Bir Hırsızın İtirafları'ndan
17
Bu son olayı ortaçağ din adamları dünyanın sonunun geliğinin belirtisi olarak yorumladılar, ama pazartesi gelip de herkes yine işe gitmek zorunda kalınca büyük bir düşkırıklığına uğradılar.
22
(Uzaylılar) Birbirleriyle tuhaf bir dille konuşuyorlardı, arabanızı şişman bir insana çarptığınızda çıkan sese benzeyen bir dil.
66
İnsan Köleliği Üzerine'ye başlarken elimdeki tek şey 've' bağlacıydı. İçinde 've' olan bir öykünün güzel olabileceğini biliyordum. Sonra öykü yavaş yavaş biçimlenmeye başladı.
Hızla esen rüzgar Maugham'ın ayaklarını yerden kesip onu bir binaya çarpıyor. Maugham kıkırdıyor. Sonra genç bir yazara verilebilecek en büyük avsiyede bulunuyor. "Bir soru cümlesinin sonuna soru işareti koy. Ne kadar etkili olduğuna kendin de şaşacaksın."
84
Yere değmemem için, tavan penceresinden bir iple aşağı sarkıttılar beni. Büyük bir titizlikle geldim, geldim, birkaç dakika sonra ünlü Kittrige Elmasları'nın sergilendiği bölmenin üzerinde dolaşıyordum. Tam cam keseceğimi çıkardığım sırada, tavan pencereseinden küçük bir serçe girdi ve yere kondu. Tabi alarm çaldı ve sekiz tane devriye arabası geldi. Ben on yıl yedim. Serçe ise yirmi yıldan müebbete. Kuş altı ay geçmeden çıktı ama gözaltındaydı. Bir yıl sonra Fort Worth'de Haham Morris Klugfein' gagalayıp bayıltmaktan tutuklandı.
85
Bir hırsızı evininzi soyarken yakalarsanız, paniğe kapılmayın. Unutmayın oda en az sizin kadar korkmuştur. En iyi yöntem onu soymaktır. İlk siz davranın ve hırsızın kol saatiyle cüzdanını aşırın. O zaman, siz kaçarken o yatapınıza girmek zorunda kalır. Bir keresinde bu savunma yoluyla tuzağa düşüp, Des Moins'da altı yıl başka bir adamın karısı ve üç çocuğuyla yaşamak zorunda kaldım, ancak başka bir hırsızı yakalayınca oradan ayrılabildim, hırsız benim yerimi aldı. O aileyle birlikte olduğum altı yıl çok mutlu geçti, onları sık sık sevgiyle anarım, ama bu arada, bir prangalı mahkumlar çetesiyle çalışmak üzerine söylenecek daha pek çok şeyim var.
30 Ocak 2009
Hippokrates
Gülmeye ve Deliliğe Dair'den
Mutluluk duymadan yaşayanlar budaladır.
-Demokritos
12
Fakat her kadının onu frenleyecek birine ihtiyacı vardır, çünkü kadın doğası gereği belli bir ölçüyü kaçırma eğilimine sahiptir. Eğer hatası gün be gün düzeltilmezse, tıpkı ağaçlar gibi ürer ve gelişir. Ben kendi hesabıma, bir dostun karıma akrabalarından daha titiz bir muhafızlık yapacağını düşünüyorum; çünkü bir dost arkadaşının karısıyla, onu azarlamasını engelleyen şu şefkate dayalı samimiyet ilişkisi içinde değildir. Bilgelik, iyilikseverlikten etkilenmeyen soğukkanlılık sayesinde sürekli artar.
40
Bu arada tek bir şey kesinlik arzetmektedir: bilgeler ve deliler aynı ikircikli davranışa sahiptir.
43
Kadın kötülüğe erkekten çok daha yakındır.
-Demokritos
50
Bir ihtiyaç duyan hayvan neye ihtiyacı olduğunu bilir; bir ihtiyaç duyan insan bunu bilmez.
Mutluluk duymadan yaşayanlar budaladır.
-Demokritos
12
Fakat her kadının onu frenleyecek birine ihtiyacı vardır, çünkü kadın doğası gereği belli bir ölçüyü kaçırma eğilimine sahiptir. Eğer hatası gün be gün düzeltilmezse, tıpkı ağaçlar gibi ürer ve gelişir. Ben kendi hesabıma, bir dostun karıma akrabalarından daha titiz bir muhafızlık yapacağını düşünüyorum; çünkü bir dost arkadaşının karısıyla, onu azarlamasını engelleyen şu şefkate dayalı samimiyet ilişkisi içinde değildir. Bilgelik, iyilikseverlikten etkilenmeyen soğukkanlılık sayesinde sürekli artar.
40
Bu arada tek bir şey kesinlik arzetmektedir: bilgeler ve deliler aynı ikircikli davranışa sahiptir.
43
Kadın kötülüğe erkekten çok daha yakındır.
-Demokritos
50
Bir ihtiyaç duyan hayvan neye ihtiyacı olduğunu bilir; bir ihtiyaç duyan insan bunu bilmez.
İrfan Özen
İntihar'dan
25
Böyle bir ortamda Goethe'nin romanı "Genç Werther'in Acıları" büyük bir patlama yaptı. Chatterton'ın ölümünden dört yıl sonra bir Werther salgını başlamıştı: Werther modası, Werther taklitleri... ve en önemlisi Werther intiharları...
