Sıkıntı'nın Felsefesi'nden
11
Hazların dipsiz denizinde olduğu gibi bilginin derinliklerinde de, demir atacak bir yeri boşuna aradım. Bir hazzın başka bir hazza el uzattığı neredeyse karşı konulmaz gücü, hazzın doğurabileceği sahte coşkunluk türünü hissettim; ayrıca sıkıntıyı ve ardından gelen büyük acıyı da hissettim. Bilgi ağacının meyvelerinden tattım ve çoğu kez onları tatmanın sevincini duydum. Ama bu sevinç yalnızca bilgi anındaydı ve ardında hiçbir derin iz bırakmıyordu. Sanki bilgeliğin kadehinden içmiyordum da içine düşmüştüm.
Soren Kierkegaard
27
Sıkıntıda, melankolinin cazibesi eksiktir, melankolinin bilgelikle, duyarlılıkla ve güzellikle sürdürdüğü geleneksel ilişkiden ileri gelen cazibe sıkıntıda yoktur. İşte bunun içindir ki sıkıntı estetler için o kadar da çekici değildir. Ayrıca sıkıntıda depresyonun ciddiyeti de eksiktir, bu onu psikologların ve psikiyatrların gözünde daha az ilginç kılar. Melankoliyle ve depresyonla karşılaştırıldığında, sıkıntı derin bir çözümlemeyi hak etmek için dolambaçsız olarak fazla bayağı ve avama hastır.
37
T.S. Eliot şunu yazar:
Yaparken kaybettiğimiz
Hayat nerede?
Bilgide kaybettiğimiz bilgelik nerede?
Haberde kaybettiğimiz bilgi nerede?
42
Goethe bir zamanlar, eğer sıkılma kabiliyetleri olsaydı, maymunların insani varlıklar olarak kabul edilebileceklerini yazmıştı ve kuşkusuz haklıydı.
48
Robert Nisbet ise sıkıntının sonunun felaket olduğunu düşünür: "Sıkıntı batılı insanın en büyük mutsuzluk kaynağına dönüşebilir. Sadece felaket sıkıntıdan kurtulmak için en güvenilir ve bugünün dünyasında en muhtemel yol olarak görünecektir.
70
Arthur Schopenhauer'de, insan, basitleştirerek söylersek, ıstırap ile sıkıntı arasında bir seçime sahiptir. "O halde yaşam, bir sarkaç gibi, sağdan sola, ıstıraptan sıkıntıya salınır." Schopenhauer insanın bıkıp usanmadan, yaşamın temel bir koşulu olan sıkıntıdan, ona başka biçimler vermek suretiyle, kurtulmaya çalıştığım düşünür. Ama bu dönüşümler başarısız olunca ve ıstırabı bastırmak gerekince, yaşam sıkıcı hale gelir. Eğer insan sıkıntıyı kırmayı başarırsa, ıstırap geri gelecektir. Tüm yaşam varoluşa yönelmiş bir kovalamacadır, ama varoluş artık problem yaratmadığında, yaşam artık ne yapacağını bilemez ve sıkıntıya boyun eğer. İşte bunun için, sıkıntı "kültürlü" kişilerin karakteristiğiyken, sefalet kitlenin hissesine düşer. Eğitimli kesim için, sorun, bol bol sahip olduğu bu boşuna zamandan yakayı kurtarmaktır. İnsanın arzusu vardır ve bu arzunun hedefi, onu veren doğadır, toplumdur ya da hayal gücüdür. Eğer hedeflere ulaşılamazsa, sonucu sıkıntıdır. Gerçek dünyada tatminin olmayışı dolayısıyla, insan bir hayal dünyası yaratır; bütün dinler -ve de sıkıntıdan kurtulmak için bulunulan tüm girişimler- işte böyle doğmuştur. Tüm sanatsal etkinliğin temeli de burada bulunur: insan mutluluğu yalnızca sanatta ve hepsinden önce müzikte bulacaktır. Fakat bu estetik boyut sadece az sayıda insana mahsustur ve yine, bu nadir seçilmişler, berbat biçimde uzun bu zamana dağılmış bir parçacık mutluluktan olsa olsa azıcık zevk alabilirler.
