13 Aralık 2008

Klişeler Kitabı'ndan

Levent Tülek


İlk değilsin ama son olacaksın.

Şu an üstünde ne var?

Ahmet kendini camdan atsa sen de atacak mısın?

İnsanlar tarih boyunca...

Siz evinizde de mi böylesiniz?

Artık önümüzdeki maçlara bakıcaz.

Biz gördüğümüzü çaldık.

Bu galibiyeti taraftarlarımıza armağan ediyoruz.

Heyecan dorukta nefesler tutuldu.

Kolay maç yok.

Bu bir ekip işi.

Pazartesi söz, para elinde.

Piyasa kötü, kimsede para yok.

Sinerji oluşturmak.

Empati yapmak.

Yeni açılımlar.

Düzgün fiziğiyle dikkat çekti.

Genç kızların sevgilisi.

Ünlüler kervanına katıldı.

Bayramda yollar yine kan gölüne döndü.

Ciğerimiz yanıyor.

Doğru bir noktaya parmak bastınız.

İleri gelenler.

İş Dünyasının yaramaz çocuğu.

Karın keyfini yine çocuklar çıkardı.

Türkiye bağrına sıkılan bir kurşunla sarsıldı.

Uzmanlar uyarıyor.

Bunların hepsi komplo.

Türkiye bir darboğazdan geçmektedir.

AB bizi istemiyor.

Allah muhafaza gözüne de gelebilirdi.

Başka İstanbul yok.

Benim adımı ver, sana her türlü kolaylığı gösterirler.

Bizim de gideceğimiz yer orası.

Biz olmuşuz tiyatro.

Çalışın çalışın, çalışmak lazım.

Oku oku, okumak lazım.

Çok güldük ağlayacağız galiba.

Domateslerin tadı kalmadı.

Dün gelseydin vardı.

Gençlerde saygı kalmamış.

İngilizce anlıyorum ama konuşamıyorum.

İstanbul bitti abi.

Küçükken sarışınmışım.

Ne acelesi vardı, sonra verirdin.

Sana ne, sen mi kurtaracaksın bu devleti?

Sen beni güldürdün Allah da seni güldürsün.

Sıkı can iyidir, kolay kolay çıkmaz.

Siz beni gençken görecektiniz.

Şişman değilim kemiklerim iri.

Tam ben de seni arayacaktım.

Türkiye’de çok değerli bor (altın,petrol) yatakları var ama Amerika çıkarmamızı istemiyor.

3 Aralık 2008

Walter Murch

Göz Kırparken

7
Zamansal anlamda olmasa da görsel tutarsızlık Eski Mısır resminin en çarpıcı özelliğidir. İnsan bedeninin her parçası en karakteristik ve en iyi göründüğü açıdan resmedilirdi: Kafa profilden, omuzlar karşıdan, kol ve bacaklar profilden, karın karşıdan. Tüm bu açılar tek bir resimde birleşirdi. Bugün perspektif yasalarıyla uzlaşmış bizler için Eski Mısırlılar karikatüre benzer çarpık bir görünüm verirler. Belki de gelecekte birçok açının aynı anda gösterilmesiyle filmler de aynı şekilde karikatürize ve çarpık görünecektir.

13
Çünkü sadece seyircinin hayal gücünü harekete geçirmek için yapılması gerekeni yapmaya çalışıyorsunuz. Önermek her zaman ortaya koymaktan daha etkilidir. Bir noktayı aştığınızda, ortaya daha fazla çabayla detay zenginliği koyduğunuzda aslında seyircyi katılımcı olmaktan uzaklaştırıyorsunuz demektir.

16
Benim için ideal bir kesme aşağıdaki altı kuralın hepsini birden karşılayan kesmedir...
1. Duygu %51
2. Öykü %23
3. Ritim %10
4. Göz takibi %7
5. Perdenin iki boyutlu yapısı %5
6. Aksiyonun üç boyutlu yapısı %4

43
Bir sahneyi kurgularken malzemede "kendimi görmeyene" kadar uğraşırım.

51
"Bana göre mükemmel film gözlerinizin önünde akan bir düşünce gibidir ve hatta onu gözleriniz yansıtıyor gibi olmalıdır. Böylece görmek istediğinizi görüyor gibi olmalısınız. Film düşünce gibidir. ve bütün sanatlar içinde düşünme eylemine en yakın olandır.
Odadaki şu lambaya bakın. Şimdi bana bakın. Şimdi tekrar lambaya bakın. Ne yaptığınızı farkettiniz mi? Göz kırptınız. Bunlar kesmelerdir. Birinci seferden sonra biliyorsunuz ki benden lambaya pan yapmanıza gerek yok çünkü arada ne olduğunu biliyorsunuz. Zihniniz sahneyi kesti. Önce lambayı gördünüz. Kestiniz. Sonra beni gördünüz."
Huston'ın farkına varmamızı istediği şey fizyolojik bir mekanizma olan ve görsel algımızı kesintiye uğratan "göz kırpma"dır.

55
Başarısız oyunculuklam ilgili göstergelerden biri " yanlış zamanda" gelen göz kırpmalardır.

109
"Yönetmen kendi kendini ortaya çıkaran bir sirkin müdürüdür." FFCoppola

110
20. yüzyıl ortasında sinemanın geleceği konusunda duyulan kötümserlik televizyonun geleceği ele geçireceğini öngörüyordu. Ama bu bakış insana ait en az dil kadar eski bir dürtüyü göz ardı ediyordu: Evden çıkıp ateşin başında kendisi gibi insanlarla toplanmak ve öyküler dinlemek.
Sinemasal deneyim bu eski uygulamanın yenilenmiş halidir. Buıradaki fark ateşin yerini öyküleri kendi başına anlatn görüntülerin almış olmasıdır. Resimler her defasında aynı şekilde yansır ama her izleyenin zihninde farklı düşer yaratır. Bu edebiyatın kalıcılığı ile tiyatronun anındalığının bir karışımıdır.

29 Kasım 2008

Cahillikler Kitabı'ndan

John Lloyd - John Mitchinson

xiii
Her şeyi bildiğimiz konusunda, belki de şu anda (eğer gerçekten kurtulabildiysek) dini hurafelerin karanlık çağlarından bile daha fazla tehlikedeyiz. Bugün insan bilgisinin bütün hazinesine bir "mouse" tıklaması mesafesindeyiz; bu oldukça hoş ve güzeldir ama başka bir kutsal metne dönüşme tehlikesi taşır.

1
Burnumuzun ucundaki şeyi görmek sürekli mücadele gerektirir. (George Orwell)

8
Kafası olmayan bir piliç ne kadar yaşayabilir?
Yaklaşık iki yıl.

10
Şu ana kadar ölmüş olan insanların yarısını (muhtemelen 45 milyar kadar) dişi sivrisinekler öldürmüştür (erkek sivrisinekler sadece bitkileri ısırır).

15
Bukalemunlar değişik duygusal haller sonucunda renk değiştirirler. Eğer bu renk değiştirme ortama uymak için oluyorsa bu tamamen tesadüftür.

18
Dünyadan çıplak gözle toplamda sadece dört galaksi görülebilir; bunlardan da sadece yarısı aynı anda görülebilir (her yarımkürden iki tane). Kuzey yarımküreden Samanyolu'nu ve Andromeda'yı (M31) görebilirken, Güney yarımküreden Büyük ve Küçük Macellan Bulutları'nı görebiliriz.

71
Kulağakaçan böceğinin, birincisinin kırılması durumuna karşı (ki bu sık sık başına gelir) yedek bir penisi vardır.

73
Penisi büyük diğer türler dokuz kemerli armadillo (penisi, cüssesinin üçte ikisine kadar ulaşır) ve mavi balinadır; mavi balinanın penisi, balinanın kendi boyutuyla karşılaştırıldığında görece mütevazı kalsa da, 1.8 ila 3 metrelik uzunluğu ve yaklaşık 45 cm'lik çevre ölçüsüyle en büyük penis olma özelliğine sahiptir.
Bir mavi balinadan boşalan meninin yaklaşık 20 litre olduğu tahmin ediliyor; bu meninin üretildiği testislerin her biri de 70 kg civarındadır.

96
Eğer evren sonsuzsa ve eşit biçimde dağılmış sonsuz sayıda yıldız içeriyorsa, baktığımız her yerde bir yıldız bulunmalı ve gökyüzü geceleyin gündüz gibi aydınlık olmalıydı. (Olbers Paradoksu)

114
Tatlı bir dil ve bir silahla, yalnızca tatlı dille başardığınızdan daha çok şey başarırsınız. (Al Capone)

141

Çiçeğin ismi Farsça'da türban anlamındaki dulband kelimesinin Türkçe söylenişi olan tülbent kelimesinden gelir. Bu nedenle etimologlar henüz tam açmamış lale şeklinin türbana benzeyişini "hayali benzerlik" olarak adlandırırlar (ya da belki de Türklerin geleneksel olarak başlıklarına bu çieri takmalarından dolayı olabilir).

144
Işık sesten daha hızlıdır. Bazı insanları, seslerini duyana kadar ışıl ışıl görmemizin sebebi de bu değil midir? (Steven Wright)

151
Londra Hayvanat Bahçesi'nde bir devekuşunun bir metrelik ip, bir bobin film, bir çalar saat, bir bisiklet valfı, bir kalem, bir tarak, üç eldiven, bir mendil, biraz altın kolye parçası, bir kol saati ve birkaç tane bozuk para yediği fark edildi.

157
Köpekler arka arkaya çiftleşir, doggy style ile değil.
Bir köpeğin üzerinde gidip gelen bir köpek gördüğünüzde bu aslında bir üstünlük hareketidir. Boşalma pek nadir gerçekleşir. Bu yüzden komşunuzun köpeği, cinsel ilişkiye girmek için çocukların bacaklarını tercih ediyor gibi görünür. Aslında bu cinsel bir davranış değildir; amaç bir topluluk içinde kendine yer edinmektir ve öncelikle topluluğun en küçüğünü seçer.

161
"Ölümden sonra saç ve tırnaklar üç gün daha uzar fakat çalan telefonlar azalır", önemli Johnny Carson deyişlerinin sonuncusu ve en iyisidir.
Fakat saç ve tırnaklar ölümden sonra hiç uzamaz. Bu tamamen bir efsanedir. Öldüğümüzde vücudumuz su kaybeder ve derimiz sıkılaşır, bu da saç ve tırnağın uzadığına dair bir göz yanılgısı yaratır.

166
Yeryüzündeki oksijenin çoğunu üreten şey su yosunlarıdır. Su yosunları fotosentezin atık maddesi olarak oksijen açığa çıkarır. Çıkardıkları net oksijen miktarı diğer tüm ağaçların ve kara bitkilerinin çıkardıklarından daha fazladır.

191
California ve New Mexico üniversitelerinde aynı IQ'ya sahip kadın ve erkek beyinleri üzerinde incelemeler yapıldı. Sonuçlar şaşırtıcıydı: Erkeklerde kadınlarınkinden altıbuçuk kat daha fazla gri madde varken kadınlarda erkeklerden on kat daha fazla beyaz madde vardı.
Kadınlardaki beyaz madddenin ön loblarda yoğunlaşmış olduğu, erkeklerdeyse ön loblarda hiç beyaz madde olmadığı anlaşıldı. Bu ön lobların duygusal kontrol, kişilik ve karar almada önemli olduğu düşünülüyor.

201
Hayattaki en büyük tehlike çok fazla önlem almanızdır. (Alfred Adler)

204
Meydana gelen trafik kazalarının önemli bir kısmı sürücülerin uyumasından kaynaklanmaktadır. bunu engellemenin en iyi yolu saçınızdan bir tutamı sun-roof'a sıkıştırmaktır. Diğer bir yöntemse elma yemektir. Bu, sindirimi uyararak azar azar enerj, yayılımı sağlar ve kısa süerli bir etkisi olan kahve çarpmasından daha etkili olur.

216
İnsanlar bir solucan bile meydana getiremez, ama düzinelerce tanrı yaratır. (Michel De Montaigne)

224
En azından bir tarihçi, Robin Hood hikayelerinin ana fikrinin, geleneksel olarak sunulan "ormana karşı şehir" ya da "zengine karşı fakir" mücadelesi değil, denizaşırı tüccarlığın bozulmuş, yok olmakta olan soyluluğa karşı zaferi olduğunu savunmuştur.
Pahalı kırmızı elbiseler içindeki Robin Hood aslında fakirlerden ziyade, ortaya çıkmakta olan orta sınıfların savunucusudur.

224
"Hayat nedir?" diye soruyorsun. Bu "Havuç nedir?" diye sormakla aynı şey. Havuç havuçtur işte, başka da bir şey bilmiyoruz. (Anton Çehov)

259
Her bilimsel gerçeğin geçtiği üç aşama vardır. Önce insanlar bunun incil'e aykırı olduğunu söylerler. Daha sonra bunun zaten daha önce keşfedildiğini söylerler. En sonunda da bunun zaten hep öyle olduğuna inandıklarını söylerler. (Louis Agassiz)

Marquis De Sade

Erdemle Kırbaçlanan Kadın'dan

9
Kader'in garip, önüne geçilmez yaptırımlarını, istemini çözümlediğimizde felsefenin gerçek utkusuyla karşılaşacağız.

45

Mutsuz insanlar için en uğursuz şey, uykudan uyanmak; duyuların dinlenmesi, düşüncelerin bir süre yatışması, acıların geçici olarak unutulması, yeniden bütün ezicilikleriyle canlanıverir, eskisinden daha fazla etkiler kişiyi, her şey daha bir arttırır ağırlığını.

164
-Size acı veren şeyleri sık sık tekrarlayın, vicdan azabından kurtulmayı başardığınızı göreceksiniz. Tutkuların meşalesini, menfaaatin güçlü yasalarını çıkarın karşısına, kısa zamanda darmadağın edersiniz bu duygunuzu. Vicdan azabı günahı ispatlamaz, yalnızca kolaylıkla boyunduruk altına sokulabilecek bir ruhu gösterir. (La Dobois)

10 Kasım 2008

Goethe

Genç Werther'in Acıları'ndan

22
Ateşli duyguların, sıcak ve yakıcı isteklerin bu kadar temiz anlatıldığını hayatımda görmedim. Hatta diyebilirim ki, onların bu kadar temiz olabileceğini hiç düşünmemiştim.

28
Danstan hoşlanmaktan sözaçıldı. Lotte, "dansa düşkünolmak bir kusur da olsa, kendi payıma danstan üstün bir şey bilmediimi söyleyebilirim.

31
Eğlence sırasında bir felaketin veya korkunç bir olayın ansızın yakalaması, bize her zamankinden daha çok tesir ediyor. Bu, kısmen aradaki tezadın kendini kuvvetle hissettirmesinden, ksmen de ve hatta daha fazlasıyla, duyularımızın o anda uyanık bulunarak bir tesiri daha çabuk almasından ileri geliyor.

36
İçimizde belirsiz bir enginlik doğar, gözümüz nasıl dalarsa duygularımız da bu enginliğin içine öyle kayar. O zaman kendimizi buna iyice vermek, bu tek, yüce ve tatlı duygunun sevinci ile içimizi doldurmak için yanıp tutuşuruz. Oraya koşup erişince, değişen bir şey olmadığını görürüz. Kendimizi yine yoksulluğumuzun, sıkıntımızın içinde buluruz. Ruhumuz da kaçıp giden saadetin hasretini çeker, durur.
Bu yüzden, en azılı bir serseri bile sonunda vatanını özler, uzak ülkelerde boşuna aradığı sevinci, evinde, karısının sinesinde, çocuklarının arasında ve onlara bakmakta bulur.

45
Bizi hoş bir hayal içinde avuttuğu vakit en çok mesut eden tanrı bize nasıl davranıyorsa biz de çocuklarımıza öyle muamele etmeliyiz.

48
Beni seviyor! Kendi gözümde değerim ne kadar arttı! O beni seveli kendime karşı sevgim ne kadar arttı!

60
Ben birkaç kere sarhoş oldum, delilik derecesine yakın ihtiraslara kapıldım. Ama ikisinden de pişmanlık duymuyorum. Çünkü, böylelikle, büyük ve imkansız işler başarmış bütün üstün insanlar neden sarhoş ve deli dendiğini anlamış oldum...
...Utanın, ey akıllılar! Utanın, bilgiçler!

113
Çok zaman göğsümü parçalamak, beynimi dağıtmak istiyorum; biz insanlar, birbirimiz için ne kadar az şey yapabiliyoruz! İçimde sevgi, sevinç, sıcaklık ve coşkunluk yoksa, bunu bana kimse veremiyor. Kalibm bahtiyarlık içinde olsa bile, karşımda soğuk ve cansız duran bir kimseyi mesut edemiyorum.


Faust -I-

15
Bir eğlencedir beklediği her bireyin.
Kaldırmışlar kaşlarını bekliyorlar oturdukları
Yerlerde, elenmek, sevinmektir dilekleri hepsinin.

22
Boşken elim avucum, mutluydum yine,
Tutkundum gerçeğe, severdim yalanı da.
Ve o taşkın duyguları bana veren,
O derin, acılar dolu mutluluğu da.
Hıncın gücünü, bir de sevginin erkini.
Getir gençliğimi geri, ver bana!

