannızdı. Siz de onların öğrencileri idiniz, değil mi?" "Öyledir" dedi. "Öğrendiğiniz vakit, öğrendiklerinizi henüz bilmiyordunuz, doğru değil mi?" "Evet." "Öyleyse bilmediğiniz zaman, bilgili mi idiniz?" "Şüphesiz hayır" dedi. "O halde bilgili değilseniz, bilgisizdiniz, değil mi?" "Elbette." "Demek ki, bilmediğinizi öğrendiğinize göre, öğrendiğiniz zaman bilgisizdiniz." Delikanlı başıyle evet işareti yaptı. "Öyleyse öğrenenler, bilmeyenlerdir, Klinias, sandığın gibi bilenler değil.'
68
"Demek, dedi, sen her zanaat erbabı sınıfına uygun işin ne olduğunu biliyorsun, ha? Peki, demiri dövmek kimin işidir? Biliyor musun?" "Evet, demircinin." "Ya çamura şekil vermek?" "Çömlekçinin." "Ya boğazlamak, deri yüzmek, eti küçük parçalara bölerek kaynatmak ya da kızartmak?" "Ahçının" dedim. "Uygun olanı yapmakla, dedi, iyi yapmış oluruz, değil mi?" "Şüphesiz." "Dedin ki, ahçıya yakışan parçalamak ve deri yüzmektir; bunu kabul ettin mi, etmedin mi?" "Kabul ettim, dedim, ama kusura bakma." "Şu halde besbelli ki, dedi, ahçıyı boğazlamak ve parçalayarak kaynatmak ve kızartmakla, uygun bir iş görülmüş olur; ve demircinin kendisi dövülürse, çömlekçiye şekil verilirse, o zaman da uygun hareket edilmiş olacaktır.
77
…sözlerinde aklın en küçük bir payı bulunan ve işini yiğitçe bir azimle yürüten her kimseyi iyi karşılamalı.
Philebos’tan
53
SOKRATES. — Önce şu noktayı bir görelim: Önce de dediğimiz gibi, canlı varlıkların bozulunca acı duymaları, eski hallerine dönünce de haz duymalan doğruysa, bakalım, ne bozulan, ne de eski haline dönen her hangi bir canlı varlığın bu durumdaki ruh hali ne olabilir. Ama vereceğin cevaba, çok, hem pek çok dikkat et. İşte bu aralıkta canlı varlığın, küçük büyük, hiçbir haz, hiçbir acı duymaması gerekmez midir?
PROTARKHOS. — Elbette gerektir.
SOKRATES. — O halde, işte haz duyulan veya acı çekilen hallerden farlı üçüncü bir hal.
127
SOKRATES. …o halde, Protarkhos, gaiplere haberciler yoliyle, hâzırlara ise sözlerinle şunu bildireceksin ki, haz ne birinci, ne de ikinci iyiliktir. Fakat birinci iyilik, ölçüdür, ölçülü, vaktinde olan ve buna benzer başka vasıflar bulunan şeydir ki, ona, ölmez tabiattan nasibini almış göziyle bakmalıyız.
PROTARKHOS. — Bu, söylenen şeylerin apaçık bir neticesi oluyor.
SOKRATES. — İkinici iyilik, nispetlilik, güzellik, mükemmellik, yeterlik ve bu türlü şeylerdir.
PROTARKHOS. — Bu da öyle görünüyor.
SOKRATES. — Şimdi de üçüncü sıraya, tasavvur ettiğim gibi, zekâ ile bilgeliği koyarsan, hakikattan pek ayrılmış olmazsın.
PROTARKHOS. — Şüphesiz.
SOKRATES. —- Dördüncü sıraya yalnız ruha ait olduğunu söylediğimiz şeyleri, yani bilimleri, fen ve sanatlan ve doğru düşünceyi koymalıyız, değil mi? Bunlar, doğrusu, ilk üç sıradan sonra gelir ve dolayısiyle dördüncü sırayı teşkil ederler. Çünkü bunlar iyiliğe, hazdan daha ziyade yakındırlar.
PROTARKHOS. — Mümkün.
SOKRATES. — Beşinci sıraya, acıdan korunmuş olduğunu söylediğimiz hazlan, yani bir kısmı bilgilere, bir kısmı da duyumlara yoldaş olan ve ruhun kendisinin katkısız hazlan admı verdiğimiz şeyleri koymalıyız.
Kratylos’tan
24
SOKRATES.—Görüyorsun ya, azizim Hermogenes, ad koyma senin sandığın gibi öyle yarım akıllıların yahut önüne gelen kimsenin yapabileceği küçük bir iş değilmiş. Kratylos her bir nesnenin yaradılıştan kendine uygun adı olduğunu, rasgele herkesin ad kurma ve verme ustası olamayacağını, bunu yalnız her bir nesneye yaradılıştan verilmiş olan adı göz önüne tutan bu adın şeklini harflere ve hecelere vermesini bilen kişinin yapabileceğini söylemekle doğru söylemiş oluyor.
124
SOKRATES. — Her şey şeklini değiştirir, hiçbir şey yerinde kalmazsa, azizim Kratylos, tabiatiyie bir bilgi vardır da denemez. Bu "bilgi" adını verdiğiniz şey de değişip bilgi olmaktan çıkmazsa her zaman bilgi kalır ve bilgi diye bir şey olur. Bilgi de şeklini değiştirirse, şekil bilgininkinden başka olur: artık bilgi diye bir şey yoktur, hiç durmadan değişirse, hiçbir zaman bilgi olmaz. Bundan ne bir tanıyacak, ne de bir tanınacak bulunmayacağı sonucu çıkar. Bir tanıyan ve tanınan her zaman varsa, güzel, iyi ve bütün öteki nesneler varsa demin adlarını söylediklerimizin bir akış, bir harekete hiçbir benzerlikleri
olmaz. Bu böyle midir, yoksa Herakleitos'çulann ve daha başka birçoklarının söyledikeri gibi midir? Bence bunu araştırıp meydana çıkarmak zordur. Kendini ve ruhunu adların hizmetine vermek, adlara ve adları koyanlara güvenerek kendini bir şey bildiğine emin olmak, kendinde ve nesnelerde sağlam hiçbir şeyin bulunmadığına hükmederek her şeyin — nesnelerde olduğu gibi — akış halinde bulunduğunu söylemek, kısacası, nesnelerin halinin nezleye tutulmuş insanlar gibi olduğunu, her şeyin akıntı içinde sürüklendiğini sanmak, aklı başında olan kimseye pek yakışmasa gerek. Azizim Kratylos, hakikat belki böyledir, belki de değildir. O halde yorulmadan, yılmadan araştırmalı, söylenen bir şeyi hemen kolayca kabul etmemeli - sen daha gençsin, çiçek aşma sağındasın - araştırdıktan sonra bir şey bulursan bana da bildirmelisin.
KRATYLOS. —Dediğini yapacağım. Bununla beraber, azizim Sokrates, şunu bil: şimdi de az düşünmedim, fakat bütün araştırmam, güçlüklerle uğraşmam bana Herakleitos'un düşüncesini akla daha yakın gibi gösteriyor.
Protagoras’tan
77
— "Öyleyse korkaklık, korkulacak ve korkulmayacak şey hakkındaki bilgisizliktir."
"Evet" işareti etti.
— "Peki cesurluk korkaklığın karşıtı değil midir? dedim."
— "Evet" dedi.
— "Korkulacak ve korkulmayacak şey hakkındaki bilgi de korkulacak ve korkulmayacak şey hakkındaki bilgisizliğin karşıtıdır değil mi? Gene bir "evet" işareti etti.
— "Bu bilgisizlik de korkaklıktır değil mi?" Bu sefer istemeye istemeye bir "evet" işareti etti.
— "Öyleyse korkulacak ve korkulmayacak şeyler hakkındaki bilgi cesurluktur ki; bu korkulacak ve korkulmayacak şeyler hakkındaki bilgisizliğin tam karşıtıdır."
Birinci Alkibiades’ten
76
SOKRATES. — Gene ayakkabıcıyı alalım: Yalnız aletleriyle mi kesiyor, yoksa elleriyle de mi?
ALKIBIADES. — Elleriyle de.
SOKRATES. — Demek ellerini de kullanıyor.
ALKIBIADES. — Evet.
SOKRATES. — Köseleyi kesmek için gözlerini de kullanmıyor mu?
ALKIBIADES. — Evet.
SOKRATES. — Peki, bir şeyi kullanan kimseyle, kullandığı şey ayrıdır, demiyor muyuz?
ALKIBIADES. — Evet.
SOKRATES. — Demek, ayakkabıcıyla kitaracı, gözlerini, ellerini, kullandıkları için gözlerinden, ellerinden ayrıdır.
ALKIBIADES. — Elbette.
SOKRATES. — İnsan bütün bedenini de kullanmıyor mu?
ALKIBIADES. — Evet.
SOKRATES. — Ama, bir şeyi kullanan kimse, kullandığı şeyden ayrıdır, demiştik.
ALKIBIADES. — Evet.
SOKRATES. — Demek insan bedeninden başka bir şey.
ALKIBIADES. — Öyle gözüküyor.
SOKRATES. — İnsan nedir öyleyse?
ALKIBIADES. — Bilmem.
SOKRATES. — Ama, bedenini kullanan bir varlık olduğunu biliyorsun, değil mi?
ALKIBIADES. — Evet.
SOKRATES. — Peki, bedeni kullanan ruh değil de nedir?
ALKIBIADES. — Evet, ruhtur, yalnız odur.
SOKRATES. — Bedene emreder, onu öyle kullanır, değil mi?
ALKIBIADES. — Evet.
SOKRATES. — Ama, herkesin kabul edeceği bir şey var.
ALKIBIADES. — Ne?
SOKRATES. — İnsan şu üç şeyden biridir.
ALKIBIADES. — Hangi üç şeyden?
SOKRATES. — Ruh, beden veya ruhla bedenin teşkil ettiği bütün.
ALKIBIADES. — Hiç şüphe yok.
SOKRATES. — Bedene emreden insandır demiştik.
ALKIBIADES. — Evet, öyle demiştik.
SOKRATES. — Beden kendine mi emrediyor?
ALKIBIADES. — Hayır.
SOKRATES. — Ona emrediyor demiştik, değil mi?
ALKIBIADES. — Evet.
SOKRATES. — Öyleyse aradığımız beden değil.
ALKIBIADES. — Hiç değil.
SOKRATES. — Peki, bedene emreden bedenle ruh bütünü mü ve bu bütün insan mı?
ALKIBIADES. — Belki. .
SOKRATES. — Yok, değil... Bütünün parçalarından birinin emirde payı olmazsa, iki parçanın teşkil ettiği bütün de emredemez.
ALKIBIADES. — Doğru.
SOKRATES. — Beden de, bedenle ruh da insan değilse, insan ya hiçbir şey değildir veya bir şeyse, ruhtan başka bir şey değildir.
ALKIBIADES. — Öyle.
SOKRATES. — İnsanın ruh olduğunu göstermek için daha açık bir tanıt gerekir mi?
ALKIBIADES. — Hayır, böyle olduğu açkıca gözüküyor.
SOKRATES. — Bu kesin bir tanıt olmamakla beraber yeter bir tanıttır, bize de yeter. Uzun araştırmalar isteyeceğinden ötürü şimdilik bir yana bıraktığımız şeyleri bulunca da kesin bir tanıt elde ederiz.
ALKIBIADES. —Söylemek istediğin şey nedir?
SOKRATES. — Demin söylediğimiz, yani önce o kendi özümüzü aramak, Alkibiades. Halbuki, onu arayacağımız yerde, biz tuttuk, her bir şeyin ne olduğunu aradık.
85
SOKRATES. — Sen de düşün: bu yazı, tıpkı bir insana gibi göze söylese ve dese: "Kendini gör", bu öğütten ne anlarız? Ne çıkarırız? Göz kendini görebileceği bir şeye bakmalıdır, deriz, değil mi?
ALKIBIADES. — Elbete.
SOKRATES. — Peki hangi şeye bakalım da hem kendimizi, hem o şeyi görelim?
ALKIBIADES. — Aynaya herhalde, veya bunun bir benzerine?
SOKRATES. — Doğru. Ama, gözde, bize her nesneyi gördüren gözde, buna benzer bir şey yok mu?
ALKIBIADES. — Var.
SOKRATES. — Elbette farkına varmışsındır: birinin gözüne bakan kimsenin yüzü, tam karşısındaki gözün bir parçasında, aynada olduğu gibi gözükür. Bu parçaya gözbebeği diyoruz, çünkü onun içine bakanın imgesi orada gözükür.
ALKIBIADES. — Doğru.
SOKRATES. — Demek bir göze bakan başka bir göz, o gözün en iyi parçasına, yani gören parçasına, bakarsa kendini görebilir.
Sofist’ten
42
YABANCI: Önce bir durup soluk alalım. Bu mola sırasında, birlikte bir durum değerlendirmesi yapalım. Bakalım, sofist bize kaç cepheden göründü? İlk olarak, onu zengin delikanlıların peşinde koşan çıkar avcısı olarak görmüştük.
THEAİTETOS: Evet.
YABANCI: İkinci olarak, ruhla ilgili bilimlerin büyük tüccarı idi.
THEAİTETOS: Tamam.
YABANCI: Üçüncü veçhesiyle, o, yine bu bilimlerin perakende satıcısı olarak karşımıza çıkmadı mı?
THEAİTETOS: Evet. Ve bize gösterdiği dördüncü kişiliğiyle de, yine bu bilimlerin hem satıcısı, hem de üreticisi idi.
YABANCI: Sağlam hafızan var. Onun beşinci rolüne gelince, bunu da ben hatırlamaya çalışayım. O, bir söylem atleti olarak güreş sanatına bağlanıyordu ve kendi özel alanı olarak eristik'i seçmişti.
THEAİTETOS: Doğru.
YABANCI: Onun altıncı veçhesi, tartışma götürür soydandı. Ama, biz, yine de, bilimlere engel oluşturan kanılardan ruhu onun arındırdığını söyleyerek, bu veçhesini de kabul etmiştik.
THEAİTETOS: Evet, etmiştik.
73
“Geçmişte de, şimdi de tartışılan ve her zaman tartışılacak, ama asla çözülemeyecek sorun: varlık nedir? sorunudur.”
Aristoteles, Metafizik
130
THEAİTETOS: Şimdi daha iyi anlıyorum ve meydana getirme sanatının iki şekli bulunduğunu ve bu şekillerden herbirinin çift olduğunu kabul ediyorum: bir yanda, tanrısal meydana getirme ve insansal meydana getirme; öbür yanda, şeyler'in yaratılması veya bazı benzerliklerin yaratılması.
YABANCI: Bu durumda, yanlış'ın, yanlış olarak, gerçek bir varlığa sahip olduğu ve, tabiatı gereği, bir varlık birimi olarak varlıklar arasında yer aldığı kanıtlanacak olursa, hatırlayacağımız gibi, bu görüntüler yapımının da, kopyalar üretimi ve simülasyonlar üretimi olmak üzere, iki cinsi bulunması icap eder.
135
YABANCI: Demek ki, sırf kanıya dayanan bir sanatın ironi bölümüyle mim sanatına giren ve simülasyonlar üreten cins vasıtasıyle de görüntüler yaratma sanatına bağlanan bu tartışma sanatı; meydana getirme sanatının, tanrısallıkla hiçbir ilişkisi bulunmayıp, tamamen insansal olan ve öz alanı söylem olup, itibarını buradan sağlayan bu kısmı, otantik sofistin "soyunun ve kanının" kaynağıdır, diyebiliriz; ve böyle demekle, sanırım, en katıksız hakikati söylemiş oluruz.
THEAİTETOS: Kesinlikle.
Phaidon’dan
31
Sokrates: Hakikati daha kolaylıkla bulmak istiyorsan dedi, yalnız insanları incelemekle yetinme, bütün bitkileri, bütün hayvanları, bir kelime ile bütün doğan şeyleri de incele, çünkü o vakit bütün şeylerin aynı şekilde, yani kendi karşıtlarından -karşıtları olduğu zaman- doğdukları görülür. Mesela güzel çirkinin, haklı haksızın karşıtıdır, daha böyle binlerce şeyin karşıtları vardır. Demek ki karşıtları olan şeylerin yalnız bu karşıtlardan doğmalarının zorunlu olup olmadığını incelemeliyiz. Mesela bir şey daha büyüdüğü zaman, o şeyin, sonunda daha büyük olmak üzere, önce küçük olması gerekmez mi?
Kebes: Evet, dedi.
Sokrates: Bir şey daha, küçük olduğu zaman o şeyin sonunda daha küçük olmak üzere, önce büyük olması gerekmez mi? diye sordu. Kebes cevap olarak, şüphesiz, dedi.
Sokrates gene sordu: En zayıf, en kuvvetliden, en çevik de en ağırdan gelmiyor mu?
Kebes: Elbette geliyor, dedi.
Sokrates: Bir şeyin çok kötüleşmesi, o şeyin önce daha iyi olduğunu, daha doğru olması önce daha eğri olduğunu göstermez mi?
Kebes: Nasıl göstermez, Sokrates, diye cevap verdi.
Sokrates: O halde dedi, bütün şeylerin böylece yani kendi karşıtlarından doğmuş olduğunu yeter derece kanıtlamış olduk.
34
Sokrates: Kebes, dedi. Demek oluyor ki, canlı varlıklar ve bütün canlı şeyler, ölmüş şeylerden geliyor?
Kebes: Görünüşte öyle, dedi.
Sokrates: O halde, dedi, ruhlarımız ölümden sonra Hades'te yaşıyorlar.
Kebes: Öyle sanırım, diye cevap verdi.
Sokrates: Bu iki karşıt halin çifte doğuşuna gelince, dedi, onlardan hiç olmazsa biri açık değil midir? Ölümün ne olduğunu açık olarak biliyor muyuz, bilmiyor muyuz?
Kebes: Elbette biliyoruz, dedi.