O dönemin Werther modası, roman kahramanının intihar ettiğinde üzerinde bulunan, "ayakta çizmeler, mavi ceket ve sarı yelek"tir.
Yıllarca süren bu "intihar salgını" yalnızca Avrupa'yı etkisi altına almakla kalmayıp, ta Çin'e kadar yayılmıştı...
49
Kadınlar , intihar teşebbüsünde daha çok bulunuyor. Ancak ölümle sonuçlananlarda ise, erkekler çoğunlukta.
105
Pavese, kesik kesik devam eden o son güncesine şunları yazar:
Gizlice, en çok korkulan gerçekleşir sonunda.
Yazıyorum: Ey... Sen... Acı...
Peki sonra? Bütün gerekli olan biraz cesaret. Acı ne kadar ortaya çıkar ve kesinleşirse, yaşama içgüdüsü ağır basıyor ve intihar düşüncesi zayıflıyor.
Kolay sanmıştım ilk düşündüğümde. Zayıf kadınlar yamıştı bu işi. Alçakgönüllülük istiyor, kendini beğenmişlik değil. Tiksiniyorum bütün bunlardan...
Sözler değil... Eylem... Artık yazmayacağım...
25
Böyle bir ortamda Goethe'nin romanı "Genç Werther'in Acıları" büyük bir patlama yaptı. Chatterton'ın ölümünden dört yıl sonra bir Werther salgını başlamıştı: Werther modası, Werther taklitleri... ve en önemlisi Werther intiharları...
O dönemin Werther modası, roman kahramanının intihar ettiğinde üzerinde bulunan, "ayakta çizmeler, mavi ceket ve sarı yelek"tir.
Yıllarca süren bu "intihar salgını" yalnızca Avrupa'yı etkisi altına almakla kalmayıp, ta Çin'e kadar yayılmıştı...
49
Kadınlar , intihar teşebbüsünde daha çok bulunuyor. Ancak ölümle sonuçlananlarda ise, erkekler çoğunlukta.
105
Pavese, kesik kesik devam eden o son güncesine şunları yazar:
Gizlice, en çok korkulan gerçekleşir sonunda.
Yazıyorum: Ey... Sen... Acı...
Peki sonra? Bütün gerekli olan biraz cesaret. Acı ne kadar ortaya çıkar ve kesinleşirse, yaşama içgüdüsü ağır basıyor ve intihar düşüncesi zayıflıyor.
Kolay sanmıştım ilk düşündüğümde. Zayıf kadınlar yamıştı bu işi. Alçakgönüllülük istiyor, kendini beğenmişlik değil. Tiksiniyorum bütün bunlardan...
Sözler değil... Eylem... Artık yazmayacağım...
28 Ocak 2009
Giovanni Scognamillo
Türk Sineması'nda bilim-kurgu, tam tersine kahramanları temeları özellikle dar bütçeli filmlerde denendi, hiç de tatmin edici olmayan sonuçlara ulaştı: "Tarzan İstanbul'da" 1952, "Görünmeyen Adam İstanbul'da" 1955, "Uçan Daireler İstanbul'da", "Baytekin Fezada Çarpışanlar", "Altın Çocuk", Killing Frankeştayn'a Karşı" 1967, "Uçan Adam Killing'e Karşı" 1967, "Kızıl Maske" 1968, "Kızıl Maske'nin İntikamı" 1971, "Süper Adam" 1971, "Süper Adam Kadınlar Arasında" 1972, "Süper Kadın Dehşet Saçıyor" 1972, "Sevimli Frankeştayn" 1975, "Turist Ömer Uzay Yolunda" 1973...
Jale N. Erzen
Fotograf Notları'ndan
36
Bir tasvir türü olarak portre laik toplumlarda gelişmiştir; birey otonom, özgür ve tümüyle tanımlanamayan bir olarak görülür ve imgeler onun saklı nitelikleri ve gizil güçlerini simge ve biçimlerle açığa çıkarmaya çalışır. Portre resminin bir yerde fotograf ve resmin birbirine en fazla yaklaştığı tür olduğunu söyleyebiliriz. "Geleneğin bu değişiminde paraleli ile en az farklılık gösteren bir janr (resim türü) var. Bu da portre ve ikinci bir janr olan otoportredir."
38
Aslında, kişiliği yakalamaya çalışan bir ifade aracı olarak portre öncelikle Roma resimlerinde ve heykellerinde ortaya çıkar. Yunan sanatı, en samimi ifadelerinde bile idealize edip, insanı olması gerektiği gibi gösterirken, Roma sanatındaki keskin gerçekçilik ve nesnellik arayışının toplumsal normlarla ilgili olduğu söylenebilir. Bireyler görüyoruz ama bunlar bize daha çok sosyal kimlikleri ile ve güç temsil eden kişiler olarak görünüyorlar.
36
Bir tasvir türü olarak portre laik toplumlarda gelişmiştir; birey otonom, özgür ve tümüyle tanımlanamayan bir olarak görülür ve imgeler onun saklı nitelikleri ve gizil güçlerini simge ve biçimlerle açığa çıkarmaya çalışır. Portre resminin bir yerde fotograf ve resmin birbirine en fazla yaklaştığı tür olduğunu söyleyebiliriz. "Geleneğin bu değişiminde paraleli ile en az farklılık gösteren bir janr (resim türü) var. Bu da portre ve ikinci bir janr olan otoportredir."