71
Nietzsche için sıkmtı, "ruhun şu 'ölgünlüğü', mutlu gemi yolculuğundan, sevinçli rüzgarlardan önceki şu tatsız 'ölgünlük' "tür ve yaratıcı zihinler sıkıntıya katlanabilirken, "düşük yaradılıştakiler" ondan kaçar. Nietzsche "makine medeniyeti"nin gitgide "onun sayesinde tembellik dolu eğlenceye can atmayı öğrenen ruhta umutsuz bir sıkıntıya" yol açtığını ileri sürer. Şöyle yazar:
Gereksinim bizi, geliri gereksinimi doyurmaya yarayan bir işe zorlar; gereksinimlerim sürekli yeniden doğması bizi çalışmaya alıştırır. Ama gereksinimlerin doyduğu ve âdeta uykuya yattığı aralarda sıkıntı çöker üstümüze. Sıkıntı nedir? Kendini artık yeni, fazladan bir gereksinim olarak hissettiren çalışma alışkanlığıdır; kişi çalışmaya ne kadar çok alıştıysa, hatta belki gereksinimlerden ne denli çok acı çektiyse, sıkıntı da o denli güçlü olacaktır. İnsan, sıkıntıdan kurtulmak için ya normal gereksinimlerin icap ettirdi ğinin ötesinde çalışır, ya da oyunu, yani genel olarak çalışmaya duyulan gereksinimden başka bir şeyi doyurması gerekmeyen çalışmayı icat eder. Oyundan bıkan ve çalışmasını gerektirecek yeni gereksinimler duymayan kişi, bazen, oyunla ilişkisi havada süzülmenin dans etmekle, dans etmenin yürümekle ilşkisine benzer üçüncü bir durumu, mutlu, dingin bir devingenliği ister: sanatçıların ve filozofların mutluluk vizyonu budur.
118
Beckett'ın yapıtlarında hiçbir olumluluk yoktur. Edebi evreni, giderek daha az anlamı olan bir dilden, verecek anlamı olmayan metafizik bir namevcudiyetten, kendilerine anlam veremeyen yalıtılmış "öznelerden" ibarettir. Beckett, romantizmin genişlemeye ve serpilmeye kadir bir kendilik kavramına mesafe alır. Alışıldık bir varoluşçu değildir, tersine: ben'in kendi imkânıyla kurtuluşa erebileceğini düşünen romantik varoluşçuluktan kopmak ister. Varolan tek şey, zamandır, bir hiçin vuku bulmuş olduğu bir evrende gereğinden çok fazla zaman. "Başka yerde, demiyorum, başka yerde, buradaki bu sonsuzdan başka bir yer olabilir mi? Ne -e için'i ne de öte'si olan bir içkinlik dünyasında asla gelmeyecek bir aan beklenir mi bilinmez artık: işte en aşırı sonucuna götürülmüş sıkıntı budur.
123
60lı yılların ortasından itibaren, Warhol yıllar ilerledikçe giderek daha kötü bir sanatçı haline geldi, zira sembollerin statüsü artan biçimde aşındı. Geriye sadece boşluk ve sıkıntı kaldı:
Bazen sıkılmayı seviyorum, bazen sezmiyorum - bu, içinde bulunduğum haleti ruhiyeye bağlı. Herkes bunun nasıl olduğunu bilir, kimi günler saatler boyu oturup pencereden bakarız ve kimi günler bir saniye bile yerimizde duramayız.
Çoğu kez bana "sıkıcı şeyleri seviyorum" dediğimi hatırlatırlar. Pekâlâ, bunu dedim ve böyle düşünüyordum. Ama bu, bu şeylerden sıkılmadığım anlamına gelmez. Tabii ki, benim sıkıcı bulduklarımı illâ ki başkaları da sıkıcı buluyor değil, çünkü ben televizyonda asla popüler yayınları izlemeye dayanamam, zira bunlar esasen daima aynı kurgular, aynı planlar, aynı montajlar olur. Görünüşe göre, insanların çoğu, ayrıntılar farklı olduğu sürece aynı şeyleri izlemeye bayılıyor. Ama ben tam tersiyim. Eğer bir önceki günkü şeyin aynısını izlemek için oturursam, bunun esasen aynı şey olmasını istemem - bunun tam olarak aynı şey olmasını isterim. Çünkü aynı şeye ne kadar çok bakarsak, anlam o kadar çok ortadan kalkar, kendimizi o kadar iyi ve boş hissederiz.
