Boyalı Kuş'tan
169
Bir atasözü, gece bütün kedilerin kara olduğunu söyler. İnsanlar için doğru değildir bu. Tersine, gündüz hep aynı işleri yapıp birbirine benzeyen insanlar, gece olunca tanınmazlar. Gölgelerin sokaklarda kaydığı görülür, karanlıktan çıkıp sinek gibi, bir fenerden öbürüne zıplarlar. Arada bir de durup şişeyi dikiverirler. Kapıların girintisinde daracık etekli, göğsü açık kadınlar onları bekler. Adamlar, sallanarak yaklaşırlar kadınlara, sonra birlikte karanlıklara gömülür, kaybolurlar. Parktaki cılız ağaçların arasında kucaklaşan çiftlerin iniltisi gelir. Boş evlerin yıkıntılarında karanlıkta sokağa çıkacak kadar çılgın kızların ırzına geçilir. Lastikleri ılık çalarak uzaklaşan bir cankurtaranın canavar düdüğü duyulur arada. Bir meyhaneden alevler yükselir, camlar büyük bir şangırtıyla dökülür yere.
26 Şubat 2009
William S. Burroughs
İçerdeki Kedi'den
40
Genç cinselliği mi istiyorsunuz, o zaman bunun bedelini, gençlik korkusu, utancı ve karmaşasıyla ödemek zorundasınız. Bir şeyin tadına bakacaksan orada olmalısın. Sadece yemeğin sonundaki tatlıyı silip süpüremezsin, güzelim.
52
Kedilerini kaybeden Eski Mısırlılar yas tutup kaşlarını traş ederlermiş. Bir kediyi kaybetmek niçin bir başka şeyi kaybetmek kadar acı ve yürek burucu olmasın ki? Küçük şeylerin ölümleri en üzücü ölümlerdir, maymunların ölümü kadar üzücü.
62
Fletch'in zerafetine tam puan veriyorum. Birçok nitelik gibi zerafet de ne olmadığına göre tanımlanır. Birçok insan hiç de zarif değildir ya da zarifseler bu özelliklerini kaybederler... İncelik, çekicilik, güzellik ve dürüstlük: zarif olduğunu bilen bir yaratık kısa bir süre sonra hiç de zarif değildir... Küçültücü büyüklük: bir leopar zarif olamayacak kadar büyük ve tehlikelidir... Masumiyet ve güven.
77
Yaşayan soluk alan yaratıklardır onlar (kediler) ve başka bir canlıya dokunmak üzücüdür; çünkü ölüm korkusunu, ölüm acısını, çaresizliğini anlarız.
40
Genç cinselliği mi istiyorsunuz, o zaman bunun bedelini, gençlik korkusu, utancı ve karmaşasıyla ödemek zorundasınız. Bir şeyin tadına bakacaksan orada olmalısın. Sadece yemeğin sonundaki tatlıyı silip süpüremezsin, güzelim.
52
Kedilerini kaybeden Eski Mısırlılar yas tutup kaşlarını traş ederlermiş. Bir kediyi kaybetmek niçin bir başka şeyi kaybetmek kadar acı ve yürek burucu olmasın ki? Küçük şeylerin ölümleri en üzücü ölümlerdir, maymunların ölümü kadar üzücü.
62
Fletch'in zerafetine tam puan veriyorum. Birçok nitelik gibi zerafet de ne olmadığına göre tanımlanır. Birçok insan hiç de zarif değildir ya da zarifseler bu özelliklerini kaybederler... İncelik, çekicilik, güzellik ve dürüstlük: zarif olduğunu bilen bir yaratık kısa bir süre sonra hiç de zarif değildir... Küçültücü büyüklük: bir leopar zarif olamayacak kadar büyük ve tehlikelidir... Masumiyet ve güven.
77
Yaşayan soluk alan yaratıklardır onlar (kediler) ve başka bir canlıya dokunmak üzücüdür; çünkü ölüm korkusunu, ölüm acısını, çaresizliğini anlarız.
24 Şubat 2009
Georges Perec
Şeyler’den
42
Her şey kusuruz gibi geliyordu onlara; serbestçe yürüyorlardı, hareketleri rahattı, zaman onlara yetişemiyormuş gibiydi.
60
Bazı günler daha yaşamaya başlamadıkları izlenimine kapılıyorlardı. Ama sürdürdükleri yaşam giderek geçici, kırılgan gibi geliyordu onlara ve sanki bekleyiş, sıkıntı, darlık onları yıpratmış; doyurulmamış arzular, yanda kalmış sevinçler, yitirilmiş zaman, her şey doğalmış gibi kendilerini güçsüz hissediyorlardı.
64
Ertesi gün yaşam onlan yeniden öğütmeye başladığında, minicik piyonlan olduklan dev reklam makinesi yeniden çalışmaya koyulduğunda ateşli gece araştırmalannın açığa çıkardığı gizleri, sisli güzellikleri tümüyle unutmamışlar gibi geliyordu onlara. Markalara, sloganlara, önlerine sürülen görüntülere inanan ve kemiksiz sığır etinin yağını yerken sebze ve fındık kokusunu leziz bulan o insanları (kendileri de nedenini pek bilmeden, sanki onlan aşan bir şey varmış gibi, neredeyse rahatsız edici, tuhaf bir duyguyla bazı afişleri güzel, bazı sloganları harika, bazı reklam filmlerini dâhiyane bulmuyorlar mıydı?) karşısında oturuyorlardı. Oturuyorlardı ve teyplerini çalıştırıyorlardı, gereken tonda hımm hımm diyor, görüşmelerinde hile yapıyorlardı, analizlerini baştan savma geçiştiriyor, belli belirsiz başka şeyleri düşlüyorlardı.
81
Gerçek gidişler uzun zaman önceden hazırlanır. Bu öyle olmamıştı. Daha çok kaçışı andırıyordu.
Uyuyan Adam'dan
21
Dalgın elin, akçaağaçtan etajer boyunca kayıyor. Sahanlıktaki musluktan su damlıyor. Komşun uyuyor. Duraktaki dizel motorlu taksinin hafif homurtusu, sokağın sessizliğini bozmaktan çok belirginleştiriyor. Unutuş belleğine işliyor. Hiçbir şey olmadı. Artık hiçbir şey olmayacak. Tavandaki çatlaklar belirsiz bir labirent çiziyor.
29
Tüm yaşamını bir ağacın karşısında geçirebilirmişsin gibine geliyor, onu tüketmeden, anlamadan, çünkü anlayacağın bir şey yok; sadece ona bakarak. Bu ağaç hakkında eninde sonunda söyleyebileceğin tek şey bir ağaç olduğudur; bu ağacın sana söyleyebileceği tek şey de bir ağaç olduğudur: kök, sonra gövde, sonra dallar, sonra da yapraklar. Ağaçtan daha başka bir hakikat bekleyemezsin. Ağacın sana önerecek bir ahlâkı, sana verecek bir mesajı yoktur. Onun gücü, görkemi, ömrü -bu eski eğretilemelerden hâlâ kimi anlamlar çıkarmayı, biraz cesaret toplamayı umuyorsan eğer- bunlar huzur veren tarlalar, uyuyan sinsi sular, tek başlarına, pek yükseklere olmasa da kahramanca tırmanan küçük patikalar, güneşte salkımların olgunlaştığı güler yüzlü yamaçlar kadar abes görüntülerden, hoşluklardan başka bir şey değildir.
İşte bu yüzden ağaç senin gözünü kamaştırıyor, seni şaşırtıyor ya da dinlendiriyor; ağaç kabuğunun ve dalların, yaprakların bu kuşku götürmez, kuşkulanılmaz gerçekliği yüzünden. Hiçbir zaman bir köpekle birlikte dolaşmaman da bu yüzden belki, çünkü köpek sana bakar, yalvarır, seninle konuşur. Minnetten yaşarmış gözleri, dayak yemiş köpek havaları, sevinçli köpek zıplayışları, ona, o aşağılık evcil hayvan statüsünü vermen için seni durmadan zorlar. Bir köpek karşısında yansız kalamazsın, bir insanın karşısında da öyle. Oysa bir ağaçla hiçbir zaman diyaloga girmezsin. Bir köpekle karşı karşıya yaşayamazsın, çünkü köpek, her an, senden onu yaşatmanı, beslemeni, okşamanı, ona uygun bir insan olmanı, efendisi olmanı, onu anında yere yatıracak o köpek ismini gürleyen Tanrı olmanı isteyecektir. Oysa ağaç senden bir şey istemez. Köpeklerin Tanrısı, kedilerin Tanrısı, yoksulların Tanrısı olabilirsin, elinde bir tasma, biraz ciğer, biraz servet olması bunun için yeterlidir, ama asla bir ağacın efendisi olmayacaksın. Kendin de bir ağaç olmayı istemekten başka bir şey yapamayacaksın.
İnsanlardan nefret ettiğin anlamına gelmez bu, ne diye onlardan nefret edesin ki? Ne diye kendinden nefret edesin ki? Keşke insan türüne ait olmak, o dayanılmaz ve sağır edici gürültüyü de beraberinde getirmeseydi; keşke hayvanlar âleminden çıkıp aşılan o birkaç gülünç adımın bedeli, sözcüklerin, büyük tasarıların, büyük atılımların o dinmek bilmeyen hazımsızlığı olmasaydı! Karşı karşıya getirilebilen başparmaklara, iki ayak üstünde duruşa, omuzlar üzerinde başın yarım dönüşüne fazla ağır bir bedel bu. Yaşam denen bu kazan, bu fırın, bu ızgara, bu milyarlarca uyan, kışkırtma, tembih, coşkunluk, bu bitmek bilmeyen baskı ortamı, bu sonsuz üretme, ezme, yutma, engelleri aşma, durmadan ve yeniden baştan başlama makinesi, senin değersiz varoluşunun her gününü, her saatini yönetmek isteyen bu yumuşak dehşet.
46
Le Monde okumak, bir saat, iki saat kaybetmek ya da kazanmaktır sadece; bir kez daha, her şeyin senin için ne denli önemsiz olduğunu değerlendirmektir.
54
Çok mutlu bir parantez içinde, hiçbir şey beklemediğin, vaatlerle dolu bir boşlukta yaşıyorsun.
94
Bir insanın ya da bir kedinin karşısında gözlerini indirebilirsin, çünkü insan da kedi de sana bakarlar, çünkü bakışları bir silahtır (bakışın iyi niyetliliği ise belki de silahların en kötüsüdür; nefret bir şey yapamazken o, senin elinden silahını alan bir silah olur) buna karşılık, bir ağacın karşısında gözlerini indirmk kadar terbiyesizce bir hareket olamaz, aynı şekilde bir ineğin ya da aynada sana ait olan yansımanın karşısında.
98
Sadece aptallar İnsan'dan, Hayvan'dan, Kaos'tan alay etmeden söz ediyorlar hâlâ. Böceklerin en önemsizi bile hayatta kalabilmek için, bir Şirket'in saat/hız denemelerinin kurbanı olan, üstelik o şirkette çalışmaktan gurur da duyan ve artık adı sanı unutulmuş bir havacının, dünyanın en yüksek dağı bile olmayan bir dağı aşmak için sarfettiği enerjiden daha fazla değilse bile, ona yakın bir enerji sarfeder.
Fare, labirentinde hakiki hünerler gösterebilir: Yemini alabilmek için basmak zorunda olduğu pedalları bir piyanonun ya da bir orgun klavyesine akıllıca bağlamak yoluyla hayvanın "İsa sevincim daim olsun"u doğru olarak çalması sağlanabilir; onun bundan sonsuz bir zevk aldığını düşünmemize de hiçbir engel yoktur.
Oysa sen, zavallı Dedalus, senin labirentin yoktu. Sahte mahkûm, senin kapın açıktı. Ne kapının önünde nöbetçi duruyordu, ne dehlizin sonunda nöbetçi şefi, ne de bahçenin küçük kapısında Engizisyon Yargıcı.
Dibe ulaşmak, hiçbir anlam taşımaz. Ne umutsuzluğun dibine, ne nefretin dibine, ne alkole bağlı düşüşün, ne de kibirli yalnızlığın dibine. Ayağını dibe kuvvetle çarparak su yüzüne çıkan dalgıcın aşırı güzel imgesi, gerektiğinde kendine, düşen kişinin her türlü saygıya hak kazandığını hatırlatman içindir: Tann'nın bağışlayıcılığı, yiyecek bahşettiği yeryüzü ve gökyüzü sakinlerine ulaştığı gibi, ona da ulaşır. Günahkâr adamlar tıpkı balıkadamlar gibi, günâhlarının bağışlanması için yaratılmışlardır.
99
Kayıtsızlık işe yaramaz. İsteyebilir ya da istemeyebilirsin, ne fark eder! Bir parti tilt oynamak ya da oynamamak; nasıl olsa biri aygıtın deliğine bir yirmibeşlik atacak. Her gün aynı yemeği yemekle kararlı bir hareket yaptığını sanabilirsin. Ne var ki reddedişin işe yaramaz. Yansılığın hiçbir anlam taşımaz. Cansızlığın öfken kadar abes.
100
Zamanı unutur gibi yapabildin, geceleyin yürüyüp gündüz uyuyabildin: Ama onu hiçbir zaman aldatamadın.
101
Hiçbir uğursuzluk dolaşmıyor başında. Bir ucubesin belki, ama bir cehennem ucubesi değil. Kıvranmaya, ulumaya ihtiyacın yok. Hiçbir sınama beklemiyor seni, hiçbir Sisyphos kayası, hiçbir kupa hemen elinden alınmak üzere sana sunulmayacak, hiçbir karga göz yuvarlarına göz dikmedi, hiçbir akbaba sabah, öğle ve akşam gelip senin karaciğerini didiklemek gibi sıkıcı ve tatsız bir işi başına almayı düşünmedi. Yargıçlarının önünde af dileyerek, merhamet dilenerek sürünmek zorunda değilsin. Kimse seni mahkûm etmiyor, suç da işlemedin. Kimse sana bakışlarını derhal iğrenerek çevirmek üzere bakmıyor.
42
Her şey kusuruz gibi geliyordu onlara; serbestçe yürüyorlardı, hareketleri rahattı, zaman onlara yetişemiyormuş gibiydi.
60
Bazı günler daha yaşamaya başlamadıkları izlenimine kapılıyorlardı. Ama sürdürdükleri yaşam giderek geçici, kırılgan gibi geliyordu onlara ve sanki bekleyiş, sıkıntı, darlık onları yıpratmış; doyurulmamış arzular, yanda kalmış sevinçler, yitirilmiş zaman, her şey doğalmış gibi kendilerini güçsüz hissediyorlardı.