38
Aslında, kişiliği yakalamaya çalışan bir ifade aracı olarak portre öncelikle Roma resimlerinde ve heykellerinde ortaya çıkar. Yunan sanatı, en samimi ifadelerinde bile idealize edip, insanı olması gerektiği gibi gösterirken, Roma sanatındaki keskin gerçekçilik ve nesnellik arayışının toplumsal normlarla ilgili olduğu söylenebilir. Bireyler görüyoruz ama bunlar bize daha çok sosyal kimlikleri ile ve güç temsil eden kişiler olarak görünüyorlar.
İsmail Ertürk
Negatif İmge'den
36
Fotograf elime geçtiğinde okuyor olduğum Bachelard'dan kaynaklanan bir nedenle, bir şiir imgesiymiş gibi bakmaya karar verdim Samih'in fotografına. Fotografın, resimden ana farkı, benim ona yakıştırdığım bu niteliği olabilir mi acaba? Şiir imgesiyle olan yakınlığından dolayı kopyalarında kaybolmayan bir özü olabilir mi fotografın? Şair Enis de fotografta şiir mi gördü acaba? Güzel fotograflar, özellikle de siyah beyaz fotograflar, şiir imgesi etkisi bırakmıyor mu çoğunluk? Yaşamdan, özenle bulup çıkartılmış bir şiir imgesi taşıyorlar.
36
Fotograf elime geçtiğinde okuyor olduğum Bachelard'dan kaynaklanan bir nedenle, bir şiir imgesiymiş gibi bakmaya karar verdim Samih'in fotografına. Fotografın, resimden ana farkı, benim ona yakıştırdığım bu niteliği olabilir mi acaba? Şiir imgesiyle olan yakınlığından dolayı kopyalarında kaybolmayan bir özü olabilir mi fotografın? Şair Enis de fotografta şiir mi gördü acaba? Güzel fotograflar, özellikle de siyah beyaz fotograflar, şiir imgesi etkisi bırakmıyor mu çoğunluk? Yaşamdan, özenle bulup çıkartılmış bir şiir imgesi taşıyorlar.
Paul Klee
Modern Sanat Üzerine'den
45
Şimdi nesne'nin boyutlarını yeni bir ışık altında incelemek ve doğal biçimlerin keyfi "biçimsizleştirmesi" olarak görünen şeye sanatçının nasıl varmış olduğunu göstermek istiyorum.
Öncelikle sanatçı gerçekçi eleştirmenlerin çoğunun yaptığı gibi, doğal biçimlere büyük önem yüklemez, çünkü sanatçı için bu nihai biçimler yaratım sürecinin gerçek öğesi değillerdir. Çünkü sanatçı nihai biçimlerin kendilerinden daha çok biçimlendirmeyi yapan güçlere değer yükler.
Belki de sanatçı gönülsüz bir felsefecidir ve iyimserlerle birlikte bu dünyayı bütün olası dünyaların en iyisi ya da bir model olmayacak kadar kötü kabul etmese de şöyle der:
"Şu andaki biçimi bakımından bu dünya mümkün olan tek dünya değildir."
Bu nedenle doğanın önüne yerleştirdiği bitmiş biçimleri irdeleyici gözlerle inceler.
Ne kadar derinlemesine bakarsa o kadar kolaylıkla görüşünü bugünden geçmişe doğru yayabilir, bitmiş bir üründeki yaratıcı bir görüngü, "Genesis" olarak sanatçıyı, doğadaki herhangi bir görüntüden çok daha derinden etkiler.
Sonra yaratım sürecinin bugün tamamlanamayacağı düşüncesine kaptırır kendini ve geçmişten geleceğe uzanan dünya yaratma edimini görür. Sonsuz Genesis!
Daha da ileri gider!
Çevresindeki yaşamı düşünerek kendi kendine şöyle der: Bir zamanlar bu dünya farklı görünürdü, gelecekte yine farklı görünecek.
Sonra, sınırsızlığa doğru yükselirken, düşünür: Başka yıldızlarda yaratılışın bütünüyle farklı bir sonuç üretmiş olması çok mümkün.
49
Kendi yolunu sonuna kadar izlemeyen sanatçı küstahtır. Fakat ilksel gücün tüm evrimi beslediği bu gizli bahçeye girebilen sanatçılar seçilmiş kişilerdir.
45
Şimdi nesne'nin boyutlarını yeni bir ışık altında incelemek ve doğal biçimlerin keyfi "biçimsizleştirmesi" olarak görünen şeye sanatçının nasıl varmış olduğunu göstermek istiyorum.
Öncelikle sanatçı gerçekçi eleştirmenlerin çoğunun yaptığı gibi, doğal biçimlere büyük önem yüklemez, çünkü sanatçı için bu nihai biçimler yaratım sürecinin gerçek öğesi değillerdir. Çünkü sanatçı nihai biçimlerin kendilerinden daha çok biçimlendirmeyi yapan güçlere değer yükler.
