Bizim Büyük Çaresizliğimiz'den
5
Her şeyin geçip gittiğine, yaşadıklarımızın geçmişte kaldığına kim inandırabilir bizi? Anılarımızı avuç dolusu su gibi her sabah yüzümüze çarpmanın işe yaramayacağına kim inandırabilir?
Tanıklarla, kanıtlarla, uygun adım yürümek için ikide bir ayak değiştirme imkânı veren gerçeklerle ne kadar üstümüze gelseler, boşuna! İnanmayız. "Geçen bir şey yok!" diye bağırırız. "Her şey tam şimdi yaşanıyor!"
14
Onun kapının önündeki o haline bakıp, başkalarının acısını kendi acısına dönüştürdüğünü düşünmüştüm. Bütün ölümleri tek bir ölüme dönüştürüyordu, en yakınının en sevdiğinin ölümüne.
22
Hareket etmezsen acı üzerinde birikir.
27
Her şey köhne ama anaçtı. Kıştı işte.
31
Hafta içi bir öğleden sonra, Nihal odamın yarı açık kapısını yavaşça iterek, "Girebilir miyim Ender?" diye soruyor. Biraz zaman geçirmek için gelmiş gibi, kitaplığın önünde duruyor, kitaplara bakıyor. Bir an o aptalca soruyu soracak korkusuna kapılıyorum. Hayır, okuması için bir kitap önermemi istiyor. (Çetin, o gün masamdan kalkıp, kutsal kitabım diyebileceğim, sayfalarını meyve lekeleriyle doldurduğum bir kitap vermiştim Nihal'e. Ama keşke vermeseydim! Beni zayıf düşüren, algılarımı çarpıtan bir ilişki böylece başlamıştı.
39
Beğendiğim şeyleri hiçbir sınırlama duymadan överim. Her beğenen ukaladır, olmalıdır.
82
O güzel filme ilişkin berbat tanımlamanın canımı sıkan tarafı şu: Sınır var mı? İlişkiler için gerçekten bir sınır var mı? Varsa da ikinci sınıf sinema eleştirmenlerinin göremeyeceği bir sınır bu. İnsan severken basit sınıflandırmaların sınırlarını değil kendi sınırlarını görür, kendi sınırlarında dolaşır, kendi sınırlarına değer. Benim bildiğim tek sınır bu.
93
lkimizin de eli kadehe gitmişti. Tam o anda rakı içmenin ve aşk acısı çekmenin birbirine çok yakıştığını hissetmiştim. Ama zaten içki içerken hep öyle olmaz mı . Çetin! Her şey olması gerektiği gibidir, her şey çok renkli ve mükemmel bir uyum içindedir. Narçiçeği kırmızısı, fıstık yeşili.
102
Mutfak iyice karanlık olmuştu. Ocağın alevi tencerenin altından mavi-beyaz, solgun bir ışık yayıyordu. Sokaktan hâlâ çocuk sesleri geliyordu. Ayakta hareketsiz duruyorduk. Her şey çok çocukça ve çok keder vericiydi. Aklıma sevdiğim bir romandan bir cümle gelmişti. Kederin bizi başrole taşıdığı, ikimiz dışında her şeyi cılız bir manzaraya dönüştürdüğü o anda, cümleyi kendimce yeniden kurdum. Bizim büyük çaresizliğimiz Nihal'e âşık olmamız değil, sesimizin dışarıdaki çocuk seslerinin arasında olmayışıydı. Asıl çaresizlik buydu.
106
Görüyorsun değil mi Çetin, üç buçuk yaşındaki çocuk bile kendi deneyiminden bir yasa çıkarıyor! Başka türlü nefes alınmaz. Başka türlü yaşanmaz. Başka türlü aşk olmaz. Yaptıklarımızı olumlayan yasalar buluyoruz; sanırım aklımız böyle işliyor: Buyurgan iç huzurumuzun boynu bükük kölesi olarak. (Çetin, burayı anlamadıysan lütfen üşenme, bir kere daha oku!)
121
Şimdi düşününce, arzu ahlakla çatışma eğilimi gösterirse, ilişkinin de hesap işi olması zorunluluktur, derim. Süsleme sanatı!
124
Galiba sen de ben de, Nihal daha kapıyı açar açmaz sorumuzun yanıtını almıştık. Biz mutfağın önünde duruyorduk eşikten adımını atan dağınık saçlı hafif sakallı delikanlıdan yayılan şeyi algılıyorduk. Bir tür "gençliğimle yakışıklılığımla sizi ezerim" kokusu ve ancak bizim gibi orta yaşk zamparaların duyabileceği frekansta bir bekçi düdüğü...