64
Ertesi gün yaşam onlan yeniden öğütmeye başladığında, minicik piyonlan olduklan dev reklam makinesi yeniden çalışmaya koyulduğunda ateşli gece araştırmalannın açığa çıkardığı gizleri, sisli güzellikleri tümüyle unutmamışlar gibi geliyordu onlara. Markalara, sloganlara, önlerine sürülen görüntülere inanan ve kemiksiz sığır etinin yağını yerken sebze ve fındık kokusunu leziz bulan o insanları (kendileri de nedenini pek bilmeden, sanki onlan aşan bir şey varmış gibi, neredeyse rahatsız edici, tuhaf bir duyguyla bazı afişleri güzel, bazı sloganları harika, bazı reklam filmlerini dâhiyane bulmuyorlar mıydı?) karşısında oturuyorlardı. Oturuyorlardı ve teyplerini çalıştırıyorlardı, gereken tonda hımm hımm diyor, görüşmelerinde hile yapıyorlardı, analizlerini baştan savma geçiştiriyor, belli belirsiz başka şeyleri düşlüyorlardı.
81
Gerçek gidişler uzun zaman önceden hazırlanır. Bu öyle olmamıştı. Daha çok kaçışı andırıyordu.
Uyuyan Adam'dan
21
Dalgın elin, akçaağaçtan etajer boyunca kayıyor. Sahanlıktaki musluktan su damlıyor. Komşun uyuyor. Duraktaki dizel motorlu taksinin hafif homurtusu, sokağın sessizliğini bozmaktan çok belirginleştiriyor. Unutuş belleğine işliyor. Hiçbir şey olmadı. Artık hiçbir şey olmayacak. Tavandaki çatlaklar belirsiz bir labirent çiziyor.
29
Tüm yaşamını bir ağacın karşısında geçirebilirmişsin gibine geliyor, onu tüketmeden, anlamadan, çünkü anlayacağın bir şey yok; sadece ona bakarak. Bu ağaç hakkında eninde sonunda söyleyebileceğin tek şey bir ağaç olduğudur; bu ağacın sana söyleyebileceği tek şey de bir ağaç olduğudur: kök, sonra gövde, sonra dallar, sonra da yapraklar. Ağaçtan daha başka bir hakikat bekleyemezsin. Ağacın sana önerecek bir ahlâkı, sana verecek bir mesajı yoktur. Onun gücü, görkemi, ömrü -bu eski eğretilemelerden hâlâ kimi anlamlar çıkarmayı, biraz cesaret toplamayı umuyorsan eğer- bunlar huzur veren tarlalar, uyuyan sinsi sular, tek başlarına, pek yükseklere olmasa da kahramanca tırmanan küçük patikalar, güneşte salkımların olgunlaştığı güler yüzlü yamaçlar kadar abes görüntülerden, hoşluklardan başka bir şey değildir.
İşte bu yüzden ağaç senin gözünü kamaştırıyor, seni şaşırtıyor ya da dinlendiriyor; ağaç kabuğunun ve dalların, yaprakların bu kuşku götürmez, kuşkulanılmaz gerçekliği yüzünden. Hiçbir zaman bir köpekle birlikte dolaşmaman da bu yüzden belki, çünkü köpek sana bakar, yalvarır, seninle konuşur. Minnetten yaşarmış gözleri, dayak yemiş köpek havaları, sevinçli köpek zıplayışları, ona, o aşağılık evcil hayvan statüsünü vermen için seni durmadan zorlar. Bir köpek karşısında yansız kalamazsın, bir insanın karşısında da öyle. Oysa bir ağaçla hiçbir zaman diyaloga girmezsin. Bir köpekle karşı karşıya yaşayamazsın, çünkü köpek, her an, senden onu yaşatmanı, beslemeni, okşamanı, ona uygun bir insan olmanı, efendisi olmanı, onu anında yere yatıracak o köpek ismini gürleyen Tanrı olmanı isteyecektir. Oysa ağaç senden bir şey istemez. Köpeklerin Tanrısı, kedilerin Tanrısı, yoksulların Tanrısı olabilirsin, elinde bir tasma, biraz ciğer, biraz servet olması bunun için yeterlidir, ama asla bir ağacın efendisi olmayacaksın. Kendin de bir ağaç olmayı istemekten başka bir şey yapamayacaksın.
İnsanlardan nefret ettiğin anlamına gelmez bu, ne diye onlardan nefret edesin ki? Ne diye kendinden nefret edesin ki? Keşke insan türüne ait olmak, o dayanılmaz ve sağır edici gürültüyü de beraberinde getirmeseydi; keşke hayvanlar âleminden çıkıp aşılan o birkaç gülünç adımın bedeli, sözcüklerin, büyük tasarıların, büyük atılımların o dinmek bilmeyen hazımsızlığı olmasaydı! Karşı karşıya getirilebilen başparmaklara, iki ayak üstünde duruşa, omuzlar üzerinde başın yarım dönüşüne fazla ağır bir bedel bu. Yaşam denen bu kazan, bu fırın, bu ızgara, bu milyarlarca uyan, kışkırtma, tembih, coşkunluk, bu bitmek bilmeyen baskı ortamı, bu sonsuz üretme, ezme, yutma, engelleri aşma, durmadan ve yeniden baştan başlama makinesi, senin değersiz varoluşunun her gününü, her saatini yönetmek isteyen bu yumuşak dehşet.
46
Le Monde okumak, bir saat, iki saat kaybetmek ya da kazanmaktır sadece; bir kez daha, her şeyin senin için ne denli önemsiz olduğunu değerlendirmektir.
54
Çok mutlu bir parantez içinde, hiçbir şey beklemediğin, vaatlerle dolu bir boşlukta yaşıyorsun.
94
Bir insanın ya da bir kedinin karşısında gözlerini indirebilirsin, çünkü insan da kedi de sana bakarlar, çünkü bakışları bir silahtır (bakışın iyi niyetliliği ise belki de silahların en kötüsüdür; nefret bir şey yapamazken o, senin elinden silahını alan bir silah olur) buna karşılık, bir ağacın karşısında gözlerini indirmk kadar terbiyesizce bir hareket olamaz, aynı şekilde bir ineğin ya da aynada sana ait olan yansımanın karşısında.
98
Sadece aptallar İnsan'dan, Hayvan'dan, Kaos'tan alay etmeden söz ediyorlar hâlâ. Böceklerin en önemsizi bile hayatta kalabilmek için, bir Şirket'in saat/hız denemelerinin kurbanı olan, üstelik o şirkette çalışmaktan gurur da duyan ve artık adı sanı unutulmuş bir havacının, dünyanın en yüksek dağı bile olmayan bir dağı aşmak için sarfettiği enerjiden daha fazla değilse bile, ona yakın bir enerji sarfeder.
Fare, labirentinde hakiki hünerler gösterebilir: Yemini alabilmek için basmak zorunda olduğu pedalları bir piyanonun ya da bir orgun klavyesine akıllıca bağlamak yoluyla hayvanın "İsa sevincim daim olsun"u doğru olarak çalması sağlanabilir; onun bundan sonsuz bir zevk aldığını düşünmemize de hiçbir engel yoktur.
Oysa sen, zavallı Dedalus, senin labirentin yoktu. Sahte mahkûm, senin kapın açıktı. Ne kapının önünde nöbetçi duruyordu, ne dehlizin sonunda nöbetçi şefi, ne de bahçenin küçük kapısında Engizisyon Yargıcı.
Dibe ulaşmak, hiçbir anlam taşımaz. Ne umutsuzluğun dibine, ne nefretin dibine, ne alkole bağlı düşüşün, ne de kibirli yalnızlığın dibine. Ayağını dibe kuvvetle çarparak su yüzüne çıkan dalgıcın aşırı güzel imgesi, gerektiğinde kendine, düşen kişinin her türlü saygıya hak kazandığını hatırlatman içindir: Tann'nın bağışlayıcılığı, yiyecek bahşettiği yeryüzü ve gökyüzü sakinlerine ulaştığı gibi, ona da ulaşır. Günahkâr adamlar tıpkı balıkadamlar gibi, günâhlarının bağışlanması için yaratılmışlardır.
99
Kayıtsızlık işe yaramaz. İsteyebilir ya da istemeyebilirsin, ne fark eder! Bir parti tilt oynamak ya da oynamamak; nasıl olsa biri aygıtın deliğine bir yirmibeşlik atacak. Her gün aynı yemeği yemekle kararlı bir hareket yaptığını sanabilirsin. Ne var ki reddedişin işe yaramaz. Yansılığın hiçbir anlam taşımaz. Cansızlığın öfken kadar abes.
100
Zamanı unutur gibi yapabildin, geceleyin yürüyüp gündüz uyuyabildin: Ama onu hiçbir zaman aldatamadın.
101
Hiçbir uğursuzluk dolaşmıyor başında. Bir ucubesin belki, ama bir cehennem ucubesi değil. Kıvranmaya, ulumaya ihtiyacın yok. Hiçbir sınama beklemiyor seni, hiçbir Sisyphos kayası, hiçbir kupa hemen elinden alınmak üzere sana sunulmayacak, hiçbir karga göz yuvarlarına göz dikmedi, hiçbir akbaba sabah, öğle ve akşam gelip senin karaciğerini didiklemek gibi sıkıcı ve tatsız bir işi başına almayı düşünmedi. Yargıçlarının önünde af dileyerek, merhamet dilenerek sürünmek zorunda değilsin. Kimse seni mahkûm etmiyor, suç da işlemedin. Kimse sana bakışlarını derhal iğrenerek çevirmek üzere bakmıyor.
Istvan Örkény
23
BİR OLAY
Diğer mantarlardan hiçbir farkı olmayan bir şişe mantarı (adı Sandor Hirt G. imiş ama bu neyi değiştirir!..) suya düştü.
Bir süre, tam da beklendiği gibi, suyun yüzeyinde bata çıka yüzdü. Ancak sonra tuhaf bir şey oldu. Mantar ağır ağır batmaya başladı, dibe vurdu ve bir daha da yukarı çıkmadı.
Bu olayın hiçbir açıklaması yoktur.
32
-Bir isteğin var mı? diye sordum babama.
- Teşekkür ederim, yok dedi.
- Sana biraz elma getirdim.
- Teşekkür ederim ama acıkmadım.
Bir saat daha yatağımn kenarında oturdum. Onunla konuşmak istedim ancak artık konuşacak bir şey kalmamıştı. Ağrısı olup olmadığını sordum, yoktu. Bu konunun üzerinde daha fazla durmadım. Orada kaldığım süre boyunca sustuk. Sıkılgan ve içe kapanık bir ilişkimiz vardı. Her zaman somut gerçeklerden konuşurduk ve daha düne kadar konuştuğumuz bu somut gerçeklerin bugün hiçbir anlamı yoktu. Duygulardansa hiç söz etmezdik zaten.
- Ben artık gideyim öyleyse, dedim.
60
HAYVANLARI KORUMA DERNEĞİNİN RESMİ AÇIKLAMASI
Derneğimizin Yönetim Kurulunun zorlu mücadelesi sonucunda, Tavşan Yahnisi ve Balık Çorbası Fabrikası'nm "Konserve Açıcı" adlı yeni birimi çalışmalarına başlamıştır.
Burada taze konserveler yeniden açılarak tavşan ve balık parçalan birbirinden ayrıştırılmakta ve özgün hallerine yeniden dönüştürülen hayvancıklar doğal ortamlarına bırakılmaktadır.
Bunca tartışma ve fikir ayrılığından sonra hümanizmi doğru kavrayan Yahni Fabrikası Müdürlüğü'ne teşekkür ediyoruz.
67
DENEYİM VE SANAT
Ressam Victor T. uzaya gönderildi. Uzaya giden ilk yolcu değildi, ancak ilk sanatçıydı. Altı gündür uzaydaydı. Yolu yarıladığında, kendisine sordular:
"Ne görmek isterdiniz? Satürn'ün halkalarını mı, Güneş'in lekelerini mi?
"Hiç fark etmez." dedi T. "Niçin buna siz karar vermiyorsunuz?"
Sonuçta ona güneşi göstermeye karar verdiler. Bir re sam için bu daha ilgi çekici olabilirdi. "Belki de öyle." dedi T.
Geri döndüğünde, sıkılmış bir ifadeyle, inatçı bir suskunluğa dalarak, Kozmik Havaalanı restoranında kendisini heyecanla bekleyen gazetecilerin arasına oturdu. T. soruları yanıtlamak yerine, bütün zamanı muhabirlerden birinin soymakta olduğu portakala hayretle bakarak geçirdi.
Ne var ki birkaç hafta sonra, ressamımızın stilinde dramatik bir dönüşüm yaşandı. Artık ünlü zeytin ve bilardo topu natürmortlarında (bu dönemi zeytin yeşili diye adlandınlırdı) portakallar belirivermişti.
T. ihtiyarlık çağında limon resimleri de yaptı ve en sonunda yumurta resimlerine de başladı ancak hiçbir eserinde portakal eksik olmadı.
Victor T. artık büyük bir ressamdı.
82
SÖZLEŞME
1-Alındı
Aşağıda imzası bulunan ben Jutka Hallada, Budapeşte sakinlerinden olan annem Dr. Ernö Hallada 'dan 8 desilitre süt emdim, içtiğim sütün kalitesi iyi, miktarı yeterliydi.
Budapeşte sakinlerinden annem Dr. Ernö Hallada'dan başka hiçbir talebim olamayacağını bildiririm.
Jutka Hallada (kendi eliyle)
Süt çocuğu
2-AÇIKLAMA
Budapeşte sakinlerinden aşağıda imzası bulunan ben Ernö Hallada, Budapeşte sakinlerinden Jutka Hallada'ya verilen 8 desilitre anne sütünün benim için yük olmadığını, aksine bir rahatlama sağladığım büdiririm. Dolayısıyla, Jutka Hallada'dan ne bir minnettarlık ne de bir karşılık, ne şimdi ne de gelecekte talep edilmeyecektir.
Dr. Ernö Hallada
Anne
BİR OLAY
Diğer mantarlardan hiçbir farkı olmayan bir şişe mantarı (adı Sandor Hirt G. imiş ama bu neyi değiştirir!..) suya düştü.
Bir süre, tam da beklendiği gibi, suyun yüzeyinde bata çıka yüzdü. Ancak sonra tuhaf bir şey oldu. Mantar ağır ağır batmaya başladı, dibe vurdu ve bir daha da yukarı çıkmadı.
Bu olayın hiçbir açıklaması yoktur.
32
-Bir isteğin var mı? diye sordum babama.
- Teşekkür ederim, yok dedi.
- Sana biraz elma getirdim.
- Teşekkür ederim ama acıkmadım.
Bir saat daha yatağımn kenarında oturdum. Onunla konuşmak istedim ancak artık konuşacak bir şey kalmamıştı. Ağrısı olup olmadığını sordum, yoktu. Bu konunun üzerinde daha fazla durmadım. Orada kaldığım süre boyunca sustuk. Sıkılgan ve içe kapanık bir ilişkimiz vardı. Her zaman somut gerçeklerden konuşurduk ve daha düne kadar konuştuğumuz bu somut gerçeklerin bugün hiçbir anlamı yoktu. Duygulardansa hiç söz etmezdik zaten.