Belki de sanatçı gönülsüz bir felsefecidir ve iyimserlerle birlikte bu dünyayı bütün olası dünyaların en iyisi ya da bir model olmayacak kadar kötü kabul etmese de şöyle der:
"Şu andaki biçimi bakımından bu dünya mümkün olan tek dünya değildir."
Bu nedenle doğanın önüne yerleştirdiği bitmiş biçimleri irdeleyici gözlerle inceler.
Ne kadar derinlemesine bakarsa o kadar kolaylıkla görüşünü bugünden geçmişe doğru yayabilir, bitmiş bir üründeki yaratıcı bir görüngü, "Genesis" olarak sanatçıyı, doğadaki herhangi bir görüntüden çok daha derinden etkiler.
Sonra yaratım sürecinin bugün tamamlanamayacağı düşüncesine kaptırır kendini ve geçmişten geleceğe uzanan dünya yaratma edimini görür. Sonsuz Genesis!
Daha da ileri gider!
Çevresindeki yaşamı düşünerek kendi kendine şöyle der: Bir zamanlar bu dünya farklı görünürdü, gelecekte yine farklı görünecek.
Sonra, sınırsızlığa doğru yükselirken, düşünür: Başka yıldızlarda yaratılışın bütünüyle farklı bir sonuç üretmiş olması çok mümkün.
49
Kendi yolunu sonuna kadar izlemeyen sanatçı küstahtır. Fakat ilksel gücün tüm evrimi beslediği bu gizli bahçeye girebilen sanatçılar seçilmiş kişilerdir.
Michelangelo Antonioni
Sinema oyuncusunun anlaması gerekmez, olması gerekir. Olabilmesi için anlamanın gerekli olduğu söylenebilir. Doğru değil. Eğer doğru olsaydı, en akıllı oyuncu en iyi oyuncu olurdu. Gerçek bize çoğu zaman bunun tersini kanıtlamaktadır.
Antonioni, Truffaut, Fellini, Bergman Sinemasını Anlatıyor'dan
18
-"L'avventura"yı niteleyen Cannes bildirisinde, insanoğlu, uzayın eşiğindeyken, gereksinimlerine bütünüyle uymayan duygularla yüklüdür, derken ne demek istediniz?
-Demek istediğim, tam olarak şuydu: Bilim kadar gelişmemiş bir kültürün yükünü taşıyoruz. Bilim adamı şimdiden aya gitti; oysa biz, Homer'in ahlak kavramlarıyla yaşıyoruz hâlâ. Bu çelişki, bu dengesizlik dolayısıyla, zayıf insanlar zayıf kişiler kaygılı, korkulu oluyorlar, çağdaş yaşamın akışına uyum zorlukları gösteriyorlar.
-Çoğunu anladım; ancak kimi örtük noktalar üzerinde sorunlar var. Eski ahlak dağarının kaldırılıp atılmasını mı kastediyorsunuz?Eğer öyleyse, bu mümkün mü? İnsan, yeni bir ahlaka ulaşabilir mi?
-Bu hiç sevmediğim sözcüğü kullanmada niye ısrar edeyim! Bu kavramların kullanımını sürdürmeye bizi zorlayan bir toplum içinde yaşıyoruz ve onların ne demek olduklarını pek çok bilmiyoruz. Gelecekte -yakın gelecekte değil, belki yirmi beşinci yüzyılda- bu kavramlar geçerliklerini yitirecekler. Doğanın karşısında korkuya kapılıp yaratılan bu eskitilmiş yolları nasıl olup da izleyebilir olduğumuzu bir türlü anlayamıyorum. İnsanoğlu, doğa ile uyum sağladığında, uzay onun gerçek arka planı olduğunda, bu sözcükler ve kavramlar anlamlarını yitireceklerdir ve biz de onları daha öte kullanmayacağız.
21
-Ancak, ben, ötekiler gibi, filminizi eleştirel buldum. Örneğin, gençlerin "İleri!" pankartlanyla yürüdükleri banş yürüyüşü sahnesine bakalım! Bu bir parodi. Şimdi ise, onu favori olabilecek biçimde kurduğunuzu söylüyorsunuz.
-Bir sahne çekilirken, onunla ne söylenmek istendiğini bilmek çok zordur; yönetmen bunu bilse bile, zihinde tasarlanan ile filmde gerçekleşen arasında her zaman bir fark vardır. Yalnızca, zihnimdeki özgün imgenin kötü bir taklidini ortaya koydum; sonrasını da düşünmedim. Bu bakımdan, perdede gördüğünüz, benim tam anlatmak istediğimi göstermez; yalnızca benim anlatım olanaklarımı, bu olanaklarımın sezdirdiği tüm sınırlar içinde, gösterir. Belki, perde, daha iyisini yapma konusundaki yetersizliğimi açığa vuruyor; belki, bilinçaltımda ironik bir bakış var. Ancak, her şey filmdedir; gerisi size kalıyor.
25
Benim karakterlerime, belirlenmiş toplumun simgeleri olarak bakmayın. Onları, içinizdeki bir tepkinin kişisel bir deneyim olma kıvılcımları olarak görün! Eleştirmen, bir izleyici ve çalışmayı, kendine ait kişisel bir şeye dönüştürdüğü sürece bir sanatçıdır.
28
-"Blow-up"taki neon işaretinin işlevi neydi; sözcükler olmadığından bu anlaşılamadı.