36
-TİN-
Taşan yaşam sularında, olaylar kasırgasında Batar, çıkar sürüklenirim,
Bir öteye, bir beriye!
Doğum ve mezar,
Sonsuz bir deniz,
Değişken bir örgü,
Alevli bir yaşam,
İşte ben, zamanın gürüldeyen tezgahında
Tanrısalın canlı kumaşını dokuyorum.

39
Ey Tanrım! Sanat çok uzun,
Oysa yaşam kısa.
Ben, eleştirel çabalarımda bile,
Başı dönen, yüreği daralan.
Ne güçmüş edinmek o araçları,
Başarının kaynağına götürenleri!
Daha varmadan yolun yarısına bile
Yok olur benim gibi düşkün bir ölümlü.

63
Akşam basınca bilinir evin değeri...

97
Bir alışkanlıktır bu durum,
Böyle emer anasının memesini çocuk,
İlkin teper, almak istemez
Sonra derin bir tutkuyla asılır memeye.
Siz de böylesiniz bilgeliğin göğüsleri önünde,
Çoğalacak gün geçtikçe alacağınız tat.

103
Siz, oldukça, iyi yapılısınız,
Pek eksik değil ataklığınız.
Sizin, kendinize güveniniz varsa,
Başkaları da güvenirler size,
Özellikle kadınları yönetmeyi öğrenin.
O bitmez tükenmez ahları ohları
Şu bin kez olanlar
Anvak böyle sağıltılır.
Biraz saygı gösterirseniz onlara
Alırsınız avucunuzun içine hepsini.
Bir san gerek onlarda güven sağlamaya,
Sanatınızın birçok sanattan üstün olduğunu gösterin
Tüm olanakları bir mehabayla kazanırsınız,
Başkalarının yıllarca çevresinde dolaştıkları,
Öğrenin ufacık nabızlarına bakmayı iyice,
Sonra kavrayın ateşli bakışlarla
Onların güzel kalçalarını, bellerinin
Ne denli bağlandığını anlamak istercesine

143
Gizemli kalır akıllılar, deliler için.
...
Alışkanlık sonucu inanılır duyulan kimi söze,
İnsan, böylece, düşünce ürettiğini sanır.

149
Erişilmez ereğe kolayca, öyle hızla.
Yalnızca saldırıyla varılmaz başarıya,
Bir düzen kurmamız gerekiyor.

178
Sevgili melek! İnan ki anlayış denen nesne
Çokluk dar görüşlülük, bencillik demektir.

202
Yanlış anlama beni, güzel yüzlü melek!
Kim ona bir ad verebilir?
Kim açıklayabilir:
Ona inanıyorum diye?
Kim onu sezerken
Üstlenebilir
Ona inanmıyorum demeyi?
Tüm varlığı kapsayan,
Tüm varlığı sürdüren,
Kuşatmıyor mu dersin
Seni, beni, kendini?
Üstümüzde kubbeleşmiyor mu gök?
Durmuyor mu sapasağlam yer altımızda?
Yükselmiyor mu sevgiyle bakarak bize
Ölümsüz yıldızlar?
Gözümü gözüne dikerek bakmıyor muyum
Sana, tüm varlık sokulmuyor mu
Senin beynine, yüreğine,
Sonsuz bir gizem içinde
Görünmeyen görünür olmuyor mu yanında?
Doldur onunla gönlünü, ne denli büyük
Mutlu olunca tüm gönlünle, olsa da bu gizem
Ne dersen de ona! Mutluluk, gönül, aşk, tanrı!
Ben bulamam ona bir ad;
Duygudur her nesne,
Bir kuru gürültüdür ad, bir dumandır,
Göksel mutluluğu sislendirendir.

221
Nasılsa bir kez orospu oldun!
Hakkıyla yap artık bu işi.

Gogol

Eski Zaman Beyleri'nden

36
O zamandan beri beş yıl geçti. Zaman hangi derde ilaç değildir ki? Ona denk olmayan kuvvetlerle yapılacak savaşta hangi tutku galip gelebilir ki?

112
Çok iyi insandır İvan İvanoviç! Kavunu da çok sever.

174
Onların ne konuştuklarını kesin olarak söyleyemem, ama öyle sanıyorum ki; hava, köpek, ekin, hotoz, aygır vs. gibi hem hoş hemde yararlı şeylerden söz ediyorlardı.



Ölü Canlar'dan

19
...-son esere taç giydirmektir-...

106
Dünyada öyle yüzler vardır ki, onların üzerinde doğa uzun süre durmamış, yontmak için ince gereçler, öğneğin: eğe, ince burgu gibi gereçler kullanmamış, bir çırpıda, şöyle böyle yapıvermiştir: Baltayı bir vurmuş dudaklar ortaya çıkmış, büyük bir burguyla gözleri oymuş ve en ufak bir rende, törpü bile yapmadan "canlı!" diye atıvermiştir yeryüzüne.

121
Zevkler üzerine tartışılmaz. Bir atasözü vardır: Kimi papazı sever, kimi papazın karısını.

148
Yorganın altına sürter sürtmez öyle deliksiz, dein, güzel bir uykuya daldı ki, böyle bir uykuya ancak bir basur memesi, piresi, pek fazla da aklı olmayan insanlar dalabilir.

197
Hepimiz kimi küçük, myanlış davranışlarımızı hoş görmez miyiz? Yakınlarımızdan birine suçumuzu yükleyivermek istemez miyiz? Örneğin ya uşağımıza, ya emrimizdeki, o anda karlımızda çıkan bir memura, ya karımızai ya da hiçbirini bulamazsak bir iskemleye yükleyiveririz tüm suçu, iskemleyi kaptığımız gibi, kapıya mı gelir, nereye rast gelirse fırlatıveririz.

265
İnsanın tutkuları denizdeki kumlar kadar sayısız, biri ötekine benzemeyen, başlangıçta en iyisinden en aşağılığına kadar, hepsi insanın iradesi altında; ama sonra iradesi altından çıkarak, kişiyi iradesi altına alıveren, insanı zalimleştiern tutkulardır.

304
Hepimizde olduğu gibi general Betrişçev'in de bir sürü değerli yönleri ve kusurları vardı. Bütün bu özellikleri her Rus'ta olduğu gibi, onda da tam bir karışıklık, düzensizlik içindeydi.

383
Ruhun gizli yanları vardır: Bir insan ne kadar doğruluktan uzaklaşırsa uzaklaşsın, ne kadar geri dönülmesi imkansız suçlar işlerse işlesin, ne kadar kötü yola saparsa sapsın, eğer yaptıklarının kötülüğü, reziliği onun başına kakılırsa elinde olmadan sarsılır ve dünyası altüst olur.

Orhan Cem Çetin

Bedava Gergedan'dan
(Kent Bilgesinin Son Sözleri)

27

Yıldızlar varlık ile yokluk arasındaki farkı göstermek için göz kırparlar.

İnsan, metafor yapan hayvandır.

Sokakta yürürken temiz giyimli, gençten bir adam görür ve onu nereden hatırladığını bir türlü çıkaramazsan, bil ki o bir banka memurudur.

Bir insanın, bulunduğu mekana ait olup olmadığını iyi anlamaya bakın.

Üzerinde ne yazdığını anlayamadığın tişörtü girme.

28

Fotografa gereğinden fazla önem veriliyor. Bu iş başımızı yiyecek.

İnsanların en sık yaşadığı facia, soydukları meyvenin ellerinden yere düşmesidir.

Ortalama insanın en fazla dikkat harcayarak yaptığı şey, buz kabına su doldurup, dökmeden buzlupa yerleştirmektir.

Yanlış zili çaldığında kapıyı hep sinirli bir yaşlı kadın açar.

Bizi asıl ilgilendiren tanrının olup olmadığı değil, bizim kul olup olmadığımızdır.

Şimdi, çocukluğum bitti. Öğrenciliğim bitti. Askerlik bitti. Artık kimse benden bir şey beklemiyor.

29

Delik çorabı hangi ayağınıza giyerseniz giyin, delikten parmak çıkar.

Sinemada uyuduğumuzda, evde televizyonun karşısında uyuduğumz kadar suçlu hissetsek kendimizi bari.

Uçaklarda hosteslerin o yapay yakınlıklarına her defasında inandım.

30

Ben aslında bilgisayarı hiç sevmedim. Bilgisayarı yaratanları sevdim.

Kapıcılar beni hep korkutmuştur.

Haritaları duvarlarına asacak kadar çok sevmemin nedeni resimden anlamam olabilir mi?

Kendi röntgenine bakmakla bir başkasının röntgenine bakmak arasındaki farkları sınıflandırmak bile zor.

Mandolinimle göz göze gelmemeye çalışıyorum.

Diş doktorum çiklet çiğnememi salık verdiğinde annemin yüzünün aldığı şekli görmeniz gerekirdi.

Herakleitos

Kırık Taşlar'dan

24
Gizli uyum
güçlü
açıktan

25
Doğa gizlemeyi sever

50
Dinlediklerimden
biri yok ki
anlamış olsun:

Bilgelik
ayrı düşmektir
her şeyden

52
...(bilge kişi) tanınmaz
inanca açlığından insanların

53
Aptal her sözde telaşlanır

69
Uyanıkken gördüğümüz her şey: ölüm
Uyurken gördüğümüz: uyku

72
Uyanıkların
bir tek
ortak dünyası var

Uyuduğunda
herkes
kendi dünyasına döner

83
Tanrıya
her şey
güzel
iyi
haklı

İnsana
kimi haklı
kimi haksız

87
Çocuk oyunudur insanların görüşleri

117
Altın arayanlar
çok kazıp
az bulurlar

4 Kasım 2008

Charles Dickens

Büyük Umutlar'dan

60
Çocuğun uğradığı haksızlık bize küçücük bir şeymiş gibi gelebilir, ama çocuk da küçük olduğu için kendi dünyasının bütün ölçüleri kendi boyuna göredir.

74
Pencere başına geçtikten beş dakika sonra konuşmalarından hepsinin de iki yüzlü kimseler olduğunu anlamıştım. Hepsi de karşısındakilerin iki yüzlü olduğunu bilmemezlikten geliyorlardı, çünkü böyle bir şeyi kabul etmek kendi iki yüzlülüklerini kabul etmek olacaktı.

102
Büyük insanda ciddiye aldığımız duyguları çocukta gülünç buluruz.

129
Bu dünyada gözyaşlarımızdan utanmamalıyız; çünkü katı kalplerimizi çölleştiren kumların üzerine dökülen yağmur gibidir gözlerimizin yaşı. Bu kadarcık ağlamak bile beni daha iyi bir insan yapmıştı... Kendi nankörlüğümün daha çok farkındaydım, daha pişman, daha yumuşaktım şimdi.

2 Kasım 2008

Honore de Balzac

Vadideki Zambak'tan

60
Aslında kendini suçlu bulan bir insana mutluluk vermek kadar zor bir şey yoktur.

72
-Gece güzel!
-Gece kadındır. Madam!

73
Annemdeki cimriliğin bana ilham ettiği acı düşünceler, ıstıraplar sanki derinliği ölçmek üzere uçurumun kenarına kadar varmış olanların kutsal özverisini ilham etti. Gerçi soğuk terlerle beslenmiş olan dürüstlüğüm hayatın yanılıp çakıl taşlarıyşa örtülü sonunun göründüğü anlarda güç buldu. Ama, o müthiş insanî adaletin kıhcının bir adamın boynuna inmek üzere kaldırıldığı her seferde kendi kendime, 'Ceza yasalarını mutsuzluk nedir hiç bilmemiş kimseler çıkarmış' diye düşünüyordum.

172
Elli yaşındaki kadın sizin için her şeyi yapar, yirmi yaşındaki ise hiçbir şey; biri sizden bütün hayatınızı isteyecektir, öteki ise arada vereceğiniz bir kaç dakika ile, göstereceğiniz bir iki incelik ile yetinecektir. Genç kadınlarla alay ediniz, onların her söylediklerini şaka sayınız; çünkü ciddi bir düşünce onların kafasında yer alamaz. Genç kadınlar, dostum; egoisttirler, basittirler, gerçek birer dost olamazlar, kendilerinden başka hiç kimseyi sevmezler, aşk alanında herhangi bir başarı için sizi feda edebilirler.

177
Çekilen acılara dayanan gözlemler tam değildir. Çünkü mutluluğun da kendisine özgü aydınlatıcı bir ışığı vardır.

329
-İnsan ölmek için ne acılara katlanıyor.

335
...bilim gibi sakindi...


Eugenie Grandet'den

30
B. Grandet de öyle bir: "Al kızım!" dedi ki bunun söylenişi bir oyuncuya ün kazandırırdı.

33
Paraya ne değer verirlerdi, ne küçümserlerdi; ondan vazgeçivermeye alışmışlardı çünkü. Kendileri bilmeden ezilmiş, gene de canlı kalmış, varlıklarının sırrı olmuş duyguları onları, yaşantıları baştan başa maddi olan bu insanlar topluluğu arasında birer ayrıcalıklı haline getiriyordu. İnsanın korkunç yazgısı! Hiçbir mutluluğu yoktur ki herhangi bir bilgisizlikten ileri gelmesin.

57
Mutluluğumuzun verdiği derin bir utanç, kendisine özgü bir bilinç vardı; belki de haklı olarak, bizi düşüncelerimizin alnımızda yazılı olduğuna, başkalarının gözüne gün gibi göründüğüne inandırır.

62
Babasının bu sözleri üzerine Eugenie'nin gözleri kararır gibi oldu.Gönlünde belirmeye başlayan uzak umutlar, birdenbire çiçek açtı, gelişti, bir öbek çiçek oldu, sonra kızcağız bunları kesilmiş, yerde yatıyor gördü.

69
Genç kız amca oğlunun yumurtanın içine batırılmak üzere uzun uzun dilinmiş ekmeklerini koparışına bakıyor, bundan büyük bir zevk alıyordu; Paris'li aşifte işçi kızların en duygulu temiz yürekliliğinin üstün geldiğini gösteren bir melodramı seyrederken nasıl bir zevk alırsa öyle bir zevk.

88
Aile onuru onun bu tasarısında öylesine az yer tutuyordu ki iyi niyetini kumar oynayanların kendilerinin para koymadıkları bir el oyunu seyretmek için duydukları isteğe benzetebiliriz.

136
Böylece, Eugenie amca oğlunun acılarını yeni doğan bir aşkın çocuksu sevinçleri içinde uyutmaktan zevk alıyordu. Aşkın başlangıcıyla yaşamanın başlangıcı arasında birtakım hoş benzerlikler yok mudur? Çocuğun beşiği tatlı ninnilerle, hoş bakışlarla sallanmaz mı? Ona gelecek günlerini yaldıza boğan güzel masallar anlatılmaz mı? Umut parlak kanatlarını onun için boyuna açmaz mı? Yavrucuk bir sevinçten, bir aadan gözyaşı dökmez mi? Bir hiç yüzünden, entipüften bir saray kurmaya çalıştığı çakıllar, yapılır yapılmaz unutulan çiçek demetleri yüzünden kavga etmez mi? Zamanı durdurmak, yaşama yolunda ilerlemek için çırpınmaz mı? Aşk bizim yaşantımızın ikinci bir değişim çağıdır.

180
Bütün seven kadınlarda olduğu gibi , onun düşüncesine göre de sevgi demek bütün dünya demekti.

Stendhal

Kırmızı ve Siyah'tan

13
Saygınlık! Bunu hiç önemsemez misiniz, bayım? Budalaların saygısını, çocukların şaşkınlığını, zenginlerin isteğini, bilgelerin horgörüsünü. (Barnave)

84
Kadınlar hep böyledirler işte, diye yineledi Bay Renal. Bu karmaşık makinelerin, her zaman bir rahatsızlığı vardır.

99
Yokluğu, salaklıklarını unutturmuştu.

127
Günlğk olayların gülünçlüğü, tutkuların gerçek acısını sizden saklar. (Barnave)

155
Söz, düşüncesini saklamak için verilmiştir insana. (R.P.Malagrida)

211
Bir insanın değeri neyse, bulunduğu yer de o kadar değerlidir, diyordu çevresini alan öğrencilere.

373
Ah! Tasarlanan büyük bir işle onun uygulanması arasında geçen süre ne denli korkunçtur! Boş yere ne denli korkular, ne kararsızlıklar geçirir insan! Yaşam söz konusudur. Daha önemlisi, onur söz konusudur! (Schiller)

Ernest Hemingway

Silahlara Veda'dan

12
Karanlıkta dünya insana zaten masal gelir, geceleri hiç bir şeye aldırmazsınız; sabahleyin ise kaygılarınız yok olup, gitmiştir. Bazen her şey çok güzeldir, sevgi doludur. Sokağa çıktığınızda bir gün daha başlar ve arkasından bir gece daha. Geceyle gündüz arasındaki farkı anlatmaya çalıştım. Gece iyidir ama gündüz de temizdir. Anlatamayacağım galiba...

60
Akşamın karanlığı bana pek küçükmüşüm hissini veriyordu. Erkenden yenen akşam yemeğinden sonra yatırılmaya benziyordu bu.

111
Hepimiz hapı yutmuşuz. Bütün iş bunu kabul etmemekteymiş. Hangi ülke hapı yuttuğunu en son anlarsa savaşı o kazanacakmış.