- Ben artık gideyim öyleyse, dedim.
60
HAYVANLARI KORUMA DERNEĞİNİN RESMİ AÇIKLAMASI
Derneğimizin Yönetim Kurulunun zorlu mücadelesi sonucunda, Tavşan Yahnisi ve Balık Çorbası Fabrikası'nm "Konserve Açıcı" adlı yeni birimi çalışmalarına başlamıştır.
Burada taze konserveler yeniden açılarak tavşan ve balık parçalan birbirinden ayrıştırılmakta ve özgün hallerine yeniden dönüştürülen hayvancıklar doğal ortamlarına bırakılmaktadır.
Bunca tartışma ve fikir ayrılığından sonra hümanizmi doğru kavrayan Yahni Fabrikası Müdürlüğü'ne teşekkür ediyoruz.
67
DENEYİM VE SANAT
Ressam Victor T. uzaya gönderildi. Uzaya giden ilk yolcu değildi, ancak ilk sanatçıydı. Altı gündür uzaydaydı. Yolu yarıladığında, kendisine sordular:
"Ne görmek isterdiniz? Satürn'ün halkalarını mı, Güneş'in lekelerini mi?
"Hiç fark etmez." dedi T. "Niçin buna siz karar vermiyorsunuz?"
Sonuçta ona güneşi göstermeye karar verdiler. Bir re sam için bu daha ilgi çekici olabilirdi. "Belki de öyle." dedi T.
Geri döndüğünde, sıkılmış bir ifadeyle, inatçı bir suskunluğa dalarak, Kozmik Havaalanı restoranında kendisini heyecanla bekleyen gazetecilerin arasına oturdu. T. soruları yanıtlamak yerine, bütün zamanı muhabirlerden birinin soymakta olduğu portakala hayretle bakarak geçirdi.
Ne var ki birkaç hafta sonra, ressamımızın stilinde dramatik bir dönüşüm yaşandı. Artık ünlü zeytin ve bilardo topu natürmortlarında (bu dönemi zeytin yeşili diye adlandınlırdı) portakallar belirivermişti.
T. ihtiyarlık çağında limon resimleri de yaptı ve en sonunda yumurta resimlerine de başladı ancak hiçbir eserinde portakal eksik olmadı.
Victor T. artık büyük bir ressamdı.
82
SÖZLEŞME
1-Alındı
Aşağıda imzası bulunan ben Jutka Hallada, Budapeşte sakinlerinden olan annem Dr. Ernö Hallada 'dan 8 desilitre süt emdim, içtiğim sütün kalitesi iyi, miktarı yeterliydi.
Budapeşte sakinlerinden annem Dr. Ernö Hallada'dan başka hiçbir talebim olamayacağını bildiririm.
Jutka Hallada (kendi eliyle)
Süt çocuğu
2-AÇIKLAMA
Budapeşte sakinlerinden aşağıda imzası bulunan ben Ernö Hallada, Budapeşte sakinlerinden Jutka Hallada'ya verilen 8 desilitre anne sütünün benim için yük olmadığını, aksine bir rahatlama sağladığım büdiririm. Dolayısıyla, Jutka Hallada'dan ne bir minnettarlık ne de bir karşılık, ne şimdi ne de gelecekte talep edilmeyecektir.
Dr. Ernö Hallada
Anne
Demir Özlü
Bir Beyoğlu Düşü’nden
24
Bütün bu gençlik yıllarımı kaplayan, iyice anlamlandıramadığım bir şey vardı: Hafif bir korku, zaman zaman artan, zaman zaman da azalan bir tedirginlik, bir yerini bulamamıştık boğuntusu, belki de daha başka bir şey, yere sağlamca basamamaktan gelen bir güvensizlik, tuhaf bir tekil yabancılık duygusu, sinemada bulunduğum sürede benden uzaklaşan bir bunaltı. Her şey bunun çevresinde döneniyordu, zaman zaman duyduğum hafif başdönmeleri de, bulantılar da, bazen ruhumu kaplayan acelecilik de, tutkular da, hepsi. Öyle sanıyordum ki, başka bir yaşam gerekliydi bana. İlerde yaşanacak ya da geçmişte yaşanmış. Bu yüzden pek çok düş görüyordum. Öyle sanıyordum ki düşlerimi dolduran iğretilemeler, başka bir hayattan gelmeseler de, cılız varlığımı gene de başka dünyaların eşiğine değin sürüklüyorlardı. Uykulu bir dünya, gerçekten kopan varlığın başdönmeleriyle üzerinde dolandığı imgesel bir boşluk.
Tünel geçidinin alacalı aydınlığında, Sokrates'in temizleyici dükkânı ile Kohen Kardeşlerin kitabevlerinin önünden geçerek alana çıktım. Güneşli bir kasım günüydü. İstiklal Caddesi'ne çıkmak için yolumu uzatıyordum. Güneş tedirginliklerimi azaltıyor, belirli bir güven duygusu veriyordu bana. Bütün o eski hanların, geçitlerin önlerinden geçerek güneşin tadını çıkaracaktım. Sabahın on birine yaklaşan vakitlerde, tenha Beyoğlu'nun kendine özgü tadını: Sevişme sonrası tatlar gibi bir tattı bu. Kaldırımlar suyla yıkanmışlardı.
45
Tokatlayan Oteli’nin caddenin önündeki geniş vitrinli kahvesi, durgun, alacakaranlık, ölgündür. İçinde birkaç yaşlı kişi oturuyordur, donmuş balıklar gibi.
58
Beyaz giysileriyle, geceleri, körlerin sokaklarında ulaştıkları Bizans! Zaman orada o kadar uzundu ki. Geceler cinayete varan tutkuyu taşıyordu içinde. Gündüzler, bir körün yürüyüşü gibi bakışsızdı. Gecenin siyah kılıfını üzerine çeker gibi, kabullenişin örtüsünü çekmek gerekiyordu üzerine, yaşam seni solgun bir görüntü haline getirecek olsa da.
Kendi Evine Varamamak'dan
29
Amaçsız bir geziydi çıktığım. Güneş altında yürümek istiyordum. Evdeki yazı masasını terketmedikce gün daha zor geçiyor. Öğleden önce yapılan bu yürüyüşler günün daha kedersiz geçmesine yardım ediyor. Çok derin olmasa da bir kedere dalıp gitmek hiç de iyi değil. Oysa 'hiçbir keder yok işte' diye düşünürüm. Ama büsbütün amaçsız değil bu gezintiler. Açıkça anlaşılıyor ki günün kederinden uzaklaşmak amacını taşıyor. Güneş de bu amacı kolaşlaştırıyor; kederden uzaklaşmaya yardım ediyor. Böylece derin sorunlara, ikilemlere düşmeksizin yaşıyorum.
"Sessiz Sokak" gibi bir yere rastlayınca öz-varlığımı bulduğumu hissediyorum diye not etmeyeceğim buraya. Çok kullanılmış bir deyimdir bu öz-varlığını ya da "kendini bulmak." Birşey bulmuş değilim. Amacım o değil. İnsan eğreti dokunuşlarla yaşadığı kendine büsbütün yabancı bir ülkede kendi varlığını nasıl bulabilir? O güne kadar görmediği bir sokağa rastlamaktan mutluluk duysa da. Düşlerimde kendi evimi anyonun. Kendi evime varmak amacım. O ev artık yokluğa kanşmış olsa da.
30
(Düşlerde ne güneş doğar, ne de karanlık büsbütün bastırır. Gri, anlamsız, gözkamaştırmayan bir ışık vardır. Batıcı olmayan bir ışık.)
31
Kuşkusuz aşk bu. Bir gece uykuda bastıran bir düşle dönüp gelirse, "çığlık çığlığa uyanırsam" çaresiz kalacağım. "Varlığımın bir hiç olduğunu kavradım" gibi felsefi düşüncelerden uzat tutayım bilincimi. O satırlar kitap sayfaları arasında kalsın. Ama o zaman ne kalmış olacak ki elimde? En korkunç düşler de dönüp gelen yitirilmiş şeylerin bilince ulaşması değil mi? En korkuncu düşler değil mi?
62
Uykunun içinde neden kentlerin merkezlerinin az çok batakhaneye dönüştüğünü anlıyordum. Batakhaneleşme, insanın öz isteklerine doğru yol almaktan başka bir şey değildi.
75
Güner Sümer, öldükten sonra -bir iki yıl- tiyatrolarda çalışmak üzere yaşamın içine geldi. Öldüğünü bilmiyor gibiydi; Biz de ona öldüğünden söz etmedik. Ben de. Çok dikkatliydim. Daha çok işiyle uğraşıyordu. Oldukça sessizdi. Onu bu haliyle daha önceki rüyalarımda da görmüştüm. Ama bu rüyalar silinip gitmişİ üzerinde durmadığım -uyandıktan sonra anımsamadığım- rüyalardı. Ama bu durumun bir düşler zinciri olduğunu gene düşüm içinde anlıyordum. Şimdi gördüklerim önceki rüyalarımda da yaşamış olduğum şeylerdi: Hepsi birbirine ekleniyordu; yıllardır, uykularımın içinde birbirlerini sürüklüyorlardı.
91
"Ah, bu her şeyi akılla kavramak isteme hastalığı," dedi yaşlı adam. "Çağdaş hastalık. Eskiden bu kadar yaygın değildi bu davranış. Trenler kentleri bağlamıyordu daha birbirine. Düz ovada yayılmış küçük kasabalar vardı. Bir kasaba bile denemezdi onlara. En çok bir araba -yaylı bir araba- bağlardı onları birbirine. Sakin, dümdüz ova, çiftliklerinde yaşayan tutkulu insanlar. Doğanın içine yayılmış duygular. Sakin, dingin bir yaşam." Birasını ağır ağır içiyordu. "Beni yanlış anlamayın. Epeyce bir zaman ben de araştırmaların ardı sıra koştum."
"Demiryolları yeni yeni kuruluyordu o süre. Sağlam, bilek kalınlığında raylar üzerinde yuvarlanacak vagonları görebilmek için sabırsızlanıyorduk. Kömür dumanı sardı her yanı. Komşu ülkelerden, makine alanındaki ilerlemelerle ilgili haberler doldurdu gazeteleri. Tutkulu bir 'sosyalist' olarak sokak çatışmalarına bile katıldım. Amaçlanan şeyin altında, çok geniş bir rastlantılar alanı da olduğunu sezmiyor değildim. Böyle umuttan umutsuzluğa yuvarlanıyor, sonra yeniden değişiyordum. Bir elimi yaşamdan çekmedim. Ama iyi ki öyle de yapmışım. Yaşanan ne olursa olsun, evlenmeler, kahvelerdeki yaşam, arkadaşlar, metresler, yolculuklar, şık giyinmeye özenmeler, politikaya bulaşma, içki, zaman zaman gösteriş sevme, oluşan bu kentin büyük salonlarında görülme... Ama her şeyi oluruna bıraksaydım ne değişirdi ki sanki? Belki daha az sevilirdim, ilgi çekici olmazdım belki. Belki biraz daha bönce tüketirdim hayatımı. Fakat şimdi, yetmiş yaşına geldikten sonra hepsi bir benim için. Biranızı için. Zaman geçti. Her şey bu ovaya yayılıp duran kentler gibi çoğaldı."
Yaşamım kısa bir yaşam olmadı. Ama ondan hatırlayacağım çok az şey kaldı geriye. Hemen hemen şu sırada anlattığım kadar bir şey. Küller... Yaşamdan artakalan küller.
Oradan yurduma döndüm. Sonra gene oralara gittim. Gene oralardaydım. Ardından gene doğup büyümüş olduğum kente. Böylece sürdü durdu bu.
Böylece yaşamım tuhaf bir yaşam oldu. Yaşadığımız dünyada, tuhaf olmayan yaşam var mıydı?
Son yıllarımı orada kalarak mı geçirdim, yoksa yeniden evimin bulunduğu yere dönmüş müydüm? Bunu açık seçik hatırlamıyorum.
Kendi kentime döndüğümde değişen hiçbir şey olmadığını hayal meyal hatırlıyorum. Gençlik yıllarında aklımı dolduran sorular kimi zaman kafamın içinde silikleşti; kimi zaman da yeniden belleğime baskın vermek istediler. Fakat bulabildiğim karşılıklar hemen hemen hep aynıydı. Orada ya da burada bulunmak insana sınırlan olmayan sonsuz bir genişlikle olanaklar sunuyormuş gibiydi; öte yandansa başınızı biraz çevirip baktığınızda duvarlarla çevrili dar bir alanda dönüp durduğunuzu görüyordunuz:
Kendi hapishanenizdeydiniz.
Böylece yıllar geçti. Her şey hemen hemen aynı kaldı.
24
Bütün bu gençlik yıllarımı kaplayan, iyice anlamlandıramadığım bir şey vardı: Hafif bir korku, zaman zaman artan, zaman zaman da azalan bir tedirginlik, bir yerini bulamamıştık boğuntusu, belki de daha başka bir şey, yere sağlamca basamamaktan gelen bir güvensizlik, tuhaf bir tekil yabancılık duygusu, sinemada bulunduğum sürede benden uzaklaşan bir bunaltı. Her şey bunun çevresinde döneniyordu, zaman zaman duyduğum hafif başdönmeleri de, bulantılar da, bazen ruhumu kaplayan acelecilik de, tutkular da, hepsi. Öyle sanıyordum ki, başka bir yaşam gerekliydi bana. İlerde yaşanacak ya da geçmişte yaşanmış. Bu yüzden pek çok düş görüyordum. Öyle sanıyordum ki düşlerimi dolduran iğretilemeler, başka bir hayattan gelmeseler de, cılız varlığımı gene de başka dünyaların eşiğine değin sürüklüyorlardı. Uykulu bir dünya, gerçekten kopan varlığın başdönmeleriyle üzerinde dolandığı imgesel bir boşluk.
Tünel geçidinin alacalı aydınlığında, Sokrates'in temizleyici dükkânı ile Kohen Kardeşlerin kitabevlerinin önünden geçerek alana çıktım. Güneşli bir kasım günüydü. İstiklal Caddesi'ne çıkmak için yolumu uzatıyordum. Güneş tedirginliklerimi azaltıyor, belirli bir güven duygusu veriyordu bana. Bütün o eski hanların, geçitlerin önlerinden geçerek güneşin tadını çıkaracaktım. Sabahın on birine yaklaşan vakitlerde, tenha Beyoğlu'nun kendine özgü tadını: Sevişme sonrası tatlar gibi bir tattı bu. Kaldırımlar suyla yıkanmışlardı.