-İnsanlardan bu işareti okuyabilmelerini istemiş değilim. Ne bir ürünün reklamını yapıyor ne de başka bir anlam taşıyor değildi. Onu oraya gece sahnelerinde duyduğum bir ışık kaynağı gereksinimiyle koydum. Dahası, park yakınında bir işaretin bulunmasmı sevdim. Orada apaçık bir neden vardı: Romantik ortamı dağıtmak.
31
-Kendisiyle yaptığım bir söyleşide, John Updike, beni büyüleyen bir şeyi söyledi: "Sanatçı olmak tehlikelidir; çünkü bir kişiye, duyulan acıyı kazanca dönüştürmeye izin verir."
-"Sanatçı olmak" deyimini bugün kullanamayız -sanki, sanatçı olmanın dışında bir şey varmış gibi!- Eğer, bir kişi, duyduğu acıyı kazanca çevirirse çok iyi. Bunu, acıyı öldürmenin en görekmli yolu olarak görürüm.
39
Yaptığım her şeyi açıklamamı istemeyin benden. Açıklayamam. O öledir. Bunu gereksindiğim belli bir anın nedenini size nasıl açıklayayım? Bir renk değişimi gereksiniminin nedenini nasıl açıklayabilirim?
40
Ne zaman bir film yapsam, içimde belli bir gerçeğim var; "gerçek" ne kötü bir sözcük! Burada, göğsümde bir ağrı, film yaparak tedavi ettiğim bir tür tümör var. B u tümörü unutursam, yalan söylüyorum. Unutmak kolaydır. Bilinçaltı olarak gerçekleşse bile unutuyorum. Çok kolay.
Antonioni, Truffaut, Fellini, Bergman Sinemasını Anlatıyor'dan
18
-"L'avventura"yı niteleyen Cannes bildirisinde, insanoğlu, uzayın eşiğindeyken, gereksinimlerine bütünüyle uymayan duygularla yüklüdür, derken ne demek istediniz?
-Demek istediğim, tam olarak şuydu: Bilim kadar gelişmemiş bir kültürün yükünü taşıyoruz. Bilim adamı şimdiden aya gitti; oysa biz, Homer'in ahlak kavramlarıyla yaşıyoruz hâlâ. Bu çelişki, bu dengesizlik dolayısıyla, zayıf insanlar zayıf kişiler kaygılı, korkulu oluyorlar, çağdaş yaşamın akışına uyum zorlukları gösteriyorlar.
-Çoğunu anladım; ancak kimi örtük noktalar üzerinde sorunlar var. Eski ahlak dağarının kaldırılıp atılmasını mı kastediyorsunuz?Eğer öyleyse, bu mümkün mü? İnsan, yeni bir ahlaka ulaşabilir mi?
-Bu hiç sevmediğim sözcüğü kullanmada niye ısrar edeyim! Bu kavramların kullanımını sürdürmeye bizi zorlayan bir toplum içinde yaşıyoruz ve onların ne demek olduklarını pek çok bilmiyoruz. Gelecekte -yakın gelecekte değil, belki yirmi beşinci yüzyılda- bu kavramlar geçerliklerini yitirecekler. Doğanın karşısında korkuya kapılıp yaratılan bu eskitilmiş yolları nasıl olup da izleyebilir olduğumuzu bir türlü anlayamıyorum. İnsanoğlu, doğa ile uyum sağladığında, uzay onun gerçek arka planı olduğunda, bu sözcükler ve kavramlar anlamlarını yitireceklerdir ve biz de onları daha öte kullanmayacağız.
21
-Ancak, ben, ötekiler gibi, filminizi eleştirel buldum. Örneğin, gençlerin "İleri!" pankartlanyla yürüdükleri banş yürüyüşü sahnesine bakalım! Bu bir parodi. Şimdi ise, onu favori olabilecek biçimde kurduğunuzu söylüyorsunuz.
-Bir sahne çekilirken, onunla ne söylenmek istendiğini bilmek çok zordur; yönetmen bunu bilse bile, zihinde tasarlanan ile filmde gerçekleşen arasında her zaman bir fark vardır. Yalnızca, zihnimdeki özgün imgenin kötü bir taklidini ortaya koydum; sonrasını da düşünmedim. Bu bakımdan, perdede gördüğünüz, benim tam anlatmak istediğimi göstermez; yalnızca benim anlatım olanaklarımı, bu olanaklarımın sezdirdiği tüm sınırlar içinde, gösterir. Belki, perde, daha iyisini yapma konusundaki yetersizliğimi açığa vuruyor; belki, bilinçaltımda ironik bir bakış var. Ancak, her şey filmdedir; gerisi size kalıyor.
25
Benim karakterlerime, belirlenmiş toplumun simgeleri olarak bakmayın. Onları, içinizdeki bir tepkinin kişisel bir deneyim olma kıvılcımları olarak görün! Eleştirmen, bir izleyici ve çalışmayı, kendine ait kişisel bir şeye dönüştürdüğü sürece bir sanatçıdır.
28
-"Blow-up"taki neon işaretinin işlevi neydi; sözcükler olmadığından bu anlaşılamadı.