Sokrates devam ederek: Öyleyse ne yapacağız. Ölüm için, kendi karşıtını doğurduğunu kabul etmeyecek miyiz? Bu yönden tabiatın topal olduğunu mu söyleyeceğiz? Yoksa ölümün kendi karşıtını doğurduğunu, zorunlu olarak kabul mu edeceğiz? diye sordu.
Kebes: Kabul edeceğiz, dedi.
Sokrates sordu: Karşıtı nedir?
Kebes: Yeniden yaşamak, diye cevap verdi.
Sokrates devam ederek: O halde, dedi, yeniden yaşamak varsa, yeniden yaşamak, ölülerden yaşayanlara giden bir doğuştur.
97
Sokrates: Ruh her neye girerse dedi, ona daima hayat getirir, demek?
Kebes: Muhakkak öyle, dedi.
Sokrates: Öyleyse dedi, hayatın karşıtı bir şey var mı yok mu?
Kebes: Bir karşıtı olsa gerek, diye cevap verdi.
Sokrates: O ne? dedi. Cevap olarak, Kebes, ölüm,dedi.
Sokrates: O halde, dedi, ruhun, kendisinde daima bulunan şeyin karşıtını hiçbir zaman kabul etmemesi, korkulacak bir şey değildir. Bu bizim demin söylediklerimizin bir sonucudur.
Kebes: Muhakkak, diye cevap verdi.
Sokrates: O halde nasıl? dedi, çift fikrini kabul etmeyene demincek ne adı vermiştin?
Kebes: Çift olmayan.
Sokrates: Ya doğru olanı kabul etmeyene? dedi, ya güzelliği kabul etmeyene?
Kebes: Güzel olmayan, doğru olmayan, diye cevap verdi.
Sokrates: Çok güzel, dedi, fakat ölümü kendisinde kabul etmeyene ne adını vereceğiz?
Kebes: Ölümsüz, dedi.
Sokrates: Demek, ruh, dedi, ölümü kabul etmez, öyle mi?
Kebes: Öyle, diye cevap verdi.
Sokrates: O halde, dedi, ruh ölümsüzdür.
Timaios’tan
48
Tanrı bu sözlerden sonra, önce evrenin ruhunu eritip karıştırdığı çanağı yeniden ele alarak, aynı tözden geriye kalanı da içine boşalttı ve hepsini aşağı yukarı önceden olduğu gibi birbirine karıştırdı, ama artık karışmada özdeş, değişmeyen saf töz kalmadı, yalnız ikincisi üçüncüsü kaldı. Bütünü tertipleyince, onu ne kadar gök cismi varsa o kadar parçaya böldü, her birini bir gök cismine ayırdı, onları oraya bir savaş arabasına oturtur gibi oturttu, onlara evrenin özünü gösterdi, alın yazısının yasalarını tanıttı; hiç birinin kendisince ötekilerden farklı bir muamele görmemesi için de hepsine ilk yaradılışlarında aynı muameleyi gösterdi. Her biri kendisine uygun düşen zaman örgeni içine serpilmiş olarak, Tanrıya en çok saygı gösteren bir canlı varlık olacaktı; ama insanların özü ikiz olduğundan üstün cins sonradan erkek denecek cins olacaktı. Ruhlar alın yazısı gereğince, tenlere yerleştirilince, bu tenlerin de bazı kısımları üreyip, bazı kısımları yok olunca her şeyden önce şöyle bir sona varılacaktı; ruhlar kuvvetli izlenimler karşısında elbette aynı tabiî duygunluğa, sonra haz ve acı ile karışık sevgiye, bundan başka da korkuya, kızgınlığa ve bunlara bağlı, yahut da tabiî olarak bunların karşıtı olan ihtiraslara sahip olacaklardı. Bu ihtiraslara hâkim olanlar doğruluk, onların hükmüne girenler de eğrilik içinde yaşayacaklardı; kendisine bağışlanan zamanı iyi kullanan bağlı olduğu gök cisminde yaşamaya dönecek, orada bahtlı bir ömür sürecekti. Buna aykırı hareket eden de ikinci doğuşunda kadın olarak doğacak, bu haliyle de kötü olmakta devam ederse, kötülüğün çeşidine göre, her yeni doğuşta, yaşayışına en çok benzediği hayvanın kalıbını alacaktı. Bu değişmeler, bu sıkıntılar sonradan varlığına katılmış olan, ateşten, sudan, havadan ve topraktan ibaret o koca kitleyi, kendi içinde Aynı kalan ve Benzeyen tözün hareketinin hükmü altına koymadıkça sona ermeyecek; bu hırçın düşüncesiz kitleyi düşünce yola getirmedikçe ilk halinin kemaline dönemeyecektir.
68
O ana kadar bütün bu öğeler ne düşünüş, ne de ölçü biliyorlardı. Tanrı bütünü düzenlemeğe kalkınca, başlangıçta ateş, su, toprak ve hava kendilerine ait bazı şekillerin izlerini taşıyorlardı, ama, Tanrı olmadığı zaman bütün, tabiî olarak ne halde bulunuyorsa, onlar da tamamiyle o halde idiler. İşte Tanrı onları bu halleriyle aldı, onlara idealar ve sayılarla ayrı ayrı şekiller verdi; onları elden geldiği kadar iyi ve güzel bir şekilde bir araya toplamak için düzensizlikten kurtardı. Bize bütün konuşmamızda rehberlik etmesi gereken ilke işte budur.
97
Doğan nesnelerin en güzel ve en iyisinin yapıcısı, önce zorunlulukla bu şekilde kurulan bütün bu şeyleri kendi kendine yeten, en kemalli olan tanrıyı, evreni, yarattığı zaman kullanmıştır. Kendisi doğan her şeye iyilik katarken bu çeşit nedenliklerden yardımcı olarak faydalanmıştır. Bunun içindir ki, biri zorunlu, öteki tanrılık iki çeşit nedenliği ayırdetmek gerektir. Yaradılışımız mümkün kıldığı kadar bahtlı bir yaşayışa kavuşmak için her yanda o tanrılık nedenliği aramalıyız. Zorunlu nedenliğe gelince onu sadece tanrılık nedenliğe varmak için araştırmalıyız; onsuz incelediğimiz nesneleri ne ayrı kavramaya, ne anlamaya ne de onlardan pay almaya imkan vardır.
120
Hastalıklar nerden geliyor, bunu, sanırım, herkes bilebilir. Vücudun kuruluşuna giren dört öğe vardır: toprak, ateş, su ve hava. Bu öğeler tabiata aykırı olarak çok veya az olursa, kendilerine ait yerlerden kendilerine ait olmayan yabancı yerlerde geçerlerse, ateşle öteki öğeler çeşit çeşit olduğundan, bunlardan biri kendine uygun olmayan türü alırsa, yahut da buna benzer bir kaza olursa işte karışıklıklar, hastalıklar o zaman baş gösterir. Gerçekten bir öğe tabiata aykırı olarak özelliklerini veya yerini değiştirirse önceden soğuk olan kısımlar sıcak, nemli olan kısımlar kuru, hafif veya ağır olan kısımlar bunun karşıtı olurlar ve her yönden her türlü değişikliğe uğrarlar. Görülüyor ki bir nesne aynı nesne ile aynı şekilde, gereken oranda birleştiği, yahut da ayrıldığı zaman kendi kendinin aynı kalarak sağlam ve sıhhatli kalabilir. Bir öğe başka bir öğeden ayrılırken, yahut da onunla birleşirken bu kurallardan biri yerine gelmemiş olursa bu karışıklık her türlü bozukluklara, hastalıklara, sayısız çöküntülere sebep olacaktır.
128
Kötüler vücutları kötü yaratıldığı, kötü eğitildikleri için kötü olurlar; bu iki şey herkesin canını sıkar ve kendi isteğimize rağmen olur. Acılar için de bu böyledir: Ruhun çektiği büyük acıların sebebi de yine vücuttur.
136
Öteki canlıların nasıl meydana geldiklerini de lâfı uzatmıya lüzum olmayan yerlerde, kısaca anlatalım; böylece bu konuda tam ölçüyü koruduğumuza inanabiliriz. işte söyleyeceklerimiz. Dünyaya gelen insanlar arasında korkaklık gösterenler, hayatlarını kötülük etmekle geçirenler, dünyaya ikinci gelişlerinde kadın olarak doğdular. Bundan ötürü, tanrılar o zaman bizde cinsi temas isteğini uyandırdılar; bizde başka bir can, kadınlarda da başka çeşit bir can meydana getirdiler ; her ikisini de şu şekilde yarattılar. Ciğerleri geçtikten sonra, havanın baskısı ile dışarıya atılmak üzere, böbreklerin altına giren içkilerin vücudumuza aktığı yolun başında, tanrılar, baştan başlayarak boyundan ve bel kemiğinden aşağıya inen koyu ilik kemiğinde, bundan önceki sözlerimizde tohum adını verdiğimiz kemik iliğinde, bir delik açmışlardır. Bu kemik iliği canlı olduğu ve kendine bir yol bulduğu için bu yolun bulunduğu kısımda kuvvetli bir çıkarma isteği yaratmış, böylece dünyaya çocuk getirme sevgisini doğurmuştur. Bunun içindir ki erkeklerin tenasül örgenleri, tıpkı akıldan yana sağır olan hayvanlar gibi, tabii olarak serkeştir ve hükmetmeyi sever; kendini azgın iştahlara kaptırarak her yanda hükmünü geçirmek ister. Kadınlardaki rahim, aynı sebeplerden dolayı, onlarda çocuk yapmak arzusiyle yaşayan bir canlıdır. Bu işe elverişli zamanı geçtikten sonra uzun zaman kısır kalırsa, tehlikeli bir şekilde huylanır, vücudun her yanında dolaşır, nefes borularını tıkar, soluk almağa engel olur, büyük acılara yol açar, her çeşitten başka hastalıklara sebebolur; bu hal istek, sevgi iki cinsi birleştirip, ağaçtan devşirir gibi bir meyve devşirip bir evleğe eker gibi rahme küçüklüklerinden ötürü gözle görülemiyen, daha henüz şekli olmıyan canlılar serpinceye kadar devam eder. Sonra bu canlılarda türlü türlü kısımlar peyda olur. Bunlar rahmin içinde beslenir, büyür, sonra dünyaya gelerek canlıların meydana gelmesini tamamlar. Kadınların ve bütün dişi cinsinin aslı budur.
Saç yerine tüyleri olan kuşların soyuna gelince onlar küçük bir değişme ile, kötülüğü olmayan hafif, gök yüzüyle meşgul, fakat saflıkları yüzünden gözle gördükleri şeylerin en kuvvetli insanlar olduğuna inanan şekil değiştirmiş insanlardır.
Karada yaşayan hayvanlar ile yırtıcı hayvanların soyu da kafada meydana gelen hareketleri kullanmadıkları, kendilerini sadece göğüslerine yerleştirilmiş olan ruh kısımlarının eline bıraktıkları için hiç felsefe ile uğraşmayan ve gök cisimlerinin hiç birinin özüne dikkat etmeyen kimselerden meydana gelmiştir. Bu alışkanlığın tesiriyle ön örgenleri ile kafaları, toprakla olan yakınlıkları yüzünden, toprağa doğru eğiktir. Kafa tasları uzamış, ruhlarının hareketi, tembellikleri yüzünden her birinde nasıl bozulmuşsa, ona göre çeşit çeşit şekiller almışlardır. Bu çeşit varlıkların dört veya daha fazla ayaklı olmalarının sebebi şudur. Tanrı en budalalarına, toprağa daha çok bağlı kalsınlar diye, daha çok ayak vermiştir. İçlerinde en ahmak olanlarına, ayaklan hiç bir işlerine yaramadığı için, vücutlarını boylu boyunca toprağa uzatanlara gelince, Tanrı onları ayaksız, toprağın üstünde
sürünür yaratmıştır. Nihayet dördüncü tür, suda yaşayanlar, insanların en aptallarından en bilgisizlerinden meydana gelmiştir. Onlara bu şekli veren yüce yapıcılar tam manasiyle soluk almalarına bile izin vermemişlerdir, çünkü ruhları işledikleri günahlar yüzünden, kötülükle dolu idi. Onları hafif ve temiz olan hava yerine, derin ve bulanık suyun içinde nefes almak zorunda bırakmışlardır. İşte balık türü ile suda yaşayan kabukluların türü böylece meydana geldiler. Onlar derin bir bilgisizliğe düşmüş oldukları için, en derin yerlere yerleştirilmişlerdir. Böylece o zamanlarda olduğu gibi bugün de canlı varlıklar, zekâ veya budalalıklarının azalıp çoğalmasına göre, birbirlerinin kılığına girmekte, şekil değiştirmektedirler.
Sokrates’ın Savunmasından
40
Belki bana denecek ki: "Sokrates; ağzını tutamaz mısın, sana kimse karışmadan yabancı bir şehre giderek, yaşayamaz mısın?" Buna vereceğim cevabı anlatmak çok güç. Çünkü dediğinizi yapmamın tanrıya karşı bir itaatsizlik olacağını, onun için ağzımı tutamayacağımı söylersem ciddi bir söz söylediğime inanmayacaksınız; erdemi, üzerinde hem kendimi hem başkalarını sınadığım daha birçok meselelere her gün kafa yormanın, tartışmanın insan için en büyük iyilik olduğunu, üzerinde düşünülmeyen bir hayatın yaşanmaya değer bir hayat olmadığını söylersem bana gene inanmayacaksınız. Size kabul ettirmek kolay olmamakla beraber, söylediklerim doğrudur.
Devlet’ten
19
Gerçekten, ihtiyarlık bu bakımdan kurtuluş sayılır. İstekler, hırslar gevşeyince insan rahatlar, Sophokles'in dediği gibi zırdeli bir zorbanın elinden yakasını sıyırmış olur. Yaşlıların yakınlarından çektiklerine gelince Sokrates, bunların da sebebi ihtiyarlık değil, insanların kendi huyudur. Ölçülü, uysal olana ihtiyarlık dert olmaz. Öyle olmayana ise, gençlik de bela olur, ihtiyarlık da. (Kephalos)
36
İnsanlar, eğriliği, eğrilik yapmak korkusundan değil, eğriliğe uğramak korkusundan ayıplarlar. Görüyorsun ya, Sokrates; sonuna varan bir eğrilik böylece hür adama, doğruluktan daha çok yaraşır. Bu yüzden daha güçlü, daha efendi olur. Başta da söylediğim gibi, doğruluk güçlünün işine gelendir. Eğrilikse, kendimize yararlı olan, kendi işimize gelendir. (Sofist)
64
Öteden beri sürüp giden yetiştirme yolundan daha iyisini bulmak zordur. Bo yolsa, beden için idman, ruh için müziktir.
78
Demek şiirin iki türlü anlatma yolu varmış: Biri, dediğin gibi tragedya ve komedyadaki taklit yolu, öteki, şairin olan biteni kendi anlatması.
82
Makamlardan anlamam, ama öyle bir makam alalım ki, savaşta, ya da zor karşısında kalan, yaralanan, yenilen, ölümle karşı karşıya gelen ve her türlü mutsuzluk içinde kaderine kafa tutabilen bir adamın yiğitçe davranışına uysun. Bize bir başka makam daha lazım ki, barış içindeki yaşayışımıza, giriştiğimiz işleri başarmak için, zor kullanmadan, serbestçe yaptıklarımıza uysun. Barışta ne yapar bu insan? Bir dostuna öğüt verir, Tanrıya yalvarır, birine yol gösterir, kızar, sitem eder; ya da kendisine bir başkası yalvarır, öğüt verir, yol gösterir, o da denileni yapar, sonunda giriştiği işi başarır. Başardığı zaman da gurura kapılmaz, ölçülü, akıllı ve uslu davranır. Olan biteni hoşgörür. İşte biri sert, öteki yumuşak bu iki makam, : günde olsun, kötü günde olsun, aklı başında ve yiğit insanların sesine uyacak olan bu iki makam bize yeter.
91
İşte devletimizde böyle hekimler, böyle yargıçlar bulunacak. Bunlar yurttaşlar arasında, bedenleri ve içleri doğuştan iyi olanlara bakacak, iyi olmayanlara gelince, bedenleri bozuk olanları hekimler bırakacak ölsün. İçleri yaradılıştan kötü olanlara gelince, onları da yargıçlar öldürecek değil mi?
96
- Peki söyleyeyim. Nasıl bir cüretle ve ne kelimelerle konuşacağımı bilmem, ama önce önderleri ve yardımcıları, sonra da bütün şehri şuna inandırmaya çalışacağım; kısaca diyeceğim ki: "Biz sizi bazı ilkelere göre yetiştirdik ya, bunlar bir çeşit rüyaydı. Gerçekte siz, silahlarınız, bütün eşyalarınızla birlikte yerin altında yetiştiniz, yoğruldunuz. Toprak, bir ana gibi, iyice büyüttükten sonra yeryüzüne çıkarttı sizi. Üstünde yaşadığımız bu toprak sizleri büyüten, emziren ananızdır. Ona saldıran olursa korumak boynunuzun borcudur. Yurttaşlarınız da aynı toprağın çocukları ve sizin kardeşlerinizdir".
- Doğrusu boşuna çekinmemişsin, bu yalana başvururken!
- Evet! Evet ama sonunu dinle: "Bu toplumun birer parçası olan sizler, diyeceğim, birbirinizin kardeşisiniz. Ama, sizi yaratan Tanrı, aranızdan önder olarak yarattıklarının mayasına altın katmıştır. Onlar bunun için baş tacı olurlar. Yardımcı olarak yarattıklarının mayasına gümüş, çiftçiler ve öbür işçilerin mayasına da demir ve tunç katmıştır. Aramızda bir hamur birliği olduğuna göre sizden doğan çocuklar da herhalde size benzeyeceklerdir. Ama arada bir, altından gümüş, gümüşten de altın doğduğu olabilir. Bunun için Tanrı, her şeyden önce önderlere, doğan çocuklara iyi bekçilik etmelerini, içlerine bu madenlerden hangilerinin katılmış olduğunu dikkatle araştırmalarını buyurmuştur. Kendi çocukları tunçla, ya da demirle katışık doğ-muşlarsa hiç acımayıp, hamurlarına uygun işlere koyacak onları; çiftçi, ya da işçi yapacak. Çiftçi ve işçi çocukları arasından mayaları altın ve gümüşle katışık doğanlar olursa, onları gözetecek, kimini önderliğe kimini bekçiliğe yükseltecek; çünkü mayasında demir, ya da tunç katışık olanların önderlik edeceği gün şehrin yok olacağını Tanrı buyurmuştur". Şimdi, sen yurttaşları bu masala inandırmanın bir yolunu bulabilir misin, onu söyle!