117
«Bizi kimse ele geçiremez, çünkü sen çok yüreklisin.» dedim.
«Yüreklilere hiçbir şey olmaz.»
«Ama ölürler.»
«Topu topu bir kez ölürler.»
«Bilmem ki. Kim çıkarmış bunu?»
«Korkak bin kez ölür, yürekli bir kez, diye mi?»
«Evet. Kim söylemiş?»
«Bilmem.»
«Herhalde korkağın biriymiş,» dedi.
«Korkaklara ilişkin çok şey biliyormuş ama yürekliler konusunda çok şey bilmiyormuş. Yürekli insan, eğer akıllıysa, iki bin kez ölür. Ama öldüm bittim demez.»
«Bilmem. Yürekli insanların kafalarının içlerini görmek zordur. »
«Evet. Onun için yürekli kalırlar ya zaten. »

219
Dünya herkesin kolunu kanadını kırar. Daha sonraları, kolu kanadı kırılan kimseler, kırık yanlarıyla daha da güçlü olmasını bilirler. Ama dünya, kolunu kanadını kıramadıklarını öldürüverir. Çok iyileri, çok anlayışlıları ve çok yürekli olanları hiç bakmadan öldürür. Bunlardan hiçbiri değilseniz, hiç kuşkunuz olmasın sizi de öldürecektir. Ama şimdilik acelesi yoktur, zamanı değildir henüz.

29 Ekim 2008

Marcel Proust

Sodom ve Gomorra'dan

15
Daha sonra, hazzın da acı çekmek kadar gürültülü bir şey olduğuna hükmettim.

19
Gözümüzü açan, açıklamadır; bir hatanın ortadan kalkması, bize fazladan bir duyu kazandırır.

Franz Kafka

Dava'dan

6 (Önsöz)
Albert Camus'nün taş olmak istemesi gibi Kafka da, kara saplanmış yararsız bir odun parçası olmak ister. Ona göre ne kadar küçük ve basit bir yaşamı olursa o kadar mutlu ve sorunsuz olacaktır. Çünkü bir insan olarak yaşamak ve doğru yolda ilerlemek hemen hemen imkansızdır. Şöyle gerekçelendirir bu durumu; 'Doğru yol yerden bir karış yüksekte bulunan gergin bir ip gibidir. Fakat bu ip, üstünde yürümek için değil de insanın ayağının takılıp tökezlemesi için vardır ancak...'

77
Sessizliğin ortasında beliren bir uğultu, en coşkun alkışlardan daha coşturucuydu.

306
Rahip bunu hoş karşılamadı, 'Başkalarından fazla yardım istiyorsun' dedi. 'Özellikle kadınlardan. Bunun gerçek yardım olmadığını fark etmiyor musun?' 'Kimi zaman, hatta sık sık, sana hak verebilirim,' dedi K., 'ama her zaman değil. Kadınların gücü büyüktür.'

314
Yazılı metin hiç değişmez, görüşler ise çoğunlukla çaresizliğin söze dökülmesinden başka bir şey değildir.

Aforizmalar'dan

33
"Sein" sözcüğü Almancada iki anlama gelir: "var olmak" ve "onun olmak".

56
Tüm dünya böylesi mazeretlerle doludur, hatta gözle görülür bütün dünya bir anlık huzur arayan insanın kendini haklı çıkarmasından başka bir şey değildir belki de. Bilginin önceden verildiği gerçeğini bozma, bilgiyi ulaşılacak bir amaca dönüştürme çabası.

81
Hiçbir zaman, yeterince hazırlanmış olmuyor, ama bunun için kendisini suçlayamaz, çünkü her dakika hazır olunmasını amansızca isteyen bir hayatta insan hazırlanmaya ne zaman vakit bulabilir.

90
Zayıf dayanma gücü, belirsiz yetişme tarzı ve bekarlık, inançsızı yaratır, ama her zaman değil; inançsızlıklarını saklamak için birçok inançsız evlenir, en azından ideal anlamda bir inançlı olur çıkar.

95
Hiçbir avuntu istemiyor, onu istemediğinden değil -kim istemez ki bunu?- ama avuntu peşinde koşmak, insanın yaşamını bu işe adaması, sürekli kendi varlığının kıyılarında ve neredeyse dışında yaşaması, kimin için avuntu aradığını güçbela anımsaması ve bu yüzden etkili avuntuyu (etkili, yoksa gerçek avuntuyu değil, gerçek avuntu yoktur çünkü) ele geçirecek güçten bile yoksun bulunmak anlamına geldiği için.

Jack London

Dehşet Ülkesi'nden

120
Siz nasıl uygun görüyorsanız, öyle düşünülmesini istiyorsunuz. Bu yobazlıktır. Siz erkekler, gücünüzü kanıtlamak, davranışlarınızın doğruluğunu onaylatmak için yobazlaşıyorsunuz. İkiyüzlü oluyorsunuz.

Demiryolu Serserileri'nden

28
Köpeğe atılan bir kemik yardımseverlik örneği değildir. Yardımseverlik, en az köpek kadar aç olunduğu zaman kemiği onunla paylaşmaktadır.

23 Eylül 2008

Henry de Montherlant

Genç Kızlar'dan
(k102)

-İçe kapanış, yaradılışı bambaşka ve kuvvetli olanlar içindir, böylelerinde bile bir ölçü ister, aralıklar ister. Öbürlerine pahalıya mal olur. Odasına kapanıp kalmak cezasız kalmaz. Yapayalnız kalmak cezasız kalmaz. Benzerlerini kendinden uzaklaştırmak cezasız kalmaz.

-Apaçık bir şeyi inkar etme kuduzluğuna tutulmuş zavallıcık... Ya öteki kuduzluğu, şu dişilere has kuduzluk, beni teselli edebilmek için bedbaht olmak istemesi... Kendilerinden istenmeyen bir aşk sunan kadınlar, saadetimin bir kısmını zehirlerken beni teselli etmeye kalkıyor. Maskaralığın bu kadarına pes doğrusu!

-Nezaketimi büyük bir ilgi, iyiliğimi tercih, acımamı dostluk sayıyor.

-Zevki çıkarılmayan kadın sevilen kadındır. (Baudelaire)

6 Eylül 2008

Barış Bıçakçı

Bizim Büyük Çaresizliğimiz'den

5
Her şeyin geçip gittiğine, yaşadıklarımızın geçmişte kaldığına kim inandırabilir bizi? Anılarımızı avuç dolusu su gibi her sabah yüzümüze çarpmanın işe yaramayacağına kim inandırabilir?
Tanıklarla, kanıtlarla, uygun adım yürümek için ikide bir ayak değiştirme imkânı veren gerçeklerle ne kadar üstümüze gelseler, boşuna! İnanmayız. "Geçen bir şey yok!" diye bağırırız. "Her şey tam şimdi yaşanıyor!"

14
Onun kapının önündeki o haline bakıp, başkalarının acısını kendi acısına dönüştürdüğünü düşünmüştüm. Bütün ölümleri tek bir ölüme dönüştürüyordu, en yakınının en sevdiğinin ölümüne.

22
Hareket etmezsen acı üzerinde birikir.

27
Her şey köhne ama anaçtı. Kıştı işte.

31
Hafta içi bir öğleden sonra, Nihal odamın yarı açık kapısını yavaşça iterek, "Girebilir miyim Ender?" diye soruyor. Biraz zaman geçirmek için gelmiş gibi, kitaplığın önünde duruyor, kitaplara bakıyor. Bir an o aptalca soruyu soracak korkusuna kapılıyorum. Hayır, okuması için bir kitap önermemi istiyor. (Çetin, o gün masamdan kalkıp, kutsal kitabım diyebileceğim, sayfalarını meyve lekeleriyle doldurduğum bir kitap vermiştim Nihal'e. Ama keşke vermeseydim! Beni zayıf düşüren, algılarımı çarpıtan bir ilişki böylece başlamıştı.

39
Beğendiğim şeyleri hiçbir sınırlama duymadan överim. Her beğenen ukaladır, olmalıdır.

82
O güzel filme ilişkin berbat tanımlamanın canımı sıkan tarafı şu: Sınır var mı? İlişkiler için gerçekten bir sınır var mı? Varsa da ikinci sınıf sinema eleştirmenlerinin göremeyeceği bir sınır bu. İnsan severken basit sınıflandırmaların sınırlarını değil kendi sınırlarını görür, kendi sınırlarında dolaşır, kendi sınırlarına değer. Benim bildiğim tek sınır bu.

93
lkimizin de eli kadehe gitmişti. Tam o anda rakı içmenin ve aşk acısı çekmenin birbirine çok yakıştığını hissetmiştim. Ama zaten içki içerken hep öyle olmaz mı . Çetin! Her şey olması gerektiği gibidir, her şey çok renkli ve mükemmel bir uyum içindedir. Narçiçeği kırmızısı, fıstık yeşili.

102
Mutfak iyice karanlık olmuştu. Ocağın alevi tencerenin altından mavi-beyaz, solgun bir ışık yayıyordu. Sokaktan hâlâ çocuk sesleri geliyordu. Ayakta hareketsiz duruyorduk. Her şey çok çocukça ve çok keder vericiydi. Aklıma sevdiğim bir romandan bir cümle gelmişti. Kederin bizi başrole taşıdığı, ikimiz dışında her şeyi cılız bir manzaraya dönüştürdüğü o anda, cümleyi kendimce yeniden kurdum. Bizim büyük çaresizliğimiz Nihal'e âşık olmamız değil, sesimizin dışarıdaki çocuk seslerinin arasında olmayışıydı. Asıl çaresizlik buydu.

106
Görüyorsun değil mi Çetin, üç buçuk yaşındaki çocuk bile kendi deneyiminden bir yasa çıkarıyor! Başka türlü nefes alınmaz. Başka türlü yaşanmaz. Başka türlü aşk olmaz. Yaptıklarımızı olumlayan yasalar buluyoruz; sanırım aklımız böyle işliyor: Buyurgan iç huzurumuzun boynu bükük kölesi olarak. (Çetin, burayı anlamadıysan lütfen üşenme, bir kere daha oku!)

121
Şimdi düşününce, arzu ahlakla çatışma eğilimi gösterirse, ilişkinin de hesap işi olması zorunluluktur, derim. Süsleme sanatı!

124
Galiba sen de ben de, Nihal daha kapıyı açar açmaz sorumuzun yanıtını almıştık. Biz mutfağın önünde duruyorduk eşikten adımını atan dağınık saçlı hafif sakallı delikanlıdan yayılan şeyi algılıyorduk. Bir tür "gençliğimle yakışıklılığımla sizi ezerim" kokusu ve ancak bizim gibi orta yaşk zamparaların duyabileceği frekansta bir bekçi düdüğü...

132
Eve dönerken Nihal bize onu yalnız bırakmadığımız için teşekkür etti. Biz de ona teşekkür borçluyduk. Aklımızı bir ucundan kemiren belirsizliğe bir son vermişti: Onun Bora isminde bir sevgilisi vardı. O halde Çetin ve Ender de sevip saydığı iki büyüğüydü, nasıl diyeyim ağabey gibi yani! Her şey rezildi, berbattı! İkimizi de sayısız kıskançlık nöbeti bekliyordu. Aşağılık hissi. Orta yaş bunalımı. Kooperatif aidatı.

135
Bazen sözlüklere ansiklopedilere kapılıyor, aradığım sözcüğü unutup, atlaya zıplaya bambaşka yerlere gidiyordum. Böylece paçama gerçek dünyanın çamuru bulaşmıyordu.

137
Reşit Bey Erzincan'ın bir kasabasında bir imamın üçüncü 'Çocuğu olarak dünyaya gelmişti. İmam çocuğu olmasına rağmen Tanrıtanımazlığı kendine daha uygun bulmuştu. Teknik Üniversite'de elektrik mühendisliği okuyacak kadar başarılı bir öğrenciydi. Sonra da yıllarca Şeker Fabrikalarında görev yapmıştı. Pek çok şehir görmüştü, yurtdışına gitmişti. Hem köyü hem şehri bilen ve Cumhuriyet'ten hemen sonra doğan herkes gibi, onun da gözünü çelişkilerin çiğ ışığı almıştı: Hayatını Doğu-Batı sorunu üzerine düşünmeye vakfetmişti. Ama siyasetle ilgilenmemişti, çünkü Reşit Bey'e göre, insanlar birbirlerinden ve tarihten bir şey öğrenmiyor, basit güdülerle hareket ediyordu. Bu yüzden siyasetin yapacağı, başaracağı bir şey yoktu. Siyasetin temeli olduğu söylenen "toplumsal tecrübe" diye bir şey yoktu. Yalnızca insanoğlunun daha az çaba yani daha az enerji harcamak, tasarruf etmek yönünde değişmez bir eğilimi vardı. Nesilden nesile bir tek bu eğilim aktarılıyordu. Toplumlar için de böyleydi bu. Osmanlı'dan başlayarak Batı'ya öykünmemiz bile bu yüzdendi. Batı'daki imparatorlukların astarı yüzünden pahalıya gelmeyen düzenli ordulanna öykünmüştü Osmanlı. Daha az bedel ödeyerek daha kalıcı, daha işe yarar bir orduyu nasıl kurabilirim sorusunun yanıtı Batı'da olduğu için oraya yönelmişti. Batılılaşma diye büyüttüğümüz, yücelttiğimiz şeyin kökeninde bu vardı. Oysa Batı dünyası, "tasarruf etmek" eğilimiyle birlikte "yaşamak" fikrinin de üzerine kurulmuştu. Yaşamamayı bir halt sanan biz mistik Doğulular Batı'nın asıl bu özelliğine öykünsek daha manidar olurdu. Bizi biz yapan bu "yaşamamak" fikri nedeniyle hiçbir şeyin peşinden gitmiyorduk, kahır çekiyorduk, ekşiyorduk, Eşrefleşiyorduk. (Babamın bizimle değil kendi kendine yaptığı o uzun, bölük pörçük konuşmanın bu kısmı senin de ilgini çekmişti.) Eşref Bey aslında bütün hayatını yaşamamak üzerine kurmuş tipik bir Doğuluydu. Reşit Bey bu tuhaf kahramanıyla bir Doğulu karikatürü çizmek istemişti. Belki biraz fazla karikatürize etmişti, ama özünde meselesi Doğu-Batı'ydı. Eşref Bey kavramlarla düşünmek yerine, ayıp, suç, günah gibi dini-ahlaki bir terminolojinin esareti altında düşünüyordu. Oysa Batı'nın kavramları vardı, çünkü yaşayanlann kavramları olurdu, yaşamayanların yasakları, suçları, günahları... Kavramlar bir bakıma özgürlüktü. "Düşünsene Salih!" diyordu Reşit Bey, "Ne çok kadın ve erkek yaşadıgıyla yetiniyor. Karı koca olmakla yetiniyor. Oysa kafalarında bir aşk kavramı olsaydı, yaşadıklarıyla yetinmez, kurulu düzenlerini yerle bir etmek pahasına aşkın peşinden giderlerdi. Kavramlar hayatı en üst imkânlarına genişletmenin araçlarıdır.

139
Her şey gerçekten Nihal'le ilgili miydi yoksa aklım bir dokuma tezgâhı gibi mi çalışıyordu, her ipten aynı kumaşı dokuyordum? Babamın mezarlıkta anlattıklarından söz ediyorum, kendimce bizim Nihal'le ilişkimize dair bir şeyler bulup çıkarmıştım o konuşmadan. Peki babamı dinlerken, bir yandan da, bunları Nihal'e anlatacağım, diye düşündüğümü söylesem! Yaşadığım her şeyi bir karınca gibi yuvarlaya yuvarlaya ona taşımayı düşünüyordum hâlâ, kış için, o bitmek bilmez kış için ve önümüzdeki kışlar için, turşu kurmadan, reçel yapmadan, masal anlatmadan çıkaramayacağımız kışlar için...

146
Evet kendi gençliğimin bulanıklığını alıp Nihal'e giydiriyordum. Bora'dan fazlasıyla etkilendiğini düşünüyordum. Bir sevgilinin kazandırabileceği şeyler: Üniversitenin tatsız tuzsuz ortamından beslenen bir solculuk, şiir sevgisi, hafta sonu maçlara gitmeye dek varan Gençlerbirliği tutkusu, Kubrick filmlerine duyulan ölçüsüz bir hayranlık ve tabii Sakarya Caddesi'ndeki birahanelere devamlılık..

166
İhtiyarlar şöyle der: "Neden bir tane! On tane alın!"