-İnsanlardan bu işareti okuyabilmelerini istemiş değilim. Ne bir ürünün reklamını yapıyor ne de başka bir anlam taşıyor değildi. Onu oraya gece sahnelerinde duyduğum bir ışık kaynağı gereksinimiyle koydum. Dahası, park yakınında bir işaretin bulunmasmı sevdim. Orada apaçık bir neden vardı: Romantik ortamı dağıtmak.
31
-Kendisiyle yaptığım bir söyleşide, John Updike, beni büyüleyen bir şeyi söyledi: "Sanatçı olmak tehlikelidir; çünkü bir kişiye, duyulan acıyı kazanca dönüştürmeye izin verir."
-"Sanatçı olmak" deyimini bugün kullanamayız -sanki, sanatçı olmanın dışında bir şey varmış gibi!- Eğer, bir kişi, duyduğu acıyı kazanca çevirirse çok iyi. Bunu, acıyı öldürmenin en görekmli yolu olarak görürüm.
39
Yaptığım her şeyi açıklamamı istemeyin benden. Açıklayamam. O öledir. Bunu gereksindiğim belli bir anın nedenini size nasıl açıklayayım? Bir renk değişimi gereksiniminin nedenini nasıl açıklayabilirim?
40
Ne zaman bir film yapsam, içimde belli bir gerçeğim var; "gerçek" ne kötü bir sözcük! Burada, göğsümde bir ağrı, film yaparak tedavi ettiğim bir tür tümör var. B u tümörü unutursam, yalan söylüyorum. Unutmak kolaydır. Bilinçaltı olarak gerçekleşse bile unutuyorum. Çok kolay.
13 Ocak 2009
David Hurn - Bill Jay
Fotografçı Olmak Üzerine'den
47
Belgesel fotograf ile nesnellik arasında bir bağlantı olduğu düşüncesinin nasıl ortaya çıktığını merak ediyorum. Bildiğin gibi belgesel fotograf teriminin tuhaf bir tarihi var. 19. yüzyılda belgesel fotografçı diye bir şey yoktu; olsa olsa, elyazmaları, planlar ve benzeri düz belgelerin fotograflarını çeken fotografçıyı çağrıştırırdı bu tanım. John Grierson’un “belgesel film” terimini ilk kez kullanması ancak 1930’larda gerçekleşti, fakat onun tanımı öznel, taraflı bir bakış açısına bağlıydı, propagandaya. Belgesel (documentary) sözcüğü “docere” –öğretmek- fiilinden geldiği için bu mantıklıydı. Tuhaf olan, sözcüğün foografa transfer oedildikten sonra tam tersini ifade etmesiydi: Nesnel kanıt.
57
Hiç fikir sahibi olmadığınız konuları, en azından konu başlığına ilişkin iyi bir araştırma yapıncaya kadar erteleyin. Örneğin, kent yoksulluğu meselesine, arka sokaklarda dolaşarak v kapı aralarında bazı zavallıların fotografını çekerek herhangi bir katkıda bulunamazsınız. Bu, keşif değil, sömürüdür.
63
Sözünü ettiğimiz kendine özgü tarz, görsel keşfin yan ürünüdür, hedefi değil. Kişisel bakış, doğrudan onu hedeflemediğinde ortaya çıkar. Uzun süre içinde ve çok sayıda görüntüde “kendi”, sonuç-ürün olması durumundan daha da büyük bir güçle tekrar tekrar ortaya çıkar. İronik biçimde, “kendi” ile başladığında o kaybolur; görmezlikten gelirsen görünür olur.
68
Bana göre en iyi fotograflar, doğrudan kalbe ulaşıp kana karışanlar, beyne ulaşmaları ise biraz zaman alanlardır.
77
Zaten fotografçılığın ardındaki tutkulu itici güç de kolayca ifade ettiğimiz unsurları bir araya getirmekteki büyük zorluktur.
85
Her türden başarılı fotograflara baktığımda ortak bir zemin görüyorum; bir kaçınılmazlık duygusu. Bu fotografların bir başka şekilde nasıl tasarlanabileceğini hayal edemiyorum. Var oldukları biçimde tamamlanmış görünüyorlar.
103
“Hafıza bir görüntü ister.” Bertrand Russell
157
“Anlamak gerçek tatmindir. O, ardından pişmanlık gelmeyen yegane mutluluktur.” Socrates
176
Sanat, araç ya da tarz değil, kendini adamış birey tarafından yaşam boyu edinilmiş birikimle yaratılan bir çalışmalar bütününün üzerinde uzlaşılmış değerlerdir.
Bu çalışmalar bütünü muhtemelen, seçilen alanın kendine has özellikleri çevresinde konumlanacakır.
47
Belgesel fotograf ile nesnellik arasında bir bağlantı olduğu düşüncesinin nasıl ortaya çıktığını merak ediyorum. Bildiğin gibi belgesel fotograf teriminin tuhaf bir tarihi var. 19. yüzyılda belgesel fotografçı diye bir şey yoktu; olsa olsa, elyazmaları, planlar ve benzeri düz belgelerin fotograflarını çeken fotografçıyı çağrıştırırdı bu tanım. John Grierson’un “belgesel film” terimini ilk kez kullanması ancak 1930’larda gerçekleşti, fakat onun tanımı öznel, taraflı bir bakış açısına bağlıydı, propagandaya. Belgesel (documentary) sözcüğü “docere” –öğretmek- fiilinden geldiği için bu mantıklıydı. Tuhaf olan, sözcüğün foografa transfer oedildikten sonra tam tersini ifade etmesiydi: Nesnel kanıt.