123
- Gel şimdi, kötülüğün çeşitlerini görelim. Bence üstünde durulmaya değer kaç çeşit kötülük olduğunu söyleyeyim sana.
- Söyle, dinliyorum.
- Konuşmamızın bizi ulaştırdığı yüksek yerden bir çeşit iyilik, buna karşı da sayısız kötülükler görüyorum. Bunların dördü, üstünde durulmaya değer.
- Ne demek istiyorsun?
- Kaç çeşit devlet şekli varsa, o kadar da insan hali vardır.
- Peki ne kadar?
- Beş devlet şekli, beş de insan hali.
- Söylesene, nedir bunlar?
- Bunlardan biri bizim kurduğumuz devlet şeklidir. Ama ona iki ad verebiliriz. Baştakilerden biri ötekilerden üstünse, buna monarşi; baştakiler birbirine eşitse aristokrasi, yani en iyilerin yönettiği devlet.
- Doğru.
- Bence bu ikisi bir yola çıkar; çünkü, baştakiler çok da olsa, tek de olsa bizim çizdiğimiz yolda yetişmişlerse, devletin anayasasını değiştirmezler.
131
Demek ki, devletin yönetiminde kadının kadın olduğu için, erkeğin de erkek olduğu için daha iyi yapacağı iş yoktur. Yaradılıştan her iki cinste de aynı güçler vardır. Kadın da erkek gibi bütün işleri görebilir. Ne var ki, kadın hiçbir işte erkek kadar olamaz.
135
- Üzerinde anlaştığımız ilkelere göre, her iki cinsin de en iyilerinin en fazla, en kötülerinin de en az çiftleşmeleri gerekir. Ayrıca en kötülerin değil, en iyilerin çocuklarını büyütmeliyiz ki, sürünün cinsi bozulmasın. Bunun için başvurulacak çareleri yalnız devlet adamları bilmeli, yoksa bekçiler arasında çatışmalar olabilir.
- Doğru.
- Öyleyse delikanlılarımızla kızlarımızı, düğün dernekle evlendireceğiz. Kurbanlar keseceğiz ve şairlerimizden bu evlenmeleri kutlayan şiirler isteyeceğiz. Evlenmelerin sayısını da devlet adamları kestirecek. Bu sayı savaşlara, hastalıklara ve daha başka olaylara göre azalıp çoğalacak. Öyle ki, devlet, toplumun azalmasını da önleyecek, çoğalmasını da.
- Evet.
- Bence, evlenecekleri, kurnazca tertiplenmiş kurallarla seçmeli... Böylece cinsleri iyi olmadığı için seçilmeyen mutsuz yurttaşlar devlet adamlarına değil, kaderlerine küsmüş olurlar.
- Bence de en iyisi bu.
- Bundan başka, savaşta ve başka işlerde yararlık gösteren gençlere nişanlar, ödüller vermeli. Bu arada kadınlarla herkesten daha çok yatma hakkı tanımalı onlara. Kendilerinden alabildiğimiz kadar çok döl almak için bundan daha iyi fırsat olmaz.
- Doğru.
- Doğan çocuklara gelince, bunları özel bir kurula bırakmalı, bu kurulda kadınlar da olacak, erkekler de; çünkü devlet işlerinde her iki cins de ortaktır.
- Evet.
- Bu kurul, en seçkin yurttaşların çocuklarını bir yuvaya yerleştirir, onları şehrin belli bir semtinde oturacak bakıcı kadınlara emanet eder. Seçkin olmayan yurttaşların ve daha başkalarının doğuştan bir eksikliği olan çocukları da gözden uzak uygun bir yerde bakılır.
- Evet, bekçilerin cinsini korumak istersek, başka çare yok.
- Beslenme işini de bu kurul düzenler. Memeleri süt dolu anaları yuvaya getirir ve bunların kendi çocuklarını tanımamaları için elinden geleni yapar. Çocukların kendi analarının sütü yoksa, sütü olan başka kadınlar bulunur. Süt veren anaların da bu işte fazla oyalanmamaları gerekir. Çocuklara bakma işini de kadın, erkek bakıcılara bırakmalı!
- Bekçi kadınların analığını bir hayli kolaylaştırdın!
- Öyle gerek. Ama daha bitmedi söyleyeceklerimiz. Çocukları, gürbüz çağdaki insanlardan üreteceğimizi söylemiştik, değil mi?
- Bu gürbüzlük çağının kadınlarda yirmi, erkeklerde otuz yıl sürdüğüne inanır mısın benim gibi?
- Hangi yıllardır bunlar?
- Kadın, yirmisinden kırkına kadar çocuk verecek devlete; erkekse, yarışta en azgın olduğu çağı geçtikten sonra, elli beşine kadar yapacak bu işi.
- Gerçekten her iki cinste de beden ve kafa en iyi bu yaşlarda işler.
- Eğer bir kimse bu yaşların altında ve üstünde çocuk yapacak olursa, onu dine ve devlete karşı bir suç işlemiş sayacağız. Bu üretme, devletin her evlenmede kadın erkek rahiplerle yaptığı kurban ve dua törenlerinden yoksun kalmıştır. Oysa ki, bu törenler seçkin insanlardan hep daha seçkin çocuklar, yararlı insanlardan daha yararlı çocuklar doğması için yapılır. Bunun dışında kalan her üretme, karanlıkların ve korkunç bir azgınlığın işi sayılacak.
- Öyle olmalı.
- Devlet iki insanı birleştirmedikçe, bunlar üretme çağında da olsalar, birleşirlerse, kanuna karşı gelmiş olacaklar. Nişansız, dini törensiz doğan çocuk, piç sayılacak.
164
Büyük suçları, korkunç kötülükleri, orta yaratılışlı insanlar mı işler sence, yoksa eğitimin bozduğu sağlam yaradılışlılar mı? Cılız bir yaratık ne iyinin, ne kötünün büyüğüne ulaşamaz değil mi?
166
Güzel, kendi başına güzeldir. Değişik güzel şeyler değildir. Güzel olan, kendiliğinden var olan bir şeydir.
179
- İşte, nesnelere gerçekliğini, kafaya da bilme gücünü veren iyi ideasıdır. Bunu iyi bil. Bilinen şeyler olarak gerçeğin ve bilimin kaynağı odur. Ama, bilim ve gerçek ne kadar güzel olursa olsunlar, şuna inan ki, iyi ideası olanlardan ayrı, onların çok üstündedir. Görünen dünyada ışığın ve gözün güneşle yakınlığı olduğunu düşünmek doğru, ama onları güneş saymak yanlış olduğu gibi, kavranan dünyada da bilim ve gerçeği yakın saymak doğru, ama onları iyinin ta kendisi saymak yanlıştır. İyinin yeri elbette ikisinin de üstünde, çok yükseklerdedir.
182
- Anlıyorum, ama pek o kadar da değil. Çünkü, bu sözünü ettiğin araştırma pek kolay bir iş olmasa gerek. Bana öyle geliyor ki, senin ortaya koymak istediğin şu: Dialektika yoluyla ulaşılan varlık ve kavram bilgisi, varsayımlara dayanan bilimler yoluyla elde edilen bilgiden daha açıktır. Şüphesiz bilim konularını inceleyenler, duyularını değil, düşüncelerini kullanmak zorundadırlar. Ama onları ilkeye çıkmadan varsayımlara dayanarak inceledikleri için, sence ancak bir ilkeyle anlaşılabilecek olan bu nesneleri anlayamazlar. Anladığıma göre sen, geometri ve ona benzer bilimlere kavrama değil, çıkarma bilgi diyorsun. Çünkü çıkarma bilgi, sanıyla kavrama bilgi arasında ortalama bir şeydir.
- Çok iyi anlamışsın. Şimdi bizim çizgi üzerinde yaptığımız dört bölüme, dört türlü düşünüş yolunu uygula. En yüksek bölüme “kavrayış" diyelim, ikincisine "çıkarış" üçüncüsüne "inanç", dördüncüsüne de "sanı". Sonra bunları aydınlık derecesine göre sıralayalım. Bunu yaparken de, bir şeyin gerçeğe ne kadar yakın olursa o kadar aydınlık olacağını unutmayalım.
198
Astronomide nasıl gözün gördüğü bir hareket varsa, armonide de kulak yoluyla duyulan bir hareket vardır. Bu bakımdan armoniyle astronomi kardeş sayılır. Pythagoras’çılar öyle der. Biz de öyle diyoruz.
221
-İşte bu kavgada fakirler düşmanlarını yendiler mi, demokrasi kurulur. Zenginlerin kimi öldürülür, kimi yurtdışına sürülür. Geri kalan yurttaşlar devleti ve devlet işlerini eşit şartlarla paylaşırlar. Çok defa da işbaşına gelecekler kurayla seçilir.
-Evet, demokrasi ya böyle silah gücüyle olur ya da zenginlerin korkup kaçmasıyla.
…
-Ama bu devlette bir düzen arayıp bulursan, ne mutlu sana.
-Niçin?
-Çünkü, özgürlük olduğu için bütün düzenler vardır orada, o kadar ki, bizim gibi bir devlet kurmak isteyenler, bir demokrasi devletine gidip diledikleri düzeni seçebilirler. Bir düzen panayırıdır demokrasi, beğen beğendiğini al.
…
- Bu devletin cömertliğine, hoşgörürlüğüne diyecek yoktur. Bizim devletin temellerini atarken, büyük bir saygıyla sözünü ettiğimiz ahlak değerlerine aldırış bile edilmez. Bizce iyi adam olmak kolay iş değildi; önce insanın doğuştan bir üstünlüğü olacak diyorduk, çocukken hep güzel şeylerle oynayacak, sonra kendini bütün güzel şeyleri öğrenmeye verecek. Demokraside hiçe sayılır bütün bunlar. Bir devlet adamının nasıl yetişmesi, ne bilgiler edinmesi gerektiği düşünülmez. Kendimize halkın dostu dedirtmek yeter; bütün şerefler kazanılır bununla.
(Yöneticiler, zamanla zorbaya dönüşür.)
249
-…istekler bedenimizdeki bir çeşit yokluklar değil midir?
252
- Zevk gerçekliği bakımından kralın zorbadan uzaklığını da anlamak istersek bu hesabı yapar ve görürüz ki, kral yedi yüz yirmi dokuz kere daha mutlu, zorba da o ölçüde mutsuzdur.
- Bizim iki adamı, doğruyla eğriyi, zevk ve acı bakımından ayırmış oldun, hem de yaman bir sayıyla doğrusu!
- Sayı yaman ama yanlış değil. Ömürlerinin her yılında da tam bu kadar gündüz ve gece vardır, hesabımız tamamsa.
262
-Öyleyse diyebiliriz ki, şairler, Homeros başta olmak üzere, en tüksek değerleri anlatırken olsun, herhangi bir şeyi uydururken olsun, birer benzetmecidirler sadece; gerçeğin kendisine ulaşamazlar. Demin dediğimiz gibi, ressam nasıl kunduracılığın ne olduğunu bilmeden bir kundura resmi yapıyor, bir sanatı onlardan çok bilmeyenler de renklere, biçimlere bakıp onu sahici gibi görüyorlarsa, bu da öyle.
- Doğru.
- Şair de herhalde ele aldığı sanata, kelimeler ve cümlelerle uygun renkler veriyor, aslını bilmediği şeyin öyle bir benzerini yapıyor ki, onun gibi yalnız kelimelerden anlayan kimseler, ölçüye, ritme, düzene kapılarak, şairin kunduracılığı da, savaş sanatını da tam olduğu gibi verdiğini sanıyorlar. Sözlerini öyle süslüyor ki sürüklüyor insanları. Şairlerin söylediğini şiirin renklerinden sıyırıp da yalın söze çevirdin mi ne hale gelir, bilirsin; denemişsindir sen de bunu.
- Bazı insan yüzleri vardır hani, tazelikten başka güzellikleri yoktur; gençlik bir çekildi mi üzerlerinden, kimse bakmaz yüzlerine. Onlara benzetebiliriz şiirleri.
263
-Her şeye bağlı üç sanat vardır: Kullanma sanatı, yapma sanatı, benzetme sanatı.
268
- Felakete uğrayınca zorla tutmaya çalıştığımız neydi içimizde? Gözyaşı dökmek, dilediği gibi inlemek, acıdan bağırmak isteyen yanımız değil mi? İşte yaradılışımızdan bu isteklere çevrili yanımızı doyurmak ister şairler. Tiyatrolarda budur coşturdukları yanımız. En iyi yanımıza gelince, akıl ve gelenek bizi tutmazsa, gözyaşları karşısında yumuşar, başkalarının felaketine ağlamayı ayıp saymayarak kendimizi acıma duygularına bırakır, alkışlamayı küçüklük saymaz, tersine iyi bir insanın buna ağlaması gerektiğine, bu şiirden aldığı zevkin faydalı bir zevk olduğuna, bütün şiiri atmakla bu zevkten yoksun kalacağına inanır. Bence çok azdır onun gibi düşünen adamlar; onlara göre başkalarının duyguları bizim de duygularımız olabilir; çünkü duyarlığımızı başkalarının dertlerine göre ayarlamışızdır, kendimiz için dizginlediğimiz acılar başkaları için dizginleyemeyiz.
- Çok doğru söylüyorsun.
- Komedya için de aynı şeyi söyleyemez miyiz? Bir tiyatroda, yahut eş dost arasında bir soytarılık gördün diyelim. Bunu kendin yapmaktan utanabilirsin, ama tiksinecek yerde beğendin diyelim bunu. Tragedyada gelen neyse burada da o gelmez mi başına? Sana soytarı demesinler diye aklınla tuttuğun gülünç yanını meydana koymuş, onu desteklemiş ve farkına varmadan bir soytarı haline gelmiş oluyorsun.
- Diyecek yok buna.
- Tutku gibi, öfke gibi içimize hoş veya acı gelen ve ister istemez gündelik hayatımıza giren duygular şiir benzetmesinin etkisi altında kalmaz mı? Benzetme bu duygulan kurutacak yerde sulayıp besler, dizginlenmesi gereken tutkulara içimizin dizginlerini verir, böylece de iyi ve mutlu olmamıza değil, kötü ve mutsuz olmamıza yol açar.
-Ben de öyle derim.
-Öyleyse, Glaukon, Homeros hayranlarına rastlayınca ne yapacaksın? Sana derlerse ki: “Homeros Yunanlılığın kurucusudur: insanları yönetmek, yetiştirmek için ondan örnek almalı, davranışlarımızı onun öğütlerine uydurmalıyız"; bu adamları saygıyla selamlar, sevgiyle kucaklarsın; sizden değerli insan yoktur, dersin; bence de Homeros şairlerin en büyüğü, tragedya şairlerinin de başıdır, dersin; ama bizim devletimize Tanrıları ve iyi insanları öven şiirlerden başkasını sokmayacağımızı unutmazsın. Ne kadar hoş da olsa, öteki şiirlerin perisi senin devletine girdi mi, acı tatlı duygular kanunların yerini alır, toplum her şeyde en iyiyi arayacak yerde acıya, tatlıya bakar.
271
-Demek ki her varlığı yok eden içindeki kötülük, tabiatın ona kattığı illettir. Bu kötülük olmasa hiçbir şey yıkamaz onu; çünkü iyinin bir şeyi yıkmasından korkulmaz; ne iyi, ne kötü de yıkmaz hiçbir şeyi.
272
-Ruhu kendi bozukluğu, kendi kötülüğü öldüremedikten, yok edemedikten sonra, başka bir varlığı öldürmeye yarayan, kendine bağlı olmayan herhangi bir şey zor yok edebilir onu.
-Zor eder doğrusu.
-Ama bir şeyi ne kendine özgü, ne de kendine yabancı hiçbir kötülük öldüremezse, hep var kalacak demektir, hep var kalmak da ölmezlik değil midir?
275-280
- Doğruyla eğriyi ölümlerinden sonra bekleyen karşılıklar yanında bütün bunlar sayıca da, önemce de hiç kalır. Şimdi bu ölüm sonrasını anlatalım ki her ikisi tam payını alsın.
- Anlat, dinlemeye can atıyorum ölüm sonrasını.