Bir gün biz de ihtiyarlayacağız Çetin. Zembereğimiz boşalacak. İçimizde bakılacak, araştırılacak bir şey kalmayacak. Biz sadece biz olacağız, "ümitsizce kendimiz" olacağız. Hastane binalarına hayranlıkla bakacağız: "Buranın kardiyoloji servisi iyiymiş diyorlar." İlaçlarımızı plastik bir margarin kutusuna koyup yanımızda taşıyacağız. Şehirde yapamayacağız artık Çetin, binalardan ve otomobillerden usanacağız. Ankara'dan ayrılacağız. Şehrimizden... Her şeyi satıp savıp deniz kıyısında bahçeli bir eve yerleşeceğiz. Bütün paralı şehirlilerin, sürükleyip getirdikleri maddi güvencelerle birlikte döküldükleri bu hayal-denize, ne yazık ki biz de döküleceğiz. Ağaçlarla ilgileneceğiz, bitkilerle ve onlara iyi gelecek şeylerle: Işıklarıyla, su gereksinimleriyle ve böcek ilaçlarıyla... Dış dünyanın bilgisiyle meşgul olacağız. Ağaçlara, çiçeklere, kuşlara, balıklara isimleriyle sesleneceğiz. Şehirde, doğanın bizi yalnızca bir ceset olarak kabul edeceğini düşünürken, orada, deniz kıyısında doğaya aitmiş gibi hissedeceğiz kendimizi. Çıplaklığımızı seveceğiz. En önemli sistemlerin sindirim ve boşaltım sistemleri olduğu konusunda coşkulu bir biçimde hemfikir olacağız ve pekliğe iyi geldiğini bildiğimiz otları kurusun diye ters çevirip sayvanın tavanına asacağız.)

Sen sormadan söyleyeyim, balık da tutacağız Çetin. Küçük bir motorla sabahları pata pata pata balığa çıkacağız. Tatile gelen genç, hevesli oltacıların "Burada ne balığı çıkar?" sorusuna, birbirimize bakıp, "Say, aklına gelen bütün balıkları say, hepsi çıkar!" diye yanıt vereceğiz.
Kışları, kıyı tenhalaştığında, sandalyelerimizi ılgınların altına koyup denizi seyredeceğiz. Geçmişten konuşacağız. Bütün yaşadıklarımızı bıkmadan, usanmadan ve artık utanmadan hatırlayacağız. Deniz azacak burnumuzun dibine kadar gelecek. Hırkalarımıza iyice sarınacağız. Bedenlerimiz, olan biteni kabullenmemize olanak tanıyacak bir hızla çevikliğini, gücünü, dayanıklılığını yitirmiş olacak.

Hayatı, büyük çaresizliğimizi, nihayet anladığımızı düşüneceğiz. İçimizde bilmediğimiz bir şeylere isyan etme isteği doğacak.

Sonra yine bahar gelecek, yaz gelecek. Tekrar eden şeyler bizi tekrar tekrar sevindirecek.

Bir gün başlarımızda şapkalarımızla bahçede çalışırken, genç bir kadın duvarın ardından çekinerek seslenip, tek bir kökten mor, kırmızı, siyah ve sarı biberler veren süs biberinden bir tane koparıp koparamayacağını soracak. Sen ya da ben (Ne fark eder!) şapkamızı çıkaracağız, başımızı kaşıyacağız ve yumuşak, kur yapar bir edayla, "Neden bir tane! On tane alın!" diyeceğiz.

5 Eylül 2008

'Haiku'lar

---
Kar manzarası

Kalıvermiş baharda

Başı dumanlı

---
Gece - seni beklerken

gene yağmura dönüyor

şu soğuk rüzgar

*Şiki

---
Hapşırdığımda

Gözden yitirdim birden,

Tarlakuşunu

*Yayü

---
Şebnemin ömrü

Bu kadarcıktır işte,

Daha ne gerek

---

Güz rüzgarları

Dağın gölgesini de

Savuruverdi

---
"Kiraz çiçek mi açmış?"

Buralarda

otlar da çiçek açıyor

---

Bülbülün türküsü

yağmurda sırılsıklam

bu sabah

---
Erik

çiçek açtığında

cehennem donar

*İssa

---
Uzun gecede

Suyun sesiyle gelir

Düşündüklerim

*Goçiku

---
Neler neler getiriyor

insanın aklına -

şu çiçek açan kiraz!

---

Bütün gün

şakıdı durdu tarlakuşu-

günler ne kadar kısa!

---

Kyo'dayım ya,

gene de Kyo'yu özlüyorum-

ey, zaman kuşu!

---

Kala kala

kuruyan otlar kalmış

askerin düşlerinden

---
Güz-

kuşlarla bulutlar bile

yaşlı görünüyorlar

---
Her yer öyle sessiz ki,

kayaları deliyor

ağustosböceğinin sesi

*Başo

---
Birden bir ürperme-

odamda ölmüş karımın

ayağıma takılan tarağı

---
Öyle bir ay var ki gökte,

hırsız da durmuş

türkü söylüyor

---
Yağmurda bir geyik,

üç kez bağırıyor-

sonra hiç duyulmuyor

*Buson

---
Uçan bir ateşböceği!

"Bak! Bak şurada!" diyecekken

yanımda kimseyi göremiyorum

*Taigi

---
Gemliğe doğru

Denizi göreceksin;

Sakın şaşırma

*Orhan Veli

---
Ölü
m;

Kapının önünde

Ne çok ayakkabı!

*Kadir Aydemir

31 Ağustos 2008

Borges

Kum Kitabı'ndan

15
Şiir, eğer onu gerçekleşen bir olayın öyküsü olarak değil de, çok güçlü bir isteğin dışa vurumu gibi algılarsak, güzeldir.

19
Öyküm gerçeğe bağlı kalacak, ya da en azından gerçekle ilgili kişisel anıma, ki bu da aynı şey demektir.

21
Yaşını başını almış bir bekar için, sunulan bir aşk umut edilmedik bir armağandır. Koşulları belirlemek mucizenin hakkıdır.

39
Ben ödleğin tekiyim; mektup bekleme sıkıntısı çekmemek için ona adresimi vermedim.
Dönüş yolculuklarının gidiş yolculuklarından daha kısa geldiği dikkatimi çekmişti.

41
Yıkımdan her zaman gizemli bir zevk duyulur.

43
Sözcükler ortak bir anı gerektiren simgelerdir. Burada anlatmak istediğim yalnızca benim öykümdür; bu öyküye ortak olanlar öldüler. Mistikler, bir gülden, bir öpücükten, bütün kuşlar demek olan bir kuştan, bütün yıldızlar ve güneş demek olan bir güneşten, bir şarap güğümünden, bir bahçeden ya da bir cinsel ilişkiden yardım beklerler. Bu eğretilemelerden hiçbirisi, sabahın ilk ışıklarıyla yorgun ve mutlu olarak geride bıraktığımız bu şen şakrak geceyi anlatmama yetmiyor.

50
Yazın, insanın kendini yalnızca eziyet edilmiş, küfredilmiş gibi değil, aynı zamanda hiçe sayılmış gibi duyumsadığı Buenos Aires günlerinden biriydi.

51
Evreni gerçekten görebilmiş olsaydık belki onu anlardık.

62
Her şey, en azından bir insanın bilmesine izin verilen her şey insanlara açıklanır, ama bana bir gecede iki temel şey açıklanıvermişti. Yıllar geçti ve ben bu öyküyü o kadar sık anlattım ki, gerçeği mi anımsıyorum, yoksa anlattığım sözcükleri mi, bilemiyorum.

78
İmgeler ve basılmış yazılar, olaylardan daha gerçekti. Yalnızca yayımlanmış olanlar doğruydu. Esse est percipi (varolmak, resmedilmektir) tuhaf dünya görüşümüzün başı, ortası ve sonuydu. Benim yakın geçmişimde insanlar saftı, üreticisi bir malın iyi olduğunu söyleyip duruyorsa buna inanırlardı. Herkes paranın daha çok mutluluk, daha çok gönül rahatlığı getirmediğini bilmez değildi, yine de bol bol hırsızlık oluyordu.

101
Her düşsel öykünün gerçek olduğunu belirtmek moda oldu günümüzde, ama benimki gerçek.

105
Yakmayı düşündüm, fakat sonsuz bir kitabın yakılmasının yine sonsuz olmasından ve dumanı ile gezegenimizi boğmasından korktum.

31 Temmuz 2008

Lost Nasıl?

Bahadır İçel

19
Adadaki karakterlerimize bakacak olursak adadaki 'Diğerleri' tarafından saygı ve korku duyulan kişinin yani baba figürünün Jacob olduğunu biliyoruz. Benjamin ve John, Jacob'un huzuruna çıktıktan sonra Benjamin, John'u vurtup cesetlerle dolu bir çukura atıyor. Hepimizin bildiği gibi dini bir hikayeye bu noktada dikkat çekmek istiyorum Yakup Peygamber'in oğullarından biri de Yusuf Peygamber'dir. Yakup'un yaşlılığında doğan Yusuf'u çok sevdiği biliniyor. Yusuf'un hikayesine ise hepimiz aşinayız; kardeşleri tarafından kıskanıldığı içiğn kuyuya atılan talihsiz oğul. Bünyamin ise onu kuyuya atan kardeşlerden en küçüğü, Yusuf'un sevdiği, suçlayamadığı kardeş.

30
Kore harbinde Çinliler'in eline esir düşen Amerikalı askerler beyinlerinin yıkanmaları sonucu; 'Biz gerçekleri şimdi gördük. Emperyalistlere uşaklık ediyormuşuz. Komünizmin hedefi, dünya barışını sağlamaktır.' demişlerdir. Çinliler beyin yıkama işini Kore Savaşı'nda esir düşen Türk askerlerine uygulayamamışlardır. Psikologlar buna sebep olarak, Türk askerindeki iman gücünü, sarsılmaz disiplin anlayışını ve birbirlerine olan bağlılığı göstermişlerdir.

53
Örneğin filozof Locke, doğal yaşam döneminden, kimsenin kimse üzerinde baskı kurmadığı, insanların eşit ve özgür bir biçimde yaşadıkları bir dönem olarak bahsetmektedir. Locke'a göre bu dönemdeki tek sorun ya da eksiklik herkesin doğal cezalandırma yetkisini kendisinin kullnamasıydı. İnsanlar bu eksikliği gidermek için sözleşme yapmış ve "devlet'i" kurmuşlardır. Lock'un aksine Rousseau, doğal yaşama dönemini tam bir huzur ortamı olarak görmemektedir. Bahsi geçen doğal hukuk doktrini Amerikan Bildirileri, 1789 Fransız İnsan ve Yurttaş Hakları Bildirisi başta olmak üzere pek çok yazılı belgenin de düşünsel temelini içermektedir.

77
En eski tartışmalardan birini daha modern ve yenilenmiş bir platformda çekinmeden bize sunma cesareti gösteriyor Lost. Adadan kurtulmaya çalışan mantıklı ve bilimsel dopktorun karşısında adada mucizeler yaşayan ve adada kalmaları gerektiğine inanan tecrübeli, kurnaz ve yılmak nedir bilmeyen bir imanlı çıkarıyor. Bu iki karakteri çözülmeyen bir gizemin ortasına atarak eşi bulunmaz bir seyirlik ortaya koyuyor.
Tüm bu ekmek kırıntıları bizi başladığımız noktadaki soru içinm cılız bir yanıta götürüyor ancak, dizi yapımcıları birazcık imandan, kaderden yana duruyorlar gibi, bilim ise yan rollerde senaryoya destek oluyormuş hissi veriyor. Yapımcılarımız, bu mucizeler dünyasında bilimi bir yan rol olarak kullanıyorlar anlayacağınız. Zaten modern bilim de günümüzde 19. ve 20. yüzyıolın o güçlü kuşkucu bakış açısını dışlamış görünüyor. Özellikle kuantum teorisi ve evrenin enerji akışındaki düzenlilik bilim adamlarını bile mucizevi bir kurucunun gücünü aramaya itiyor. Asıl ikilem inanca karşı bilimden, dogmaya karşı gerçeğe doğru kayıyor. Eleştirilen, dışlanan dinsel kısım; dini törenler, anlamlandırılamayan inanç yöntemleri olarak kalırken, Tanrı yeni suretlere bürünmeye başlıyor. Bu ikilemi de adamızda Benjamin karakteri çok güzel bir ifade ile ve üzerine uzun zaman düşünülmesi gereken bir şekilde ifade ediyor;
"Tanrı bile adayı dünyanın geri kalanının gördüğünden daha fazla göremiyor!"


86
-Çocuklar köpekler gibidir, yeterince zorlarsan bunu hak etmek için bir şeyler yaptıklarını düşünmeye başlayacaklardır. *Sawyer

107
Diziye bir başka temel oluşturan roman da tartışmasız Jules Verne'in "Gizemli Ada"sı. Hapishaneden balonla kaçan bir grup mahkum, kaza eseri düştüğü gizemli bir adada Nautilus'un kaptanı Nemo'nun kendilerini gözlediğini ve ilginç deneylerinin bir parçası haline getirdiklerini fark ederler. Kitaptaki olaylar sırasıyla kazazedelerin adanın gizemli olaylarıyla karşılaşmaları, daha sonra bunların arkasında birilerinin, bir teknolojinin olabileceğini keşfetmeleri ve adadaki tehlikeli korsanlar ile mücadele etmeleri şeklinde gelişir.

12 Haziran 2008

John Cruickshank

Albert Camus ve Başkaldırma Edebiyatı'ndan

9
Kendi deyimiyle "saçma" üzerine yazdığı yazılar ondaki nihilizm büyüsünü gösterir. "Başkaldırma" üzerine yazdığı yazılar ise bu büyüyü kendinde nasıl giderdiğini açıklar.

16
Ve böylece Camus saçmanın saf olumsuz deneyinden açıkça çıkan üç değerden biraz güvenle söz eder. Birincisi, insanın kendisinde, çok önemli olan bir yanını keşfetmesidir ki, insan bunda, insanlık özünü bulur ve insan varlığının saçmalığını bunun adına karşılar - bu değere bireyin insansal değeri diyebiliriz. İkincisi, birey kendi içinde bulunduğu bu değeri öteki insnlarla paylaşır ve bu da onu ikinci bir değere götürür -ortak bir insn niteliğine. Üçüncüsü, bu değer de onu doğruca saçma karşısında insanları birbirine bağlayan bir bağlantı fikrine götürür -insan dayanışmasının değerine. Camus, Descartes'ın sözünü başka bir şekilde tekrarlar ve der ki: "Başkaldırıyorum, o halde var'ız" Camus'nün çıkardığı sonuç şudur:
Başkaldırma bir şey yaratmadığından ötürü açık bir şekilde olumsuz olduğu halde, insanda her zaman savunulması gereken öğeleri ortaya çıkardığından ötürü de derin bir şekilde olumludur.

53
Gezinin değeri, der, bireyi alışık olduğu rahat monoton hayatın sığınağından çıkarma ve onu tedirgin etme gücündedir. Gezi, normal koşullar altında arkasına saklandığımız maske ve örtüleri, hiç olmazsa geçici olarak, üstümüzden atar. Kendimizdeki öz yalnızlığını ve kendimizi tanımadığımızı bize yeni baştan ve şaşılacak derecede gösterir, ya da hiç olmazsa, bazı durunlar altında buları görebilmemizi sağlar. Alışkanlıkların perdesini kaldırır, tedirginliğin soluk yüzünü ortaya çıkartır.

194

Camus'nün gerçek olarak ileri sürebileceği tek şey, sanat yapıtının dünyayı değiştirmeksizin imgesel başka bir dünya verdiğini söylemektir. Başka bir dünya, elbette ki daha iyi bir dünya olarak düşünülür. Camus, burada Van Gogh'un bir sözüne değinir. Van Gogh, bu dünyaya bakarak, tanrı üzerinde bir yargıya varılamaz, çünkü bu dünya onun en başarısız yapıtlarından biridir, demişti. Camus ayrıca der ki, her sanatçı bu yapıtı iyileştirmeye ve ona bir üslup vermeye çalışır. Onun için büyük sanatçılar yapıtlarında yalnız dünyayı göstermekle kalmazlar, Stanislas Fumet'nin Tanrı ile 'suçlu bir rekabet'e girişmek dediği, savaşa girişirler.

11 Haziran 2008

Matsuo Başo

Kuzeye Giden İnce Yol'dan

7
Bozup sessizliğini
durgun gölcüğün,
daldı suya kurbağa-
derinden bir ses.

28
Önce pek eğlenceliydi ya,
acıklı oldu sonra,
kararan ırmakta
karabatağın seyri.

Dışarısı kar boran,
kapandım evde,
uzanıp duvarın dibine
yorgana sarınıyorum.

41
Aysız gecenin koyu karanlığında
güçlü bir rüzgar kucaklıyor
yaşlı sedir ağaçlarını.

43
Çok istedim dünyayı
arıtıp tozdan topraktan
yıkamak çiy taneleriyle

48
Çiçeklere hayranmış
gibi dolanıyorlar
kolza tarlasındaki
haylaz serçeler.

53
Ay her zaman parlaktır,
bakmaz kara, yağmura.
Sürüklenen bulutlardır
onu bize her gece
farklı farklı gösteren.
Yazan: Rahip

62
Şükür, yıl sonunda
yine baba ocağındayım;
göbek bağımı görünce
yaşlar boşanıyor gözlerimden.

63
Bu çorak dağın
anlat yalnızlığını,
ey, çapayla yabani patates
arayan yaşlı çiftçi

93
Tek bir kuş sesi bile duyulmuyordu ve sanki rüzgar tepemizdeki bulutların her aralığından kara kurumlar üflüyordu üstümüze.

98
Burada salt yalnızlıktan öte, pişmanlık da var, sanki bilinmeyen bir kötülükten kaynaklanan. Dertli bir yüzün takındığı ifadeyi andırıyor bu manzara.

Kisagata'nın uykulu yağmurunda
çiçeklenen ipek ağacı
bana Seişi Hanımın
ah edişini anımsatıyor.