45
Tokatlayan Oteli’nin caddenin önündeki geniş vitrinli kahvesi, durgun, alacakaranlık, ölgündür. İçinde birkaç yaşlı kişi oturuyordur, donmuş balıklar gibi.
58
Beyaz giysileriyle, geceleri, körlerin sokaklarında ulaştıkları Bizans! Zaman orada o kadar uzundu ki. Geceler cinayete varan tutkuyu taşıyordu içinde. Gündüzler, bir körün yürüyüşü gibi bakışsızdı. Gecenin siyah kılıfını üzerine çeker gibi, kabullenişin örtüsünü çekmek gerekiyordu üzerine, yaşam seni solgun bir görüntü haline getirecek olsa da.
Kendi Evine Varamamak'dan
29
Amaçsız bir geziydi çıktığım. Güneş altında yürümek istiyordum. Evdeki yazı masasını terketmedikce gün daha zor geçiyor. Öğleden önce yapılan bu yürüyüşler günün daha kedersiz geçmesine yardım ediyor. Çok derin olmasa da bir kedere dalıp gitmek hiç de iyi değil. Oysa 'hiçbir keder yok işte' diye düşünürüm. Ama büsbütün amaçsız değil bu gezintiler. Açıkça anlaşılıyor ki günün kederinden uzaklaşmak amacını taşıyor. Güneş de bu amacı kolaşlaştırıyor; kederden uzaklaşmaya yardım ediyor. Böylece derin sorunlara, ikilemlere düşmeksizin yaşıyorum.
"Sessiz Sokak" gibi bir yere rastlayınca öz-varlığımı bulduğumu hissediyorum diye not etmeyeceğim buraya. Çok kullanılmış bir deyimdir bu öz-varlığını ya da "kendini bulmak." Birşey bulmuş değilim. Amacım o değil. İnsan eğreti dokunuşlarla yaşadığı kendine büsbütün yabancı bir ülkede kendi varlığını nasıl bulabilir? O güne kadar görmediği bir sokağa rastlamaktan mutluluk duysa da. Düşlerimde kendi evimi anyonun. Kendi evime varmak amacım. O ev artık yokluğa kanşmış olsa da.
30
(Düşlerde ne güneş doğar, ne de karanlık büsbütün bastırır. Gri, anlamsız, gözkamaştırmayan bir ışık vardır. Batıcı olmayan bir ışık.)
31
Kuşkusuz aşk bu. Bir gece uykuda bastıran bir düşle dönüp gelirse, "çığlık çığlığa uyanırsam" çaresiz kalacağım. "Varlığımın bir hiç olduğunu kavradım" gibi felsefi düşüncelerden uzat tutayım bilincimi. O satırlar kitap sayfaları arasında kalsın. Ama o zaman ne kalmış olacak ki elimde? En korkunç düşler de dönüp gelen yitirilmiş şeylerin bilince ulaşması değil mi? En korkuncu düşler değil mi?
62
Uykunun içinde neden kentlerin merkezlerinin az çok batakhaneye dönüştüğünü anlıyordum. Batakhaneleşme, insanın öz isteklerine doğru yol almaktan başka bir şey değildi.
75
Güner Sümer, öldükten sonra -bir iki yıl- tiyatrolarda çalışmak üzere yaşamın içine geldi. Öldüğünü bilmiyor gibiydi; Biz de ona öldüğünden söz etmedik. Ben de. Çok dikkatliydim. Daha çok işiyle uğraşıyordu. Oldukça sessizdi. Onu bu haliyle daha önceki rüyalarımda da görmüştüm. Ama bu rüyalar silinip gitmişİ üzerinde durmadığım -uyandıktan sonra anımsamadığım- rüyalardı. Ama bu durumun bir düşler zinciri olduğunu gene düşüm içinde anlıyordum. Şimdi gördüklerim önceki rüyalarımda da yaşamış olduğum şeylerdi: Hepsi birbirine ekleniyordu; yıllardır, uykularımın içinde birbirlerini sürüklüyorlardı.
91
"Ah, bu her şeyi akılla kavramak isteme hastalığı," dedi yaşlı adam. "Çağdaş hastalık. Eskiden bu kadar yaygın değildi bu davranış. Trenler kentleri bağlamıyordu daha birbirine. Düz ovada yayılmış küçük kasabalar vardı. Bir kasaba bile denemezdi onlara. En çok bir araba -yaylı bir araba- bağlardı onları birbirine. Sakin, dümdüz ova, çiftliklerinde yaşayan tutkulu insanlar. Doğanın içine yayılmış duygular. Sakin, dingin bir yaşam." Birasını ağır ağır içiyordu. "Beni yanlış anlamayın. Epeyce bir zaman ben de araştırmaların ardı sıra koştum."
"Demiryolları yeni yeni kuruluyordu o süre. Sağlam, bilek kalınlığında raylar üzerinde yuvarlanacak vagonları görebilmek için sabırsızlanıyorduk. Kömür dumanı sardı her yanı. Komşu ülkelerden, makine alanındaki ilerlemelerle ilgili haberler doldurdu gazeteleri. Tutkulu bir 'sosyalist' olarak sokak çatışmalarına bile katıldım. Amaçlanan şeyin altında, çok geniş bir rastlantılar alanı da olduğunu sezmiyor değildim. Böyle umuttan umutsuzluğa yuvarlanıyor, sonra yeniden değişiyordum. Bir elimi yaşamdan çekmedim. Ama iyi ki öyle de yapmışım. Yaşanan ne olursa olsun, evlenmeler, kahvelerdeki yaşam, arkadaşlar, metresler, yolculuklar, şık giyinmeye özenmeler, politikaya bulaşma, içki, zaman zaman gösteriş sevme, oluşan bu kentin büyük salonlarında görülme... Ama her şeyi oluruna bıraksaydım ne değişirdi ki sanki? Belki daha az sevilirdim, ilgi çekici olmazdım belki. Belki biraz daha bönce tüketirdim hayatımı. Fakat şimdi, yetmiş yaşına geldikten sonra hepsi bir benim için. Biranızı için. Zaman geçti. Her şey bu ovaya yayılıp duran kentler gibi çoğaldı."
Yaşamım kısa bir yaşam olmadı. Ama ondan hatırlayacağım çok az şey kaldı geriye. Hemen hemen şu sırada anlattığım kadar bir şey. Küller... Yaşamdan artakalan küller.
Oradan yurduma döndüm. Sonra gene oralara gittim. Gene oralardaydım. Ardından gene doğup büyümüş olduğum kente. Böylece sürdü durdu bu.
Böylece yaşamım tuhaf bir yaşam oldu. Yaşadığımız dünyada, tuhaf olmayan yaşam var mıydı?
Son yıllarımı orada kalarak mı geçirdim, yoksa yeniden evimin bulunduğu yere dönmüş müydüm? Bunu açık seçik hatırlamıyorum.
Kendi kentime döndüğümde değişen hiçbir şey olmadığını hayal meyal hatırlıyorum. Gençlik yıllarında aklımı dolduran sorular kimi zaman kafamın içinde silikleşti; kimi zaman da yeniden belleğime baskın vermek istediler. Fakat bulabildiğim karşılıklar hemen hemen hep aynıydı. Orada ya da burada bulunmak insana sınırlan olmayan sonsuz bir genişlikle olanaklar sunuyormuş gibiydi; öte yandansa başınızı biraz çevirip baktığınızda duvarlarla çevrili dar bir alanda dönüp durduğunuzu görüyordunuz:
Kendi hapishanenizdeydiniz.
Böylece yıllar geçti. Her şey hemen hemen aynı kaldı.
Charle Bukowski
Kaptan Yemeğe Çıktı ve Tayfalar Gemiyi Ele Geçirdi’den
25
Yaşlı bir osuruk olarak gidip ceketimi almanın iyi olacağma karar verdim. Dördüncü kattan yürüyen merdivene bindim. Kim icat etti yürüyen merdiveni? Delilik diye buna derim. Yürüyen merdivenlerde ve asansörlerde çıkıp inen insanlar, araba süren insanlar, garaj kapılarını uzaktan kumanda ile açan insanlar. Sonra yağları eritmek için jimnastik salonlarına gidilir. 4.000 yıl sonra bacaklarımız olmayacak, ördeklere benzeyeceğiz. Bütün türler kendilerini yok ederler. Dinozorların sonu da böyle oldu. Canlı namına ne varsa yediler, sonra birbirlerini yemeye başladılar ve sonunda tek dinozor kaldı ve o orospu çocuğu da açlıktan öldü.
53
Gömleğe ihtiyacım vardı. Gömleklere baktım. Bir tane bile bulamadım. Gerizekalılar tarafından tasarlanmışlardı sanki.
55
Bazen hepimiz bir filme hapsolmuşuz hissine kapılıyorum. Repliklerimizi biliyoruz, nereye doğru yürüyeceğimizi biliyoruz, nasıl oynayacağımızı biliyoruz, sadece kamera yok.
114
Yürürken bir gencin bana doğru koştuğunu gördüm. Bunun ne anlama geldiğini biliyordum. Önümü kesti.
“Afedersiniz”, dedi. “Siz Charles Bukowski misiniz?”
“Charles Darwin”, dedim ve yanından geçip yürüdüm.
Hollywood’dan
21
“Et yeme” dedi Sarah, “kekten de yeme, şekeri fazla.”
Tanrılar Sarah’yı ömrümü on yol uzatsın diye yollamışlardı.
22
Modard köşesinden yavaşça öksürdü ve biz birer bardak şarap daha aldık. Her şey mükemmeldi. Hayat güzeldi. Onların küçük dünyasında yapman gereken tek şey, yazar, sanatçı, veya dansçı olmaktı; o zaman istersen ayakta dikilir, istersen gezinir, nefes alıp verir, şarap içer ve ne olduğunu biliyormuş gibi bir hava takınırdın.
25
Jon-Luc durmuyordu. Karanlık görünüp, Dahi'yi oynuyordu. Belki de Dahi'ydi. Kıskançlığa kapılmak istemiyordum. Ama okul hayatım boyunca bezmiştim Dahi'lerden: Shakespeare, Tolstoy, Ibsen, G.B. Shaw, Çehov, bütün o can sıkıcı tipler. Sonra daha da kötüsü, Mark Twain, Hawthorne, Bronte kardeşler, Dreiser, Sinclair Lewis, çimento gibi yapışıyorlardı insanın üstüne, bir süre sonra kurtulma isteği duyuyordunuz, kuralcı aile büyüklerinden farksızdılar, işkence için kullanılsalar ölüler bile bülbül gibi salardı.
71
-Her şeye tek cevabın var: İçki
-Hayır, o benim hiçbir şeye cevabım.
113
İnsanoğluna gerekli üç şey: İnanç, alıştırma ve şans.
123
Yüzünde büyüleyici bir tebessüm vardı, gözleri baktığı insanların röntgenini çekiyordu sanki.
131
İnsanlar ilginç değildi. Belki de ilginç olmaları gerekmiyordu. Hayvanlar, kuşlar, böcekler ilginçti. Anlayamıyordum.
153
Saatlerini, hatta yıllarını başka biri olmaya çalışarak geçirmek insana bir şey yapardı mutlaka. Kendin olmaya çalışmak bile yeterince güçken sen olmayan biri olmak için çaba sarfettiğini düşün. Sonra sen olmayan başka biri olmak için. Ve sonra başka biri olmak için. Önceleri heyecan verebilirdi insana. Ama bir süre sonra, bir düzine kadar değişik insan olduktan sonra, kim olduğunuzu hatırlamakta güçlük çekebilirdiniz, hele kendi cümlelerinizle konuşmak zorundaysanız.
160
Hipodromuma döndüm. Bazen benim burda ne işim var diye düşünürüm. Bazen bilirim. Birincisi, kalabalık bir insan topluluğunu en kötü halinde izleme olanağı buluyordum ki bu bana insanlığın kimlerden müteşekkil olduğunu hatırlatıyordu. Açgözlülüğü, korkuyu, öfkeyi, her şeyi apaçık görüyordum...
Derin hakikatlerin, yazmanın, resim yapmanın sırrı sadeliktir. Hayat sadeliğiyle derindir. Sanırım hipodrom bendeki bu bilinci canlı yuyutor.
166
Film bitmişti, yakında gösterime girecekti. Eleştirmenler eleştirecekti. Ama çok fazla film yapılıyordu, durmaksızın. Seyirci o kadar çok film görüyordu ki artık yargılama yeteneğini kaybetmişti, işin kötüsü, eleştirmenler de aynı durumdaydı.
185
Gösteri dünyasında olmamak daha iyi değil miydi? Hayır hayır. Kim bahçıvan veya taksi şoförü olmak ister ki? Veya vergi danışmanı? Hepimiz sanatçı değil miyiz? Zihinlerimiz daha fazlasını istemiyor mu? Böyle acı çekmek öyle acı çekmekten iyidir. En azından daha şık duruyordu.
Shakespeare Bunu Asla Yapmazdı
11
Bu kız beni sıkan her şeyden haz duyuyor, benim haz duyduğum her şeyden sıkılıyordu. İdeal bir çifttik. Aramızda tahammül edilebilir ve tahammül edilemez mesafe sayesinde sürdürebiliyorduk ilişkimizi. Her gün –ve gece- tekrar karşı karşıya geliyorduk, hiçbir şeyi çözümleyememiş ve çözümleme umudu olmaksızın. Mükemmeliyet.
41
İnsanların çoğunu ilgilendiren şeyler beni hiç ilgilendirmiyordu. Küçük bir liste yapabilirim sizin için: topluca dans etmek, şeytan arabaları, hayvanat bahçesi ziyaretleri, piknikler, yıldız rasathaneleri, televizyon, cenazeler, düğünler, partiler, basketbol maçları, otomobil yarışları, şiir dinletileri, müzeler, raliler, protesto gösterileri, çocuk oyunları, büyük oyunları... Plajlar, yüzmek, kaymak, Noel, Temmuzun dördü, rock, dünya tarihi, uzay araştırmaları, ev köpekleri, katedraller ve Büyük Sanat Eserleri beni ilgilendirmiyor.
48
“Dinle, rock gruplarından daha çok müşteri çekiyorsun, seni her Perşembe, Cuma ve Cumartesi istiyorum,” demişti. Bir parçanın her dinleyişle biraz daha güzelleşebileceğini, ama şiirin her dinleyişle kötüleşeceğini idrak edemiyordu.
78
-Hayat yaşamaya değer mi sizce?
-Yüzüme tuttuğun şu mikrofonla hayır, hıyar...
-Kadınlardan nefret ediyor musunuz?
-Çocuklardan nefret ettiğim kadar değil.
-Hayatın anlamı nedir sizce?
-Olumsuzluk.
-Peki mutluluk?
-Mastürbasyon.
-Ya hayatın özü?
-Yüzde elli indirimli satışlar.
107
Televizyon, çocukların ve kilisenin tuttuğundan daha çok sayıda uyumsuz çifti birlikte tutuyor.