- Bir Alkinoos masalı değil şimdi sana anlatacak olduğum; bir yiğidin Pamphylia'dan gelme Armeios oğlu Er'in başından geçeni anlatacağım. Bu yiğit bir savaşta ölüyor. On gün sonra onu, kokmaya başlamış ölüler arasında bozulmamış bir halde buluyor, kaldırıp evine götürüyorlar gömmek için. On ikinci gün, ölüsünü yakacakları sırada yiğit diriliyor. Anlatıyor o zaman ötede gördüklerini. Canı bedeninden çıkar çıkmaz birçoklarıyla birlikte yola düzülmüş. Hep birden görülmedik bir güzel yere gelmişler. Orada iki çift kapı varmış: Bir çift kapı yerde, bir çift kapı yukarıda, gökte, tam ötekilerin karşısında. Bu çift kapıların ortasında yargıçlar oturuyormuş. Yargılarını verdiler mi, doğrulara göğe çıkan sağdaki yolu gösteriyorlarmış, yargılarını bir yazıyla önlerine asıp yolluyorlarmış. Suçluları soldan aşağı inen yola sokuyorlarmış, onların bütün yaptıklarını da bir yaftayla sırtlarına asıyorlarmış. Bizim yiğit yaklaşınca, yargıçlar demişler ki ona: Sen insanlara bu yeraltı dünyasından haber götüreceksin, orada olup bitenlere iyi bak. O da bakmış, görmüş. Yargılanan ruhların kimi gökteki, kimi yerdeki kapıların birinden çıkıp gidiyormuş. Öteki kapıların birinden yerin derinliklerinden çıkan perişan, bitkin, toz toprak içine ruhlar geliyormuş, öbüründense gökten inen pırıl pırıl ruhlar. Birbiri ardından ilerleyen bu ruhlar uzun bir yolculuktan gelmişe benziyorlarmış. Hepsi, bir bayram sevinci içinde, bir çayırlıkta toplanıp oturuyorlarmış. Birbirini tanıyanlar selamlaşıyor, yerden gelenler gökten, gökten inenler yerden haber soruyorlarmış. Kimi yeraltında bin yıl süren yolculuklarında çektikleri ve gördükleri işkenceleri ağlaya sızlaya anlatıyormuş, kimi göklerin tadına doyulmaz nimetlerini, sonsuz güzelliklerini. Neler, neler anlatmışlar. Glaukon; uzun sürer hepsini sayıp dökmek, ama en önemlisi şunlarmış: İşlenen suçların, aldatılan insanların sayısı kaç olursa olsun kötüler bütün yaptıklarını teker teker ve on kat ödüyorlarmış. Cezaların her biri yüz yıl sürüyormuş, yani bir insan ömrü, orada on katına çıkıyormuş. Birçok insanın kanına girenler, devletleri, orduları aldatıp köleliğe düşürenler, herhangi bir felakete yol açanlar, her suç için on kat ağır ceza çekiyorlarmış. İnsanlara iyilik etmiş, doğruluktan ayrılmamış olanların gördükleri karşılık da aynı ölçülerle artıyor, güzelleşiyormuş. Doğarken, ölen, yahut az yaşayan çocuk ruhları üzerine de çok şeyler öğrenmiş Er, ama onları anlatmaya değmez. Tanrılara, ana babaya saygı veya saygısızlığın, bıçakla adam öldürmenin karşılığıysa, demin söylediklerimi aşıyormuş. Bir adamın yanına gitmiş; ona başkaları Büyük Ardiea'nın nerede olduğunu sormuşlar. Bu Ardiea dediği, bin yıl önce Pamphylia'da bir şehrin zorbasıymış. Babasını, ağabeyini öldürmüş, daha birçok haltlar etmiş. Er'in dediğine göre, şunları anlatmış adam: O gelmedi, demiş buraya hiç gelemez o. Gördüğümüz korkunç şeylerden biri de bu oldu. Bütün cezalarımızı çektikten sonra kapının ağzına gelip çıkacağımız sırada bu Ardiea'yı daha başka zorbalar ve bir sürü haydutla bir arada gördük. Tam çıkacakları anda kapı yol vermedi onlara. Bu uslanmaz kötülerden, yahut cezasını doldurmamışlardan biri geldi mi, kapı gürlemeye başlıyordu. Aralıkta duran ateş bedenli korkunç adamlar kapının gürlemesini duydular mı herifi belinden yakalayıp götürüyorlardı. Ama Ardiea'yla yanındakileri, ellerine, ayaklarına, boyunlarına zincir vurup yere attılar, yer yer derilerini yüzüp yolun kıyısına çektiler ve hepsini dikenli çalılıklar üzerine uzattılar. Bu arada gelen geçene, bu adamlara hangi günahları için böyle yaptıklarını anlattılar. Sonra hepsini götürüp Tartaros'un dibine attılar. Er'in anlattığına göre kapı önünde kendilerinin de çekmediği korku kalmamış. Ama en korkunç şey, insanın tam çıkacağı sırada kapının kükremesi oluyormuş. Kendileri çıkarken kapı gürlemeyince rahat nefes alabilmişler. İşte aşağı yukarı bunlarmış azaplar, iyi ve kötü karşılıklar. Her küme çayırda yedi gün kaldıktan sonra çadırlarını kaldırıp, sekizinci gün yola çıkıyor ve dört gün sonra başka bir yere varıyormuş. Orada yukarıdan aşağı gökle yer arasında uzayıp giden bir ışık görmüşler, direk gibi dümdüz bir ışık, gökkuşağı gibi ama daha parlak, daha arık. Bir gün daha yürüyüp bu ışığa varmışlar. Orada, bu ışığın ortasında göğe gerili zincirlerin uçlarını görmüşler. Çünkü bu ışık zincirlerle bağlıymış göğe, kadırgaları boydan boya kuşatan halatlar gibi. Dönen bütün kubbeyi de böylece tutuyormuş bu ışık. Bu bağlantıların uçlarında Kader'in bütün yuvarlaklarını döndüren kirmeni asılıymış. Gövdesi ve kancası çelikten, ağırşağıysa çelik ve başka madenlerle katışıkmış. Bu ağırşak bak nasıl bir şeymiş: Dışarıdan bizim bildiğimiz ağırşağa benziyormuş ama, iç yapısı Er'in dediğine göre söyleymiş: Oyuk, içi boş bir ağırşak, onun içinde bir benzeri daha, ama daha küçük, iç içe oturtulmuş kutular gibi; onun da içinde bir tane daha, yine bir tane daha, böyle gidiyor, sekiz ağırşak hepsi iç içe. Yukarıdan bakınca kıyıları çember çember görünüyor, ama hepsi birden gövdeyi saran bir tek ağırşak gibi düz. Gövde sekizinciyi ortasından delip geçiyor. En dıştaki birinci ağırşağın çemberi hepsinden geniş. Bu bakımdan altıncı ağırşak ikinci sıraya giriyor, dördüncü üçüncüye, sekizinci dördüncüye, yedinci beşinciye, beşinci altıncıya, üçüncü yedinciye, ikinci de sekizinciye. En büyüğünün çemberi renk renkmiş; yedincininki en parlak olanıymış, sekizincininki ışığını ondan alıyormuş ve bir renkmiş onunla. İkinci ve beşincinin çemberleri de aşağı yukarı o renk, ama daha sarı, üçüncü hepsinden beyaz, dördüncü kırmızımtırak, altınca beyaza yakınmış. Kirmen kendi çevresinde biteviye dönüyormuş, ama içerideki yedi çember daha yavaş ve ters yöne dönüyormuş. En çabuk dönen sekizinci, sonra yedinciymiş, altıncı ve beşinci onunla bir çabukluktaymış. Bu bakımdan dördüncü üçüncü gibi geliyormuş, üçüncü, dördüncü, ikinci de beşinci; kirmenin kendi, Kader'in dizleri üstünde dönüyormuş. Her çemberin üstünde onunla birlikte dönen bir denizkızı varmış, her denizkızı kendine göre bir ses çıkarıyormuş, bu sekiz ses birleşip bir tek ses oluyormuş. Eşit aralıklarla oturmuş üç kadın da dönüyormuş onlarla; Kader'in kızları, Moira'larmış bunlar; beyazlar giymiş, başlarında şeritler sarılıymış; Lakhesis, Klotho ve Atropos, seslerini denizkızlarına uydurup şarkı söylüyorlarmış; Lakhesis geçmişin, Klotho bugünün, Atropos geleceğin şarkısını. Ayrıca Klotho sağ elini kirmene uzatıp dış çemberi çeviriyormuş arada bir; Atropos sol eliyle iç çemberleri, Lakhesis de iki eliyle bir dış çemberi, bir ötekileri çeviriyormuş. Ruhlar gelir gelmez Lakhesis'in önüne çıkmışlar. Önce bir rahip onları sıraya dizmiş, sonra Lakhesis'in dizlerinden kura sayılarını ve hayat örneklerini almış, yüksek bir kürsüye çıkıp bağırmış: Kader'in kızı bakire Lakhesis'in buyruğunu dinleyin; değişken ruhlar! Yeniden ölümlü bir hayata doğacaksınız! Bir kader perisi seçmeyecek sizi, kader perinizi siz kendiniz seçeceksiniz. Herkes kendine düşen sırayla Kader'in kendini bağlayacağı hayatı seçecek. İyiliğe gelince, onun sahibi yoktur; kim iyiliğe ne kadar verirse, o kadar iyilikten payı olun Herkes seçtiği hayattan kendi sorumludur; Tanrı karışmaz buna. Bu sözler üzerine rahip kuraları atmış, herkes yanına düşeni almış, yalnız Er'in almasına izin verilmemiş. Böylece herkes seçme sırasını öğrenmiş. Sonra aynı rahip hayat örneklerini sermiş önlerinde yere. Bu örneklerin sayısı ruhların sayısından çok fazlaymış. Her cinsten türlü türlü hayat; hayvanların ve insanların yaşayabilecekleri her çeşit hayat; zorba hayatları, kimi ölünceye kadar süren, kimi yarıda değişik yoksulluk, sürgün veya dilencilik içinde biten; ünlü insan hayatları, kimi beden, yüz güzelliğiyle, kimi savaş gücü, kuvvetiyle, kimi soylu sopuyla, atlarının büyük değerleriyle ün salan. Her bakımdan sönük insan hayatları, ayrıca her çeşitten kadın hayatları da varmış. Ama ruhlar için hiçbir sıra gözetilmiyormuş. çünkü her biri seçecekleri hayata göre ister istemez değişeceklermiş. İnsan hayatının başka yönlerine gelince, onlar karışıkmış birbirine, zenginlik, fakirlik, hastalık, sağlık da bir şununla, bir bununla bir aradaymış. Bu kutuplar arasında orta hayat payları da varmış. İşte, Glaukon, insan için en zor an bu seçme anıdır galiba. Onun için her birimiz başka her şeyi bir yana bırakıp bunun üstünde durmalı, bunu incelemeliyiz. Belki arayıp bir adamını buluruz da bize iyi ve kötü hayatları ayırt etme gücünü ve bilgisini kazandırır, o zaman belki bütün bu yolların hangilerini birleştirip hangilerini ayırarak, hayatta hangilerinin bize ne yararı olacağını hesaplayarak, her yerde, her zaman mümkün olan en iyi hayatı seçebiliriz. Öyle bir adam bulursak öğrenelim ondan güzelliğin, fakirliğin veya zenginlikle şu veya bu yatkınlıkla, ne türlü birleşmesinden iyilik veya kötülük çıkacağını, parlak veya sönük bir doğuşun, devlet veya ev işlerinin, güçlü veya güçsüz olmanın, öğrenme kolaylığı veya zorluğunun, buna benzer doğuştan veya hayattan edinme kafa değerlerinin şu veya bu türlü bir araya gelmesinin ne sonuç vereceğini. Bütün bunları düşünür, ruhun aslını da göz önünde tutarsak hayatların iyisiyle kötüsünü ayırt edebiliriz. İyisi derken, başka her şeyi bir yana atıp, ruhu daha iyi edecek hayatı anlarız; kötüsü derken de ruhu daha kötü edecek hayatı. Çünkü yaşarken de, öldükten sonra da böyle bir seçmeden en fazla iyilik göreceğimizi biliyoruz artık. Hades'in ülkesine giderken bu inanç çelik gibi sert olmalı içimizde. Öyle olmalı ki orada para hırsı ve o cinsten kötülükler gözümüzü kamaştırmasın, zorbalık ve onlara benzer, onulmaz dertler, belalarla dolu hayatlara dört elle sarılmayalım; orta hayatları seçelim daha çok; hem bu hayatta, hem sonrakilerde yukarı veya aşağı uçlardan kaçınalım; çünkü insanın mutluluğu buna bağlıdır. Rahip, kura sayılarını atarken şunları da söylemiş, öte dünya habercisine göre: "Sırası en son olan da, iyi seçmesini bilir ve iyi yaşamaya çalışırsa iyi bir durum sağlayabilir kendine. İlk seçen dikkatli davransın, son seçen korkmasın". Rahibin bu sözlerinden sonra, diyor Pamphylia'lı kurası birinci çıkan hemen atılmış en büyük zorbalığı almış; o kadar düşünmeden, o kadar açgözlülükle saldırmış ki üstüne, seçtiği hayatın sonuçları üstünde durmaya vakit bulamamış; seçtiği hayatta kendi çocuklarını yemek ve daha başka korkunç şeyler olduğunu görmemiş. Ama sonra kaderini iyice gözden geçirince başlamış göğsünü yumruklamaya; rahibin söylediğini nasıl unuttum diye bağırıp çağırmaya. Başına aldığı dertten kendini suçlu bulacak yerde, talihe, cinlere, perilere çatıyormuş. İşin tuhafı, bu adam gökten gelenlerdenmiş, daha önce iyi düzenli bir devlette yaşamış; ama iyi adam olması bilgiseverlikten değil, görenekten geliyormuş. Gökten gelenler arasında böyle aldananlar hiç de az değilmiş; bunun bir sebebi de onların azap çekmemiş olmaları. Yerin altından gelen ruhlarsa, hem kendileri çekmiş, hem de çekenleri görmüş oldukları için, hayatlarını seçerken pek acele etmiyorlarmış. Bu yüzden, bir de kura sırasından ötürü, ruhların çoğu kötüden iyiye, yahut iyiden kötüye geçiyorlarmış. Gerçekten de bu dünyaya her gelişte insan temiz bir bilgi ve düşünce dostu olursa, hayat seçmede son sıraya da düşmezse, öbür dünyadan gelenlerin dediklerine göre, hem bu dünyada mutlu olabilir, hem de ötedeki yolculuğu çetin yeraltı yollarında değil, dümdüz gök yollarında yapabilirler. Er'in anlattığına göre, hayat seçmede ruhların değişik davranışları görülecek şeymiş. Acınacak, gülünecek, şaşılacak şeyler oluyormuş. Çoğu eski hayatlarındaki alışkanlıklara kapılıyormuş. Gördüğü ruhlar arasında olan Orpheus, bir kuğunun hayatını seçmiş; kendini öldüren kadınlara öfkesinden, bir kadından doğmak istememiş. Thamyras da bir bülbül hayatı seçmiş. Bir kuğunun, daha başka kuşların insan hayatını seçtiklerini de görmüş. Yirminci olarak seçen ruh, bir aslanın hayatını almış; Telamon oğlu Aias'ın ruhuymuş bu; Hektor'un silahları ona verilmediğine kızdığı için insan olmak istemiyormuş bir daha. Sonra Agamemnon'un ruhu gelmiş; o da başına gelenler yüzünden insanlara düşman olup bir kartalın hayatını seçmiş. Atalante'nin ruhu atletlerin kazandıkları şana şerefe dayanamayıp gene öyle bir hayat seçmiş. Ondan sonra Panopea'nın oğlu Epeus, çalışkan bir ev kadını olmuş. Sona kalanlar arasında gördüğü soytarı Thersites bir maymun kılığına girivermiş. Nihayet, sırası en sona düşen Odysseus'un ilerlediğini görmüş; başına gelenler onu şan, şeref hırsından kurtardığı için, büyük işlerden uzak gösterişsiz bir hayat aramış kendine; bir hayli bakındıktan sonra bulmuş öylesi bir hayat, kimse değer vermediği için bir köşede kalmış; onu görünce Odysseus, ilk seçen ben olsaydım gene bu hayatı seçecektim, diyerek atılmış üstüne. Hayvanlar da seçiyormuş böylece hayatlarını; kimi insan oluyormuş, kimi başka bir hayvan. Kötü hayvanlar vahşi, iyiler ehlî oluyorlarmış ve türlü türlü karışmalar görülüyormuş bu arada. Bütün ruhlar hayatlarını seçtikten sonra gene o sırayla Lakhesis'e yaklaşmışlar. Lakhesis her birine kendi perisini vermiş; bu peri hayatı boyunca ona hizmet edecek, seçtiği kadere göre yaşatacakmış onu. Bu peri ilkin ruhu Klotho'ya götürüp bu Parka'nın eli altından ve döndürdüğü kirmenden geçiriyormuş; böylece ruh, seçtiği kadere bağlanıyormuş. Ondan sonra Atropos, Klotho'nun eğirdiği kaderi çözülmez hale sokuyor, sonunda ruh hiç arkasına dönmeden Kader'in tahtı önüne gelip duruyor, sonra öte yanına geçiyormuş. Bütün ruhlar geçince hepsi birden boğucu, korkunç bir sıcağın altında Lethe ovasına gitmişler; ne ağaç, ne ot varmış bu ovada. Akşam olunca Ameles ırmağı kıyısında konaklamışlar. Bu ırmağın suyu hiçbir kap içinde durmazmış; oysa herkes de bu sudan biraz içmek zorundaymış. Bazı ruhlar ölçüyü kaçırıp fazla içermiş, içer içmez de, her şeyi unuturmuş. Sonra uyumuşlar. Gecenin ortasında birdenbire bir gök gürültüsüdür kopmuş, yerler sarsılmış ve birdenbire her biri bir yana fırlayan ruhlar yukarıki dünyaya, yeniden doğacakları dünyaya doğru atılmış, kayıvermişler yıldızlar gibi. Er'e gelince, ona ırmaktan su içirtmemişler, ama bedenine nerede, nasıl kavuştuğunu bilmiyor gene de. Birden gözünü açınca kendini sabah sabah odun yığını üstünde bulmuş. İşte böylece, Glaukon, unutulmaktan, kaybolmaktan kurtulmuş bu sana anlattıklarım. Bunlara inanırsak kurtarabiliriz kendimizi. Lethe ırmağını mutlu geçer, ruhumuzu kirletmeyiz. Benimle inanırsanız ki ruhumuz ölümsüzdür, her iyiliği, her kötülüğü yapmak elindedir, o zaman hep bizi yukarılara götüren yolda yürürüz; nerede, nasıl olursa olsun doğruluktan bilgelikten ayrılmayız. Böylece hem kendimizle, hem de Tanrılarla barış içinde yaşarız; bununla da kalmaz, er geç doğruluğun karşılıklarını da elde ederiz; yarışlarda kazananlar nasıl dostlarından türlü armağanlar alırlarsa. Hem bu dünyada mutlu oluruz o zaman, hem de anlattığımız o bin yıllık yolculukta.
-Düşüncenin gözü ne zaman iyi görmeye başlar: Gözlerimiz keskinliğini yitirince.
Lysis’ten
108
Demek ki, dost, ister can, ister beden, isterse bambaşka bir şey olsun, ne iyi ne kötüyken bir kötülükten ötürü iyi olmak arzusuna düşendir.