132
Eve dönerken Nihal bize onu yalnız bırakmadığımız için teşekkür etti. Biz de ona teşekkür borçluyduk. Aklımızı bir ucundan kemiren belirsizliğe bir son vermişti: Onun Bora isminde bir sevgilisi vardı. O halde Çetin ve Ender de sevip saydığı iki büyüğüydü, nasıl diyeyim ağabey gibi yani! Her şey rezildi, berbattı! İkimizi de sayısız kıskançlık nöbeti bekliyordu. Aşağılık hissi. Orta yaş bunalımı. Kooperatif aidatı.
135
Bazen sözlüklere ansiklopedilere kapılıyor, aradığım sözcüğü unutup, atlaya zıplaya bambaşka yerlere gidiyordum. Böylece paçama gerçek dünyanın çamuru bulaşmıyordu.
137
Reşit Bey Erzincan'ın bir kasabasında bir imamın üçüncü 'Çocuğu olarak dünyaya gelmişti. İmam çocuğu olmasına rağmen Tanrıtanımazlığı kendine daha uygun bulmuştu. Teknik Üniversite'de elektrik mühendisliği okuyacak kadar başarılı bir öğrenciydi. Sonra da yıllarca Şeker Fabrikalarında görev yapmıştı. Pek çok şehir görmüştü, yurtdışına gitmişti. Hem köyü hem şehri bilen ve Cumhuriyet'ten hemen sonra doğan herkes gibi, onun da gözünü çelişkilerin çiğ ışığı almıştı: Hayatını Doğu-Batı sorunu üzerine düşünmeye vakfetmişti. Ama siyasetle ilgilenmemişti, çünkü Reşit Bey'e göre, insanlar birbirlerinden ve tarihten bir şey öğrenmiyor, basit güdülerle hareket ediyordu. Bu yüzden siyasetin yapacağı, başaracağı bir şey yoktu. Siyasetin temeli olduğu söylenen "toplumsal tecrübe" diye bir şey yoktu. Yalnızca insanoğlunun daha az çaba yani daha az enerji harcamak, tasarruf etmek yönünde değişmez bir eğilimi vardı. Nesilden nesile bir tek bu eğilim aktarılıyordu. Toplumlar için de böyleydi bu. Osmanlı'dan başlayarak Batı'ya öykünmemiz bile bu yüzdendi. Batı'daki imparatorlukların astarı yüzünden pahalıya gelmeyen düzenli ordulanna öykünmüştü Osmanlı. Daha az bedel ödeyerek daha kalıcı, daha işe yarar bir orduyu nasıl kurabilirim sorusunun yanıtı Batı'da olduğu için oraya yönelmişti. Batılılaşma diye büyüttüğümüz, yücelttiğimiz şeyin kökeninde bu vardı. Oysa Batı dünyası, "tasarruf etmek" eğilimiyle birlikte "yaşamak" fikrinin de üzerine kurulmuştu. Yaşamamayı bir halt sanan biz mistik Doğulular Batı'nın asıl bu özelliğine öykünsek daha manidar olurdu. Bizi biz yapan bu "yaşamamak" fikri nedeniyle hiçbir şeyin peşinden gitmiyorduk, kahır çekiyorduk, ekşiyorduk, Eşrefleşiyorduk. (Babamın bizimle değil kendi kendine yaptığı o uzun, bölük pörçük konuşmanın bu kısmı senin de ilgini çekmişti.) Eşref Bey aslında bütün hayatını yaşamamak üzerine kurmuş tipik bir Doğuluydu. Reşit Bey bu tuhaf kahramanıyla bir Doğulu karikatürü çizmek istemişti. Belki biraz fazla karikatürize etmişti, ama özünde meselesi Doğu-Batı'ydı. Eşref Bey kavramlarla düşünmek yerine, ayıp, suç, günah gibi dini-ahlaki bir terminolojinin esareti altında düşünüyordu. Oysa Batı'nın kavramları vardı, çünkü yaşayanlann kavramları olurdu, yaşamayanların yasakları, suçları, günahları... Kavramlar bir bakıma özgürlüktü. "Düşünsene Salih!" diyordu Reşit Bey, "Ne çok kadın ve erkek yaşadıgıyla yetiniyor. Karı koca olmakla yetiniyor. Oysa kafalarında bir aşk kavramı olsaydı, yaşadıklarıyla yetinmez, kurulu düzenlerini yerle bir etmek pahasına aşkın peşinden giderlerdi. Kavramlar hayatı en üst imkânlarına genişletmenin araçlarıdır.