104
Denizin tuzlu dalgalarını
taşımaya çağırıp rüzgarı,
bütün gece pırıl pırıl damlalar
damıtıyor ay ışığından
Şiogoşi'nin çam ağacı
Yazan: Saigyo

9 Haziran 2008

Albert Camus

Düşüş'ten

7
Bazen geleceğin tarihçileri, bizim için ne söyleyecekler diye düşünürüm. Çağdaş insanı tarif etmeleri için bir cümle yeter: Çiftleşirdi ve gazete okurdu.

21
Hem kadınları hem doğruluğu aynı zamanda seviyordum ki bu hiç de kolay değildi.

27
Yeter ki birşey olsun, insanların çoğu kurdukları ilişkileri böyle açıklıyor.

54
Karşı koymanın bir tek yolu vardır, kötülük yapmak. Onun için de, herkes elini çabuk tutup yargılanmamak için, bir an önce, başkalarını yargılamaya bakıyor. Neylersiniz? İnsana en doğal gelen şey, sanki özünde varmış gibi, kendi kendine içine doğandüşünce, suçsuz olduğu düşüncesidir.

56
Hele hele dostlarınız sizden kendilerine karşı samimi olmanızı istediklerinde, onlara sakın inanmayın. İstedikleri yalnızca, kendilerine karşı besledikleri iyi düşünceler çerçevesi içinde kalarak konuşmanız, ellerine sizden içtenlik yemininizden çekip çıkaracakları, bir çeşit fazladan güvenlik vermenizdir. İçtenlik nasıl dostluğun koşulları arasına girebilir.

67
Yalnızca kadınlara sığındım. Bilirsiniz onlar hiç bir zaafı gerçekten kınamaz; daha çok, bizi küçük düşürmeye veya güçsüz bırakmaya çalışırlar. İşte bunun için kadın, savaşçının değil, suçlunun bir ödülüdür. Limandır ona, barınaktır. Çoğu zaman, suçlular, bir kadının koynunda yakalanırlar.

90
Bunlar günaha inanıyorlar bence kurtuluşa değil. Bağışlanma işte istedikleri bu.

95
Fakat içimiz rahat etsin! Artık çok geç, her zaman da çok geç olacak. Ne bahtiyarlık.


Ecinniler'den

53
İnanın hemcinslerinin basitliğini bütün çıplaklığıyla görmek, aslında insana acı veren bir deneydir.


Yolculuk Günlükleri'nden

33
Veba: Kadınsız ve dolayısıyla soluk alınamaz bir dünya
Haklı olan asla öldürmeyendir. Bu demektir ki Tanrı olamaz.

46
Denizde her zaman derin bir dinginliğe erdim ve şu denizin, bugün dünyanın bütün gözyaşlarını sürüklediği izlenimine kapılsam da, şu sonsuz yalnızlık bana bir an iyi geliyor.

87
Yatakta. Ateş. Sadece kafa inatla çalışıyor. Berbat düşünceler. Çevremdeki ve içimdeki her şeyi altüst edecek bilinmedik bir yıkıma doğru adım adım yürüme duygusunun dayanılmazlığı.

113
Düşünsel enerjisi dışında enerjisi olmayan düşük tansiyonlu biri. Bu tür insanları severim.


Veba'dan

44
Gerçekten bela olağan bir şeydir, ama insanın başına geldiği zaman zor inanılır. Dünyada ne kadar savaş olmuşsa, o kadar da veba salgını çıkmıştır. Yine de gerek veba salgınları, gerekse savaşlar insanları hep hazırlıksız yakalar. İşte Doktor Rieux de, tüm kentlilerimiz gibi hazırlıksızdı, bunun için duraksamasını anlayışla karşılamak gerek. Bir savaş patlak verdiği zaman insanlar derler ki:"Bırak, fazla sürüp gitmez bu, çok saçma bir şey." Ve hiç kuşkusuz savaş saçma bir şeydir, ama bu yine de onun sürüp gitmesine engel olmaz.

98
Pişmanlık duymak yetiyordu, bununla her şey düzelebilirdi. Ama herkes pişmanlık duymayacak kadar kendisini güçlü buluyordu.

117
Paneloux'un vaazı da aktarılmıştı deftere ama şu yorumla:"Bu sevimli çalışkanlığı çok iyi anlıyorum. Felaketlerin başlangıcında ve sona erdikleri zaman, hep biraz dindarlık yapılır. Birinci halde alışkanlık henüz yitirilmemiştir, ikincisindeyse geri dönmüştür bile. İnsan gerçeğe, yani susmaya felaket anında alışır. Bekleyelim."

176
Çünkü bir salgın hastalık kadar gösterişten yoksun bir şey olamaz ve uzunlukları nedeniyle büyük felaketler tekdüzedir. Vebanın o müthiş günleri de, o günleri yaşamış olanların anılarında, büyük, tükenmek bilmeyen alevler gibi değil de, geçtiği yerde herşeyi ezen, bitmek bilmez bir yerinde sayış olarak kalmıştır.


Yaz'dan

5
Avrupa'nın önümüze getirdiği şehirler çok fazla geçmişin uğultularıyla dolu. Tercrübeli bir kulak kanat seslerini farkedebilir buralarda, tinlerin çırpınışını ayırabilir. Asırlarıni devrimlerini ihtişamın sarhoşluğunu hisseder insan. Batı'nın bağırtılar içinde kurtulduğunu hatırlar. Bu da istediği sessizliği vermez ona.

57
Tragedyalarımız büro kokuyor, üzerinden akan kanlar ise mürekkep sadece.

64
Bir dostumun dediğine göre bir erkeğin iki kişiliği olurmuş, kendi kişiliği ve karısının gördüğü kişilik.

74
Bazı geceler ıslak gökyüzünde yıldızların altında gözlerim açık uyurdum. Yaşadığımı hissediyordum o zamanlar.

75
Aşk için bir parça suçsuzluk gerekiyordu. Ancak bu suçsuzluk nerdeydi? İmparatorluklar, devletler birer birer yıkılıyor, insanlar birbirlerini boğazlıyorlardı. Önceleri suçsuz olduğumuzu bilmiyorduk şimdi ise suçlu olduğumuzu bilmiyoruz.

75
Hep kasılan biri gün gelir güzelliklere duyarsızlaşır.

78
Sevilmemek şanssızlık, sevmek mutuzluktur. Hepimizi öldüren şey işte bu mutsuzluk. Kan ve kin yüreği kurutur. Adalet isteği artar ve uzarsa aşkı öldürür. Oysa adalet de aşktan doğmamış mıydı? Yaşadığımız bu gürültüde aşka da adalete de yer yok.

Sisifos Söyleni'nden

19
Peregrinos'a özenen bir adamdani bir savaş sonrası yazarından söz edildiğini işitmiştim: Bu adam, yapıtına dikkati çekmek için, birinci kitabını bitirince intihar etmiş. Dikkati çekmiş, ama kitabı beğenilmemiş.

24
Bütün büyük eylemlerin, bütün büyük düşüncelerin önemsiz bir başlangıcı vardır. Büyük yapıtlar çoğu kez bir sokağın dönemecinde ya da bir lokantanın kapısında doğar. Uyumsuzlukta da böyle.

29
İnsan düşüncesinin bir anlam taşıyabilecek biricik tarihini yazmak gerekseydi, yapılacak şey birbirini kovalayan pimanlıklarının ve güçsüzlüklerinin tarihini yazmak olurdu.

70
"Dua düşüncenin üzerine karanlık basınca başlar" der Alain.

92
İnsan, bir yaşamı sonunda, bir tek gerçeği kesin olarak öğrenmekle yıllar geçirdiğini anlar. Ama bir teki, apaçıksa, bir yaşamı yönetmeye yeter...
Bir insan söylediği şeylerden çok söylemedikleriyle insandır.

93
Bir gün gelir, ya gözlemi ya eylemi seçmek gerekir. İnsan olmak derler bunun adında. Bu parçalanışlar korkunçtur. Ama gururlu bir yürek için iki şeyin ortası olamaz. Ya Ranrı var, ya zaman, ya bu haç, ya bu kılıç. Ya çırpınmalarını aşan daha yüksek bir anlamı vardır bu dünyanın, ya da bu çırpınmalardan başka hiçbir şey gerçek değildir. Ya zaman ile yaşayıp onunla ölmek, ya da daha büyük bir yaşam için ondan çekilmek.

111
Dostoyevski'nin tüm kahramanları yaşamın anlamını inceleyip kavramaya çalışır. Yenilikleri buradadır; gülünç olmaktan korkmazlar. Yeni duyarlığı klasik duyarlıktan ayıran şey, berikinin ahlaksal, ötekininse metafizik sorunlarla beslenmesidir. Dostoyevski'nin romanlarında, sorun öyle bir şiddetle ortaya atılmıştır ki, ancak aşırı çözümler getirebilir. Varoluş yalandır ya da durasızdır. Dostoyevski bu incelemeyle yetinseydi, filozof olurdu. Ama düşünceninnbu oyunlarının insan yaşamında doğurabileceği sonuçları inceler, sanatçılığı da buradadır.

122
Tutkulu yapıtları alaycı felsefeler oluşturur.

131
Sisifos'u dağın eteğinde bırakıyorum! Kişi yükünü eninde sonunda bulur. Ama Sisifos tanrıları yadsıyan ve kayaları kaldıran üstün sadıklığı öğretir. O da her şeyin iyi olduğu yargısına varır. Bundan böyle, efendisiz olan bu evren ona ne kısır görünür, ne de değersiz. Bu taşın ufacık parçalarının her biri, bu karanlık dağın her madensel parıltısı, tek başına bir dünya oluşturur. Tepelere doğru tek başına didinmek bile bir insanın yüreğini doldurmaya yeter. Sisifos'u mutlu olarak tasarlamak gerekir.

138
Bir oyuncu bir tragedya kişisini abartmaktan ne kadar geri durursa, ona verdiği güç o ölçüde büyük olur. Ölçülüyse, uyandırdığı ürperti ölçüsüz olur. Bu konuda Yunan tragedyası çok şeyler öğretir bize. Bir tragedya yapıtında yazgı mantığın ve doğalın yüzü altında her zaman daha iyi duyurur kendini. Oidipus'un yazgısı önceden haber verilmiştir. Doğayı aşan bir biçimde, cinayet işleyeceği ve anasının kocası olacağı önceden kararlaştırılmıştır. Dramın bütün çabası, sonuçlanmadan sonuçlanmaya, kahramanın yıkımını tüketecek mantık düzenini göstermektir. Bu görülmedik yazgıyı bize bildirmek pek o kadar korkunç değildir, çünkü gerçeğe benzemez. Ama bunun zorunluluğu bize günlük yaşayış çerçevesi, toplum, durum aile coşkunluğu içinde tanıtlanmışsa, o zaman ürperti başlar. İnsanı sarsan ce ona 'Olmaz böyle bir şey', dedirten bu başkaldırmada umutsuz bir kesinlik vardır: 'bunun' olabileceği.

Sürgün ve Krallık'tan

76
Rateau:"Şimdi de politikaya mı karışıyorsun? Bırak onunla yazarlar ve çirkin kızlar uğraşsın!" diyordu.

77
Dünyanın ve insanların hem resmini yapmak, hem de onlarla birlikte yaşamak güçtü.

84
Herhalde artık gülümsemez olmuştu ve eski dostları bundan, pek tuhaf ama kaçınılmaz bi sonuç çıkarıyorlardı: "Mademki artık gülümsemez olmuş, halinden pek memnun demektir."

7 Haziran 2008

Traven

Nice deneylerden sonra erkek, sonunda sahip olduğu kadınlardan ilkinin en iyisi olduğu kanısına varır. Zira bu kadına ilişkin hatırası alabildiğince gerilerde kalmıştır. Kadın için de ilk sevdiği erkek en iyi erkektir, onu hep sevecektir; artık bir daha karşısına çıkmayacağı için sevecektir.

Cervantes

Don Kişot'tan

-Eski bir filozofun dediği gibi:"Cübbemin altında kralı bile öldürebilirim."

-Oğlum, aynı gayeye hizmet ettikleri müddetçe kitp kılıca kuvvet vermiştir. Eğer kılıç kullanan kişi, kitapsızın biri ise; yaptığına savaş değil çapulculuk denir.

-Bir kimsenin hakarete uğraması için, sataşan adamın kendini savunacak güçte olması gerekir.

16 Mayıs 2008

Machiavelli

Hükümdar'dan

43 (Dipnot)
Kendisini Machiavelli'nin öğrencisi sayan Mussolini Hitler'e Floransalı bakanın eserlerini armağan etmişti. Hitler de, teşekkür makamında, ona Nietzsche'nin eserlerini gönderdi.

88
Fethetme arzusu hiç şüphesiz normal ve doğal bir şeydir ve buna kalkışan bir kimse, eğer gerekli imkanlara sahipse, kınanmamalı, övülmelidir: ama bunu yapabilecek güçte olmadığı halde, yapmaya kalkışan cezaya çanak tutuyor, hata işliyor demektir.

133
Bir devleti ele geçiren kimse, yapması gereken bütün zulümleri bir defada kararlaştırıp yapmalıdır; ta ki, her gün aynı şeyi yapmak zorunda kalmasın ve tekrarları önlemek suretiyle, zihinlerdeki endişeleri giderebilsin ve iyiliklerle onları kazanabilsin... Acıları kısa sürüp, daha az duyulması için kötülükler toptan bir defada yapılmalı; iyilikler ise, aksine, daha uzun süre tadılabilmeleri için, birbirini ağır ağır izlemelidir.

197
Küçük azınlığın sözü, ancak büyük çoğunluk ne yanı tutacağını, ya da neye göre hüküm vereceğini bilmediği zaman dinlenir.

235
İnsanlar zeka bakımından üçe ayrılabilirler: kendi başlarına anlayanlar, başkaları anlattığı zaman anlayanlar ve, nihayet, ne kendi başlarına ne de başkalaının yardımıyla anlayanlar. Birinciler üstün zekalardır, ikinciler iyi zekalardır, üçüncüler ise hiçbir işe yaramaz zekalardır.

285
Titus Livius: Savaş, savaşmak zorunda bırakılanlar için haklıdır ve silahlar, umut bağlayacak başka şeyi kalmayanlar için kutsaldır.

29 Mart 2008

Dostoyevski

Karamazof Kardeşler'den

-I-

54
-Dakiklik kralların nezaketidir.

75
İnsanları seviyorum ama kendi kendime şaşırıyorum da, diyordu: İnsanlığa olan sevgim arttığı ölçüde kişilere olan sevgim azalıyor. İnsanlığa hizmet yolunda büyük işler başarmayı hayal ediyordum sık sık, gerçekten de insanların mutluluğu uğruna çarmıha gerilmeye bile giderim belki, ama öte yandan, bir insanla aynı odada iki gün yalnız kalmaya dayanamam, bunu tecrübelerimden biliyorum. Bana yakın olunca kişiliği gururumu eziyor, özgürlüğümü kısıtlıyor. Bir gün içinde dünyanın en iyi insanından bile nefret edebilirim: yemeği yavaş yavaş yemesi bir kimseden nefret etmeme yeter; başka birinden, nezlesi var, ikide bir sümkürüyor diye nefret ederim... Yanıma yaklaştıkları anda düşman kesiliyorum insanlara. Gelgelelim, kişilerden nefret ettiğim ölçüde insanlığa olan sevgim artıyor.

91
-Ölümsüzlük yoksa, erdem de yok demektir.
-Buna inanıyorsanız, ya çok mutlusunuz ya da çok mutsuz.

136
Alyoşa beklemeye kararlıydı. Şimdilik burdan başka hiç bir yerde işinin olmadığını sezinlemişti.

172
-Tanrı'yı icad etmeselerdi uygarlık da olmazdı.
-Evet, konyak da olmazdı.

290
On sekizinci yüzyılda ihtiyar bir günahkar, Tanrı olmasaydı onu icat etmek gerekirdi, demişti.

292
Budalalalık saftır, kurnazlık bilmez, ama zeka hileye, sinsiliğe başvurur. Zeka dalaverecidir, budalalıksa dürüst, doğru. Umutsuzluğumu anlatmaya kadar vardırdım işi, içimi ne denli budalaca dökersem benim için o kadar iyidir.

292
İnsanın sevilebilmesim için yüzünü saklaması gerekir; yüzünü birazcık gösterdi mi sevgi yok olur.

315
Ama kişioğlunun, mucizeyi reddettiği anda Tanrıyı da reddedeceğini, çünkü onun Tanrıdan çok mucizeyi aradığını bilmiyordun. Mucize olmadan yaşayabilecek gücü yoktur kişioğlunun; hemen yeni yeni mucizeler bulur kendine.

369
Düello anında rahat olduğumu bundan kendiniz de anlamışsınızdır sanırım. Çünkü ruhumdaki değişiklik daha evdeyken olup bitmişti, bu yüzden yolda da düello alanında da son derece rahattım, hatta neşeliydim de diyebilirim.

379
Hiç sesimi çıkarmıyordum, kendi kendine eziyet eden insanı, Tanrı'nın seveceğini biliyordum.

392
Pederler, öğretmenler, cehennem nedir? diye sorarım bazen kendime. Şöyle cevap veririm bu soruya: Daha sevememekten doğan ıstıraptır.