143
iki erkek terörist kendilerini kaçıran
üç kadın teröristi düzüyorlar mıydı
acaba? en soylu davranış bu
olurdu. ideoloji cinselliğe karşı
değildi çünkü. tek iyi yanı da
buydu zaten.
25
Yaşlı bir osuruk olarak gidip ceketimi almanın iyi olacağma karar verdim. Dördüncü kattan yürüyen merdivene bindim. Kim icat etti yürüyen merdiveni? Delilik diye buna derim. Yürüyen merdivenlerde ve asansörlerde çıkıp inen insanlar, araba süren insanlar, garaj kapılarını uzaktan kumanda ile açan insanlar. Sonra yağları eritmek için jimnastik salonlarına gidilir. 4.000 yıl sonra bacaklarımız olmayacak, ördeklere benzeyeceğiz. Bütün türler kendilerini yok ederler. Dinozorların sonu da böyle oldu. Canlı namına ne varsa yediler, sonra birbirlerini yemeye başladılar ve sonunda tek dinozor kaldı ve o orospu çocuğu da açlıktan öldü.
53
Gömleğe ihtiyacım vardı. Gömleklere baktım. Bir tane bile bulamadım. Gerizekalılar tarafından tasarlanmışlardı sanki.
55
Bazen hepimiz bir filme hapsolmuşuz hissine kapılıyorum. Repliklerimizi biliyoruz, nereye doğru yürüyeceğimizi biliyoruz, nasıl oynayacağımızı biliyoruz, sadece kamera yok.
114
Yürürken bir gencin bana doğru koştuğunu gördüm. Bunun ne anlama geldiğini biliyordum. Önümü kesti.
“Afedersiniz”, dedi. “Siz Charles Bukowski misiniz?”
“Charles Darwin”, dedim ve yanından geçip yürüdüm.
Hollywood’dan
21
“Et yeme” dedi Sarah, “kekten de yeme, şekeri fazla.”
Tanrılar Sarah’yı ömrümü on yol uzatsın diye yollamışlardı.
22
Modard köşesinden yavaşça öksürdü ve biz birer bardak şarap daha aldık. Her şey mükemmeldi. Hayat güzeldi. Onların küçük dünyasında yapman gereken tek şey, yazar, sanatçı, veya dansçı olmaktı; o zaman istersen ayakta dikilir, istersen gezinir, nefes alıp verir, şarap içer ve ne olduğunu biliyormuş gibi bir hava takınırdın.
25
Jon-Luc durmuyordu. Karanlık görünüp, Dahi'yi oynuyordu. Belki de Dahi'ydi. Kıskançlığa kapılmak istemiyordum. Ama okul hayatım boyunca bezmiştim Dahi'lerden: Shakespeare, Tolstoy, Ibsen, G.B. Shaw, Çehov, bütün o can sıkıcı tipler. Sonra daha da kötüsü, Mark Twain, Hawthorne, Bronte kardeşler, Dreiser, Sinclair Lewis, çimento gibi yapışıyorlardı insanın üstüne, bir süre sonra kurtulma isteği duyuyordunuz, kuralcı aile büyüklerinden farksızdılar, işkence için kullanılsalar ölüler bile bülbül gibi salardı.
71
-Her şeye tek cevabın var: İçki
-Hayır, o benim hiçbir şeye cevabım.
113
İnsanoğluna gerekli üç şey: İnanç, alıştırma ve şans.
123
Yüzünde büyüleyici bir tebessüm vardı, gözleri baktığı insanların röntgenini çekiyordu sanki.
131
İnsanlar ilginç değildi. Belki de ilginç olmaları gerekmiyordu. Hayvanlar, kuşlar, böcekler ilginçti. Anlayamıyordum.
153
Saatlerini, hatta yıllarını başka biri olmaya çalışarak geçirmek insana bir şey yapardı mutlaka. Kendin olmaya çalışmak bile yeterince güçken sen olmayan biri olmak için çaba sarfettiğini düşün. Sonra sen olmayan başka biri olmak için. Ve sonra başka biri olmak için. Önceleri heyecan verebilirdi insana. Ama bir süre sonra, bir düzine kadar değişik insan olduktan sonra, kim olduğunuzu hatırlamakta güçlük çekebilirdiniz, hele kendi cümlelerinizle konuşmak zorundaysanız.
160
Hipodromuma döndüm. Bazen benim burda ne işim var diye düşünürüm. Bazen bilirim. Birincisi, kalabalık bir insan topluluğunu en kötü halinde izleme olanağı buluyordum ki bu bana insanlığın kimlerden müteşekkil olduğunu hatırlatıyordu. Açgözlülüğü, korkuyu, öfkeyi, her şeyi apaçık görüyordum...
Derin hakikatlerin, yazmanın, resim yapmanın sırrı sadeliktir. Hayat sadeliğiyle derindir. Sanırım hipodrom bendeki bu bilinci canlı yuyutor.
166
Film bitmişti, yakında gösterime girecekti. Eleştirmenler eleştirecekti. Ama çok fazla film yapılıyordu, durmaksızın. Seyirci o kadar çok film görüyordu ki artık yargılama yeteneğini kaybetmişti, işin kötüsü, eleştirmenler de aynı durumdaydı.
185
Gösteri dünyasında olmamak daha iyi değil miydi? Hayır hayır. Kim bahçıvan veya taksi şoförü olmak ister ki? Veya vergi danışmanı? Hepimiz sanatçı değil miyiz? Zihinlerimiz daha fazlasını istemiyor mu? Böyle acı çekmek öyle acı çekmekten iyidir. En azından daha şık duruyordu.
Shakespeare Bunu Asla Yapmazdı
11
Bu kız beni sıkan her şeyden haz duyuyor, benim haz duyduğum her şeyden sıkılıyordu. İdeal bir çifttik. Aramızda tahammül edilebilir ve tahammül edilemez mesafe sayesinde sürdürebiliyorduk ilişkimizi. Her gün –ve gece- tekrar karşı karşıya geliyorduk, hiçbir şeyi çözümleyememiş ve çözümleme umudu olmaksızın. Mükemmeliyet.
41
İnsanların çoğunu ilgilendiren şeyler beni hiç ilgilendirmiyordu. Küçük bir liste yapabilirim sizin için: topluca dans etmek, şeytan arabaları, hayvanat bahçesi ziyaretleri, piknikler, yıldız rasathaneleri, televizyon, cenazeler, düğünler, partiler, basketbol maçları, otomobil yarışları, şiir dinletileri, müzeler, raliler, protesto gösterileri, çocuk oyunları, büyük oyunları... Plajlar, yüzmek, kaymak, Noel, Temmuzun dördü, rock, dünya tarihi, uzay araştırmaları, ev köpekleri, katedraller ve Büyük Sanat Eserleri beni ilgilendirmiyor.
48
“Dinle, rock gruplarından daha çok müşteri çekiyorsun, seni her Perşembe, Cuma ve Cumartesi istiyorum,” demişti. Bir parçanın her dinleyişle biraz daha güzelleşebileceğini, ama şiirin her dinleyişle kötüleşeceğini idrak edemiyordu.
78
-Hayat yaşamaya değer mi sizce?
-Yüzüme tuttuğun şu mikrofonla hayır, hıyar...
-Kadınlardan nefret ediyor musunuz?
-Çocuklardan nefret ettiğim kadar değil.
-Hayatın anlamı nedir sizce?
-Olumsuzluk.
-Peki mutluluk?
-Mastürbasyon.
-Ya hayatın özü?
-Yüzde elli indirimli satışlar.
107
Televizyon, çocukların ve kilisenin tuttuğundan daha çok sayıda uyumsuz çifti birlikte tutuyor.
143
iki erkek terörist kendilerini kaçıran
üç kadın teröristi düzüyorlar mıydı
acaba? en soylu davranış bu
olurdu. ideoloji cinselliğe karşı
değildi çünkü. tek iyi yanı da
buydu zaten.
23 Şubat 2009
Bertold Brecht
Epik Tiyatro’dan
35
Bir sanat yapıtında bilgi adına ne bulunuyorsa, hepsinin sanat potasında düpedüz eritilmesi gerekir. Sanat yapıtında değerlendirilen -bu bilgilerin vereceği haz, sanatsal hazdan ayrı nitelik taşımayacaktır. Söz konusu bilgiler bilim zevkini gidermese bile, büyük buluşlar çağı sayılan günümüzde sanat yapıtlarının insana haz verebilmesi için, olay ve nesnelerin derinlerine inme ve dünyayı denetim altına alma yolunda bir eğilimin bu yapıtlarda varlığı zorunludur.
43
Dramatik Tiyatro'da
Eylemlerle çalışılır.
Seyirci sahnedeki aksiyona karıştırılır.
Seyircinin etkinliği (aktivitesi) harcanıp tüketilir.
Seyircide birtakım duyguların uyanması sağlanır.
Seyirciye bir yaşantı sunulur.
Seyirci olaya karıştırılır.
Telkinle iş görülür
Seyircinin duygulan olduğu gibi ahkonur.
Seyirci, sahnedeki olayın or tasında, olayla bir özdeşleşme içindedir.
İnsanın bilinen bir yaratık olduğu varsayımı benimsenir.
İnsan hiç değişmez.
Seyircinin ilgisi, oyunun sonu üzerinde toplanır.
Her sahne bir ötekisi için vardır.
Organik bir büyüme.
Olaylar düz bir çizgi üzerinde gelişir.
Olayların akışı evrimsel bir zorunluğu içerir.
İnsan durağan bir nitelik taşır.
Düşünce varoluşu yönetir.
Duygu egemendir.
Epik Tiyatro’da
Anlatıya başvurulur.
Seyirci gözlemleyici olarak tutulur.
Seyircinin etkinliği (aktivitesi) uyarılır.
Seyircinin birtakım yargılara varması sağlanır.
Seyirciye bir dünya görüşü iletilir.
Seyirci olay karşısında tutulur.
Kanıtlarla çalışılır.
Duyguları ileriye götürülerek seyircinin birtakım bilgilere ulaşması sağlanır.
Seyirci, sahnedeki olayın karşısında, olayı inceler durumdadır.
İnsan inceleme konusu yapılır.
İnsan değişir ve değiştirir.
Seyircinin ilgisi, oyunun yürüyüşü üzerine çekilir.
Her sahne kendisi için vardır.
Montaj tekniği
Olaylar eğriler çizer.
Olaylar sıçramalıdır.
İnsan oluşum süreci içinde verilir.
Toplumsal varoluş düşünceyi yönetir.
Us egemendir.
83
Sahne ile seyirci arasındaki ilişki özdeşleşme temeline dayandı mı, seyircinin bütün görebildiği, özdeşleştiği kahramanın görebildiği kadardır. Beri yandan, sahnede sergilenen durumlar karşısında, seyirci, sahnedeki hava'mn kendisine izin verdiği duygu ve heyecanlara kapılabilir ancak. Seyircinin algı, duygu ve bilgileri sahnede devinen kişilerinkiyle aynı düzeyde tutulur. Sahne seyircilere telkin yoluyla sunulmayacak duygu ve heyecanlan pek üretemez, algı ve bilgiler iletemez.
201
Y-efekti, seyircinin özdeşleşmeye dayanan onaylayıcı tutumunu, eleştirel tutuma dönüştürür. Eski bir alışkanlık gereği, eleştirel tutuma olumsuz gözle bakılır daha çok. Eleştirel tutumu, bazı kişiler, bilimsel tutumu sanatsal tutumdan ayıran bir ölçüt diye alır. Bu gibileri, seyircilerin itirazlara kalkmasını ve oyunla kendisi arasına bir uzaklık koymasını, sanat yapıtlarından duyulacak hazla bağdaştıramaz.
35
Bir sanat yapıtında bilgi adına ne bulunuyorsa, hepsinin sanat potasında düpedüz eritilmesi gerekir. Sanat yapıtında değerlendirilen -bu bilgilerin vereceği haz, sanatsal hazdan ayrı nitelik taşımayacaktır. Söz konusu bilgiler bilim zevkini gidermese bile, büyük buluşlar çağı sayılan günümüzde sanat yapıtlarının insana haz verebilmesi için, olay ve nesnelerin derinlerine inme ve dünyayı denetim altına alma yolunda bir eğilimin bu yapıtlarda varlığı zorunludur.
43
Dramatik Tiyatro'da
Eylemlerle çalışılır.
Seyirci sahnedeki aksiyona karıştırılır.
Seyircinin etkinliği (aktivitesi) harcanıp tüketilir.
Seyircide birtakım duyguların uyanması sağlanır.
Seyirciye bir yaşantı sunulur.
Seyirci olaya karıştırılır.
Telkinle iş görülür
Seyircinin duygulan olduğu gibi ahkonur.
Seyirci, sahnedeki olayın or tasında, olayla bir özdeşleşme içindedir.
İnsanın bilinen bir yaratık olduğu varsayımı benimsenir.
İnsan hiç değişmez.
Seyircinin ilgisi, oyunun sonu üzerinde toplanır.
Her sahne bir ötekisi için vardır.
Organik bir büyüme.
Olaylar düz bir çizgi üzerinde gelişir.
Olayların akışı evrimsel bir zorunluğu içerir.
İnsan durağan bir nitelik taşır.
Düşünce varoluşu yönetir.
Duygu egemendir.
Epik Tiyatro’da
Anlatıya başvurulur.
Seyirci gözlemleyici olarak tutulur.
Seyircinin etkinliği (aktivitesi) uyarılır.
Seyircinin birtakım yargılara varması sağlanır.
Seyirciye bir dünya görüşü iletilir.
Seyirci olay karşısında tutulur.
Kanıtlarla çalışılır.
Duyguları ileriye götürülerek seyircinin birtakım bilgilere ulaşması sağlanır.
Seyirci, sahnedeki olayın karşısında, olayı inceler durumdadır.
İnsan inceleme konusu yapılır.
İnsan değişir ve değiştirir.
Seyircinin ilgisi, oyunun yürüyüşü üzerine çekilir.
Her sahne kendisi için vardır.
Montaj tekniği
Olaylar eğriler çizer.
Olaylar sıçramalıdır.
İnsan oluşum süreci içinde verilir.
Toplumsal varoluş düşünceyi yönetir.
Us egemendir.
83
Sahne ile seyirci arasındaki ilişki özdeşleşme temeline dayandı mı, seyircinin bütün görebildiği, özdeşleştiği kahramanın görebildiği kadardır. Beri yandan, sahnede sergilenen durumlar karşısında, seyirci, sahnedeki hava'mn kendisine izin verdiği duygu ve heyecanlara kapılabilir ancak. Seyircinin algı, duygu ve bilgileri sahnede devinen kişilerinkiyle aynı düzeyde tutulur. Sahne seyircilere telkin yoluyla sunulmayacak duygu ve heyecanlan pek üretemez, algı ve bilgiler iletemez.