57
Hiç fikir sahibi olmadığınız konuları, en azından konu başlığına ilişkin iyi bir araştırma yapıncaya kadar erteleyin. Örneğin, kent yoksulluğu meselesine, arka sokaklarda dolaşarak v kapı aralarında bazı zavallıların fotografını çekerek herhangi bir katkıda bulunamazsınız. Bu, keşif değil, sömürüdür.
63
Sözünü ettiğimiz kendine özgü tarz, görsel keşfin yan ürünüdür, hedefi değil. Kişisel bakış, doğrudan onu hedeflemediğinde ortaya çıkar. Uzun süre içinde ve çok sayıda görüntüde “kendi”, sonuç-ürün olması durumundan daha da büyük bir güçle tekrar tekrar ortaya çıkar. İronik biçimde, “kendi” ile başladığında o kaybolur; görmezlikten gelirsen görünür olur.
68
Bana göre en iyi fotograflar, doğrudan kalbe ulaşıp kana karışanlar, beyne ulaşmaları ise biraz zaman alanlardır.
77
Zaten fotografçılığın ardındaki tutkulu itici güç de kolayca ifade ettiğimiz unsurları bir araya getirmekteki büyük zorluktur.
85
Her türden başarılı fotograflara baktığımda ortak bir zemin görüyorum; bir kaçınılmazlık duygusu. Bu fotografların bir başka şekilde nasıl tasarlanabileceğini hayal edemiyorum. Var oldukları biçimde tamamlanmış görünüyorlar.
103
“Hafıza bir görüntü ister.” Bertrand Russell
157
“Anlamak gerçek tatmindir. O, ardından pişmanlık gelmeyen yegane mutluluktur.” Socrates
176
Sanat, araç ya da tarz değil, kendini adamış birey tarafından yaşam boyu edinilmiş birikimle yaratılan bir çalışmalar bütününün üzerinde uzlaşılmış değerlerdir.
Bu çalışmalar bütünü muhtemelen, seçilen alanın kendine has özellikleri çevresinde konumlanacakır.
5 Ocak 2009
Nazif Topçuoğlu
Fotoğraf Ölmedi Ama Tuhaf Kokuyor'dan
24
Zaten zamanı durdurmaya yönelik çabaların sonucunda hiçbir zaman çıplak gözle yakalayamayacağımız sahnelerin kağıt üzerinde dondurulmaları, bunların gerçeküstü görüntüler olarak tanımlanmalarını gerektirmez mi?
57
Çok uzamış olan bu yazıyı Andy Grundberg’in 1989’da New York Times’da yayımlanan kehanetiyle bitiriyorum: “ Fotografçılığın önümüzdeki yüzyılda da varlığını sürdürebilmesi, yeni fotografların artık alışageldiğimiz fotograflardan çok daha aleni olarak açıklıkla uydurulmuş, icat edilmiş, elle veya bilgisayarla müdahele edilmiş, zanaatsal, eşsiz özellikler taşıyan, kendisinin farkkında ve öznel olmaları gerekecektir. Kısacası fotograflar bildiğimiz dünyadan çok sanat sanat yapıtlarına benzeyeceklerdir.” Bu tanıma uyan örnekleri son birkaç yılın moda fotograflarında yaygın olarak görmekteyiz.
108
Bu sefer de aklıma geçenlerde ABD’de ince hesaplanmış bir pazarlama stratejisiyle piyasaya sunulan Kubrick’in son filmi geliyor (Eyes Wide Shut) Orada da Kubrick’in asıl sözünü ettiği benzer bir konu: İnsanın aradığı ve yüzleşmek zorunda olduğu, alışılmadık ilişkilerde ortaya çıkabilen, kendi “karanlık tarafı”. Sherman, Kubrick’ten farklı olarak belli bir çıkış/çözüm önermiyor, veya çözüm sadece bu fotograflar, Proustiyen bir tavırla, sanatının kendisi. Kubrick’inkine ise çözüm demek zor, filmin son sözleri olarak Kidman, Cruise’a “eve gidip sevişelim” gibisinden bir şeyler söylüyor, yani “geleneksel aile değerleri”. Bu arada öğreniyorum ki, Sherman’ın özel hayatında uzunca süren bir ilişki yakın zamanlarda oldukça kargaşalı bir biçimde sona ermiş ve bu fotograflar –herhalde- bundan sonra ortaya çıkmış. Bu açıdan bakılırsa, bunlar kendi yüzü görülmemesine karşıni belki de, Sherman’ın en fazla “otobiyografik” özellik taşıyan işleri! Kubrick ise, eksantrik de olsa, mutlu bir aile babası olarak ömrünü tamamladı.
177
Yarım düzineden fazla insan bir araya geldi mi, onların fotograflarını çekmek isteyen birisi de mutlaka bulunur.