Euthydemos’dan
16
O şu cevabı verdi: "Bilenler, öğrenenlerdir”
Bunun üzerine Euthydemos: "Hoca dediğin kimseler var mı, yok mu?" dedi. O, var olduğunu söyledi. "Hocalar öğrenenlerin hocası mıdırlar, nasıl ki kitharacı ile grammatist senin ve öteki çocukların hocalannızdı. Siz de onların öğrencileri idiniz, değil mi?" "Öyledir" dedi. "Öğrendiğiniz vakit, öğrendiklerinizi henüz bilmiyordunuz, doğru değil mi?" "Evet." "Öyleyse bilmediğiniz zaman, bilgili mi idiniz?" "Şüphesiz hayır" dedi. "O halde bilgili değilseniz, bilgisizdiniz, değil mi?" "Elbette." "Demek ki, bilmediğinizi öğrendiğinize göre, öğrendiğiniz zaman bilgisizdiniz." Delikanlı başıyle evet işareti yaptı. "Öyleyse öğrenenler, bilmeyenlerdir, Klinias, sandığın gibi bilenler değil.'
68
"Demek, dedi, sen her zanaat erbabı sınıfına uygun işin ne olduğunu biliyorsun, ha? Peki, demiri dövmek kimin işidir? Biliyor musun?" "Evet, demircinin." "Ya çamura şekil vermek?" "Çömlekçinin." "Ya boğazlamak, deri yüzmek, eti küçük parçalara bölerek kaynatmak ya da kızartmak?" "Ahçının" dedim. "Uygun olanı yapmakla, dedi, iyi yapmış oluruz, değil mi?" "Şüphesiz." "Dedin ki, ahçıya yakışan parçalamak ve deri yüzmektir; bunu kabul ettin mi, etmedin mi?" "Kabul ettim, dedim, ama kusura bakma." "Şu halde besbelli ki, dedi, ahçıyı boğazlamak ve parçalayarak kaynatmak ve kızartmakla, uygun bir iş görülmüş olur; ve demircinin kendisi dövülürse, çömlekçiye şekil verilirse, o zaman da uygun hareket edilmiş olacaktır.
77
…sözlerinde aklın en küçük bir payı bulunan ve işini yiğitçe bir azimle yürüten her kimseyi iyi karşılamalı.
Philebos’tan
53
SOKRATES. — Önce şu noktayı bir görelim: Önce de dediğimiz gibi, canlı varlıkların bozulunca acı duymaları, eski hallerine dönünce de haz duymalan doğruysa, bakalım, ne bozulan, ne de eski haline dönen her hangi bir canlı varlığın bu durumdaki ruh hali ne olabilir. Ama vereceğin cevaba, çok, hem pek çok dikkat et. İşte bu aralıkta canlı varlığın, küçük büyük, hiçbir haz, hiçbir acı duymaması gerekmez midir?
PROTARKHOS. — Elbette gerektir.
SOKRATES. — O halde, işte haz duyulan veya acı çekilen hallerden farlı üçüncü bir hal.
127
SOKRATES. …o halde, Protarkhos, gaiplere haberciler yoliyle, hâzırlara ise sözlerinle şunu bildireceksin ki, haz ne birinci, ne de ikinci iyiliktir. Fakat birinci iyilik, ölçüdür, ölçülü, vaktinde olan ve buna benzer başka vasıflar bulunan şeydir ki, ona, ölmez tabiattan nasibini almış göziyle bakmalıyız.
PROTARKHOS. — Bu, söylenen şeylerin apaçık bir neticesi oluyor.
SOKRATES. — İkinici iyilik, nispetlilik, güzellik, mükemmellik, yeterlik ve bu türlü şeylerdir.
PROTARKHOS. — Bu da öyle görünüyor.
SOKRATES. — Şimdi de üçüncü sıraya, tasavvur ettiğim gibi, zekâ ile bilgeliği koyarsan, hakikattan pek ayrılmış olmazsın.
PROTARKHOS. — Şüphesiz.
SOKRATES. —- Dördüncü sıraya yalnız ruha ait olduğunu söylediğimiz şeyleri, yani bilimleri, fen ve sanatlan ve doğru düşünceyi koymalıyız, değil mi? Bunlar, doğrusu, ilk üç sıradan sonra gelir ve dolayısiyle dördüncü sırayı teşkil ederler. Çünkü bunlar iyiliğe, hazdan daha ziyade yakındırlar.
PROTARKHOS. — Mümkün.
SOKRATES. — Beşinci sıraya, acıdan korunmuş olduğunu söylediğimiz hazlan, yani bir kısmı bilgilere, bir kısmı da duyumlara yoldaş olan ve ruhun kendisinin katkısız hazlan admı verdiğimiz şeyleri koymalıyız.
Kratylos’tan
24
SOKRATES.—Görüyorsun ya, azizim Hermogenes, ad koyma senin sandığın gibi öyle yarım akıllıların yahut önüne gelen kimsenin yapabileceği küçük bir iş değilmiş. Kratylos her bir nesnenin yaradılıştan kendine uygun adı olduğunu, rasgele herkesin ad kurma ve verme ustası olamayacağını, bunu yalnız her bir nesneye yaradılıştan verilmiş olan adı göz önüne tutan bu adın şeklini harflere ve hecelere vermesini bilen kişinin yapabileceğini söylemekle doğru söylemiş oluyor.
124
SOKRATES. — Her şey şeklini değiştirir, hiçbir şey yerinde kalmazsa, azizim Kratylos, tabiatiyie bir bilgi vardır da denemez. Bu "bilgi" adını verdiğiniz şey de değişip bilgi olmaktan çıkmazsa her zaman bilgi kalır ve bilgi diye bir şey olur. Bilgi de şeklini değiştirirse, şekil bilgininkinden başka olur: artık bilgi diye bir şey yoktur, hiç durmadan değişirse, hiçbir zaman bilgi olmaz. Bundan ne bir tanıyacak, ne de bir tanınacak bulunmayacağı sonucu çıkar. Bir tanıyan ve tanınan her zaman varsa, güzel, iyi ve bütün öteki nesneler varsa demin adlarını söylediklerimizin bir akış, bir harekete hiçbir benzerlikleri
olmaz. Bu böyle midir, yoksa Herakleitos'çulann ve daha başka birçoklarının söyledikeri gibi midir? Bence bunu araştırıp meydana çıkarmak zordur. Kendini ve ruhunu adların hizmetine vermek, adlara ve adları koyanlara güvenerek kendini bir şey bildiğine emin olmak, kendinde ve nesnelerde sağlam hiçbir şeyin bulunmadığına hükmederek her şeyin — nesnelerde olduğu gibi — akış halinde bulunduğunu söylemek, kısacası, nesnelerin halinin nezleye tutulmuş insanlar gibi olduğunu, her şeyin akıntı içinde sürüklendiğini sanmak, aklı başında olan kimseye pek yakışmasa gerek. Azizim Kratylos, hakikat belki böyledir, belki de değildir. O halde yorulmadan, yılmadan araştırmalı, söylenen bir şeyi hemen kolayca kabul etmemeli - sen daha gençsin, çiçek aşma sağındasın - araştırdıktan sonra bir şey bulursan bana da bildirmelisin.
KRATYLOS. —Dediğini yapacağım. Bununla beraber, azizim Sokrates, şunu bil: şimdi de az düşünmedim, fakat bütün araştırmam, güçlüklerle uğraşmam bana Herakleitos'un düşüncesini akla daha yakın gibi gösteriyor.
Protagoras’tan
77
— "Öyleyse korkaklık, korkulacak ve korkulmayacak şey hakkındaki bilgisizliktir."
"Evet" işareti etti.
— "Peki cesurluk korkaklığın karşıtı değil midir? dedim."
— "Evet" dedi.
— "Korkulacak ve korkulmayacak şey hakkındaki bilgi de korkulacak ve korkulmayacak şey hakkındaki bilgisizliğin karşıtıdır değil mi? Gene bir "evet" işareti etti.
— "Bu bilgisizlik de korkaklıktır değil mi?" Bu sefer istemeye istemeye bir "evet" işareti etti.
— "Öyleyse korkulacak ve korkulmayacak şeyler hakkındaki bilgi cesurluktur ki; bu korkulacak ve korkulmayacak şeyler hakkındaki bilgisizliğin tam karşıtıdır."
Birinci Alkibiades’ten
76
SOKRATES. — Gene ayakkabıcıyı alalım: Yalnız aletleriyle mi kesiyor, yoksa elleriyle de mi?
ALKIBIADES. — Elleriyle de.
SOKRATES. — Demek ellerini de kullanıyor.
ALKIBIADES. — Evet.
SOKRATES. — Köseleyi kesmek için gözlerini de kullanmıyor mu?
ALKIBIADES. — Evet.
SOKRATES. — Peki, bir şeyi kullanan kimseyle, kullandığı şey ayrıdır, demiyor muyuz?
ALKIBIADES. — Evet.
SOKRATES. — Demek, ayakkabıcıyla kitaracı, gözlerini, ellerini, kullandıkları için gözlerinden, ellerinden ayrıdır.
ALKIBIADES. — Elbette.
SOKRATES. — İnsan bütün bedenini de kullanmıyor mu?
ALKIBIADES. — Evet.
SOKRATES. — Ama, bir şeyi kullanan kimse, kullandığı şeyden ayrıdır, demiştik.
ALKIBIADES. — Evet.
SOKRATES. — Demek insan bedeninden başka bir şey.
ALKIBIADES. — Öyle gözüküyor.
SOKRATES. — İnsan nedir öyleyse?
ALKIBIADES. — Bilmem.
SOKRATES. — Ama, bedenini kullanan bir varlık olduğunu biliyorsun, değil mi?
ALKIBIADES. — Evet.
SOKRATES. — Peki, bedeni kullanan ruh değil de nedir?
ALKIBIADES. — Evet, ruhtur, yalnız odur.
SOKRATES. — Bedene emreder, onu öyle kullanır, değil mi?
ALKIBIADES. — Evet.
SOKRATES. — Ama, herkesin kabul edeceği bir şey var.
ALKIBIADES. — Ne?
SOKRATES. — İnsan şu üç şeyden biridir.
ALKIBIADES. — Hangi üç şeyden?
SOKRATES. — Ruh, beden veya ruhla bedenin teşkil ettiği bütün.
ALKIBIADES. — Hiç şüphe yok.
SOKRATES. — Bedene emreden insandır demiştik.
ALKIBIADES. — Evet, öyle demiştik.
SOKRATES. — Beden kendine mi emrediyor?
ALKIBIADES. — Hayır.
SOKRATES. — Ona emrediyor demiştik, değil mi?
ALKIBIADES. — Evet.
SOKRATES. — Öyleyse aradığımız beden değil.
ALKIBIADES. — Hiç değil.
SOKRATES. — Peki, bedene emreden bedenle ruh bütünü mü ve bu bütün insan mı?
ALKIBIADES. — Belki. .
SOKRATES. — Yok, değil... Bütünün parçalarından birinin emirde payı olmazsa, iki parçanın teşkil ettiği bütün de emredemez.
ALKIBIADES. — Doğru.
SOKRATES. — Beden de, bedenle ruh da insan değilse, insan ya hiçbir şey değildir veya bir şeyse, ruhtan başka bir şey değildir.
ALKIBIADES. — Öyle.
SOKRATES. — İnsanın ruh olduğunu göstermek için daha açık bir tanıt gerekir mi?
ALKIBIADES. — Hayır, böyle olduğu açkıca gözüküyor.
SOKRATES. — Bu kesin bir tanıt olmamakla beraber yeter bir tanıttır, bize de yeter. Uzun araştırmalar isteyeceğinden ötürü şimdilik bir yana bıraktığımız şeyleri bulunca da kesin bir tanıt elde ederiz.
ALKIBIADES. —Söylemek istediğin şey nedir?
SOKRATES. — Demin söylediğimiz, yani önce o kendi özümüzü aramak, Alkibiades. Halbuki, onu arayacağımız yerde, biz tuttuk, her bir şeyin ne olduğunu aradık.
85
SOKRATES. — Sen de düşün: bu yazı, tıpkı bir insana gibi göze söylese ve dese: "Kendini gör", bu öğütten ne anlarız? Ne çıkarırız? Göz kendini görebileceği bir şeye bakmalıdır, deriz, değil mi?
ALKIBIADES. — Elbete.
SOKRATES. — Peki hangi şeye bakalım da hem kendimizi, hem o şeyi görelim?
ALKIBIADES. — Aynaya herhalde, veya bunun bir benzerine?
SOKRATES. — Doğru. Ama, gözde, bize her nesneyi gördüren gözde, buna benzer bir şey yok mu?
ALKIBIADES. — Var.
SOKRATES. — Elbette farkına varmışsındır: birinin gözüne bakan kimsenin yüzü, tam karşısındaki gözün bir parçasında, aynada olduğu gibi gözükür. Bu parçaya gözbebeği diyoruz, çünkü onun içine bakanın imgesi orada gözükür.
ALKIBIADES. — Doğru.
SOKRATES. — Demek bir göze bakan başka bir göz, o gözün en iyi parçasına, yani gören parçasına, bakarsa kendini görebilir.
Sofist’ten
42
YABANCI: Önce bir durup soluk alalım. Bu mola sırasında, birlikte bir durum değerlendirmesi yapalım. Bakalım, sofist bize kaç cepheden göründü? İlk olarak, onu zengin delikanlıların peşinde koşan çıkar avcısı olarak görmüştük.
THEAİTETOS: Evet.
YABANCI: İkinci olarak, ruhla ilgili bilimlerin büyük tüccarı idi.
THEAİTETOS: Tamam.
YABANCI: Üçüncü veçhesiyle, o, yine bu bilimlerin perakende satıcısı olarak karşımıza çıkmadı mı?
THEAİTETOS: Evet. Ve bize gösterdiği dördüncü kişiliğiyle de, yine bu bilimlerin hem satıcısı, hem de üreticisi idi.
YABANCI: Sağlam hafızan var. Onun beşinci rolüne gelince, bunu da ben hatırlamaya çalışayım. O, bir söylem atleti olarak güreş sanatına bağlanıyordu ve kendi özel alanı olarak eristik'i seçmişti.
THEAİTETOS: Doğru.
YABANCI: Onun altıncı veçhesi, tartışma götürür soydandı. Ama, biz, yine de, bilimlere engel oluşturan kanılardan ruhu onun arındırdığını söyleyerek, bu veçhesini de kabul etmiştik.
THEAİTETOS: Evet, etmiştik.
73
“Geçmişte de, şimdi de tartışılan ve her zaman tartışılacak, ama asla çözülemeyecek sorun: varlık nedir? sorunudur.”
Aristoteles, Metafizik
130
THEAİTETOS: Şimdi daha iyi anlıyorum ve meydana getirme sanatının iki şekli bulunduğunu ve bu şekillerden herbirinin çift olduğunu kabul ediyorum: bir yanda, tanrısal meydana getirme ve insansal meydana getirme; öbür yanda, şeyler'in yaratılması veya bazı benzerliklerin yaratılması.
YABANCI: Bu durumda, yanlış'ın, yanlış olarak, gerçek bir varlığa sahip olduğu ve, tabiatı gereği, bir varlık birimi olarak varlıklar arasında yer aldığı kanıtlanacak olursa, hatırlayacağımız gibi, bu görüntüler yapımının da, kopyalar üretimi ve simülasyonlar üretimi olmak üzere, iki cinsi bulunması icap eder.
135
YABANCI: Demek ki, sırf kanıya dayanan bir sanatın ironi bölümüyle mim sanatına giren ve simülasyonlar üreten cins vasıtasıyle de görüntüler yaratma sanatına bağlanan bu tartışma sanatı; meydana getirme sanatının, tanrısallıkla hiçbir ilişkisi bulunmayıp, tamamen insansal olan ve öz alanı söylem olup, itibarını buradan sağlayan bu kısmı, otantik sofistin "soyunun ve kanının" kaynağıdır, diyebiliriz; ve böyle demekle, sanırım, en katıksız hakikati söylemiş oluruz.
THEAİTETOS: Kesinlikle.
Phaidon’dan
31
Sokrates: Hakikati daha kolaylıkla bulmak istiyorsan dedi, yalnız insanları incelemekle yetinme, bütün bitkileri, bütün hayvanları, bir kelime ile bütün doğan şeyleri de incele, çünkü o vakit bütün şeylerin aynı şekilde, yani kendi karşıtlarından -karşıtları olduğu zaman- doğdukları görülür. Mesela güzel çirkinin, haklı haksızın karşıtıdır, daha böyle binlerce şeyin karşıtları vardır. Demek ki karşıtları olan şeylerin yalnız bu karşıtlardan doğmalarının zorunlu olup olmadığını incelemeliyiz. Mesela bir şey daha büyüdüğü zaman, o şeyin, sonunda daha büyük olmak üzere, önce küçük olması gerekmez mi?
Kebes: Evet, dedi.
Sokrates: Bir şey daha, küçük olduğu zaman o şeyin sonunda daha küçük olmak üzere, önce büyük olması gerekmez mi? diye sordu. Kebes cevap olarak, şüphesiz, dedi.
Sokrates gene sordu: En zayıf, en kuvvetliden, en çevik de en ağırdan gelmiyor mu?
Kebes: Elbette geliyor, dedi.
Sokrates: Bir şeyin çok kötüleşmesi, o şeyin önce daha iyi olduğunu, daha doğru olması önce daha eğri olduğunu göstermez mi?
Kebes: Nasıl göstermez, Sokrates, diye cevap verdi.
Sokrates: O halde dedi, bütün şeylerin böylece yani kendi karşıtlarından doğmuş olduğunu yeter derece kanıtlamış olduk.
34
Sokrates: Kebes, dedi. Demek oluyor ki, canlı varlıklar ve bütün canlı şeyler, ölmüş şeylerden geliyor?
Kebes: Görünüşte öyle, dedi.
Sokrates: O halde, dedi, ruhlarımız ölümden sonra Hades'te yaşıyorlar.
Kebes: Öyle sanırım, diye cevap verdi.