201
Y-efekti, seyircinin özdeşleşmeye dayanan onaylayıcı tutumunu, eleştirel tutuma dönüştürür. Eski bir alışkanlık gereği, eleştirel tutuma olumsuz gözle bakılır daha çok. Eleştirel tutumu, bazı kişiler, bilimsel tutumu sanatsal tutumdan ayıran bir ölçüt diye alır. Bu gibileri, seyircilerin itirazlara kalkmasını ve oyunla kendisi arasına bir uzaklık koymasını, sanat yapıtlarından duyulacak hazla bağdaştıramaz.
Mutlu Parkan
Sinema Estetiği ve Godard’dan
91
Çalışmanın bütününden de çıkartılabilceği gibi Godard'ın sineması iki düzlemde getirdiği yeniliklerle, sinemada iki dönüm noktasını oluşturmaktadır. Birinci düzlem gerçekçilik anlayışında ifadesini bulur. Burada anahtar düşünce şudur "Fotoğraf realitenin yansıması değil fakat yansımanın realitesidir." Yani, bir görünüş (apparence) olan yaşamın taklidine dayalı bir sinema yaşam realitesini ya da yaşamı yönlendiren Kanuniyetleri sunmaz, sunamaz.
Bu nedenle Godard, sinemada taklide dayalı gerçekçilik anlayışı yerine, eleştiriye ve sorgalamaya dayalı bir gerçekçilik anlayışını getirir.
Bu noktayla diyalektik bir bağıntı içinde olan ikinci düzlem, estetik uygulamada belirir. Griffith'ten beri yerleşmiş olan klasik sinemanın estetik öğeleri Godard tarafından tersyüz edilmiştir. Godard'ın sinemasındaki estetik uygulama düzleminde beliren dönüşümler şu şekilde özetlenebilir: Öykü çoğu zaman kesintiye uğratılır. Bu, kimi zaman "Hayatın Yaşamak"ta olduğu gibi ara-yazılarla, kimi zaman da, "Jandarmalar"da, "Çinli Kız"da, "Her Şey Yolunda"da ya da "Evli Bir Kadın"da olduğu gibi öyküyle dolaylı ilişkisi olan bir sekansın araya sokulmasıyla gerçekleştirilir. Kimi zaman öykü hiç yoktur. Örneğin, Bilmenin Tadı'nda iki oyuncu siyah bir fon üzerinde birbuçuk saat süreyle tartışırlar. Belirli bir öykünün pek fazla kesintiye uğramadan anlatıldığı filmler ise genellikle "tür" parodisidir. Örneğin, "Serseri Aşıklar" ve "Çete Dışında" Amerikan "kara filmler" türünün birer parodisidirler.
Estetik uygulama düzleminde bir diğer önemli öge olan oyunculuk da Godard sinemasında klasik sinemadan farklıdır. Godard filmlerinin oyuncuları, rollerim "canlandırmaktan daha çok "gösterirler". Yani rollerin oynarken, sık sık "kendileri olarak" da seyirciyle iletişim kurarlar.
Görsel malzemenin diğer öğelerinden ışık, tür filmlerinin parodisi olan filmlerinin dışında "Serseri Aşıklar", "Çete Dışında" tam aydınlatma şeklinde kullanılır.
92
Mekânların kullanımında ise Godard doğal-doğal olmayan ayrımı yapmaz. Sokaklar, kahveler, kırlar, evler olduğu kadar düzenlenmiş mekânlar da Godard sinemasanda yer alırlar. Benzer bir şekilde ses kullanımında da doğal ses ve doğal olmayan ses (müzik) açısından esnek bir uygulama söz konusudur. Burada klasik sinemadan farklı olarak seslerin karşıt kullanımı önemli bir estetik işlev görür. Bu aykırılık ya seslerin görüntüyle çatışma yaratmasından ya da örneğin bir Bach partisyonundaki bir cümlenin eksik ya da kesintili olarak verilmesiyle elde edilir.
Esasen estetik düzlemde bütün sinematografik öğeler klasik sinemadaki "uyum" ilkesinin karşıtı olacak şekilde kullanım alam bulurlar. Senaryonun, doğaçlamaya açık kuruluşundan, oyuncuların "özgür" oyunlarına, renklerin doğal-dışılığından (parlak mavi, parlak kırmızı) ses - aksiyon çatışmasına kadar bütün estetik öğeler Godard'm sinemasında, klasik sinemadan farklı bir kullanımın açık göstergeleridirler. Ancak bu farlılık biçimsel bir farklılık olmayıp, gerçeğin farklı bir kavaranışının sunumunda ortaya çıkan güçlüklerin aşılmasına hizmet eden yenilikler bütünüdür.
Tematikler açısından özetlenecek olursa, Godard'ın sineması, meta üretimine dayalı toplumsal örgütlenmenin köklü bir eleştirisini -bizatihi bu örgütlenmenin en önemli iletişim aracı sinema da içinde olmak üzere- getiren temalardan oluşur. Yabancılaşma, tüketim çılgınlığı, evlilik kurumunun çöküşü, kadın-erkek ilişkilerinde çarpıklık, doğal çevrenin tahribatı, kadının metalaşması ve fahişelik, başta sevgi olmak üzere insani duyguların yitirilişi...Bütün bunlar toplumun örgütlenme biçiminin ekonomik ve sosyal düzlemdeki köklü bir eleştirisiyle ortaya konur.
Denebilir ki burjuva toplumunun realitesinin kavranışı ve sunuluşunda getirdiği yepyeni "gerçekçilik" anlayışıyla, bu sosyo-ekonomik yapının böylesine köklü bir eleştirisini bütün filmografisiyle getiren bir başka yönetmen daha yoktur.
91
Çalışmanın bütününden de çıkartılabilceği gibi Godard'ın sineması iki düzlemde getirdiği yeniliklerle, sinemada iki dönüm noktasını oluşturmaktadır. Birinci düzlem gerçekçilik anlayışında ifadesini bulur. Burada anahtar düşünce şudur "Fotoğraf realitenin yansıması değil fakat yansımanın realitesidir." Yani, bir görünüş (apparence) olan yaşamın taklidine dayalı bir sinema yaşam realitesini ya da yaşamı yönlendiren Kanuniyetleri sunmaz, sunamaz.
Bu nedenle Godard, sinemada taklide dayalı gerçekçilik anlayışı yerine, eleştiriye ve sorgalamaya dayalı bir gerçekçilik anlayışını getirir.
Bu noktayla diyalektik bir bağıntı içinde olan ikinci düzlem, estetik uygulamada belirir. Griffith'ten beri yerleşmiş olan klasik sinemanın estetik öğeleri Godard tarafından tersyüz edilmiştir. Godard'ın sinemasındaki estetik uygulama düzleminde beliren dönüşümler şu şekilde özetlenebilir: Öykü çoğu zaman kesintiye uğratılır. Bu, kimi zaman "Hayatın Yaşamak"ta olduğu gibi ara-yazılarla, kimi zaman da, "Jandarmalar"da, "Çinli Kız"da, "Her Şey Yolunda"da ya da "Evli Bir Kadın"da olduğu gibi öyküyle dolaylı ilişkisi olan bir sekansın araya sokulmasıyla gerçekleştirilir. Kimi zaman öykü hiç yoktur. Örneğin, Bilmenin Tadı'nda iki oyuncu siyah bir fon üzerinde birbuçuk saat süreyle tartışırlar. Belirli bir öykünün pek fazla kesintiye uğramadan anlatıldığı filmler ise genellikle "tür" parodisidir. Örneğin, "Serseri Aşıklar" ve "Çete Dışında" Amerikan "kara filmler" türünün birer parodisidirler.
Estetik uygulama düzleminde bir diğer önemli öge olan oyunculuk da Godard sinemasında klasik sinemadan farklıdır. Godard filmlerinin oyuncuları, rollerim "canlandırmaktan daha çok "gösterirler". Yani rollerin oynarken, sık sık "kendileri olarak" da seyirciyle iletişim kurarlar.
Görsel malzemenin diğer öğelerinden ışık, tür filmlerinin parodisi olan filmlerinin dışında "Serseri Aşıklar", "Çete Dışında" tam aydınlatma şeklinde kullanılır.
92
Mekânların kullanımında ise Godard doğal-doğal olmayan ayrımı yapmaz. Sokaklar, kahveler, kırlar, evler olduğu kadar düzenlenmiş mekânlar da Godard sinemasanda yer alırlar. Benzer bir şekilde ses kullanımında da doğal ses ve doğal olmayan ses (müzik) açısından esnek bir uygulama söz konusudur. Burada klasik sinemadan farklı olarak seslerin karşıt kullanımı önemli bir estetik işlev görür. Bu aykırılık ya seslerin görüntüyle çatışma yaratmasından ya da örneğin bir Bach partisyonundaki bir cümlenin eksik ya da kesintili olarak verilmesiyle elde edilir.
Esasen estetik düzlemde bütün sinematografik öğeler klasik sinemadaki "uyum" ilkesinin karşıtı olacak şekilde kullanım alam bulurlar. Senaryonun, doğaçlamaya açık kuruluşundan, oyuncuların "özgür" oyunlarına, renklerin doğal-dışılığından (parlak mavi, parlak kırmızı) ses - aksiyon çatışmasına kadar bütün estetik öğeler Godard'm sinemasında, klasik sinemadan farklı bir kullanımın açık göstergeleridirler. Ancak bu farlılık biçimsel bir farklılık olmayıp, gerçeğin farklı bir kavaranışının sunumunda ortaya çıkan güçlüklerin aşılmasına hizmet eden yenilikler bütünüdür.
Tematikler açısından özetlenecek olursa, Godard'ın sineması, meta üretimine dayalı toplumsal örgütlenmenin köklü bir eleştirisini -bizatihi bu örgütlenmenin en önemli iletişim aracı sinema da içinde olmak üzere- getiren temalardan oluşur. Yabancılaşma, tüketim çılgınlığı, evlilik kurumunun çöküşü, kadın-erkek ilişkilerinde çarpıklık, doğal çevrenin tahribatı, kadının metalaşması ve fahişelik, başta sevgi olmak üzere insani duyguların yitirilişi...Bütün bunlar toplumun örgütlenme biçiminin ekonomik ve sosyal düzlemdeki köklü bir eleştirisiyle ortaya konur.
Denebilir ki burjuva toplumunun realitesinin kavranışı ve sunuluşunda getirdiği yepyeni "gerçekçilik" anlayışıyla, bu sosyo-ekonomik yapının böylesine köklü bir eleştirisini bütün filmografisiyle getiren bir başka yönetmen daha yoktur.
Edward Albee
Hayvanat Bahçesi Masalı'ndan
166
-Hem zaten ben senin ergenlik sonrası cinsel yaşamını ve sorunlarını deşmeye çalışmıyordum; benim yapmaya çalıştığım pornografik oyun kağıtlarına çocukken verilen değerle büyüyünce verilen değer arasındaki farkı göstermekti. Küçük bir çocukken bu kağıtları gerçek deneyimlerin yerine geçsin diye kullanırsın, büyüyünce de gerçek deneyimlerini fantezilerin yerine.
167
-Ben insanları tanımlarken kötü sözler kullanmaktan hoşlanmam. Hiç hoşlanmam. Ama bu ev sahibi kadın şişko, çirkin, kötü, aptal, pis, insan sevmeyen, ucuz ve ayyaş bir çöp torbası. Konuşurken pek küfürlü sözler kullanmadığıma dikkat etmişsindir, bu yüzden onu yeterince iyi anlatabildiğimi sanmıyorum.
-Onu çok ... canlı bir biçimde tanımladın.
171
-Bir şeyi basite indirfemeye çalıştığımda bu hep böyle olur. İnsanlar dönüp bana bakarlar.
174
-Mesele şu ki ... mesele şu ki ... mesele şu ki eğer insanlarla iletişim kuramıyorsan bir yerden başlamak zorundasın. HAYVANLARLA! Anlamıyor musun? İnsan BİR ŞEYLE bir iletişim kurmak zorundadır, insanlarla kuramıyorsa eğer ... BİR ŞEYLE. Bir yatakla, bir karafatmayla, bir aynayla ... yo, bu çok güç, bu en son adımlardan biri. Bir karafatmayla, bir ... bir ... bir halıyla, tuvalet kağıdıyla ... yo, yo, bu da olmaz ... o da bir tür ayna sayılır; kanayıp kanamadığım gösterir sana. Gördün mü bir şey bulmak ne kadar zor? Bir sokak köşesiyle, yüzlerce ışıkla, ıslak caddelere yansıyan tüm renklerle ... bir fiske dumanla, bir ... fiske ... dumanla ... pornografik oyun kağıtlarıyla, bir çelik kutuyla ... KİLİTSİZ ... sevgiyle, kusmakla, ağlamakla, küçük tatlı hanımlarla, küçük ve tatlı olmadıkları için duyduğun öfkeyle, bedeninle para kazanmakla, ki bu bir sevgi ifadesidir ve ben bunu kanıtlayabilirim, hayatta olduğun için haykırmakla; Sanrıyla. Buna ne dersin? BİR ZENCİ NONOŞ OLAN VE KİMONO GİYEN VE KAŞLARINI ALAN TANRIYLA. KAPALI KAPISININ ARDINDA KARARLI BlR BİÇİMDE AĞLAYAN BİR KADIN OLAN TANRIYLA ... duyduğuma göre bir süre önce her şeye sırtını dönmüş olan Tanrıyla ... ve bir gün insanlarla. İnsanlar. Bir düşünceyle, bir kavramla. Şu zindanı andıran aşağılık dünyada tek ve basit bir fikri birisiyle paylaşmak için bir binanın girişindeki holden daha iyi bir yer olabilir mi? Ha? Bu bir BAŞLANGIÇ olabilirdi. Anlamak ve belki de anlaşılmak için bir başlangıç yapmak ... bir anlayışı başlatmak için bir KÖPEKTEN daha iyi bir şey düşünebiliyor musun? Yalnızca o kadar; bir köpek.
175
-Ne iyiliğin ne de zalimliğin tek başına bir işe yaramadığını öğrendim. Ve şunu da öğrendim: ikisi bir arada ve aynı zamanda olursa öğretici bir duygu çıkıyor ortaya. Ve kazanılan şey aslında yitirilmiş oluyor. Bunun sonucu ne oldu: Köpekle bir anlaşma noktasına vardık; daha çok bir pazarlık aslında. Birbirimizi ne seviyor ne de incitiyoruz çünkü birbirimize ulaşmaya çalışmıyoruz. Benim köpeğe yiyecek vermem bir sevgi göstergesi miydi? Ve acaba köpeğin beni ısırmaya çalışması sevgi göstergesi değil miydi? Eğer bu kadar yanlış anlıyorsak sevgi diye bir sözcüğü neden yarattık ki?