132
Bir duygusal tonalite daha çok tüm nesnelere; yani dünyaya değindir. "Ağrımın yeri saptanır, oysa sıkıntı, yeri, dayanağı, şu hiçten başka hiçbir şeyi olmayan, tanımlanamaz, sizi aşındıran bir acıdır." diye yazar Cioran. Sıkıntı bir heyecan da olabilir, bir duygusal tonalite de. Belirli bir şeyden dolayı sıkıldığınız zaman bir heyecandır, tüm dünya sizi sıktığı zaman ise bir duygusal tonalitedir. Durum sıkıntısının çoğu kez bir heyecan olduğunu, varoluşsal sıkıntının ise daima bir duygusal tonalite olduğunu söyleyebiliriz.
136
Eylemi elverişli kılan bir duygusal tonalite içinde bulundiığumuzda, dünya sonsuz bir olasılıklar alanı olarak görünür. Sıkıntı, onda olasılıkların daralmasıyla, diğer duygusal tonalitelerden farklılık gösterir.
Genellikle, belli bir tarzda duygusal olarak eğilimli olduğumuzun bilincinde değilizdir. Farkında olmadan da basbayağı sıkılınabilir. Cioran sıkıntıyı "etkisi algılanabilir olmayan ve sizi ağır ağır, diğerleri tarafından farkedilmeyen ve kendinizin de neredeyse farketmediğiniz bir yıkıntıya dönüştüren saf erozyon" olarak betimler. Ama şekerli çöreğini çaya bandıran, Kayıp Zamanın İzinde'nin anlatıcısı misali, ya da birden, bize hemen ilkokuldaki sınıfımızı çağrıştıran bir koku duyduğumuz zaman olduğu gibi bir duygusal tonaliteyi yeniden canlandırabiliriz; orada yaşadığımız herşey, bin tanesi arasından tanıyacağımız bir duygusal tonaliteye sarmalanmış olarak hatırımıza gelir. Ama, bir irade gayretiyle, eski bir duygusal tonaliteyi, geçmişe ait bir duygusal tonaliteyi su yüzüne çıkaramayız. Proust'un Sıvann'ların tarafında yazdığı gibi:
"Geçmişimiz için de böyledir. Onu anımsamaya boşuna uğraşırız,-zihnimizin tüm çabaları yararsızdır. Geçmiş, zihnin hakimiyet alanının ve kavrayış gücünün dışında bir yerde, hiç ihtimal vermediğimiz belli maddi bir nesnededir (bu nesnenin bize vereceği duyumda gizlidir). Bu nesneyle ölmeden önce karşılaşmayız."
Habersizce, gayri iradi bir anımsama sayesinde, geçmişin duygusal tonalitesi içimizde yeniden beliriverebilir.
140
Sıkıntıda, Heidegger'e göre, bizler zamana ve Dasein'ın anlamına giriş için en iyi konuma yerleşmişizdir. Ona göre, sıkıntı tamamen ayrıcalıklı bir duygusal tonalitedir, çünkü bizi bir anda varlık (kendi Dasein'ımızın anlamı) ve zaman sorunsalı içine yerleştirir.
155
Sıkıntı demek dünyanın kaybı demektir. Dasein'ın dünyası dünya bakımından (weltarm) yoksuldur. Bu açıdan görüldüğünde, hayvanların dünyasının sıkıntısına yaklaşılır, ama bir hayvan sıkılabilir mi? Köpeklerin bazı durumlarda sıkıldığı tartışma götürmez. Ama bu insanbiçimcilik üstüne dayanan bir yansıtmadır. Sıkılmak için, şu ya da bu vesilede bir anlam ya da anlatım yokluğunun bilincine varmak ya da en azından sonradan bu bilinci elde etmek için yeterince geri çekilip bakmış olmak gerekir.
173
Bize rahatsızlık veren bir yaşam yaşamak bir ödevdir, ve aynı zamanda bu yaşam eğer Kundera'nın ifadesiyle söylersek hep 'başka yerde'dir. Bu ödev bizi kaçınılmaz olarak sıkıntıya götürür. Bu ödevden bir tür sıkıntı ahlakı doğar: Sıkıntıyı yaşamak için zaman ayırmak zorundayız, çünkü onda daha iyi bir yaşam vaadinin yankısı çınlar.