Sokrates: Bu iki karşıt halin çifte doğuşuna gelince, dedi, onlardan hiç olmazsa biri açık değil midir? Ölümün ne olduğunu açık olarak biliyor muyuz, bilmiyor muyuz?
Kebes: Elbette biliyoruz, dedi.
Sokrates devam ederek: Öyleyse ne yapacağız. Ölüm için, kendi karşıtını doğurduğunu kabul etmeyecek miyiz? Bu yönden tabiatın topal olduğunu mu söyleyeceğiz? Yoksa ölümün kendi karşıtını doğurduğunu, zorunlu olarak kabul mu edeceğiz? diye sordu.
Kebes: Kabul edeceğiz, dedi.
Sokrates sordu: Karşıtı nedir?
Kebes: Yeniden yaşamak, diye cevap verdi.
Sokrates devam ederek: O halde, dedi, yeniden yaşamak varsa, yeniden yaşamak, ölülerden yaşayanlara giden bir doğuştur.
97
Sokrates: Ruh her neye girerse dedi, ona daima hayat getirir, demek?
Kebes: Muhakkak öyle, dedi.
Sokrates: Öyleyse dedi, hayatın karşıtı bir şey var mı yok mu?
Kebes: Bir karşıtı olsa gerek, diye cevap verdi.
Sokrates: O ne? dedi. Cevap olarak, Kebes, ölüm,dedi.
Sokrates: O halde, dedi, ruhun, kendisinde daima bulunan şeyin karşıtını hiçbir zaman kabul etmemesi, korkulacak bir şey değildir. Bu bizim demin söylediklerimizin bir sonucudur.
Kebes: Muhakkak, diye cevap verdi.
Sokrates: O halde nasıl? dedi, çift fikrini kabul etmeyene demincek ne adı vermiştin?
Kebes: Çift olmayan.
Sokrates: Ya doğru olanı kabul etmeyene? dedi, ya güzelliği kabul etmeyene?
Kebes: Güzel olmayan, doğru olmayan, diye cevap verdi.
Sokrates: Çok güzel, dedi, fakat ölümü kendisinde kabul etmeyene ne adını vereceğiz?
Kebes: Ölümsüz, dedi.
Sokrates: Demek, ruh, dedi, ölümü kabul etmez, öyle mi?
Kebes: Öyle, diye cevap verdi.
Sokrates: O halde, dedi, ruh ölümsüzdür.
Timaios’tan
48
Tanrı bu sözlerden sonra, önce evrenin ruhunu eritip karıştırdığı çanağı yeniden ele alarak, aynı tözden geriye kalanı da içine boşalttı ve hepsini aşağı yukarı önceden olduğu gibi birbirine karıştırdı, ama artık karışmada özdeş, değişmeyen saf töz kalmadı, yalnız ikincisi üçüncüsü kaldı. Bütünü tertipleyince, onu ne kadar gök cismi varsa o kadar parçaya böldü, her birini bir gök cismine ayırdı, onları oraya bir savaş arabasına oturtur gibi oturttu, onlara evrenin özünü gösterdi, alın yazısının yasalarını tanıttı; hiç birinin kendisince ötekilerden farklı bir muamele görmemesi için de hepsine ilk yaradılışlarında aynı muameleyi gösterdi. Her biri kendisine uygun düşen zaman örgeni içine serpilmiş olarak, Tanrıya en çok saygı gösteren bir canlı varlık olacaktı; ama insanların özü ikiz olduğundan üstün cins sonradan erkek denecek cins olacaktı. Ruhlar alın yazısı gereğince, tenlere yerleştirilince, bu tenlerin de bazı kısımları üreyip, bazı kısımları yok olunca her şeyden önce şöyle bir sona varılacaktı; ruhlar kuvvetli izlenimler karşısında elbette aynı tabiî duygunluğa, sonra haz ve acı ile karışık sevgiye, bundan başka da korkuya, kızgınlığa ve bunlara bağlı, yahut da tabiî olarak bunların karşıtı olan ihtiraslara sahip olacaklardı. Bu ihtiraslara hâkim olanlar doğruluk, onların hükmüne girenler de eğrilik içinde yaşayacaklardı; kendisine bağışlanan zamanı iyi kullanan bağlı olduğu gök cisminde yaşamaya dönecek, orada bahtlı bir ömür sürecekti. Buna aykırı hareket eden de ikinci doğuşunda kadın olarak doğacak, bu haliyle de kötü olmakta devam ederse, kötülüğün çeşidine göre, her yeni doğuşta, yaşayışına en çok benzediği hayvanın kalıbını alacaktı. Bu değişmeler, bu sıkıntılar sonradan varlığına katılmış olan, ateşten, sudan, havadan ve topraktan ibaret o koca kitleyi, kendi içinde Aynı kalan ve Benzeyen tözün hareketinin hükmü altına koymadıkça sona ermeyecek; bu hırçın düşüncesiz kitleyi düşünce yola getirmedikçe ilk halinin kemaline dönemeyecektir.
68
O ana kadar bütün bu öğeler ne düşünüş, ne de ölçü biliyorlardı. Tanrı bütünü düzenlemeğe kalkınca, başlangıçta ateş, su, toprak ve hava kendilerine ait bazı şekillerin izlerini taşıyorlardı, ama, Tanrı olmadığı zaman bütün, tabiî olarak ne halde bulunuyorsa, onlar da tamamiyle o halde idiler. İşte Tanrı onları bu halleriyle aldı, onlara idealar ve sayılarla ayrı ayrı şekiller verdi; onları elden geldiği kadar iyi ve güzel bir şekilde bir araya toplamak için düzensizlikten kurtardı. Bize bütün konuşmamızda rehberlik etmesi gereken ilke işte budur.
97
Doğan nesnelerin en güzel ve en iyisinin yapıcısı, önce zorunlulukla bu şekilde kurulan bütün bu şeyleri kendi kendine yeten, en kemalli olan tanrıyı, evreni, yarattığı zaman kullanmıştır. Kendisi doğan her şeye iyilik katarken bu çeşit nedenliklerden yardımcı olarak faydalanmıştır. Bunun içindir ki, biri zorunlu, öteki tanrılık iki çeşit nedenliği ayırdetmek gerektir. Yaradılışımız mümkün kıldığı kadar bahtlı bir yaşayışa kavuşmak için her yanda o tanrılık nedenliği aramalıyız. Zorunlu nedenliğe gelince onu sadece tanrılık nedenliğe varmak için araştırmalıyız; onsuz incelediğimiz nesneleri ne ayrı kavramaya, ne anlamaya ne de onlardan pay almaya imkan vardır.
120
Hastalıklar nerden geliyor, bunu, sanırım, herkes bilebilir. Vücudun kuruluşuna giren dört öğe vardır: toprak, ateş, su ve hava. Bu öğeler tabiata aykırı olarak çok veya az olursa, kendilerine ait yerlerden kendilerine ait olmayan yabancı yerlerde geçerlerse, ateşle öteki öğeler çeşit çeşit olduğundan, bunlardan biri kendine uygun olmayan türü alırsa, yahut da buna benzer bir kaza olursa işte karışıklıklar, hastalıklar o zaman baş gösterir. Gerçekten bir öğe tabiata aykırı olarak özelliklerini veya yerini değiştirirse önceden soğuk olan kısımlar sıcak, nemli olan kısımlar kuru, hafif veya ağır olan kısımlar bunun karşıtı olurlar ve her yönden her türlü değişikliğe uğrarlar. Görülüyor ki bir nesne aynı nesne ile aynı şekilde, gereken oranda birleştiği, yahut da ayrıldığı zaman kendi kendinin aynı kalarak sağlam ve sıhhatli kalabilir. Bir öğe başka bir öğeden ayrılırken, yahut da onunla birleşirken bu kurallardan biri yerine gelmemiş olursa bu karışıklık her türlü bozukluklara, hastalıklara, sayısız çöküntülere sebep olacaktır.
128
Kötüler vücutları kötü yaratıldığı, kötü eğitildikleri için kötü olurlar; bu iki şey herkesin canını sıkar ve kendi isteğimize rağmen olur. Acılar için de bu böyledir: Ruhun çektiği büyük acıların sebebi de yine vücuttur.
136
Öteki canlıların nasıl meydana geldiklerini de lâfı uzatmıya lüzum olmayan yerlerde, kısaca anlatalım; böylece bu konuda tam ölçüyü koruduğumuza inanabiliriz. işte söyleyeceklerimiz. Dünyaya gelen insanlar arasında korkaklık gösterenler, hayatlarını kötülük etmekle geçirenler, dünyaya ikinci gelişlerinde kadın olarak doğdular. Bundan ötürü, tanrılar o zaman bizde cinsi temas isteğini uyandırdılar; bizde başka bir can, kadınlarda da başka çeşit bir can meydana getirdiler ; her ikisini de şu şekilde yarattılar. Ciğerleri geçtikten sonra, havanın baskısı ile dışarıya atılmak üzere, böbreklerin altına giren içkilerin vücudumuza aktığı yolun başında, tanrılar, baştan başlayarak boyundan ve bel kemiğinden aşağıya inen koyu ilik kemiğinde, bundan önceki sözlerimizde tohum adını verdiğimiz kemik iliğinde, bir delik açmışlardır. Bu kemik iliği canlı olduğu ve kendine bir yol bulduğu için bu yolun bulunduğu kısımda kuvvetli bir çıkarma isteği yaratmış, böylece dünyaya çocuk getirme sevgisini doğurmuştur. Bunun içindir ki erkeklerin tenasül örgenleri, tıpkı akıldan yana sağır olan hayvanlar gibi, tabii olarak serkeştir ve hükmetmeyi sever; kendini azgın iştahlara kaptırarak her yanda hükmünü geçirmek ister. Kadınlardaki rahim, aynı sebeplerden dolayı, onlarda çocuk yapmak arzusiyle yaşayan bir canlıdır. Bu işe elverişli zamanı geçtikten sonra uzun zaman kısır kalırsa, tehlikeli bir şekilde huylanır, vücudun her yanında dolaşır, nefes borularını tıkar, soluk almağa engel olur, büyük acılara yol açar, her çeşitten başka hastalıklara sebebolur; bu hal istek, sevgi iki cinsi birleştirip, ağaçtan devşirir gibi bir meyve devşirip bir evleğe eker gibi rahme küçüklüklerinden ötürü gözle görülemiyen, daha henüz şekli olmıyan canlılar serpinceye kadar devam eder. Sonra bu canlılarda türlü türlü kısımlar peyda olur. Bunlar rahmin içinde beslenir, büyür, sonra dünyaya gelerek canlıların meydana gelmesini tamamlar. Kadınların ve bütün dişi cinsinin aslı budur.
Saç yerine tüyleri olan kuşların soyuna gelince onlar küçük bir değişme ile, kötülüğü olmayan hafif, gök yüzüyle meşgul, fakat saflıkları yüzünden gözle gördükleri şeylerin en kuvvetli insanlar olduğuna inanan şekil değiştirmiş insanlardır.
Karada yaşayan hayvanlar ile yırtıcı hayvanların soyu da kafada meydana gelen hareketleri kullanmadıkları, kendilerini sadece göğüslerine yerleştirilmiş olan ruh kısımlarının eline bıraktıkları için hiç felsefe ile uğraşmayan ve gök cisimlerinin hiç birinin özüne dikkat etmeyen kimselerden meydana gelmiştir. Bu alışkanlığın tesiriyle ön örgenleri ile kafaları, toprakla olan yakınlıkları yüzünden, toprağa doğru eğiktir. Kafa tasları uzamış, ruhlarının hareketi, tembellikleri yüzünden her birinde nasıl bozulmuşsa, ona göre çeşit çeşit şekiller almışlardır. Bu çeşit varlıkların dört veya daha fazla ayaklı olmalarının sebebi şudur. Tanrı en budalalarına, toprağa daha çok bağlı kalsınlar diye, daha çok ayak vermiştir. İçlerinde en ahmak olanlarına, ayaklan hiç bir işlerine yaramadığı için, vücutlarını boylu boyunca toprağa uzatanlara gelince, Tanrı onları ayaksız, toprağın üstünde
sürünür yaratmıştır. Nihayet dördüncü tür, suda yaşayanlar, insanların en aptallarından en bilgisizlerinden meydana gelmiştir. Onlara bu şekli veren yüce yapıcılar tam manasiyle soluk almalarına bile izin vermemişlerdir, çünkü ruhları işledikleri günahlar yüzünden, kötülükle dolu idi. Onları hafif ve temiz olan hava yerine, derin ve bulanık suyun içinde nefes almak zorunda bırakmışlardır. İşte balık türü ile suda yaşayan kabukluların türü böylece meydana geldiler. Onlar derin bir bilgisizliğe düşmüş oldukları için, en derin yerlere yerleştirilmişlerdir. Böylece o zamanlarda olduğu gibi bugün de canlı varlıklar, zekâ veya budalalıklarının azalıp çoğalmasına göre, birbirlerinin kılığına girmekte, şekil değiştirmektedirler.
Sokrates’ın Savunmasından
40
Belki bana denecek ki: "Sokrates; ağzını tutamaz mısın, sana kimse karışmadan yabancı bir şehre giderek, yaşayamaz mısın?" Buna vereceğim cevabı anlatmak çok güç. Çünkü dediğinizi yapmamın tanrıya karşı bir itaatsizlik olacağını, onun için ağzımı tutamayacağımı söylersem ciddi bir söz söylediğime inanmayacaksınız; erdemi, üzerinde hem kendimi hem başkalarını sınadığım daha birçok meselelere her gün kafa yormanın, tartışmanın insan için en büyük iyilik olduğunu, üzerinde düşünülmeyen bir hayatın yaşanmaya değer bir hayat olmadığını söylersem bana gene inanmayacaksınız. Size kabul ettirmek kolay olmamakla beraber, söylediklerim doğrudur.
Devlet’ten
19
Gerçekten, ihtiyarlık bu bakımdan kurtuluş sayılır. İstekler, hırslar gevşeyince insan rahatlar, Sophokles'in dediği gibi zırdeli bir zorbanın elinden yakasını sıyırmış olur. Yaşlıların yakınlarından çektiklerine gelince Sokrates, bunların da sebebi ihtiyarlık değil, insanların kendi huyudur. Ölçülü, uysal olana ihtiyarlık dert olmaz. Öyle olmayana ise, gençlik de bela olur, ihtiyarlık da. (Kephalos)
36
İnsanlar, eğriliği, eğrilik yapmak korkusundan değil, eğriliğe uğramak korkusundan ayıplarlar. Görüyorsun ya, Sokrates; sonuna varan bir eğrilik böylece hür adama, doğruluktan daha çok yaraşır. Bu yüzden daha güçlü, daha efendi olur. Başta da söylediğim gibi, doğruluk güçlünün işine gelendir. Eğrilikse, kendimize yararlı olan, kendi işimize gelendir. (Sofist)
64
Öteden beri sürüp giden yetiştirme yolundan daha iyisini bulmak zordur. Bo yolsa, beden için idman, ruh için müziktir.
78
Demek şiirin iki türlü anlatma yolu varmış: Biri, dediğin gibi tragedya ve komedyadaki taklit yolu, öteki, şairin olan biteni kendi anlatması.
82
Makamlardan anlamam, ama öyle bir makam alalım ki, savaşta, ya da zor karşısında kalan, yaralanan, yenilen, ölümle karşı karşıya gelen ve her türlü mutsuzluk içinde kaderine kafa tutabilen bir adamın yiğitçe davranışına uysun. Bize bir başka makam daha lazım ki, barış içindeki yaşayışımıza, giriştiğimiz işleri başarmak için, zor kullanmadan, serbestçe yaptıklarımıza uysun. Barışta ne yapar bu insan? Bir dostuna öğüt verir, Tanrıya yalvarır, birine yol gösterir, kızar, sitem eder; ya da kendisine bir başkası yalvarır, öğüt verir, yol gösterir, o da denileni yapar, sonunda giriştiği işi başarır. Başardığı zaman da gurura kapılmaz, ölçülü, akıllı ve uslu davranır. Olan biteni hoşgörür. İşte biri sert, öteki yumuşak bu iki makam, : günde olsun, kötü günde olsun, aklı başında ve yiğit insanların sesine uyacak olan bu iki makam bize yeter.
91
İşte devletimizde böyle hekimler, böyle yargıçlar bulunacak. Bunlar yurttaşlar arasında, bedenleri ve içleri doğuştan iyi olanlara bakacak, iyi olmayanlara gelince, bedenleri bozuk olanları hekimler bırakacak ölsün. İçleri yaradılıştan kötü olanlara gelince, onları da yargıçlar öldürecek değil mi?
96
- Peki söyleyeyim. Nasıl bir cüretle ve ne kelimelerle konuşacağımı bilmem, ama önce önderleri ve yardımcıları, sonra da bütün şehri şuna inandırmaya çalışacağım; kısaca diyeceğim ki: "Biz sizi bazı ilkelere göre yetiştirdik ya, bunlar bir çeşit rüyaydı. Gerçekte siz, silahlarınız, bütün eşyalarınızla birlikte yerin altında yetiştiniz, yoğruldunuz. Toprak, bir ana gibi, iyice büyüttükten sonra yeryüzüne çıkarttı sizi. Üstünde yaşadığımız bu toprak sizleri büyüten, emziren ananızdır. Ona saldıran olursa korumak boynunuzun borcudur. Yurttaşlarınız da aynı toprağın çocukları ve sizin kardeşlerinizdir".
- Doğrusu boşuna çekinmemişsin, bu yalana başvururken!