139
Her şey gerçekten Nihal'le ilgili miydi yoksa aklım bir dokuma tezgâhı gibi mi çalışıyordu, her ipten aynı kumaşı dokuyordum? Babamın mezarlıkta anlattıklarından söz ediyorum, kendimce bizim Nihal'le ilişkimize dair bir şeyler bulup çıkarmıştım o konuşmadan. Peki babamı dinlerken, bir yandan da, bunları Nihal'e anlatacağım, diye düşündüğümü söylesem! Yaşadığım her şeyi bir karınca gibi yuvarlaya yuvarlaya ona taşımayı düşünüyordum hâlâ, kış için, o bitmek bilmez kış için ve önümüzdeki kışlar için, turşu kurmadan, reçel yapmadan, masal anlatmadan çıkaramayacağımız kışlar için...
146
Evet kendi gençliğimin bulanıklığını alıp Nihal'e giydiriyordum. Bora'dan fazlasıyla etkilendiğini düşünüyordum. Bir sevgilinin kazandırabileceği şeyler: Üniversitenin tatsız tuzsuz ortamından beslenen bir solculuk, şiir sevgisi, hafta sonu maçlara gitmeye dek varan Gençlerbirliği tutkusu, Kubrick filmlerine duyulan ölçüsüz bir hayranlık ve tabii Sakarya Caddesi'ndeki birahanelere devamlılık..
166
İhtiyarlar şöyle der: "Neden bir tane! On tane alın!"
Bir gün biz de ihtiyarlayacağız Çetin. Zembereğimiz boşalacak. İçimizde bakılacak, araştırılacak bir şey kalmayacak. Biz sadece biz olacağız, "ümitsizce kendimiz" olacağız. Hastane binalarına hayranlıkla bakacağız: "Buranın kardiyoloji servisi iyiymiş diyorlar." İlaçlarımızı plastik bir margarin kutusuna koyup yanımızda taşıyacağız. Şehirde yapamayacağız artık Çetin, binalardan ve otomobillerden usanacağız. Ankara'dan ayrılacağız. Şehrimizden... Her şeyi satıp savıp deniz kıyısında bahçeli bir eve yerleşeceğiz. Bütün paralı şehirlilerin, sürükleyip getirdikleri maddi güvencelerle birlikte döküldükleri bu hayal-denize, ne yazık ki biz de döküleceğiz. Ağaçlarla ilgileneceğiz, bitkilerle ve onlara iyi gelecek şeylerle: Işıklarıyla, su gereksinimleriyle ve böcek ilaçlarıyla... Dış dünyanın bilgisiyle meşgul olacağız. Ağaçlara, çiçeklere, kuşlara, balıklara isimleriyle sesleneceğiz. Şehirde, doğanın bizi yalnızca bir ceset olarak kabul edeceğini düşünürken, orada, deniz kıyısında doğaya aitmiş gibi hissedeceğiz kendimizi. Çıplaklığımızı seveceğiz. En önemli sistemlerin sindirim ve boşaltım sistemleri olduğu konusunda coşkulu bir biçimde hemfikir olacağız ve pekliğe iyi geldiğini bildiğimiz otları kurusun diye ters çevirip sayvanın tavanına asacağız.)
Sen sormadan söyleyeyim, balık da tutacağız Çetin. Küçük bir motorla sabahları pata pata pata balığa çıkacağız. Tatile gelen genç, hevesli oltacıların "Burada ne balığı çıkar?" sorusuna, birbirimize bakıp, "Say, aklına gelen bütün balıkları say, hepsi çıkar!" diye yanıt vereceğiz.
Kışları, kıyı tenhalaştığında, sandalyelerimizi ılgınların altına koyup denizi seyredeceğiz. Geçmişten konuşacağız. Bütün yaşadıklarımızı bıkmadan, usanmadan ve artık utanmadan hatırlayacağız. Deniz azacak burnumuzun dibine kadar gelecek. Hırkalarımıza iyice sarınacağız. Bedenlerimiz, olan biteni kabullenmemize olanak tanıyacak bir hızla çevikliğini, gücünü, dayanıklılığını yitirmiş olacak.
Hayatı, büyük çaresizliğimizi, nihayet anladığımızı düşüneceğiz. İçimizde bilmediğimiz bir şeylere isyan etme isteği doğacak.
Sonra yine bahar gelecek, yaz gelecek. Tekrar eden şeyler bizi tekrar tekrar sevindirecek.
Bir gün başlarımızda şapkalarımızla bahçede çalışırken, genç bir kadın duvarın ardından çekinerek seslenip, tek bir kökten mor, kırmızı, siyah ve sarı biberler veren süs biberinden bir tane koparıp koparamayacağını soracak. Sen ya da ben (Ne fark eder!) şapkamızı çıkaracağız, başımızı kaşıyacağız ve yumuşak, kur yapar bir edayla, "Neden bir tane! On tane alın!" diyeceğiz.