181
Wilhelm Reich’ın Faşizmin Kitle Psikolojisi adlı kitabında kullandığı şu alıntı ilginçtir:
“Gerçekte, kitlelerin toplumsal ilerlemeyi kendi güçleriyle gerçekleştirebilmek için, akılla ve kendi hayat şartlarının farkına varışlarıyla yönlendirilebileceği izlenimini benimsediğimiz çağ bitmiştir. Gerçekte kitlelerin topluımları biçimlendirme işlevlerinin bulunduğu zamanlar da geçti. Kitlelerin tümüyle istenilen kalıba sokulabileceği, bilinçsiz oldukları ve her türlü güç ve rezilliğe kendilerini uyarlamaya yetenekli oldukları kanıtlanmıştır. Kitlelerin hiçbir tarihsel misyonu yoktur. Tankların ve radyoların çağı olan 20. yüzyılda onların hiçbir misyonu yoktur. Kitleler toplumsal biçimlenme sürecinden tamamıyla dışlanmışlardır. (Willi Schlamm, 1935)
187
“Belleğin görüntüleri, bir kere sözcüklere döküldükleri zaman sabitleşit ve bellekten silinirler.” Marco Polo demiş, Kubilay Han’a. (Italo Calvino, Görünmeyen Kentler)
242
Bana öyle geliyor ki, insanlık, yaşam deneyiminin sadece ölçülebilirlik açısından tartışılabileceği varsayımını destekleyebilmek için zaman ve hız kavramlarını icat etmiştir. (Bowles)
24
Zaten zamanı durdurmaya yönelik çabaların sonucunda hiçbir zaman çıplak gözle yakalayamayacağımız sahnelerin kağıt üzerinde dondurulmaları, bunların gerçeküstü görüntüler olarak tanımlanmalarını gerektirmez mi?
57
Çok uzamış olan bu yazıyı Andy Grundberg’in 1989’da New York Times’da yayımlanan kehanetiyle bitiriyorum: “ Fotografçılığın önümüzdeki yüzyılda da varlığını sürdürebilmesi, yeni fotografların artık alışageldiğimiz fotograflardan çok daha aleni olarak açıklıkla uydurulmuş, icat edilmiş, elle veya bilgisayarla müdahele edilmiş, zanaatsal, eşsiz özellikler taşıyan, kendisinin farkkında ve öznel olmaları gerekecektir. Kısacası fotograflar bildiğimiz dünyadan çok sanat sanat yapıtlarına benzeyeceklerdir.” Bu tanıma uyan örnekleri son birkaç yılın moda fotograflarında yaygın olarak görmekteyiz.
108
Bu sefer de aklıma geçenlerde ABD’de ince hesaplanmış bir pazarlama stratejisiyle piyasaya sunulan Kubrick’in son filmi geliyor (Eyes Wide Shut) Orada da Kubrick’in asıl sözünü ettiği benzer bir konu: İnsanın aradığı ve yüzleşmek zorunda olduğu, alışılmadık ilişkilerde ortaya çıkabilen, kendi “karanlık tarafı”. Sherman, Kubrick’ten farklı olarak belli bir çıkış/çözüm önermiyor, veya çözüm sadece bu fotograflar, Proustiyen bir tavırla, sanatının kendisi. Kubrick’inkine ise çözüm demek zor, filmin son sözleri olarak Kidman, Cruise’a “eve gidip sevişelim” gibisinden bir şeyler söylüyor, yani “geleneksel aile değerleri”. Bu arada öğreniyorum ki, Sherman’ın özel hayatında uzunca süren bir ilişki yakın zamanlarda oldukça kargaşalı bir biçimde sona ermiş ve bu fotograflar –herhalde- bundan sonra ortaya çıkmış. Bu açıdan bakılırsa, bunlar kendi yüzü görülmemesine karşıni belki de, Sherman’ın en fazla “otobiyografik” özellik taşıyan işleri! Kubrick ise, eksantrik de olsa, mutlu bir aile babası olarak ömrünü tamamladı.
177
Yarım düzineden fazla insan bir araya geldi mi, onların fotograflarını çekmek isteyen birisi de mutlaka bulunur.
181
Wilhelm Reich’ın Faşizmin Kitle Psikolojisi adlı kitabında kullandığı şu alıntı ilginçtir:
“Gerçekte, kitlelerin toplumsal ilerlemeyi kendi güçleriyle gerçekleştirebilmek için, akılla ve kendi hayat şartlarının farkına varışlarıyla yönlendirilebileceği izlenimini benimsediğimiz çağ bitmiştir. Gerçekte kitlelerin topluımları biçimlendirme işlevlerinin bulunduğu zamanlar da geçti. Kitlelerin tümüyle istenilen kalıba sokulabileceği, bilinçsiz oldukları ve her türlü güç ve rezilliğe kendilerini uyarlamaya yetenekli oldukları kanıtlanmıştır. Kitlelerin hiçbir tarihsel misyonu yoktur. Tankların ve radyoların çağı olan 20. yüzyılda onların hiçbir misyonu yoktur. Kitleler toplumsal biçimlenme sürecinden tamamıyla dışlanmışlardır. (Willi Schlamm, 1935)
187
“Belleğin görüntüleri, bir kere sözcüklere döküldükleri zaman sabitleşit ve bellekten silinirler.” Marco Polo demiş, Kubilay Han’a. (Italo Calvino, Görünmeyen Kentler)
242
Bana öyle geliyor ki, insanlık, yaşam deneyiminin sadece ölçülebilirlik açısından tartışılabileceği varsayımını destekleyebilmek için zaman ve hız kavramlarını icat etmiştir. (Bowles)
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)