- Evet! Evet ama sonunu dinle: "Bu toplumun birer parçası olan sizler, diyeceğim, birbirinizin kardeşisiniz. Ama, sizi yaratan Tanrı, aranızdan önder olarak yarattıklarının mayasına altın katmıştır. Onlar bunun için baş tacı olurlar. Yardımcı olarak yarattıklarının mayasına gümüş, çiftçiler ve öbür işçilerin mayasına da demir ve tunç katmıştır. Aramızda bir hamur birliği olduğuna göre sizden doğan çocuklar da herhalde size benzeyeceklerdir. Ama arada bir, altından gümüş, gümüşten de altın doğduğu olabilir. Bunun için Tanrı, her şeyden önce önderlere, doğan çocuklara iyi bekçilik etmelerini, içlerine bu madenlerden hangilerinin katılmış olduğunu dikkatle araştırmalarını buyurmuştur. Kendi çocukları tunçla, ya da demirle katışık doğ-muşlarsa hiç acımayıp, hamurlarına uygun işlere koyacak onları; çiftçi, ya da işçi yapacak. Çiftçi ve işçi çocukları arasından mayaları altın ve gümüşle katışık doğanlar olursa, onları gözetecek, kimini önderliğe kimini bekçiliğe yükseltecek; çünkü mayasında demir, ya da tunç katışık olanların önderlik edeceği gün şehrin yok olacağını Tanrı buyurmuştur". Şimdi, sen yurttaşları bu masala inandırmanın bir yolunu bulabilir misin, onu söyle!
123
- Gel şimdi, kötülüğün çeşitlerini görelim. Bence üstünde durulmaya değer kaç çeşit kötülük olduğunu söyleyeyim sana.
- Söyle, dinliyorum.
- Konuşmamızın bizi ulaştırdığı yüksek yerden bir çeşit iyilik, buna karşı da sayısız kötülükler görüyorum. Bunların dördü, üstünde durulmaya değer.
- Ne demek istiyorsun?
- Kaç çeşit devlet şekli varsa, o kadar da insan hali vardır.
- Peki ne kadar?
- Beş devlet şekli, beş de insan hali.
- Söylesene, nedir bunlar?
- Bunlardan biri bizim kurduğumuz devlet şeklidir. Ama ona iki ad verebiliriz. Baştakilerden biri ötekilerden üstünse, buna monarşi; baştakiler birbirine eşitse aristokrasi, yani en iyilerin yönettiği devlet.
- Doğru.
- Bence bu ikisi bir yola çıkar; çünkü, baştakiler çok da olsa, tek de olsa bizim çizdiğimiz yolda yetişmişlerse, devletin anayasasını değiştirmezler.
131
Demek ki, devletin yönetiminde kadının kadın olduğu için, erkeğin de erkek olduğu için daha iyi yapacağı iş yoktur. Yaradılıştan her iki cinste de aynı güçler vardır. Kadın da erkek gibi bütün işleri görebilir. Ne var ki, kadın hiçbir işte erkek kadar olamaz.
135
- Üzerinde anlaştığımız ilkelere göre, her iki cinsin de en iyilerinin en fazla, en kötülerinin de en az çiftleşmeleri gerekir. Ayrıca en kötülerin değil, en iyilerin çocuklarını büyütmeliyiz ki, sürünün cinsi bozulmasın. Bunun için başvurulacak çareleri yalnız devlet adamları bilmeli, yoksa bekçiler arasında çatışmalar olabilir.
- Doğru.
- Öyleyse delikanlılarımızla kızlarımızı, düğün dernekle evlendireceğiz. Kurbanlar keseceğiz ve şairlerimizden bu evlenmeleri kutlayan şiirler isteyeceğiz. Evlenmelerin sayısını da devlet adamları kestirecek. Bu sayı savaşlara, hastalıklara ve daha başka olaylara göre azalıp çoğalacak. Öyle ki, devlet, toplumun azalmasını da önleyecek, çoğalmasını da.
- Evet.
- Bence, evlenecekleri, kurnazca tertiplenmiş kurallarla seçmeli... Böylece cinsleri iyi olmadığı için seçilmeyen mutsuz yurttaşlar devlet adamlarına değil, kaderlerine küsmüş olurlar.
- Bence de en iyisi bu.
- Bundan başka, savaşta ve başka işlerde yararlık gösteren gençlere nişanlar, ödüller vermeli. Bu arada kadınlarla herkesten daha çok yatma hakkı tanımalı onlara. Kendilerinden alabildiğimiz kadar çok döl almak için bundan daha iyi fırsat olmaz.
- Doğru.
- Doğan çocuklara gelince, bunları özel bir kurula bırakmalı, bu kurulda kadınlar da olacak, erkekler de; çünkü devlet işlerinde her iki cins de ortaktır.
- Evet.
- Bu kurul, en seçkin yurttaşların çocuklarını bir yuvaya yerleştirir, onları şehrin belli bir semtinde oturacak bakıcı kadınlara emanet eder. Seçkin olmayan yurttaşların ve daha başkalarının doğuştan bir eksikliği olan çocukları da gözden uzak uygun bir yerde bakılır.
- Evet, bekçilerin cinsini korumak istersek, başka çare yok.
- Beslenme işini de bu kurul düzenler. Memeleri süt dolu anaları yuvaya getirir ve bunların kendi çocuklarını tanımamaları için elinden geleni yapar. Çocukların kendi analarının sütü yoksa, sütü olan başka kadınlar bulunur. Süt veren anaların da bu işte fazla oyalanmamaları gerekir. Çocuklara bakma işini de kadın, erkek bakıcılara bırakmalı!
- Bekçi kadınların analığını bir hayli kolaylaştırdın!
- Öyle gerek. Ama daha bitmedi söyleyeceklerimiz. Çocukları, gürbüz çağdaki insanlardan üreteceğimizi söylemiştik, değil mi?
- Bu gürbüzlük çağının kadınlarda yirmi, erkeklerde otuz yıl sürdüğüne inanır mısın benim gibi?
- Hangi yıllardır bunlar?
- Kadın, yirmisinden kırkına kadar çocuk verecek devlete; erkekse, yarışta en azgın olduğu çağı geçtikten sonra, elli beşine kadar yapacak bu işi.
- Gerçekten her iki cinste de beden ve kafa en iyi bu yaşlarda işler.
- Eğer bir kimse bu yaşların altında ve üstünde çocuk yapacak olursa, onu dine ve devlete karşı bir suç işlemiş sayacağız. Bu üretme, devletin her evlenmede kadın erkek rahiplerle yaptığı kurban ve dua törenlerinden yoksun kalmıştır. Oysa ki, bu törenler seçkin insanlardan hep daha seçkin çocuklar, yararlı insanlardan daha yararlı çocuklar doğması için yapılır. Bunun dışında kalan her üretme, karanlıkların ve korkunç bir azgınlığın işi sayılacak.
- Öyle olmalı.
- Devlet iki insanı birleştirmedikçe, bunlar üretme çağında da olsalar, birleşirlerse, kanuna karşı gelmiş olacaklar. Nişansız, dini törensiz doğan çocuk, piç sayılacak.
164
Büyük suçları, korkunç kötülükleri, orta yaratılışlı insanlar mı işler sence, yoksa eğitimin bozduğu sağlam yaradılışlılar mı? Cılız bir yaratık ne iyinin, ne kötünün büyüğüne ulaşamaz değil mi?
166
Güzel, kendi başına güzeldir. Değişik güzel şeyler değildir. Güzel olan, kendiliğinden var olan bir şeydir.
179
- İşte, nesnelere gerçekliğini, kafaya da bilme gücünü veren iyi ideasıdır. Bunu iyi bil. Bilinen şeyler olarak gerçeğin ve bilimin kaynağı odur. Ama, bilim ve gerçek ne kadar güzel olursa olsunlar, şuna inan ki, iyi ideası olanlardan ayrı, onların çok üstündedir. Görünen dünyada ışığın ve gözün güneşle yakınlığı olduğunu düşünmek doğru, ama onları güneş saymak yanlış olduğu gibi, kavranan dünyada da bilim ve gerçeği yakın saymak doğru, ama onları iyinin ta kendisi saymak yanlıştır. İyinin yeri elbette ikisinin de üstünde, çok yükseklerdedir.
182
- Anlıyorum, ama pek o kadar da değil. Çünkü, bu sözünü ettiğin araştırma pek kolay bir iş olmasa gerek. Bana öyle geliyor ki, senin ortaya koymak istediğin şu: Dialektika yoluyla ulaşılan varlık ve kavram bilgisi, varsayımlara dayanan bilimler yoluyla elde edilen bilgiden daha açıktır. Şüphesiz bilim konularını inceleyenler, duyularını değil, düşüncelerini kullanmak zorundadırlar. Ama onları ilkeye çıkmadan varsayımlara dayanarak inceledikleri için, sence ancak bir ilkeyle anlaşılabilecek olan bu nesneleri anlayamazlar. Anladığıma göre sen, geometri ve ona benzer bilimlere kavrama değil, çıkarma bilgi diyorsun. Çünkü çıkarma bilgi, sanıyla kavrama bilgi arasında ortalama bir şeydir.
- Çok iyi anlamışsın. Şimdi bizim çizgi üzerinde yaptığımız dört bölüme, dört türlü düşünüş yolunu uygula. En yüksek bölüme “kavrayış" diyelim, ikincisine "çıkarış" üçüncüsüne "inanç", dördüncüsüne de "sanı". Sonra bunları aydınlık derecesine göre sıralayalım. Bunu yaparken de, bir şeyin gerçeğe ne kadar yakın olursa o kadar aydınlık olacağını unutmayalım.
198
Astronomide nasıl gözün gördüğü bir hareket varsa, armonide de kulak yoluyla duyulan bir hareket vardır. Bu bakımdan armoniyle astronomi kardeş sayılır. Pythagoras’çılar öyle der. Biz de öyle diyoruz.
221
-İşte bu kavgada fakirler düşmanlarını yendiler mi, demokrasi kurulur. Zenginlerin kimi öldürülür, kimi yurtdışına sürülür. Geri kalan yurttaşlar devleti ve devlet işlerini eşit şartlarla paylaşırlar. Çok defa da işbaşına gelecekler kurayla seçilir.
-Evet, demokrasi ya böyle silah gücüyle olur ya da zenginlerin korkup kaçmasıyla.
…
-Ama bu devlette bir düzen arayıp bulursan, ne mutlu sana.
-Niçin?
-Çünkü, özgürlük olduğu için bütün düzenler vardır orada, o kadar ki, bizim gibi bir devlet kurmak isteyenler, bir demokrasi devletine gidip diledikleri düzeni seçebilirler. Bir düzen panayırıdır demokrasi, beğen beğendiğini al.
…
- Bu devletin cömertliğine, hoşgörürlüğüne diyecek yoktur. Bizim devletin temellerini atarken, büyük bir saygıyla sözünü ettiğimiz ahlak değerlerine aldırış bile edilmez. Bizce iyi adam olmak kolay iş değildi; önce insanın doğuştan bir üstünlüğü olacak diyorduk, çocukken hep güzel şeylerle oynayacak, sonra kendini bütün güzel şeyleri öğrenmeye verecek. Demokraside hiçe sayılır bütün bunlar. Bir devlet adamının nasıl yetişmesi, ne bilgiler edinmesi gerektiği düşünülmez. Kendimize halkın dostu dedirtmek yeter; bütün şerefler kazanılır bununla.
(Yöneticiler, zamanla zorbaya dönüşür.)
249
-…istekler bedenimizdeki bir çeşit yokluklar değil midir?
252
- Zevk gerçekliği bakımından kralın zorbadan uzaklığını da anlamak istersek bu hesabı yapar ve görürüz ki, kral yedi yüz yirmi dokuz kere daha mutlu, zorba da o ölçüde mutsuzdur.
- Bizim iki adamı, doğruyla eğriyi, zevk ve acı bakımından ayırmış oldun, hem de yaman bir sayıyla doğrusu!
- Sayı yaman ama yanlış değil. Ömürlerinin her yılında da tam bu kadar gündüz ve gece vardır, hesabımız tamamsa.
262
-Öyleyse diyebiliriz ki, şairler, Homeros başta olmak üzere, en tüksek değerleri anlatırken olsun, herhangi bir şeyi uydururken olsun, birer benzetmecidirler sadece; gerçeğin kendisine ulaşamazlar. Demin dediğimiz gibi, ressam nasıl kunduracılığın ne olduğunu bilmeden bir kundura resmi yapıyor, bir sanatı onlardan çok bilmeyenler de renklere, biçimlere bakıp onu sahici gibi görüyorlarsa, bu da öyle.
- Doğru.
- Şair de herhalde ele aldığı sanata, kelimeler ve cümlelerle uygun renkler veriyor, aslını bilmediği şeyin öyle bir benzerini yapıyor ki, onun gibi yalnız kelimelerden anlayan kimseler, ölçüye, ritme, düzene kapılarak, şairin kunduracılığı da, savaş sanatını da tam olduğu gibi verdiğini sanıyorlar. Sözlerini öyle süslüyor ki sürüklüyor insanları. Şairlerin söylediğini şiirin renklerinden sıyırıp da yalın söze çevirdin mi ne hale gelir, bilirsin; denemişsindir sen de bunu.
- Bazı insan yüzleri vardır hani, tazelikten başka güzellikleri yoktur; gençlik bir çekildi mi üzerlerinden, kimse bakmaz yüzlerine. Onlara benzetebiliriz şiirleri.
263
-Her şeye bağlı üç sanat vardır: Kullanma sanatı, yapma sanatı, benzetme sanatı.
268
- Felakete uğrayınca zorla tutmaya çalıştığımız neydi içimizde? Gözyaşı dökmek, dilediği gibi inlemek, acıdan bağırmak isteyen yanımız değil mi? İşte yaradılışımızdan bu isteklere çevrili yanımızı doyurmak ister şairler. Tiyatrolarda budur coşturdukları yanımız. En iyi yanımıza gelince, akıl ve gelenek bizi tutmazsa, gözyaşları karşısında yumuşar, başkalarının felaketine ağlamayı ayıp saymayarak kendimizi acıma duygularına bırakır, alkışlamayı küçüklük saymaz, tersine iyi bir insanın buna ağlaması gerektiğine, bu şiirden aldığı zevkin faydalı bir zevk olduğuna, bütün şiiri atmakla bu zevkten yoksun kalacağına inanır. Bence çok azdır onun gibi düşünen adamlar; onlara göre başkalarının duyguları bizim de duygularımız olabilir; çünkü duyarlığımızı başkalarının dertlerine göre ayarlamışızdır, kendimiz için dizginlediğimiz acılar başkaları için dizginleyemeyiz.
- Çok doğru söylüyorsun.
- Komedya için de aynı şeyi söyleyemez miyiz? Bir tiyatroda, yahut eş dost arasında bir soytarılık gördün diyelim. Bunu kendin yapmaktan utanabilirsin, ama tiksinecek yerde beğendin diyelim bunu. Tragedyada gelen neyse burada da o gelmez mi başına? Sana soytarı demesinler diye aklınla tuttuğun gülünç yanını meydana koymuş, onu desteklemiş ve farkına varmadan bir soytarı haline gelmiş oluyorsun.
- Diyecek yok buna.
- Tutku gibi, öfke gibi içimize hoş veya acı gelen ve ister istemez gündelik hayatımıza giren duygular şiir benzetmesinin etkisi altında kalmaz mı? Benzetme bu duygulan kurutacak yerde sulayıp besler, dizginlenmesi gereken tutkulara içimizin dizginlerini verir, böylece de iyi ve mutlu olmamıza değil, kötü ve mutsuz olmamıza yol açar.
-Ben de öyle derim.
-Öyleyse, Glaukon, Homeros hayranlarına rastlayınca ne yapacaksın? Sana derlerse ki: “Homeros Yunanlılığın kurucusudur: insanları yönetmek, yetiştirmek için ondan örnek almalı, davranışlarımızı onun öğütlerine uydurmalıyız"; bu adamları saygıyla selamlar, sevgiyle kucaklarsın; sizden değerli insan yoktur, dersin; bence de Homeros şairlerin en büyüğü, tragedya şairlerinin de başıdır, dersin; ama bizim devletimize Tanrıları ve iyi insanları öven şiirlerden başkasını sokmayacağımızı unutmazsın. Ne kadar hoş da olsa, öteki şiirlerin perisi senin devletine girdi mi, acı tatlı duygular kanunların yerini alır, toplum her şeyde en iyiyi arayacak yerde acıya, tatlıya bakar.
271
-Demek ki her varlığı yok eden içindeki kötülük, tabiatın ona kattığı illettir. Bu kötülük olmasa hiçbir şey yıkamaz onu; çünkü iyinin bir şeyi yıkmasından korkulmaz; ne iyi, ne kötü de yıkmaz hiçbir şeyi.
272
-Ruhu kendi bozukluğu, kendi kötülüğü öldüremedikten, yok edemedikten sonra, başka bir varlığı öldürmeye yarayan, kendine bağlı olmayan herhangi bir şey zor yok edebilir onu.
-Zor eder doğrusu.
-Ama bir şeyi ne kendine özgü, ne de kendine yabancı hiçbir kötülük öldüremezse, hep var kalacak demektir, hep var kalmak da ölmezlik değil midir?
275-280
- Doğruyla eğriyi ölümlerinden sonra bekleyen karşılıklar yanında bütün bunlar sayıca da, önemce de hiç kalır. Şimdi bu ölüm sonrasını anlatalım ki her ikisi tam payını alsın.
- Anlat, dinlemeye can atıyorum ölüm sonrasını.