166
-Hem zaten ben senin ergenlik sonrası cinsel yaşamını ve sorunlarını deşmeye çalışmıyordum; benim yapmaya çalıştığım pornografik oyun kağıtlarına çocukken verilen değerle büyüyünce verilen değer arasındaki farkı göstermekti. Küçük bir çocukken bu kağıtları gerçek deneyimlerin yerine geçsin diye kullanırsın, büyüyünce de gerçek deneyimlerini fantezilerin yerine.
167
-Ben insanları tanımlarken kötü sözler kullanmaktan hoşlanmam. Hiç hoşlanmam. Ama bu ev sahibi kadın şişko, çirkin, kötü, aptal, pis, insan sevmeyen, ucuz ve ayyaş bir çöp torbası. Konuşurken pek küfürlü sözler kullanmadığıma dikkat etmişsindir, bu yüzden onu yeterince iyi anlatabildiğimi sanmıyorum.
-Onu çok ... canlı bir biçimde tanımladın.
171
-Bir şeyi basite indirfemeye çalıştığımda bu hep böyle olur. İnsanlar dönüp bana bakarlar.
174
-Mesele şu ki ... mesele şu ki ... mesele şu ki eğer insanlarla iletişim kuramıyorsan bir yerden başlamak zorundasın. HAYVANLARLA! Anlamıyor musun? İnsan BİR ŞEYLE bir iletişim kurmak zorundadır, insanlarla kuramıyorsa eğer ... BİR ŞEYLE. Bir yatakla, bir karafatmayla, bir aynayla ... yo, bu çok güç, bu en son adımlardan biri. Bir karafatmayla, bir ... bir ... bir halıyla, tuvalet kağıdıyla ... yo, yo, bu da olmaz ... o da bir tür ayna sayılır; kanayıp kanamadığım gösterir sana. Gördün mü bir şey bulmak ne kadar zor? Bir sokak köşesiyle, yüzlerce ışıkla, ıslak caddelere yansıyan tüm renklerle ... bir fiske dumanla, bir ... fiske ... dumanla ... pornografik oyun kağıtlarıyla, bir çelik kutuyla ... KİLİTSİZ ... sevgiyle, kusmakla, ağlamakla, küçük tatlı hanımlarla, küçük ve tatlı olmadıkları için duyduğun öfkeyle, bedeninle para kazanmakla, ki bu bir sevgi ifadesidir ve ben bunu kanıtlayabilirim, hayatta olduğun için haykırmakla; Sanrıyla. Buna ne dersin? BİR ZENCİ NONOŞ OLAN VE KİMONO GİYEN VE KAŞLARINI ALAN TANRIYLA. KAPALI KAPISININ ARDINDA KARARLI BlR BİÇİMDE AĞLAYAN BİR KADIN OLAN TANRIYLA ... duyduğuma göre bir süre önce her şeye sırtını dönmüş olan Tanrıyla ... ve bir gün insanlarla. İnsanlar. Bir düşünceyle, bir kavramla. Şu zindanı andıran aşağılık dünyada tek ve basit bir fikri birisiyle paylaşmak için bir binanın girişindeki holden daha iyi bir yer olabilir mi? Ha? Bu bir BAŞLANGIÇ olabilirdi. Anlamak ve belki de anlaşılmak için bir başlangıç yapmak ... bir anlayışı başlatmak için bir KÖPEKTEN daha iyi bir şey düşünebiliyor musun? Yalnızca o kadar; bir köpek.
175
-Ne iyiliğin ne de zalimliğin tek başına bir işe yaramadığını öğrendim. Ve şunu da öğrendim: ikisi bir arada ve aynı zamanda olursa öğretici bir duygu çıkıyor ortaya. Ve kazanılan şey aslında yitirilmiş oluyor. Bunun sonucu ne oldu: Köpekle bir anlaşma noktasına vardık; daha çok bir pazarlık aslında. Birbirimizi ne seviyor ne de incitiyoruz çünkü birbirimize ulaşmaya çalışmıyoruz. Benim köpeğe yiyecek vermem bir sevgi göstergesi miydi? Ve acaba köpeğin beni ısırmaya çalışması sevgi göstergesi değil miydi? Eğer bu kadar yanlış anlıyorsak sevgi diye bir sözcüğü neden yarattık ki?
Alfred Döblin
Bir epik yapıtı, dramatik yapıtın tersine, bir makasla keser gibi parça parça kesip doğrayabilirsiniz; ama yine de parçalar asla yitirmezler diriliğini.
Mehmet Rifat
Gösterge Eleştirisi'nden
30
Çalışmalarını daha çok yazınsal göstergebilim alanında ve Paris Göstergebilim Okulu doğrultusunda sürdüren, araştırmalarından büyük ölçüde yararlanma olanağı bulduğumuz Michel Arrive, 1982'de yayımladığı "La semiotique litteraire"5 ("Yazınsal Göstergebilim") başlıklı yazısında, açıklık/kapalılık ikilisine göre yazınsal metinlerin bir tipolojisini yapmaya çalışır ve dört metin kategorisi belirler:
A. Kapalı söylem, kapalı anlatı: Klasik trajedi, klasik biçimli polis romanı, vb.;
B. Kapalı söylem, açık anlatı: Çözümü olmayan dramatik metinler, tarihsel göndergesi olan kronikler, aynı kişilerin sınırsız olarak yeniden belirdiği roman çevrimleri, vb.;
C. Açık söylem, açık anlatı: Yeni-roman türündeki romanlar, açıklıklarını kendileri gösteren şiirsel metinler, vb.;
D. Açık söylem, kapalı anlatı: Kuşkusuz en az rastlanan durumdur bu. Anlatının kapalılığı, çoğu kez, söylemin kapalılığının göstergesi işlevini gördüğünden, söylemin kapanmadığını açık seçik olarak gösteren bir belirtinin bulunması zorunlu olmaktadır.
148
Olağanüstülük, birdenbirelikten kaynaklanmaktadır. Bu özellik de masal dünyasının en belirgin işlevidir.
30
Çalışmalarını daha çok yazınsal göstergebilim alanında ve Paris Göstergebilim Okulu doğrultusunda sürdüren, araştırmalarından büyük ölçüde yararlanma olanağı bulduğumuz Michel Arrive, 1982'de yayımladığı "La semiotique litteraire"5 ("Yazınsal Göstergebilim") başlıklı yazısında, açıklık/kapalılık ikilisine göre yazınsal metinlerin bir tipolojisini yapmaya çalışır ve dört metin kategorisi belirler:
A. Kapalı söylem, kapalı anlatı: Klasik trajedi, klasik biçimli polis romanı, vb.;
B. Kapalı söylem, açık anlatı: Çözümü olmayan dramatik metinler, tarihsel göndergesi olan kronikler, aynı kişilerin sınırsız olarak yeniden belirdiği roman çevrimleri, vb.;
C. Açık söylem, açık anlatı: Yeni-roman türündeki romanlar, açıklıklarını kendileri gösteren şiirsel metinler, vb.;
D. Açık söylem, kapalı anlatı: Kuşkusuz en az rastlanan durumdur bu. Anlatının kapalılığı, çoğu kez, söylemin kapalılığının göstergesi işlevini gördüğünden, söylemin kapanmadığını açık seçik olarak gösteren bir belirtinin bulunması zorunlu olmaktadır.
148
Olağanüstülük, birdenbirelikten kaynaklanmaktadır. Bu özellik de masal dünyasının en belirgin işlevidir.
Henri Lefebvre
Fetişleşmiş hale gelen form şu iki özelliği kazanır: (soyut) şey olarak bağımsızlaşır ve gerçek ilişkileri saklar.
22 Şubat 2009
Roland Barthes
Trajedi, insanoğlunun mutsuzluğunu devşirip sunan bir araçtır; zorunluk, bilgelik ya da arıtma biçimi altında bu mutsuzluğu haklı gösteren bir araç: Bu devşirmeye karşı çıkmak ve kahpece öldürülmemenin (çünkü hiçbir şey trajediden daha tuzağa düşürücü değildir) yollarını aramak bugün için gerekli bir girişimdir.
Camera Lucida’dan
27
Portre fotoğrafı kapalı bir kuvvetler alanıdır. Burada dört görüntü repertuvarı kesişir, birbirine karşı koyar, birbirini çarpıtır. Mercek önündeki ben, aynı anda: olduğumu sandığım, başkalarının olduğumu sanmalarını istediğim, fotoğrafçının olduğumu sandığı, ve fotoğrafçının sanatını göstermek için kullandığımdır. Bir başka deyişle, acayip bir eylem: durmadan kendime öykünürüm ve bu yüzden her fotoğrafım çekildiğinde (ya da buna izin verdiğimde) bir yanlış olma, bazen de (karabasanlardakiyle karşılaştırılabilecek) bir sahtekârlık duygusunun acısını çekerim
28
“özel yaşantı” denilen şey aslında bir örüntü ya da nesne olmadığım o mekan ve zaman diimidir. Korumam gereken politik hak, bir özne olma hakkıdır.
41
Kuralım, birlikte var olması bu fotoğraflaraoOlan özel ilgimi uyandırmış gibi görünen iki öğeyi adlandırmayı (buna gereksinmem olacaktı) deneyecek kadar akla yakındı.
Bunlardan birincisi açıkça bir uzantıya, bilgi ve kültürümün bir sonucu olarak, benim için oldukça tamdık olan bir alamn uzantısına sahiptir. Bu alan, fotoğrafçının hüner ve şansına bağlı olarak az veya çok stilize, az veya çok başarılı olabilir; ancak her zaman klasik bir bilgi kitlesine gönderme yapar: ayaklanma, Nikaragua ve her ikisinin tüm göstergeleri: perişan haldeki üniformasız askerler, harap sokaklar, cesetler, hüzün, güneş ve kızılderililerin iri gözkapakları. Binlerce fotoğraf bu alandan oluşur. Kuşkusuz bu fotoğraflara karşı bazen hareketlenen bir tür genel ilgi duyabilirim; ancak onlara karşı olan duygularım ahlaki ve politik bir kültürün akılcı bir aracılığını da şart koşar. Bu fotoğraflar hakkındaki duygularım ortalamadır, neredeyse belirli bir eğitimden kaynaklanır. Bu tür bir insan ilgisini anlatacak Fransızca bir sözcük bilmiyorum, ama sanıyorum böyle bir sözcük Latince'de var: studium. En azmdan ilk anda "çalışma" anlamına değilse de, bir şeye uygulama, insan için bir tat, genel, hevesli, ama tabii ki özel keskinliği olmayan bir tür kendini verme anlamına gelir studium. Politik tanıklık olarak da alsam, nefis tarihsel sahneler olarak keyfini de çıkarsam, bu kadar çok fotoğrafla ilgilenmem ancak studium yoluyla olur: çünkü biçimlere, yüzlere, hareketlere, mekânlara ve eylemlere kültürel olarak (bu çağrışım studium'da vardır) katılırım.
İkinci öğe studium'u kırar (ya da deler). Bu kez onu arayıp bulan (studium alanını egemen bilincimle incelediğim gibi) ben değilimdir. Bu öğe sahneden yükselir, bir ok gibi dışarı fırlar ve bana saplanır. Bu yarayı, bu diken batmasını, sivri uçlu bir aletle yapılan bu izi anlatan Latince bir sözcük var: bu sözcük benim durumuma daha da iyi uyuyor, çünkü hem bu sözcük delme kavramına gönderme yapıyor, hem de sözünü ettiğim fotoğraflar aslında delinmiş, hatta bu hassas uçlarla delik deşik olmuşlar; bu izler, bu yaralar, kesinlikle birer noktadır. O halde studium'u bozacak olan bu ikinci öğeye punctum demeliyim; çünkü punctum aynı zamanda ısırık, benek, kesik, küçük deliktir - ve aynı zamanda zarın her bir atılışıdır. Bir fotoğrafın punctum'u beni delen (ama aynı zamanda beni bereleyen, bana acı veren) o kazadır.
Fotoğrafta böylece iki temayı birbirinden ayırdıktan sonra (çünkü sevdiğim fotoğraflar genellikle klasik bir sonat formunda yapılanmışlardı) artık birbiri ardına kendimi onlara verebilirdim.
47
Fotoğraf bana Tiyatro'ya daha yakınmış gibi geliyorsa (ve belki de bunu tek gören benim), bunun nedeni tekil bir aracıdır: Ölüm. Tiyatro'yla Ölüler kültü arasındaki ilk ilişkiyi biliriz: ilk
oyuncular ölü rolü oynayarak kendilerini topluluktan ayırırlardı: kendine makyaj yapmak, kendini aynı anda hem canlı, hem de ölü olarak göstermek demekti: totem tiyatrosunun beyazlaştınlmış büstü, Çin tiyatrosundaki yüzü boyalı adam, Hintli Katha-Kali'nin pirinç makyajı, Japonların No maskesi... İşte Fotoğrafta da aynı ilişkiyi buluyorum ben; onu ne kadar "canlı gibi" yapmaya çalışırsak çalışalım (ve bu canlı gibi olma çılgınlığı ancak ölümü kavramamızın mitsel bir yadsıması olabilir), Fotoğraf aslında ilkel bir tür tiyatro, bir tür Canlı Tablo, altında ölüleri gördüğümüz hareketsiz ve boyalı yüzün bir temsilidir.
71
Eninde sonunda -ya da sınırda- bir fotoğrafı iyice görebilmek için en iyisi bir başka yana bakmak, ya da gözleri kapamaktır. "Görüntü için gerekli koşul, görmedir" demiş Janouch, Kafka'ya; Kafka da gülümseyerek yanıtlamış: "Biz nesneleri aklımızdan çıkarmak için fotoğraflarız. Öykülerim gözlerimi kapamamın bir yoludur." Fotoğraf sessiz olmalıdır (yaygaracı fotoğraflar vardır, onları sevmem): bu bir ölçülülük sorunu değil, bir müzik sorunudur. Mutlak olan özellik ancak bir sessizlik hali ve çabası içinde sağlanabilir (gözlerimizi yummak görüntüyü sessizlikte konuşturmaktır). Fotoğrafın beni duygulandırması için onu her zamanki zırvalarından geri çekmem gerekir: "Teknik", "Gerçeklik", "Röportaj", "Sanat", vb.: susmak, gözlerimi kapatmak, ayrıntının kendi ahengiyle etkin bilince yükselmesine izin vermek.