-II-

115
Bir anda uslanmış, yatışmıştı sanki. Odadakilerin yüzlerine çekingen bir sevinçle bakıyor, ikide bir sinirli sinirli gülüyordu. Önce kovulup sonr tekrar içeri alınan, okşanan suçlu bir köpeğin hali vardı üzerinde.

235
Devlet yönetiminden tut da en basit şeye kadar böyledir bu. En büyük güç kaynağı, alışkanlıktır.

247
Çocukların boş zamanlarında savaşçılık ya da haydutçuluk oynamaları, onların genç ruhlarında sanat sevgisinin filizlenmesine yol açar. Sanata duyulan bir açlığın etkisiyle oynarlar bu oyunları. Kimi zaman tiyatrodaki oyunlardan daha canlı olur bu oyunlar. Bir fark var arada: tiyatroda sanatçıları seyretmeye giderler, oysa burada seyirci de sanatçı da çocuklardır. Çok daha doğal bir şey bu.

369
Ne yazık ki, gerçekler çoğunlukla, budalaca şeyler gibi gözükürler.




Ecinniler'den

24
Aydın kişilere davetiyeler gönderdi. Kısa bir süre içinde yüzlercesi Bayan Stavrogin'in evinde toplanmaya başladı. Daha sonraları artık davet edilmeden gelmeye başladılar. Gelirken de arkadaşlarını getirdiler. Bayan Stavrogin, hayatında bu kadar aydını bir arada görmemişti. İnanılmaz derecede kendini beğenmiş kimselerdi. Bunu da sanki, başlıca görevleri buymuş gibi saklamıyorlardı. Bazıları (her ne kadar zararsızsa da) sarhoş bile geliyor, fakat bu tutumlarını, sanki bir gün evvel öğrendikleri zerafet belirtisi gibi gösteriyorlardı. Tümünün görünüşünde, bir şeyden son derece gururlanıyormuş gibi bir hal vardı. Her birinin yüzünde, çok önemli bir sırrı henüz öğrenmiş gibi garip bir anlatım vardı. Birbirlerine küfür ediyorlar ve bundan gururlanıyorlardı. Ne yazdıklarını anlamak oldukça güçtü.

320
-Düşünceyi mi hissediyorsunuz? dedi. Çok güzel. İnsanın kafasında bir çok düşünceler vardır ve her akla gelişlerinde yeni olurlar. Doğrudur. Sanki ilk defa oluyormuş gibi, kafam böyle düşüncelerle dolup taşıyor. (Kirilov)

345
Yahudiler, gerçek Tanrıyı bekledikleri için yaşadılar ve gerçek Tanrıyı dünyaya bıraktılar. Yunanlılar doğayı Tanrılaştırdılar ve dinlerini dünyaya yaydılar..., yani, felsefe ve sanatı. Romalılar Devlet içinde insanları Tanrılaştırdılar ve Devleti uluslara miras bıraktılar. Fransa, uzun tarihi boyunca, sadece Romanın Tanrı düşüncesinin gelişmesi ve şekillenmesiydi. Nihayet Roma Tarısını lağıma attı ve kendisini dinsizliğe verdi! Şimdilik buna sosyalizm diyorlar; çünkü, dinsizlik Roma Katolikliği'nden daha sıhhatliydi. Büyük bir ulus, gerçeğin yalnız kendisinde, kesin olarak yalnız kendisinde, olduğu ve dünyayı elindeki bu gerçekle kurtarmaya, yeniden canlandırmaya sadece kendisinin yetenekli olduğu hakkındaki inancını yitirdiği an, o ulus büyüklüğünü kaybeder ve yalnız etnoğrafik bir materyal olur. Gerçek büyük bir ulus insanlıkta ikinci derecede bir rol oynamayı hiç bir zaman kabullenemez. Birinci dereceye bile razı olamaz. Kesinlikle tek olmayı ister. (Shatov)

408
Hatta bir keresinde, Bay Verhovensky'ye, insanın kaybı ne kadar büyük olursa, o derece yumuşak konuşur demişti.

527
Çok çalışan, bütün güçlerini çalışmaya veren kimselerin kafasında kendilerine ait bir düşünce kalmıyor. Aksini, çok ayıp sayıyorlar. (Peter V.)

656
Siz küçük insanlar, şimdiye kadar sizde olmayan yeteneğin ne olduğunu anlayabildiniz mi?: Neden anlamak istemiyorsunuz ki, insanlık, İngilizler veya Almanlar olmadan da yürüyebilir... Hepsinden önemlisi Rusya olmadan da yürüyebilir... Bilim olmadan da, yiyecek olmadan da yürüyebilir; fakat güzellik olmadan insanlığın devamı mümkün olamaz, çünkü, dünyada yapacak başka bir şey kalmaz! İşte bütün sır buradadır, bütün tarih buradadır!.. Hatta, bilim bile güzellik olmadan var olamaz... (Peter V.)

694
Geceleri yakılan büyük ateşler daima heyecan ve neşe vericidir; bu da, havaî fişeklerin nedenini anlatmaya yeterlidir; fakat havaî fişeklerin ışıkları ve etrafa savurdukları kıvılcımlar, bir kadeh şampanya kadar insana huzur vericidir. Gerçek bir yangın ise tamamen başkadır; gerçek yangında korku ve kişisel tehlike vardır; etrafına seyirci çeken bir güç vardır; tabi, bu seyircilere evleri yananlar dahil değildir; onlar bütün güçleri, varlıkları ile yanan evlerini kurtarmaya çalışırlar; en düşük tabakanın bile içini bir hüzün kaplar. Bu hüzünlü duygu bazen haz vericidir. «İnsan, yangını içinde bir sevinç duygusu olmadan seyredebilir mi?» Bu sözü bana, Bay Verkhovensky, hemen yangın dönüşü ona gittiğim zaman söylemişti. Şüphesiz ki, yangını sırf seyretmek için gelen bazı kimseler, bir çocuğu ve yaşlı bir kadını kurtarmak için kendisini hiç düşünmeden ateşin içine atar, tabii bu tamamen başka bir sorundur.

817
Hainler, baylar, tehlike anında korkan kimselerdir. (Peter V.)

840
İnsanoğlu, kendini öldürmeden yaşayabilmek için Tanrı inancını ortaya atmıştır. (Kirilov)

841
Bağımsızlığımı göstermek için kendimi öldürüyorum. Böylece, korkunç özgürlüğüm de anlaşılacaktır.




Bir Yufka Yürekli'den

60
Neva nehrine varınca, biraz durdu, ufukta günbatımının kanlı çizgisiyle yırtılan kış sisinin kararttığı uzaklara dalmıştı. Karların biriktiği buz tutmuş nehir üstünde son ışıklar, kırağı elmaslarının milyonlarcasını birden tutuşturuyordu. Gece, kenti kaplamak üzereydi, hiç kuşkusuz sıfırın altında yirmi dereceden aşağı düşecek bir gece... Kırbaç altında sendeleyen beygirlerden ve köprüler boyunca koşarken soluyan insanlardan bir buğu yükseliyordu. Kuru havada en küçük gürültü yankı yapıyordu. Damlardan devleri andıran duman sütunları yükseliyor, birleşip ayrılarak, bu koyu kitleler eski kentin üstünde yeni bir kent oluşturuyordu.
Zayıf ya da güçlü halkıyla bütün bu dünya, yoksulların kulübeleri veya kodamanların gösterişli saraylanyla bütün bu yapılar, bütün bunlar, bu alacakaranlık altında, koyu mavi gökte hafif bir buğu gibi biraz sonra silinip gidecek bir masal düşüydü sanki...



Beyaz Geceler'den

48
-İçimde olduğum şu anda, inan ki her zamankinden çok, en iyi yıllarımı boşa harcadığımı biliyorum. Bu, beni derecesiz bir üzüntüye boğuyor. Aslında Tanrı, bunları anlayabilmem için bana sizin gibi bir meleği gönderdi. Şu anda yanınızda ayaklarımı toplayıp sizinle konuşurken, yarınları düşünmek, inanın artık içimden gelmiyor. Çünkü bu yarın yine yalnızlık, yine kirli, gereksiz bir yaşam taşıyor... Yanınızda gerçek yaşamda bu kadar mutlu olduktan sonra neyi düşleyebilirim ki?...

81
-Ah Tanrım, mutlu bir yaratık, kimi zaman ne denli çekilmez biri oluyor.

118
-Ah Tanrım!... Ne uzun zaman dilimidir; yaşam süresince bir anlık mutluluk!... Bir ömür boyu için yeterli olmaz mı? Az şey midir bu, bir insan yaşamı için?...



Ev Sahibesi'nden

23
Birdenbire, uzun, sıcak bir öpücük ateş gibi yanan dudaklarını yaktı, kalbine sanki bir bıçak saplandı. Duyulur duyulmaz bir sesle inledi, kendini kaybetti. Bundan sonra garip bir âleme daldı.
Zaman zaman dalgınlığından kurtulmaya başlarken, aklına ilk gelen şey, garip, umutsuz bir mücadele ve ıstırapla dolu bir karabasan içinde yaşamaya zorunlu oluşu idi. Dehşet duyuyor, onu ezen uğursuz kaderine karşı koymak istiyordu. Fakat mücadeleye hazırlandığı en heyecanlı, en kızgın anında meçhul bir kuvvet onu yine yıkıyordu. O zaman yeniden kendini kaybettiğini hissediyor, bir keder ve umutsuzluk çığhğıyla önünde açılan dipsiz uçuruma atıldığını gayet açık olarak görüyordu.
Zaman zaman her şeyi unutturan, insanın canlılığını arttıran, geçmişi dahi iyi anımsatan ve hali neşeyle, zaferle dolduran tatlı mutluluk anları parıldayarak önünden geçiyordu. Uyanık olduğu halde meçhul geleceğine ait düşler görüyordu. O sıralar içinden taşan coşkunluğu çığlıklar atarak boşaltmak istiyor, izlenimlerinin baskısı karşısında vücudunun güçsüzlüğünü hissediyordu. O anda hayatının akışı kesiliveriyor, bir süre sonra da bütün varlığının yeniden hayata kavuşmasına sevinmeye başlıyordu. Arada bir, yine uykuya dalıyordu, bu sefer de son günlerde başından geçenler, karmakarışık bir halde kafasına doluyordu. Fakat bu hayaller ona son derece garip ve gizemli görünüyordu. Bazen de hastalığını filan unutuveriyor, niçin eski evde, eski ev sahibesinin yanında olmadığına şaşıyordu.

25
Halini düşünmeye başlıyor, koca dünyada bir basma, el evlerinde, çevresi gizemli, kuşkulu insanlarla, düşmanlarıyla çevrili olarak yaşadığı aklına geliyordu. Herkese ne kadar yabancı olduğunu düşünüyordu. Düşmanları, odanın karanlık köşelerinde toplanarak aralarında fısıldaşıyor, ocağın önünde kemikli ellerini ısıtıp kendisini bu adamlara gösteren kocakarıyla işaretleşiyorlardı. Birdenbire telaşa, kaygıya kapılıyor, bu adamların kim olduklarını, burada ne aradıklarını, kendisinin de bu odada ne işi olduğunu anlamaya çabalıyordu. Sonra evdeki kiracıların ve ev sahiplerinin ne biçim insanlar olduğunu öğrenmeden bilinmeyen bir gücün etkisi altında bu batakhaneye sürüklendiğini anlıyordu.
57
Ben bunları genç kız ruhuna benzetiyorum. Sabah güneşinde, genç kızın kalbini ilk açışı sırasında yanaklarındaki utangaçlığın verdiği pembelik var, batan güneşin kızlıığı da, bu utancı unutan kızın damarlarındaki kızgın kanın yüzünde yaktığı ateşe benziyor.

61
Eh, demek birkaç dakikalık mutluluk, koca bir ömre yetmiyor.

74
Şunu bil ki, zayıf bir adam tek başına yaşayamaz. Ona istediği bütün şeyleri ver, yine hepsini bırakıp sana koşar. Dünyanın yarısını bağışla, bak görürsün, hükmetmeyi düşünmez de bir pabuca sığacak kadar küçülür, siner!... Zayıf insana özgürlük verirsen, onu sokar torbaya, getirir sana teslim eder. Akılsız yüreğe özgürlük yaramaz.




Ölü Evinden Anılar'dan

23
İnsanoğlu zamanla her şeye alışabilen bir varlık. İnsan için kullanılacilecek en iyi tanımlamanın bu olduğunu sanıyorum.

62
Aldanmış olabilirdim ama, bana öyle geliyor ki bir insanın kişiliğini gülüşünden öğrenebilirsiniz ve eğer daha ilk karşılaşmada bu yabancı size candan bir şekilde gülüyorsa, hiç kuşkusuz onun iyi bir insan olduğunu söyleyebilirsiniz.

283
İnsan doğasının ne dereceye kadar yozlaşabileceğini anlamak oldukça güç.

359
Uyum sağlanamayan bir ortamda yaşamak zorunda kalmak kadar berbat bir şey olamaz.




Netoçka Nezvanova'dan

62
Yeteneğin içtenliğe, ilgi çekiciliğe ve özbeğeniye ihtiyacı vardır. Ancak onunla yetenek ortaya çıkar ve anlaşılabilir.




Suç ve Ceza'dan

86
Başlangıçta, epey önceleri ama, onu şu sorun düşündürüyordu: Hemen bütün suçlar nasıl oluyor da böylesine kolaycacık ortaya çıkıyor ve hemen bütün suçluların izleri böylesine çabucak bulunaibliyor? Düşündükçe ilginç birtakım sonuçlara vardı: Ona göre bunun başlıca nedeni, suçun gizlenmesindeki maddi olanaksızlıktan çok, suçlunun kendinde aranmalıydı; hemen her suçlu, suçu işlediği sırada, yani aklın, iradenin, dikkatin en yoğun olması gerektiği anda, akıl ve irade yönünden güçsüzlüğe düşüyordu; akıl tutulması ve iradeyi kaybetme tıpkı bir hastalık gibi geliyordu insana, gelişip yayılıyordu ve suçun işlenmesinden az önce en yüksek düzeyine ulaşıyordu, suçun işlendiği sırada ve ondan sonra kişiliklere bağlı olarak bu düzeyini sürdürüyor, sonra da her hastalık gibi etkisini yavaş yavaş yitirip yok oluyordu. Bu noktada ortaya çıkan soru şuydu: Hastalık mı suçu doğuruyordu, yoksa suç mu kendi yapısına uygun hastalığa benzer bir şeyleri geliştiriyordu?

119
Sekreter hem acıyan, hem aşağılayan bir bakışla bakıyordu; bakışlarında aynı zamanda, yaşamın çetin yanlarıyla ilk kez karşılaşan bir acemiye, "E, şimdi nasılsın bakalım aslanım?" der gibi bir üstün gelmişlik havası da vardı.

188
Kapıdan çıkarken sırtını kamburlaştırmış, kendini sakınmak istercesine de elindeki şapkasını omuzunun hizasına kaldırmıştı. Sırtının kamburu korkunç bir aşağılanmayı da yanı sıra götürüyormuş gibi bir etki bırakıyordu.

222
Beklenmedik bir felaket anında, bu felaketin dışında kalan insanlarada hep görülen, dile getirdikleri en içten acıma, acıları paylaşma duygularına rağmen, hiç kimsenin, en yakınlarımızın bile, kapılmaktan kendilerini alamadıkları tuhaf bir sevinç duygusu içindeydiler.

298
İnsanı bunaltan bir odası var... Aslında her yer boğucu burada, insanın soluk alabileceği bir yer yok. Sokaklar bile penceresiz odalara benziyor.

352
-Hiç hoşlanmıyor görünmelerine karşın, kadınların bazen aşağılanmaktan çok, ama çok büyük zevk aldıklarını söylemeye gerek bile görmüyorum. Gerçi bu herkeste böyledir, insanlar genellikle aşağılanmaktan çok, ama çok hoşlanırlar. Bilmem siz de farkettiniz mi? Ama kadınlar için bu özellikle böyledir. Hatta denilebilir ki, yalnızca bununla yetinirler, bununla yaşarlar ve başka hiçbir şeye gerek duymazlar.

370
Pyotr Petroviç, topluluk içinde nazik görünen, özellikle de nazik olma iddiasında olan insanlardandı; böyleleri bulundukları topluluk içinde kendilerine uygun olmayan en ufak bir aykırı durum karşısındaellerindeki bütün olanakları kaybederler ve bulundukları yeri şenlendiren bir insan olmaktan çıkıp, boş bir un çuvalına dönerler.

420
-...ve bilmem dikkatinizi çekti mi Rodion Romanoviç, bizde, yani Rusya'da, özellikle de bizim şu Petersburg'da, yeni tanışmış ama birbirlerine saygı duyan, örneğin aklı başında iki adam, bir araya geldikleri zaman konuşacak bir şey bulamazlar ve koca bir yarım saat birbirlerinden sıkılarak buz gibi öylece dururlar. Oysa herkesin, örneğin kadınların, konuşacak konuları vardır... Yine örneğin sosyeteden insanlar her zaman konuşacak bir şeyler bulurlar; bizim gibi orta hallilere, yani düşünen, aydın kişilere gelince, nedense hep utanırız; bir türlü konuşamayız... Peki bu niçin böyle? Ortak ilgi alanlarımız mı yok, yoksa birbirimizi aldatamayacak kadar dürüst müyüz?