- Bir Alkinoos masalı değil şimdi sana anlatacak olduğum; bir yiğidin Pamphylia'dan gelme Armeios oğlu Er'in başından geçeni anlatacağım. Bu yiğit bir savaşta ölüyor. On gün sonra onu, kokmaya başlamış ölüler arasında bozulmamış bir halde buluyor, kaldırıp evine götürüyorlar gömmek için. On ikinci gün, ölüsünü yakacakları sırada yiğit diriliyor. Anlatıyor o zaman ötede gördüklerini. Canı bedeninden çıkar çıkmaz birçoklarıyla birlikte yola düzülmüş. Hep birden görülmedik bir güzel yere gelmişler. Orada iki çift kapı varmış: Bir çift kapı yerde, bir çift kapı yukarıda, gökte, tam ötekilerin karşısında. Bu çift kapıların ortasında yargıçlar oturuyormuş. Yargılarını verdiler mi, doğrulara göğe çıkan sağdaki yolu gösteriyorlarmış, yargılarını bir yazıyla önlerine asıp yolluyorlarmış. Suçluları soldan aşağı inen yola sokuyorlarmış, onların bütün yaptıklarını da bir yaftayla sırtlarına asıyorlarmış. Bizim yiğit yaklaşınca, yargıçlar demişler ki ona: Sen insanlara bu yeraltı dünyasından haber götüreceksin, orada olup bitenlere iyi bak. O da bakmış, görmüş. Yargılanan ruhların kimi gökteki, kimi yerdeki kapıların birinden çıkıp gidiyormuş. Öteki kapıların birinden yerin derinliklerinden çıkan perişan, bitkin, toz toprak içine ruhlar geliyormuş, öbüründense gökten inen pırıl pırıl ruhlar. Birbiri ardından ilerleyen bu ruhlar uzun bir yolculuktan gelmişe benziyorlarmış. Hepsi, bir bayram sevinci içinde, bir çayırlıkta toplanıp oturuyorlarmış. Birbirini tanıyanlar selamlaşıyor, yerden gelenler gökten, gökten inenler yerden haber soruyorlarmış. Kimi yeraltında bin yıl süren yolculuklarında çektikleri ve gördükleri işkenceleri ağlaya sızlaya anlatıyormuş, kimi göklerin tadına doyulmaz nimetlerini, sonsuz güzelliklerini. Neler, neler anlatmışlar. Glaukon; uzun sürer hepsini sayıp dökmek, ama en önemlisi şunlarmış: İşlenen suçların, aldatılan insanların sayısı kaç olursa olsun kötüler bütün yaptıklarını teker teker ve on kat ödüyorlarmış. Cezaların her biri yüz yıl sürüyormuş, yani bir insan ömrü, orada on katına çıkıyormuş. Birçok insanın kanına girenler, devletleri, orduları aldatıp köleliğe düşürenler, herhangi bir felakete yol açanlar, her suç için on kat ağır ceza çekiyorlarmış. İnsanlara iyilik etmiş, doğruluktan ayrılmamış olanların gördükleri karşılık da aynı ölçülerle artıyor, güzelleşiyormuş. Doğarken, ölen, yahut az yaşayan çocuk ruhları üzerine de çok şeyler öğrenmiş Er, ama onları anlatmaya değmez. Tanrılara, ana babaya saygı veya saygısızlığın, bıçakla adam öldürmenin karşılığıysa, demin söylediklerimi aşıyormuş. Bir adamın yanına gitmiş; ona başkaları Büyük Ardiea'nın nerede olduğunu sormuşlar. Bu Ardiea dediği, bin yıl önce Pamphylia'da bir şehrin zorbasıymış. Babasını, ağabeyini öldürmüş, daha birçok haltlar etmiş. Er'in dediğine göre, şunları anlatmış adam: O gelmedi, demiş buraya hiç gelemez o. Gördüğümüz korkunç şeylerden biri de bu oldu. Bütün cezalarımızı çektikten sonra kapının ağzına gelip çıkacağımız sırada bu Ardiea'yı daha başka zorbalar ve bir sürü haydutla bir arada gördük. Tam çıkacakları anda kapı yol vermedi onlara. Bu uslanmaz kötülerden, yahut cezasını doldurmamışlardan biri geldi mi, kapı gürlemeye başlıyordu. Aralıkta duran ateş bedenli korkunç adamlar kapının gürlemesini duydular mı herifi belinden yakalayıp götürüyorlardı. Ama Ardiea'yla yanındakileri, ellerine, ayaklarına, boyunlarına zincir vurup yere attılar, yer yer derilerini yüzüp yolun kıyısına çektiler ve hepsini dikenli çalılıklar üzerine uzattılar. Bu arada gelen geçene, bu adamlara hangi günahları için böyle yaptıklarını anlattılar. Sonra hepsini götürüp Tartaros'un dibine attılar. Er'in anlattığına göre kapı önünde kendilerinin de çekmediği korku kalmamış. Ama en korkunç şey, insanın tam çıkacağı sırada kapının kükremesi oluyormuş. Kendileri çıkarken kapı gürlemeyince rahat nefes alabilmişler. İşte aşağı yukarı bunlarmış azaplar, iyi ve kötü karşılıklar. Her küme çayırda yedi gün kaldıktan sonra çadırlarını kaldırıp, sekizinci gün yola çıkıyor ve dört gün sonra başka bir yere varıyormuş. Orada yukarıdan aşağı gökle yer arasında uzayıp giden bir ışık görmüşler, direk gibi dümdüz bir ışık, gökkuşağı gibi ama daha parlak, daha arık. Bir gün daha yürüyüp bu ışığa varmışlar. Orada, bu ışığın ortasında göğe gerili zincirlerin uçlarını görmüşler. Çünkü bu ışık zincirlerle bağlıymış göğe, kadırgaları boydan boya kuşatan halatlar gibi. Dönen bütün kubbeyi de böylece tutuyormuş bu ışık. Bu bağlantıların uçlarında Kader'in bütün yuvarlaklarını döndüren kirmeni asılıymış. Gövdesi ve kancası çelikten, ağırşağıysa çelik ve başka madenlerle katışıkmış. Bu ağırşak bak nasıl bir şeymiş: Dışarıdan bizim bildiğimiz ağırşağa benziyormuş ama, iç yapısı Er'in dediğine göre söyleymiş: Oyuk, içi boş bir ağırşak, onun içinde bir benzeri daha, ama daha küçük, iç içe oturtulmuş kutular gibi; onun da içinde bir tane daha, yine bir tane daha, böyle gidiyor, sekiz ağırşak hepsi iç içe. Yukarıdan bakınca kıyıları çember çember görünüyor, ama hepsi birden gövdeyi saran bir tek ağırşak gibi düz. Gövde sekizinciyi ortasından delip geçiyor. En dıştaki birinci ağırşağın çemberi hepsinden geniş. Bu bakımdan altıncı ağırşak ikinci sıraya giriyor, dördüncü üçüncüye, sekizinci dördüncüye, yedinci beşinciye, beşinci altıncıya, üçüncü yedinciye, ikinci de sekizinciye. En büyüğünün çemberi renk renkmiş; yedincininki en parlak olanıymış, sekizincininki ışığını ondan alıyormuş ve bir renkmiş onunla. İkinci ve beşincinin çemberleri de aşağı yukarı o renk, ama daha sarı, üçüncü hepsinden beyaz, dördüncü kırmızımtırak, altınca beyaza yakınmış. Kirmen kendi çevresinde biteviye dönüyormuş, ama içerideki yedi çember daha yavaş ve ters yöne dönüyormuş. En çabuk dönen sekizinci, sonra yedinciymiş, altıncı ve beşinci onunla bir çabukluktaymış. Bu bakımdan dördüncü üçüncü gibi geliyormuş, üçüncü, dördüncü, ikinci de beşinci; kirmenin kendi, Kader'in dizleri üstünde dönüyormuş. Her çemberin üstünde onunla birlikte dönen bir denizkızı varmış, her denizkızı kendine göre bir ses çıkarıyormuş, bu sekiz ses birleşip bir tek ses oluyormuş. Eşit aralıklarla oturmuş üç kadın da dönüyormuş onlarla; Kader'in kızları, Moira'larmış bunlar; beyazlar giymiş, başlarında şeritler sarılıymış; Lakhesis, Klotho ve Atropos, seslerini denizkızlarına uydurup şarkı söylüyorlarmış; Lakhesis geçmişin, Klotho bugünün, Atropos geleceğin şarkısını. Ayrıca Klotho sağ elini kirmene uzatıp dış çemberi çeviriyormuş arada bir; Atropos sol eliyle iç çemberleri, Lakhesis de iki eliyle bir dış çemberi, bir ötekileri çeviriyormuş. Ruhlar gelir gelmez Lakhesis'in önüne çıkmışlar. Önce bir rahip onları sıraya dizmiş, sonra Lakhesis'in dizlerinden kura sayılarını ve hayat örneklerini almış, yüksek bir kürsüye çıkıp bağırmış: Kader'in kızı bakire Lakhesis'in buyruğunu dinleyin; değişken ruhlar! Yeniden ölümlü bir hayata doğacaksınız! Bir kader perisi seçmeyecek sizi, kader perinizi siz kendiniz seçeceksiniz. Herkes kendine düşen sırayla Kader'in kendini bağlayacağı hayatı seçecek. İyiliğe gelince, onun sahibi yoktur; kim iyiliğe ne kadar verirse, o kadar iyilikten payı olun Herkes seçtiği hayattan kendi sorumludur; Tanrı karışmaz buna. Bu sözler üzerine rahip kuraları atmış, herkes yanına düşeni almış, yalnız Er'in almasına izin verilmemiş. Böylece herkes seçme sırasını öğrenmiş. Sonra aynı rahip hayat örneklerini sermiş önlerinde yere. Bu örneklerin sayısı ruhların sayısından çok fazlaymış. Her cinsten türlü türlü hayat; hayvanların ve insanların yaşayabilecekleri her çeşit hayat; zorba hayatları, kimi ölünceye kadar süren, kimi yarıda değişik yoksulluk, sürgün veya dilencilik içinde biten; ünlü insan hayatları, kimi beden, yüz güzelliğiyle, kimi savaş gücü, kuvvetiyle, kimi soylu sopuyla, atlarının büyük değerleriyle ün salan. Her bakımdan sönük insan hayatları, ayrıca her çeşitten kadın hayatları da varmış. Ama ruhlar için hiçbir sıra gözetilmiyormuş. çünkü her biri seçecekleri hayata göre ister istemez değişeceklermiş. İnsan hayatının başka yönlerine gelince, onlar karışıkmış birbirine, zenginlik, fakirlik, hastalık, sağlık da bir şununla, bir bununla bir aradaymış. Bu kutuplar arasında orta hayat payları da varmış. İşte, Glaukon, insan için en zor an bu seçme anıdır galiba. Onun için her birimiz başka her şeyi bir yana bırakıp bunun üstünde durmalı, bunu incelemeliyiz. Belki arayıp bir adamını buluruz da bize iyi ve kötü hayatları ayırt etme gücünü ve bilgisini kazandırır, o zaman belki bütün bu yolların hangilerini birleştirip hangilerini ayırarak, hayatta hangilerinin bize ne yararı olacağını hesaplayarak, her yerde, her zaman mümkün olan en iyi hayatı seçebiliriz. Öyle bir adam bulursak öğrenelim ondan güzelliğin, fakirliğin veya zenginlikle şu veya bu yatkınlıkla, ne türlü birleşmesinden iyilik veya kötülük çıkacağını, parlak veya sönük bir doğuşun, devlet veya ev işlerinin, güçlü veya güçsüz olmanın, öğrenme kolaylığı veya zorluğunun, buna benzer doğuştan veya hayattan edinme kafa değerlerinin şu veya bu türlü bir araya gelmesinin ne sonuç vereceğini. Bütün bunları düşünür, ruhun aslını da göz önünde tutarsak hayatların iyisiyle kötüsünü ayırt edebiliriz. İyisi derken, başka her şeyi bir yana atıp, ruhu daha iyi edecek hayatı anlarız; kötüsü derken de ruhu daha kötü edecek hayatı. Çünkü yaşarken de, öldükten sonra da böyle bir seçmeden en fazla iyilik göreceğimizi biliyoruz artık. Hades'in ülkesine giderken bu inanç çelik gibi sert olmalı içimizde. Öyle olmalı ki orada para hırsı ve o cinsten kötülükler gözümüzü kamaştırmasın, zorbalık ve onlara benzer, onulmaz dertler, belalarla dolu hayatlara dört elle sarılmayalım; orta hayatları seçelim daha çok; hem bu hayatta, hem sonrakilerde yukarı veya aşağı uçlardan kaçınalım; çünkü insanın mutluluğu buna bağlıdır. Rahip, kura sayılarını atarken şunları da söylemiş, öte dünya habercisine göre: "Sırası en son olan da, iyi seçmesini bilir ve iyi yaşamaya çalışırsa iyi bir durum sağlayabilir kendine. İlk seçen dikkatli davransın, son seçen korkmasın". Rahibin bu sözlerinden sonra, diyor Pamphylia'lı kurası birinci çıkan hemen atılmış en büyük zorbalığı almış; o kadar düşünmeden, o kadar açgözlülükle saldırmış ki üstüne, seçtiği hayatın sonuçları üstünde durmaya vakit bulamamış; seçtiği hayatta kendi çocuklarını yemek ve daha başka korkunç şeyler olduğunu görmemiş. Ama sonra kaderini iyice gözden geçirince başlamış göğsünü yumruklamaya; rahibin söylediğini nasıl unuttum diye bağırıp çağırmaya. Başına aldığı dertten kendini suçlu bulacak yerde, talihe, cinlere, perilere çatıyormuş. İşin tuhafı, bu adam gökten gelenlerdenmiş, daha önce iyi düzenli bir devlette yaşamış; ama iyi adam olması bilgiseverlikten değil, görenekten geliyormuş. Gökten gelenler arasında böyle aldananlar hiç de az değilmiş; bunun bir sebebi de onların azap çekmemiş olmaları. Yerin altından gelen ruhlarsa, hem kendileri çekmiş, hem de çekenleri görmüş oldukları için, hayatlarını seçerken pek acele etmiyorlarmış. Bu yüzden, bir de kura sırasından ötürü, ruhların çoğu kötüden iyiye, yahut iyiden kötüye geçiyorlarmış. Gerçekten de bu dünyaya her gelişte insan temiz bir bilgi ve düşünce dostu olursa, hayat seçmede son sıraya da düşmezse, öbür dünyadan gelenlerin dediklerine göre, hem bu dünyada mutlu olabilir, hem de ötedeki yolculuğu çetin yeraltı yollarında değil, dümdüz gök yollarında yapabilirler. Er'in anlattığına göre, hayat seçmede ruhların değişik davranışları görülecek şeymiş. Acınacak, gülünecek, şaşılacak şeyler oluyormuş. Çoğu eski hayatlarındaki alışkanlıklara kapılıyormuş. Gördüğü ruhlar arasında olan Orpheus, bir kuğunun hayatını seçmiş; kendini öldüren kadınlara öfkesinden, bir kadından doğmak istememiş. Thamyras da bir bülbül hayatı seçmiş. Bir kuğunun, daha başka kuşların insan hayatını seçtiklerini de görmüş. Yirminci olarak seçen ruh, bir aslanın hayatını almış; Telamon oğlu Aias'ın ruhuymuş bu; Hektor'un silahları ona verilmediğine kızdığı için insan olmak istemiyormuş bir daha. Sonra Agamemnon'un ruhu gelmiş; o da başına gelenler yüzünden insanlara düşman olup bir kartalın hayatını seçmiş. Atalante'nin ruhu atletlerin kazandıkları şana şerefe dayanamayıp gene öyle bir hayat seçmiş. Ondan sonra Panopea'nın oğlu Epeus, çalışkan bir ev kadını olmuş. Sona kalanlar arasında gördüğü soytarı Thersites bir maymun kılığına girivermiş. Nihayet, sırası en sona düşen Odysseus'un ilerlediğini görmüş; başına gelenler onu şan, şeref hırsından kurtardığı için, büyük işlerden uzak gösterişsiz bir hayat aramış kendine; bir hayli bakındıktan sonra bulmuş öylesi bir hayat, kimse değer vermediği için bir köşede kalmış; onu görünce Odysseus, ilk seçen ben olsaydım gene bu hayatı seçecektim, diyerek atılmış üstüne. Hayvanlar da seçiyormuş böylece hayatlarını; kimi insan oluyormuş, kimi başka bir hayvan. Kötü hayvanlar vahşi, iyiler ehlî oluyorlarmış ve türlü türlü karışmalar görülüyormuş bu arada. Bütün ruhlar hayatlarını seçtikten sonra gene o sırayla Lakhesis'e yaklaşmışlar. Lakhesis her birine kendi perisini vermiş; bu peri hayatı boyunca ona hizmet edecek, seçtiği kadere göre yaşatacakmış onu. Bu peri ilkin ruhu Klotho'ya götürüp bu Parka'nın eli altından ve döndürdüğü kirmenden geçiriyormuş; böylece ruh, seçtiği kadere bağlanıyormuş. Ondan sonra Atropos, Klotho'nun eğirdiği kaderi çözülmez hale sokuyor, sonunda ruh hiç arkasına dönmeden Kader'in tahtı önüne gelip duruyor, sonra öte yanına geçiyormuş. Bütün ruhlar geçince hepsi birden boğucu, korkunç bir sıcağın altında Lethe ovasına gitmişler; ne ağaç, ne ot varmış bu ovada. Akşam olunca Ameles ırmağı kıyısında konaklamışlar. Bu ırmağın suyu hiçbir kap içinde durmazmış; oysa herkes de bu sudan biraz içmek zorundaymış. Bazı ruhlar ölçüyü kaçırıp fazla içermiş, içer içmez de, her şeyi unuturmuş. Sonra uyumuşlar. Gecenin ortasında birdenbire bir gök gürültüsüdür kopmuş, yerler sarsılmış ve birdenbire her biri bir yana fırlayan ruhlar yukarıki dünyaya, yeniden doğacakları dünyaya doğru atılmış, kayıvermişler yıldızlar gibi. Er'e gelince, ona ırmaktan su içirtmemişler, ama bedenine nerede, nasıl kavuştuğunu bilmiyor gene de. Birden gözünü açınca kendini sabah sabah odun yığını üstünde bulmuş. İşte böylece, Glaukon, unutulmaktan, kaybolmaktan kurtulmuş bu sana anlattıklarım. Bunlara inanırsak kurtarabiliriz kendimizi. Lethe ırmağını mutlu geçer, ruhumuzu kirletmeyiz. Benimle inanırsanız ki ruhumuz ölümsüzdür, her iyiliği, her kötülüğü yapmak elindedir, o zaman hep bizi yukarılara götüren yolda yürürüz; nerede, nasıl olursa olsun doğruluktan bilgelikten ayrılmayız. Böylece hem kendimizle, hem de Tanrılarla barış içinde yaşarız; bununla da kalmaz, er geç doğruluğun karşılıklarını da elde ederiz; yarışlarda kazananlar nasıl dostlarından türlü armağanlar alırlarsa. Hem bu dünyada mutlu oluruz o zaman, hem de anlattığımız o bin yıllık yolculukta.
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)