178
Sıkıntı basit bir parmak şıklatmayla defedilmez, ama bununla birlikte umarsızca sıkıntıya mahkûm da değiliz. Onunla yapabilecek şekilde yaşanabilir. Sıkıntıdan doğrudan kaçmaya yönelik her girişim başarısızlığa yazgılıdır ve aksine uzun vadede onu daha da güçlendirir; aynı şekilde bunun üstesinden gelmeye yönelik ev işi reçeteler de en büyük ihtiyatla düşünülmek zorundadır. Sıkıntıya karşı önerilen tüm çarelere gelince -sanat, aşk ya da Tanrı'yla ilişki-, bunlar kendi kendilerini hedefleyen girişimler olmalıdır, yoksa sıkıntıdan kaçmanın bir yoluna indirgenmeyi hak etmezler.
180
Bu denemenin başında bahsettiğim metafizik üzüntümüzün, kayıp deneyimimizin çalınmış çocukluğumuzdan kaynaklanan bir üzüntü olduğuna dair büyük şüphelerim var. Bu, şeyleri en az akla yakın biçimde görmektir. Kierkegaard'ın dediği gibi: "Şimdiyle mutsuz oluşumun nedeni geçmişi kıskanmamdır". Ama bu eksiklikte, çocukluğun ötesinde, dünyanın kaybı da kolaylıkla görülebilir. Yani çocuklukla ilişkisi içinde kayıp deneyimi yalnızca dünyanın kaybının bir belirtisi olacaktır. İkisini karıştırarak, çocuklar gibi, "ilginç" bir şey tarafından sürekli eğlendirilmek, oyalanmak isteriz. Sürprizlerle ve tutkulu keşiflerle dolu çocukluğun büyülü dünyasını yavaş yavaş terketmek zorunda oluşumuzu reddederiz. Sonunda çocuklukla olgunluk arasında orta yolda bir yerlerde, ebedi bir ergenlik içinde kalınır ve bu durum kendini başka şeyler arasında sıkıntıyla da gösterir.
181
Nietzsche bengi dönüş kuramım "yeni Aufklarung" olarak nitelendirir, böylece olgunluğun "çocukluğunda oynarken sahip olduğu ciddiyeti yeniden bulmaya" bağlı olduğunun altını çizer. Nietzsche böylelikle romantik projeyi devam ettirir. Bilinci ona yalnız bir şey söyler: "Ne isen o olmalısın". Ve ne ise o olan kişi çocuktur - yaşamını estetik bir oyuna dönüştürebilen ve yılmadan kendini olumlayan büyük bir çocuk. Olgunluk bir kendilik oluşturmaktan ibarettir ve Nietzsche için söz konusu olan, "kişiliğine bir üslup vermektir". Şunu belirtir: "Varoluş bizim için hâlâ ancak estetik fenemon olarak katlanılabilirdir". Ama, amor fati'si ile birlikte Nietzsche'nin anlayışı aşırıdır, pek insani olan biz diğer insanlar için fazla aşırıya kaçar. Yazgıyı kabul etmek bir şeydir, onu sevmek başka bir şey.
182
Foucault'nun öznesi asla olgun, yetişkin olamayacaktır, çünkü her olgunluk ona, romantik benin istediği ihlal olanaklarından ve yoğunluğundan yoksun olan sıkıntının eşanlamlısı olarak görünecektir. Olgunluk sebat ve enikonu düşünülmüş bir tarzda aynı kalmayı gerektirir ki bu, romantik için dehşet bir sıkıntı gibi görünür. Ama hep aynı kalmak demek en azından bir tarihin parçası olan bir şey yaratmak demektir. Şimdiyi muhafaza etmeden yapamayız. Bu, Nietzsche'nin amor fati'sinin daha az ileri götürülmüş bir çeşitlemesidir, bize verili olanın bir kabulüdür, onları ihlal etmemek amacıyla sınırların bir tespitidir. Erişkin olmak yaşamın çocukluğun büyüsünde kalamayacağını, hayatın belli bir ölçüde sıkıcı olduğunu kabul etmektir, ama aynı zamanda yaşanmaya değer olduğunu da farketmektir. Bu hiçbir şeyi çözmez elbette, ama problemin verilerini değiştirir.
186
Sıkıntıyı, yaşamın kendi ağırlığı olarak, kaçınılmaz bir veri olarak kabul etmek gerekir. Bu, görkemli bir çözüm değildir, ama sıkıntının çözümü yoktur.