505
Katerina İvanovna, rahmetli kocasının sözünü ettiği yeşil drap şalını başına örttü, hala odayı doldurmakta olan apartman halkının meydana getirdiği karmakarışık sarhoş kalabalığını yararak kendine yol açtı, gözyaşları içinde, hıçkıra hıçkıra, ne olursa olsun hemen şu anda bir yerlerde adaleti bulmak kararıyla sokağa fırladı.

521
-Bu bir yasa Sonya, yasa. Akılca ve ruhça kim sağlam ve güçlüyse, insanlara onun buyuracağını biliyorum artık! Kim daha güçlüyse, haklı olan da odur. Her şeyin içine tükürmekte, aldırmazlıkta en ileri gidenler, yasa koyucu olurlar. Herkesten daha gözü pek olan, herkesten daha haklıdır.

568 dipnot
Raskolniklik -XVII. yüzyıl ortalarında Rusya'da merkezi kilisenin güçlenmesine karşı çıkan ayrılıkçı bir din hareketi.

584
-Petersburg kadar insan ruhu üzerine karanlık, şiddetli ve tuhaf etkiler yapan kente pek az rastlanır. Bir tek iklimin etkisini düşünün yeter! Kaldı ki, burası bütün Rusya'nın yönetim merkezidir ve buranın karakterinin herkese yansımış olması gerekir.

595
-Dünyada açık yüreklilikten zor ve övmeden kolay bir şey yoktur. Açık yüreklilikte yüzde bir değerinde bile olsa, bir nota falsolu oldu mu, uyumsuzluk hemen farkedilir; övmede ise baştan sona bütün notalar falsolu bile olsa, yine de kulağa hoş gelir, zevkle dinlenir. Övgü ne kadar kaba olursa olsun, yine de en azından yarısı, övülene gerçek gibi gelir ve bu toplumun her katmanında böyledir.

602
-Herkes kendisi hakkında kendisi karar verir ve kendini en iyi aldatabilen, herkesten daha neşeli yaşar.

649
-Başarısızlığa uğradı mı, her şey aptalcadır.

649
-Estetik kaygısı, güçsüzlüğün ilk belirtisidir!

653
Sonunda, umutsuzluk içinde: "Yalnızca ölümden korktuğu için yaşayabilir mi bir insan? Onu şu anda hayata bağlayan tek şey bu korku" diye düşündü.

671
Annesinin, oğlunun yagısıyla ilgili olarak korkunç bir şeyler sezinlediğinden ve çok daha korkunç bir şeyler suyma korkusuyla soru sormaktan kaçındığından kuşkulanıyordu.

685
Konuşmak istediler ama konuşmadılar. Gözlerinde yaşlar birikmişti. İkisi de solgun, ikisi de zayıftı; ama bu solgun, bu süzülmüş yüzler yepyeni bir geleceğin, yepyeni bir hayata sirilişin şafak ışıklarıyla tutuşuyordu: Aşk onları diriltmiş, birinin yüreği, ötekinin yüreği için sonsuz bir hayat kaynağı olmuştu.



Kumarbaz'dan

25
Bütün bu kalabalığı, bu pisliğ sırf eğlenmeniz için hazırlanmış bir oyun olarak kabul etmelisiniz. Bu kalabalığa siz de katılabilirsiniz. Ne var ki, sadece bir gözlemci olduğunuzu, onşlarla herhanmgi bir ilişkinizin bulunmadığını aklınızdan çıkarmamanız gerekir.
Böyle bile olsa, gene de pek dikkatli bakmaya gelmez, kibarlığa sığmayan bir davranış olur bu. Çünkü, görünüm bir centilmenin ilgisini çekmez hiçbir zaman.
Ama ben yine de, tüm bunları incelemeye değer buluyorum. Kendini seyirci, gözlemci değil de , bu güruhun bir parçası kabul edenlere de salık veririm bunu.
Ahlak konusunda kişisel kanımı söyleyecek değilim. Bütün bunları vicdan azabından kurtulmak için söylemiş olabileceğimi kabul edin. Yalnız, bir şey ilgimi çekiyor: Nedense, son zamanlarda davranışlarımı, düşüncelerimi, ahlak ölçülerine vurma hastalığına yakalandır... Anlaşılmaz bir duygu var içimde.
Gerçekten de bu kalabalığın pek iğrenç bir görünümü vardı.

50
Çünkü Tanrı Ruslara doğuştan öyle yetenekler vermiştir ki, bunları belirli bir biçime uydurmaları çok güçtür.
Burada önemli olan bu biçimi sağlamaktır. Pek çok konuda yetenekliyizdir, ama uygun kalıba girebilmek için deha gerekir. Deha da az bulunduğu için, bundan yoksunuzdur. Ancak Fransızlarda ya da bazı Avrupalılarda dış görünüş öylesine göz alıcıdır ki, ahlaksız biri bu maskenin arkasında güzelce saklanabilir. Onların biçime bu kadar önem vermeleri sırf bu yüzden. Bir Fransız'a en büyük hakaretleri yapın, gıkını bile çıkarmaz; ama burnunun ucuna dokunun, hemen parlar. Çünkü bu, yüzyıllardan beri gelenek olmuş bir kibarlık kuralı sayılır.
Fransız erkeklerinde dış görünüş oldukça göz alıcı olduğu için de, genç kızlarımız onlara hatrandırlar. Oysa bence o kadar da iyi bir görünüşleri yoktur. Ben onları 'le coq gaulois' dedikleri bir horoza benzetiyorum, belki de horozların da kendilerine göre bir değerleri vardır.

52
-Yararlanın bu köleliğimden, yararlanın! Sizi günün birinde öldüreceğimi biliyor musunuz? Size olan sevgimin bir gün söneceğinden ya da kıskandığımdan değil bu isteğim; sizi çıtır çıtır yemek tutkusu içimi yaktığı için öldüreceğim. Gülüyorsunuz...

53
-Hiçbir umudum olmadığı halde seviyorum sizi. Sizi öldürdükten sonra belki bin kat daha çok seveceğim. Sizi öldürürsem, kendi canıma da kıymam gerekecek; yalnız, yokluğunuzdan duyacağım acıyı daha çok tatmak için uzun süre kıymayacağım canıma.



Ruha Dokunan Düşünceler

36
İnsan ezilip mahvedilmek, ona, en korkunç, bir katili bile duyunca titretecek kadar ağır bir ceza verilmek istenirse, gördüğü hizmetin tamamıyla anlamsız, tamamıyla faydasız olduğu duygusu verilmelidir.

51
Sürgün, bebek gibidir; ne görse ister.

53
Herkesin başka düşünüğü vardır, ama bizim gibi ağzı süt kokanlar önemli sorunları çözmeye uğraşırlar.

65
Hiç kimseden iğremnez o. Ama hiç kimseye inanmaz da. İnanmadığına göre küçük görüyordur karşısındakinin kuşkusuz.

67
Gururlu insan, ancak kendini büyük bir titizlikle sorgulayıp küçümseyen insandır.

69
İnsan, hayatı boyunca yalnız bir defa içini boşaltır, bunun için de iyice bunalıma girmesi gerekir.

71
Geyiğin aslanla yanyana yattığını, öldüren insanın ayağa kalkıp katiliyle kucaklaşmasını görmek isterim. Dünyanın böyle kurulmasının nedenini herkes birdenbire anlayacağı anda ben de orada olmak istiyorum. Bütün dinlerin temeli bu isteğe dayanmaktadır.

87
Bana elini verme, seninle vedalaşmayacağım, çünkü sen ve ben biriz.

92
Akıl, sevginin olmadığı yerde aranmalıdır.

93
Cehennem, daha sevememekten doğan acıdır.

94
İçten güzel olan her şey daima bağışlatır kendini.

98
İnsanlara çocukmuş gibi davranmalı, bazılarına ise hastanedeki hastalar gibi.

101
Hasta kimseler bu dünya ile bağını gevşetmiş insanlardır. Böylece duyguları başka dünyanın varlılarını algılayacak duruma gelmiştir.

115
Gücenmek yalnızca zevk vermiyor kişiye, bazen onu kibar da yapıyor.

116
Buğday tanesi yere düştükten sonra yok olmazsa, bir buğday tanesi olarak kalır; ama yok olursa, o zaman bereketli ürün verir.

145
İyiyle kötüyü seçmekte özgür olmanın insan için huzurdan, hatta ölümden daha istenmeyen bir şey olduğunu unuttun mu yoksa? Kişioğlunca vicdan özgürlüğünden güzel, ama aynı zamanda acı bir şey yoktur.

145
Sakin huzur dolu bir mutluluk vereceğiz onlara, onlar gibi güçsüz yaratıkların aradığı mutluluktur bu.





Yeraltından Notlar’dan

13
Üstelik boş inançları olan bir insanım, hem de tıbba saygı duyacak kadar.

17
Baylar, yemin ederim, her şeyi fazlasıyla anlamak bir hastalıktır; hem de tam anlamıyla, gerçek bir hastalık. Normal bir insanın anlayış gücü, -başka bir söyleyişle- yeryüzünün en soyut, en işini bilen kenti olan Petersburg'ta (öyle ya, kentlerin işini bilenleri de var, bilmeyenleri de.) yaşamak gibi katmerli bir talihsizliğe uğramış 19. yüzyıl aydınının payına düşen anlayışın yarısı, dörtte biri, hatta daha azı günlük yaşantımız için yeter de artar bile.

19
Durumunuzun umarsızlığını, başka bir adam olamayacağınızı, değişmek için zamanınız, inancınız bulunsa bile değişmeyi kendinizin de istemeyeceğini anlamanın tadına doyum olur mu?

26
Acı çeken kimsenin bütün zevki inlemektir, bundan bir zevk almasaydı inlemekte direnir miydi?

30
İçlerinden geldiği gibi davranan insanlar, işadamları, dar kafalı oldukları için, kafaları çalışmadığı için iş becerirler. Bunu size şöyle açıklayacağım: Bu tür insanlar dar görüşlü olmalarından ötürü, önlerine çıkan ilk sebepleri ikinci dereceden de olsa ana sebep sanırlar. Davranışlarına sağlam bir dayanak bulduklarına herkesten çabuk ve kolay inandıklarından dolayı da içleri rahattır. En önemlisi de bu değil mi zaten? Herhangi bir işe girişmeden önce, bütün kuşkulardan arınarak huzur içinde olmalıdır insan. Peki ama ben kendimi nasıl huzura erdireceğim? Nerede bana destek olacak ilk sebepler, ilk dayanaklar? Bunları nasıl bulacağım? Şöyle bir düşünmeye başlıyorum, elime aldığım herhangi bir ilk sebep hemen peşinden kendisinden önceki sebebi sürüklüyor ve böylece uzayıp gidiyor. Anlamanın, düşünmenin iç yüzü budur. Bundan çıkardığımız sonuç yine aynıdır. Demin öç almaktan söz etmiştim, anımsıyor musunuz? (Herhalde pek anlamamıştınız.) İnsanın hak yerini bulsun diye öç aldığı söylenir. Öyleyse ilk sebep de bulunmuştur: Adalet. Şu halde büyük bir huzur içinde, iyi ve doğru bir iş yapıldığına inanılarak, başarıyla, rahat rahat öç alınabilir. Bense burada ne adalet, ne de erdem göremediğim için salt huysuzluğum yüzünden öç almak istediğimi bilirim. Huysuzluk bir sebep olmasa da, bütün kuşkularımı yenerek rahatça ilk sebep görevini yapabilirdi. Gelgelelim öfke bile duyamıyorum. (Zaten demin sözü bundan açmıştım.) Huysuzluğum hep o uğursuz anlayış yasaları yüzünden kimyasal bir çözülmeye uğrar. Bir de bakarsınız, asıl amaç uçup gitmiş, sebepler toz olmuştur; suçlu ele geçmemektedir, aşağılanma aşağılanmadan çıkıp diş ağrısı cinsinden kaderin cilvesi haline gelmiştir. Yapacağın tek şey kalıyor, o da duvarı daha sert yumruklamak. Asıl sebebini bulamayınca her şeye boş verirsin. Bir kerecik bilinçli olmayı bir yana koyarak, ilk sebebini aramadan, uzun boylu düşünmeden, körü körüne bırak kendini duygularının akışına; sev ya da nefret et, boş durmamak için bir şeyler yap! En geç ertesi gün bu danışıklı kanma yüzünden kendini küçük görmeye başlarsın. Sonuç olarak sabun köpüğü ve yine eski tembellik.

Baylar, kendimi herkesten akıllı saymamın tek nedeni, bitirmek şöyle dursun, yaşamım boyunca hiçbir şeye başlamamış olmamdır. Ben de herkes gibi gevezenin, zararsız, ama can sıkıcı gevezenin biri olayım, ne çıkar! Her akıllı insanın ilk baştan geveze olması, yani havanda su dövmesi alnına yazılmışsa ne gelir elden?

37
Eskiden hak uğruna kan dökülür, istendiği kadar insan iç huzuruyla öldürülürdü; çağımızda kan dökmeyi iğrenç bir davranış saydığımız halde yine de bu iğrenç işle uğraşmaktayız, hem de eskisinden daha çok. Hangisinin daha kötü olduğuna varın kendiniz karar verin.

38
Ayrıca insanların bilimden çok şey öğreneceğini (gerçi bu bence lükstür); insanların gerçekte hiçbir zaman iradelerinin, kaprislerinin olmadığını: bu yaratıkların ancak bir piyano tuşu ya da org içindeki bir vida kadar değer taşıdıklarını söyleyeceksiniz. Bundan başka, insanlar yeryüzünde doğa yasalarının hüküm sürdüğü, yaptıkları her şeyin isteklerine göre değil, bu yasalara göre oluştuğu gerçeğini öğreneceklerdir. Şu halde bize yalnızca bu yasaları bulmak kalıyor, insanlar böylece davranışlarından sorumlu olmayacakları için yaşamak da kolaylaşacaktır. Bundan sonra bütün davranışlar, matematik yoldan, 100.000'lik logaritma çizelgeleriyle hesaplanıp takvimlere geçirilecek; hatta zamanımızın ansiklopedik sözlükleri cinsinden yararlı yayınlar bile çıkacaktır, içinde her şeyin büyük bir kesinlikle hesaplanıp belirtildiği bu yayınlar sonunda yeryüzünde ne bir yanlış davranış, ne de boş bir serüven kalacaktır.

39
Can sıkıntısından insan neler neler uydurmaz! Zaten altın iğneler de can sıkıntısından batırılmaktadır, daha bu kadarıyla kalınsa çok iyi. İşin kötüsü, (Bunu da gene ben söylüyorum.) bakarsınız, altın iğnelere sevinenler bile çıkar. Çünkü insanoğlu ahmak bir yaratıktır, hem de görülmemiş derecede... Daha doğrusu ahmak değil de nankördür, eşine raslanmayacak kadar nankördür. Çünkü, sözün gelişi insanlar demin anlattığım mantık düzeninde yaşayıp giderlerken, bayağılığı yüzünden akan, daha doğrusu gerici, alaycı bir beyefendi ansızın ortaya çıkıp elini böğrüne dayayarak, hepinize: "Ne dersiniz beyler, şu mantıklılığa bir tekme vurup bütün logaritmacıları bir anda cehenneme yollasak da, gene eskisi gibi ahmakça, başımıza buyruk yaşasak nasıl olur?" diye bağırırsa hiç şaşmam! Onun böyle bağırması gene neyse, ama peşinden sürüyle geleceklerin çıkması insanın zoruna gider. İşte insanın yaratılışı budur.

40
Ne diye bizlerin mantık ve çıkarlarımıza uygun şeyler istememiz gerektiğini ileri sürerler! İnsanlara gerekli olan tek şey, sonunun neye varacağı, neye mal olacağı bilinmeyen başı boş istektir. Bu istek dedikleri de…

41
Çünkü isteği, iradesi olmayan, istemeyi bilmeyen insan org silindirlerindeki bir vidadan başka nedir ki?

43
Mantık, kuşkusuz iyi şeydir, ama olup olacağı bir mantıktır ve insanın düşünme gereksinmesini gidermekten öteye geçemez; oysa istek yaşamın ta kendisidir, hem de en basit bir davranıştan yüce mantığa kadar. Gerçi isteğin eline kalmış bir yaşam çoğu zaman deli zırvasından başka bir şey değildir, ama unutmayalım, gene de yaşamdır, kare kökü almak değil.

49
İki kere iki dördün yetkinliğine inanırım, ama en çok övülmeye değer bir şey varsa, o da iki kere ikinin beş etmesidir.

93
Önemsenmeyen, küçük görülen bir şey doğru da İsa onların insafsızca, rezilce alaylarından kurtulamıyordu. Rütbe kazanmak onlar için en akıllıca işti, bacak kadar veletler şimdiden yumuşak koltukların sözünü ediyorlardı. Kuşkusuz bunun sebebi, onların salaklığında olduğu kadar, çocukluk ve yeniyetmeliklerinde durmadan gördükleri kötü örneklerde de aranmalıdır. Ahlakları çirkinlik derecesinde bozuktu. Her ne kadar ahlaksızlıklarında bile bir gösteriş, bir özenti varsa da, özentinin altından görünen çocuklukları, körpelikleri kokuşmaya yüz tutmuştu.

131
Onun bile bile alaya kaçtığını; bu davranışının, utangaç, temiz yürekli insanların, ruhlarına paldır küldür girmeye çalışanlara karşı gururlarından zerrece özveride bulunmamak, duygularını böylelerinin önünde açığa vurmamak için son çare olduğunu anlamıştım.

159
Ben huzur istiyorum, huzur! Bunu elde etmek için dünyayı beş paraya değişirim.

167
Buraya gelince kendi kendime şu yersiz soruyu sordum. Kolay elde edilmiş bir mutluluk mu, yoksa insanı yücelten acı mı daha iyi?





Delikanlı’dan

-I-

8
İşte önsöz de oldu bitti: bir daha da buna benzer bir şey olmayacak. Haydi bakalım iş başına, gerçi herhangi bir işe, belki de bütün işlere başlamak kadar zor bir şey yoktur.

54
— Evet, kabadırlar. Tiyatroya, gezme yerlerine gelin de görün. Her erkek, meselâ,
yolun sağ tarafından geçildiğini bilir, karşılaşınca da hemen sapar, o sağa ben sağa. Bayanlarsa, yani kadın, (ben kadınlardan konuşuyorum), sanki siz muhakkak kenara çekilerek yol vermek zorundaymışsınız gibi, üzerinize doğru gelir, hattâ sizi görmez bile... Zayıf bir yaratık olması bakımından kendisine yol vermeye hazırım, ama neden bunu kendisine verilmiş bir hak sayıyor, neden benim ille böyle hareket etmek zorunda olduğumdan o kadar emin bulunuyor? İşte insanın gücüne gidende bu!

80
Hayır, gizli kuvvet fikri, gözle görünen hakimiyetten daha hoştur.

81
Kendi düşünceniz kötü bir düşünce de olsa henüz içinizdeyken her zaman daha derindir, sözle anlatmak istediğiniz zamansa daha gülünç, daha şerefsizce bir şey oluyor. Versilov bana, bunun tam tersi yalınız fena insanlarda olur, demişti. Her zaman yalan söyledikleri için bunu yapmak onlara kolay gelir; bense yalınız hakikati yazmak istiyorum, işte zor olan da bu ya!

174
Ben para istemiyorum yahut daha doğrusu bana gerekli olan para değildir, hattâ kudret bile değildir; bana gerekli olan yalnız kudretle elde edilebilen, kudret olmayınca hiç ele geçirilemeyen şeyler: yani yalnızlık köşemde sessiz sessiz kendi kudretini takdir etmek! İşte bütün dünyanın elde etmeye çalıştığı hürlüğün tam, doğru bir tarifi! Hürlük! En sonunda bu büyük sözü yazdım... Evet, yalnızlık köşende kendi kuvvetini bilmek, pek nefis, çok güzel bir şeydir. Mademki elimde kuvvet var, içim rahattır.

181
Yanlış da olsa bir güzellik ideali bulana ne mutlu!

269
Her sabahın erken saati gibi Petersburg sabahları da, insanın tabiatı üzerinde ayıltıcı bir tesir yapar. Bazı gecenin ateşli hülyası, sabahın aydınlığı, soğuğu ile beraber büsbütün buğu olur gider, ben de bazan sabahları, pek az önce, gece kurduğum, geçmiş hülyalarımı, bazan hareketlerimi kendime sitem ederek, utanarak hatırladığım olmuştur.

314
Ama bunun üzerinde uzun uzadıya düşünmeye vakit yoktu, kafama Kraft yerleşmişti. Pek çok üzüldüğümü söyleyemem, ama gene de ruhumun derinliklerine kadar sarsılmıştım, hattâ o kadar ki başkasının bahtsızlığım, yani birinin ayağı kırıldığını namusu lekelendiğini, sevdiği bir yaratığın kaybettiğini, gören insanlarda görülen duygu, kendini alçakça tatmin eden bu duygu bile yerini büsbütün başka tam bir duyguya yani tam bir kadere bırakmıştı. Kraft'a acıyordum, yani buna doğrudan doğruya acımak denilip denilemeyeceğini bilmiyorum, ama bu çok kuvvetli, içten gelen iyilik duygusuydu! Bundan da memnundum. Pek önemli bir haberin tesiriyle bütün varlığınız sarsıldığı bir sırada bununla bir ilgisi olmayan o kadar çok gereksiz düşünceler insanın aklına gelir ki! Ama doğru düşünülecek olursa böyle bir şey bütün öteki duygulan ezmeli, onunla ilgisi olmayan bütün düşünceleri, hele çüküklerini dağıtmalı, oysa yerine hep küçük, değersiz fikirler insanın kafasına dolar.

394
— Neye somurttun?
— Hayır, somurtmadım, Liza, bu öyle... Biliyor musun, Liza, iyisi mi dosdoğru konuşmalı: öyle bir tabiatım var ki kalbimde gizlediğim bazı duygulu noktalara parmakla dokunulmasını istemem... yahut daha doğrusu, bazı duyguları herkes görsün diye teşhir etmek ayıptır, değil mi? İşte bunun için bazan somurtup susmayı daha çok severim: sen zekisin, anlaman gerek.


-II-

32
— Siz hep susmak istersiniz zaten!
— Dostum, şunu bil ki susmak hem iyi, hem tehlikesiz, hem de güzeldir.
— Güzel mi?
— Elbette, susmak her zaman güzeldir, susan insan da her zaman konuşandan daha güzel görünür.

37
Bir gün Versilov ile baş başa kalınca:
— Onun kusurları var, ama hiç değilse kusurları kadar da meziyetleri var! dedim.
Versilov gülerek:
— Yarabbi nasıl da yaltaklanıyorsun ona! diye cevap verdi.
Anlamadım, sordum:
— Nasıl yaltaklanıyorum?
— Kusurları kadar meziyetleri varmış! Kusurları kadar meziyetleri olsaydı, bir aziz olur, keramet gösterirdi!

43
-Bunu bilmiyorum, prens; yalnız bildiğim bir şey varsa o da bu hayatın pek basit, pek bayağı, pek göze çarpan, her gün, her saat yaşanan bir şey olması gerekir, hem bu öylesine basit bir şey ki biz onun böyle basit, böyle tabiî olabileceğine inanamıyoruz, onu fark etmeden, tanıyamadan binlerce yıl hep yanından geçip gidiyoruz.

121
-Acı çekmesini bilmiyorsun, halbuki başkalarını yargılayabilmek için yargıçlık hakkını acı çekerek kazanmak gerek.

122
-“ Yargıçlık hakkını acı çekerek elde etmeli” ne demek? Namuslu olan herkes yargıçtır, işte benim düşüncem.

219
Benim de tekrarlayıp durduğum zaten bu. Hayatın bu kadar kısa oluşuna bir türlü aklım ermiyor. Herhalde bezginlik vermesin diye böyle oluyor, çünkü insan hayatı da Puşkin'in son, kusursuz şiirleri gibi Tanrı'nın bir sanat eseridir. Kısa olmak bir sanat eserinin ilk şartlarından biridir. Ama bezginlik duymayanlara hiç olmazsa elden geldiği kadar uzun yaşamak fırsatı verilmeliydi.

220
Sadelik, mon cher, hakikatte en büyük kurnazlıktır.


-III-

16
Öyle sanıyorum ki, çoğu zaman gülen bir insana bakmak karşısındakine tiksinti verir. İnsanların gülüşünde çoğu zaman bayağı, güleni küçük düşüren bir şey kendini açığa vurur. Gülen ise hemen her zaman bıraktığı tesirin mahiyetini bilmez. Birçokları uykudayken yüzlerinin nasıl bir ifade taşıdığını bilmedikleri gibi o da bunu bilmez.

167
Budala iş adamlarının dış görünüşünü taşıyan adamlardan biriydi, bu tip insanlardan hemen hemen çocukluğumdan beri öyle nefret ederim ki! Kırk beş yaşlarında, orta boyluydu, saçlarına ak düşmüştü, sakalı insana tiksinti verecek kadar tıraş edilmişti, dümdüz, kızgın yüzünün her iki yanağına yapıştırılmış iki sucuk gibi sarkan, itina ile kesilmiş ağarmış favorileri vardı. Tabiî can sıkıcı, ciddî, konuşmaktan hoşlanmayan, hattâ bütün bu tip insan bozuntuları gibi, her nedense kibirliydi.

200
Bütün iş adamları gibi o da hem aptal hem de atılgan. Aptallıkla gençlik bir araya gelince büyük bir kuvvet olur.

219
O, mesut bir gülümseme ile gülümsedi, böyle olmakla beraber gülümsemesinde gene ıstırap, daha doğrusu insanca, yüce bir şey beliriyordu... anlatmasını beceremiyorum; ama zekâca pek gelişmiş insanların yüzlerinde, öyle sanıyorum ki muzafferiyet, galibiyet derecesine varan bir saadet ifadesi okunamaz.

250
Öyle düşündüm ki o, annemi umumiyetle erkeklerin bütün kadınları sevdikleri basit değil de daha ziyade insanca, bütün insanların sevgisiyle seviyordu, böyle basit bir aşkla sevdiği bir kadınla karşılaşır karşılaşmaz da hemen bu aşkı istememişti, her halde daha ziyade alışkın olmadığı için böyle yapmıştı.

308
Oturmadan, can kulağıyla, ama merhametsiz bir sükunetle, kendine güvenen bir merakla beni dinlemesini hiçbir zaman unutmayacağım, bunun için de onu affetmeyeceğim.

324
Versilov sapsarı kesilerek:
— "Ayrılalım, o zaman sizi seveceğim"; seveceğim, yeter ki ayrılalım. Beni dinleyin, dedi, bana bir sadaka daha verin: beni sevmeyin, benimle beraber yaşamayın, hiçbir zaman görüşmeyelim; sizin köleniz olurum, çağırırsanız gelir, beni görmek, sesimi duymak istemezsiniz kaybolur giderim, ancak... ancak hiçbir erkekle evlenmeyin!

Bu sözleri işitince kalbim acı acı sızladı. Bu sâf, insanı küçük düşüren dileğin böyle çıplak, böyle imkânsız oluşu, insanda çok acıma duygusu uyandırıyor, insanın kalbini daha kuvvetle sızlatıyordu! Peki, onun buna razı olabileceğini düşünmesine imkân var mıydı? Oysa yalvaracak kadar küçük düşüyor, yalvarmamak bunu denemek istiyordu! İnsan ruhunun bu dereceye düşmesini görmek tahammül edilemeyecek kadar ağır bir şeydi. Katernia Nikolayevna'nın yüzünün bütün çizgileri, duyduğu acıdan çarpılır gibi oldu; ama o daha bir tek söz söylemeye vakit bulamadan Versilov birdenbire kendine geldi.

Ansızın tuhaf, değişen, kendi sesine benzemeyen bir sesle:

— Sizi yok ederim! diye'bağırdı.

Ama Katerina Nikolayevna da ona tuhaf, kendi sesine benzemeyen, kendisinden umulmayacak kadar kesin bir sesle cevap verdi.

— Size sadaka versem, dedi, daha sonra, şimdi tehdid ettiğinizden daha çok öç almaya kalkışırsınız, çünkü şimdi karşımda tıpkı bir dilenci gibi durduğunuzu hiçbir zaman unutamazsınız...

328
Sahneyi tasvir etmiyorum çünkü luzumsuz.






Budala’dan

9 (Önsöz)
Sigmund Freud, Dostoyevski’nin kumara düşkünlüğünü, onun doğuştan gelen patolojik kendini cezalandırma arzusunun ifadesi olarak değerlendirir.

22 (Önsöz)
Sonya (Sofia) 22 Şubat/5 Mart 1868'de dünyaya geldi. Dostoyevski Sonya'nın vaftiz babası da olacak arkadaşı Maikov'a yazdığı mek¬tupta baba olmaya ilişkin duygulannı şöyle anlatır: "Sonya'yı ilk gör¬düğüm andan onu bir leğende beraberce yıkadığımız ana kadar, yak¬laşık bir ay boyunca, korkunç bir şekilde onun yeni ve benim için bi¬linmedik olduğunu hissettim. Evet, gerçekte meleksi bir ruh bizimle olmak için yanımıza geldi. Ama sana duygularımı anlatmayacağım. Her gün büyüyüp gelişiyorlar." Şaşkınlık ve iftihar dolu Dostoyevski, kızının kendisine ne kadar benzediğini anlatır: "Daha şimdi¬den yüz ifadesi, anlındaki buruşukluklarıyla suratı benimkine ben¬ziyor - yerinde yatıyor ve sanki roman yazarmış gibi bakıyor!" Saint Petersburg'daki akrabalarına karşı daha ihtiyatlı yaklaşır.
Ancak mayıs başında Sonya hastalanır ve bir hafta sonra zatürreden ölür. Bu ölüm Dostoyevski'yi nasıl etkilemiştir? Karısının anıları, ortak kederlerini ve ümitsizliklerini, özellikle de genç ka¬dının kocası için duyduğu endişeyi anlatır: "Kayıptan dolayı sar¬sılmış ve üzülmüş olan zavallı kocam için ciddi endişeler duyuyor¬dum: Kederi inişli çıkışlı ve coşkundu, gözyaşı döküyor ve kadın gibi ağlıyordu; sevgili varlığının soğuk bedeni önünde durarak so¬luk yüzünü ve ellerini öpücüklere boğdu. Böylesi coşkun bir ke¬deri daha önce hiç görmemiştim."
Yas içindeki Dostoyevski Maikov'a şöyle yazar: "Sonya nerede? Yaşaması için çarmıhta acı çekmeyi göze alabileceğim o küçük in¬san nerede?" Bir ay sonra devam eder: "Asla unutmayacağım ve acımı asla bitirmeyeceğim! Başka bir çocuğumuz olsa bile, onu na¬sıl sevebileceğimi bilemiyorum; sevgiyi nerede bulacağımı bilemi¬yorum; Sonya'ya ihtiyacım var. Artık var olmadığını ve onu bir da¬ha göremeyeceğimi anlayamıyorum."
İlk karısı 1864'te öldüğünde, Dostoyevski günlüğünde kendisi¬ne "Maşa masada uzanıyor. Onu bir daha görebilecek miyim?" so¬rusunu sorar ve ebedi yaşamı düşünerek kendisini tesselli etme¬ye çalışır. Hatta kızının ölümünden birkaç ay evvel, Dostoyevski akrabalarını, Budala’yı ithaf ettiği yeğeni Sonya’nın babası olan A.P. Ivanov’un ani ölümü üzerine teselli etmiştir. Dostoyevski yaslı aileyeIvanov’u tekrar görecekleri konusunda teminat vermiş ve ateizme sapmamalarını öğütlemiştir. Fakat kendi Sonya’sı öldüğünde, Dostoyevski ölümün etkisini ve mezarın zaferini her zamankinden daha güçlü hissetmiştir.

184
Malumları olduğu üzere, Ekselansları, herkeste bir nükte yeteneği vardır, bendenizse bundan yoksunum. Buna karşılık da bana gerçekleri söyleme izni verilmiştir; çünkü herkesin bildiği gibi gerçekleri yalnızca nükte yeteneği olmayanlar dile getirebilir. Ben, kin tutarım; kin tutmam da nükte yeteneğimin olmamasından ileri geliyor. Her aşağılamaya katlanır, uysalca boyun eğerim, ama aşağılayıcımın ilk başarısızlığına dek sürer bu boyun eğişim. Ayağının ilk sürçtüğü anda, karşısında beni bulur; bir şekilde kendisinden öcümü alırım… (Ferdışçenko)

271
Sabahleyin, yeni açılan bir demiryolu güzergahında yolculuk yaparken S. adında biriyle tanıştım. Tam dört saat sohbet ettik. Kendisi hakkında önceleri de bir şeyler duymuştum. Ateist olarak tanınıyordu. Gerçekten çok kültürlü bir adamdı ve ben de böylesine bilgili biriyle konuşmaktan sevinç duydum. Ayrıca son derece görgülü bir adamdı, bilgice aynı düzeydeymişiz gibi, eşitiymişim gibi konuştu benimle. Tanrı’ya inanmıyordu. Ama beni şaşırtan ne oldu biliyor musun: bütün konuşması boyunca sanki bundan söz etmiyordu… Daha önce de aynı duyguya kapıldığım olmuştu: Tanrıtanımazlarla kaç kez karşılaştıysam ce kaç kez onların kitaplarını okuduysam, konuşmalarında ya da yazılarında savundukları düşünce görünüşte bu olmasına karşın, özde sanki bu değildi.

273
Dinle, Parfyon: deminki sorunun yanıtı şu: dinsel duygulara ilişkin yargılarımız, sıradan birtakım konulara, cinayet ya da birtakım suçlara, ya da ateizme ilişkin yargılarımızdan öz olarak farklıdır. Bu konuda bunlardan farklı olan ce sonsuza dek de farklı kalacak olan bir şey var. Bu, ateizmin asla ve asla özüne ulaşamayacağı ve sonsuza dek ondan söz edemeyeceği bir şeydir, Bunu en açık, en belirgin ve en kolay olarak Rus kalbinde fark edebilirsin. İşte benim vardığım sonuç! Rusyamızdan edindiğim ilk ve en temek inançtır bu! (Mışkin)