97
Bunu şöyle de söyleyebilirdim: Fotoğrafın doğasının temeli pozdur. Bu pozun fiziksel süresinin de pek fazla önemi yoktur; saniyenin milyonda biri kadar bir zaman aralığında bile (Edgerton'ın süt damlası) bir poz vardır, çünkü burada poz hedefin bir davranışı ya da İşletici’nin bir tekniği değil, bir okuma "kasıtı" terimidir: ben bir fotoğrafa bakarken, ne denli kısa olursa olsun gerçek bir şeyin göz önünde hareketsiz kaldığı o anın düşüncesini incelememe katarım. Şimdiki fotoğrafın hareketsizliğini geçmişteki çekime götürürüm; zaten pozu oluşturan da bu durdurmadır. Bu durum, Fotoğrafın canlandırılıp sinema olduğu zaman noema'smın niçin bozulduğunu da açıklar: Fotoğrafta bir şey küçük deliğin önünde poz vermiş ve orada sonsuza dek kalmıştır (ben böyle hissediyorum); oysa sinemada o şey aynı deliğin önünden geçmiştir: burada poz, sürekli bir görüntüler dizgesiyle süpürülür ve yadsınır; bu farklı bir olaybilim, bu yüzden de burada başlayan, ama ilkinden türemiş olan farklı bir sanattır.
Fotoğrafta nesnenin varlığı (geçmişteki belli bir anda) asla metaforik değildir; ve cesetlerin fotoğraflanması durumu dışında, canlandırılmış varlıkların yaşamları da metaforik değildir; böyle bile olsa: eğer fotoğraf somadan korkunçlaşıyorsa bunun nedeni söz gelişi fotoğrafın cesedin ceset olarak canlı olduğunu onaylamasıdır: bu ölü bir şeyin yaşayan görüntüsüdür. Çünkü fotoğrafın hareketsizliği, her nasılsa iki değişik kavram arasındaki sapıkça bir karışıklığın sonucudur: Gerçek olan ve Canlı olan. Nesnenin gerçek olduğunu ileri süren fotoğraf, Gerçek'e kesinlikle üstün ve biraz da ilksiz ve sonsuz bir değer atfetmemize neden olan o yanılgı yüzünden, el alandan canlı olduğu inancına da yol açar; ancak bu gerçeği geçmişe kaydıran fotoğraf ("bu vardı"), daha şimdiden ölü olduğunu öne sürer. Bu yüzden Fotoğrafın öykünülemez özelliği (noema'si), birisinin (bu bir nesne sorunu da olsa) etiyle kemiğiyle, ya da kişisel olarak onun gön-dergesini görmesidir desek daha doğru olur. Üstelik Fotoğraf, tarihsel açıdan bakıldığında bir Kişi sanatı olarak başlamıştır: kimliğin, toplumsal statünün, sözcüğün her anlamıyla bedenin biçimciliği diyebileceğimiz bir şeyin sanatı. Yine burada, olaybilimsel açıdan bakıldığında sinema Fotoğraftan ayrılmaya başlıyor; çünkü (kurgusal) sinema iki değişik pozu bir araya getirir: oyuncunun ve rolün "bu vardı"sı; öyle ki (bunu bir resim karşısında hissedemezdim), öldüğünü bildiğim oyuncuları bir filmde gördüğümde, ya da tekrar gördüğümde, mutlaka bir tür melankoli duyarım: Fotoğrafın kendi melankolisidir bu (bu duyguya bir de ölmüş şarkıcıların ses kayıtlarını dinlerken kapılırım).
125
Aynı biçimde babamm şu çocukluk fotoğrafı: yetişkin fotoğraflarıyla hiçbir ilgisi yok; oysa bazı ayrıntılar, bazı yüz hatlan O'nun yüzünü büyükanneminkine ve benimkine bağlıyor - bir bakıma babamın başının üstünden. Fotoğraf açığa çıkarabilir (sözcüğün kimyadaki anlamıyla), ancak açığa çıkardığı şey türün bir çeşit kalıcılığıdır. Proust, Polignac Prensi'nin (10. Charles'ın bakanının oğlu) ölümü üzerine "O'nun yüzü, bireysel ruhunun öncesindeki soyunun yüzü olarak kaldı" demiş. Fotoğraf tıpkı yaşlılık gibidir: en ışıltılı halinde bile yüzü zayıflatır, kalıtımsal özünü açığa vurur.
127
Fotoğraf ı teknik kökeni nedeniyle bir karanlık geçit (camera obscura) kavramıyla bir tutmak yanlıştır. Aslında Fotoğrafa ‘camera lucida’ dememiz gerekir (bu, Fotoğraftan önce kullanılan ve bir göz modelde, bir göz kâğıtta, nesnenin resminin çizilmesine olanak sağlayan bir aygıtın adıdır); çünkü gözün bakış açısından "görüntünün özü, hiçbir içtenlik olmaksızın tümüyle dışarıda, ama yine de en içteki varlığın düşüncesinden daha ulaşılmaz ve gizemli olmaktır; göstergesiz, ama her olası anlamın derinliklerini çağırır biçimde; Deniz Perisi'nin çekiciğini ve büyüsünü oluşturan o varlık olarak yokluğa sahip, örtülü ama yine de apaçık olan" (Blanchot)
Camera Lucida’dan
27
Portre fotoğrafı kapalı bir kuvvetler alanıdır. Burada dört görüntü repertuvarı kesişir, birbirine karşı koyar, birbirini çarpıtır. Mercek önündeki ben, aynı anda: olduğumu sandığım, başkalarının olduğumu sanmalarını istediğim, fotoğrafçının olduğumu sandığı, ve fotoğrafçının sanatını göstermek için kullandığımdır. Bir başka deyişle, acayip bir eylem: durmadan kendime öykünürüm ve bu yüzden her fotoğrafım çekildiğinde (ya da buna izin verdiğimde) bir yanlış olma, bazen de (karabasanlardakiyle karşılaştırılabilecek) bir sahtekârlık duygusunun acısını çekerim
28
“özel yaşantı” denilen şey aslında bir örüntü ya da nesne olmadığım o mekan ve zaman diimidir. Korumam gereken politik hak, bir özne olma hakkıdır.
41
Kuralım, birlikte var olması bu fotoğraflaraoOlan özel ilgimi uyandırmış gibi görünen iki öğeyi adlandırmayı (buna gereksinmem olacaktı) deneyecek kadar akla yakındı.
Bunlardan birincisi açıkça bir uzantıya, bilgi ve kültürümün bir sonucu olarak, benim için oldukça tamdık olan bir alamn uzantısına sahiptir. Bu alan, fotoğrafçının hüner ve şansına bağlı olarak az veya çok stilize, az veya çok başarılı olabilir; ancak her zaman klasik bir bilgi kitlesine gönderme yapar: ayaklanma, Nikaragua ve her ikisinin tüm göstergeleri: perişan haldeki üniformasız askerler, harap sokaklar, cesetler, hüzün, güneş ve kızılderililerin iri gözkapakları. Binlerce fotoğraf bu alandan oluşur. Kuşkusuz bu fotoğraflara karşı bazen hareketlenen bir tür genel ilgi duyabilirim; ancak onlara karşı olan duygularım ahlaki ve politik bir kültürün akılcı bir aracılığını da şart koşar. Bu fotoğraflar hakkındaki duygularım ortalamadır, neredeyse belirli bir eğitimden kaynaklanır. Bu tür bir insan ilgisini anlatacak Fransızca bir sözcük bilmiyorum, ama sanıyorum böyle bir sözcük Latince'de var: studium. En azmdan ilk anda "çalışma" anlamına değilse de, bir şeye uygulama, insan için bir tat, genel, hevesli, ama tabii ki özel keskinliği olmayan bir tür kendini verme anlamına gelir studium. Politik tanıklık olarak da alsam, nefis tarihsel sahneler olarak keyfini de çıkarsam, bu kadar çok fotoğrafla ilgilenmem ancak studium yoluyla olur: çünkü biçimlere, yüzlere, hareketlere, mekânlara ve eylemlere kültürel olarak (bu çağrışım studium'da vardır) katılırım.
İkinci öğe studium'u kırar (ya da deler). Bu kez onu arayıp bulan (studium alanını egemen bilincimle incelediğim gibi) ben değilimdir. Bu öğe sahneden yükselir, bir ok gibi dışarı fırlar ve bana saplanır. Bu yarayı, bu diken batmasını, sivri uçlu bir aletle yapılan bu izi anlatan Latince bir sözcük var: bu sözcük benim durumuma daha da iyi uyuyor, çünkü hem bu sözcük delme kavramına gönderme yapıyor, hem de sözünü ettiğim fotoğraflar aslında delinmiş, hatta bu hassas uçlarla delik deşik olmuşlar; bu izler, bu yaralar, kesinlikle birer noktadır. O halde studium'u bozacak olan bu ikinci öğeye punctum demeliyim; çünkü punctum aynı zamanda ısırık, benek, kesik, küçük deliktir - ve aynı zamanda zarın her bir atılışıdır. Bir fotoğrafın punctum'u beni delen (ama aynı zamanda beni bereleyen, bana acı veren) o kazadır.
Fotoğrafta böylece iki temayı birbirinden ayırdıktan sonra (çünkü sevdiğim fotoğraflar genellikle klasik bir sonat formunda yapılanmışlardı) artık birbiri ardına kendimi onlara verebilirdim.
47
Fotoğraf bana Tiyatro'ya daha yakınmış gibi geliyorsa (ve belki de bunu tek gören benim), bunun nedeni tekil bir aracıdır: Ölüm. Tiyatro'yla Ölüler kültü arasındaki ilk ilişkiyi biliriz: ilk
oyuncular ölü rolü oynayarak kendilerini topluluktan ayırırlardı: kendine makyaj yapmak, kendini aynı anda hem canlı, hem de ölü olarak göstermek demekti: totem tiyatrosunun beyazlaştınlmış büstü, Çin tiyatrosundaki yüzü boyalı adam, Hintli Katha-Kali'nin pirinç makyajı, Japonların No maskesi... İşte Fotoğrafta da aynı ilişkiyi buluyorum ben; onu ne kadar "canlı gibi" yapmaya çalışırsak çalışalım (ve bu canlı gibi olma çılgınlığı ancak ölümü kavramamızın mitsel bir yadsıması olabilir), Fotoğraf aslında ilkel bir tür tiyatro, bir tür Canlı Tablo, altında ölüleri gördüğümüz hareketsiz ve boyalı yüzün bir temsilidir.
71
Eninde sonunda -ya da sınırda- bir fotoğrafı iyice görebilmek için en iyisi bir başka yana bakmak, ya da gözleri kapamaktır. "Görüntü için gerekli koşul, görmedir" demiş Janouch, Kafka'ya; Kafka da gülümseyerek yanıtlamış: "Biz nesneleri aklımızdan çıkarmak için fotoğraflarız. Öykülerim gözlerimi kapamamın bir yoludur." Fotoğraf sessiz olmalıdır (yaygaracı fotoğraflar vardır, onları sevmem): bu bir ölçülülük sorunu değil, bir müzik sorunudur. Mutlak olan özellik ancak bir sessizlik hali ve çabası içinde sağlanabilir (gözlerimizi yummak görüntüyü sessizlikte konuşturmaktır). Fotoğrafın beni duygulandırması için onu her zamanki zırvalarından geri çekmem gerekir: "Teknik", "Gerçeklik", "Röportaj", "Sanat", vb.: susmak, gözlerimi kapatmak, ayrıntının kendi ahengiyle etkin bilince yükselmesine izin vermek.
97
Bunu şöyle de söyleyebilirdim: Fotoğrafın doğasının temeli pozdur. Bu pozun fiziksel süresinin de pek fazla önemi yoktur; saniyenin milyonda biri kadar bir zaman aralığında bile (Edgerton'ın süt damlası) bir poz vardır, çünkü burada poz hedefin bir davranışı ya da İşletici’nin bir tekniği değil, bir okuma "kasıtı" terimidir: ben bir fotoğrafa bakarken, ne denli kısa olursa olsun gerçek bir şeyin göz önünde hareketsiz kaldığı o anın düşüncesini incelememe katarım. Şimdiki fotoğrafın hareketsizliğini geçmişteki çekime götürürüm; zaten pozu oluşturan da bu durdurmadır. Bu durum, Fotoğrafın canlandırılıp sinema olduğu zaman noema'smın niçin bozulduğunu da açıklar: Fotoğrafta bir şey küçük deliğin önünde poz vermiş ve orada sonsuza dek kalmıştır (ben böyle hissediyorum); oysa sinemada o şey aynı deliğin önünden geçmiştir: burada poz, sürekli bir görüntüler dizgesiyle süpürülür ve yadsınır; bu farklı bir olaybilim, bu yüzden de burada başlayan, ama ilkinden türemiş olan farklı bir sanattır.
Fotoğrafta nesnenin varlığı (geçmişteki belli bir anda) asla metaforik değildir; ve cesetlerin fotoğraflanması durumu dışında, canlandırılmış varlıkların yaşamları da metaforik değildir; böyle bile olsa: eğer fotoğraf somadan korkunçlaşıyorsa bunun nedeni söz gelişi fotoğrafın cesedin ceset olarak canlı olduğunu onaylamasıdır: bu ölü bir şeyin yaşayan görüntüsüdür. Çünkü fotoğrafın hareketsizliği, her nasılsa iki değişik kavram arasındaki sapıkça bir karışıklığın sonucudur: Gerçek olan ve Canlı olan. Nesnenin gerçek olduğunu ileri süren fotoğraf, Gerçek'e kesinlikle üstün ve biraz da ilksiz ve sonsuz bir değer atfetmemize neden olan o yanılgı yüzünden, el alandan canlı olduğu inancına da yol açar; ancak bu gerçeği geçmişe kaydıran fotoğraf ("bu vardı"), daha şimdiden ölü olduğunu öne sürer. Bu yüzden Fotoğrafın öykünülemez özelliği (noema'si), birisinin (bu bir nesne sorunu da olsa) etiyle kemiğiyle, ya da kişisel olarak onun gön-dergesini görmesidir desek daha doğru olur. Üstelik Fotoğraf, tarihsel açıdan bakıldığında bir Kişi sanatı olarak başlamıştır: kimliğin, toplumsal statünün, sözcüğün her anlamıyla bedenin biçimciliği diyebileceğimiz bir şeyin sanatı. Yine burada, olaybilimsel açıdan bakıldığında sinema Fotoğraftan ayrılmaya başlıyor; çünkü (kurgusal) sinema iki değişik pozu bir araya getirir: oyuncunun ve rolün "bu vardı"sı; öyle ki (bunu bir resim karşısında hissedemezdim), öldüğünü bildiğim oyuncuları bir filmde gördüğümde, ya da tekrar gördüğümde, mutlaka bir tür melankoli duyarım: Fotoğrafın kendi melankolisidir bu (bu duyguya bir de ölmüş şarkıcıların ses kayıtlarını dinlerken kapılırım).
125
Aynı biçimde babamm şu çocukluk fotoğrafı: yetişkin fotoğraflarıyla hiçbir ilgisi yok; oysa bazı ayrıntılar, bazı yüz hatlan O'nun yüzünü büyükanneminkine ve benimkine bağlıyor - bir bakıma babamın başının üstünden. Fotoğraf açığa çıkarabilir (sözcüğün kimyadaki anlamıyla), ancak açığa çıkardığı şey türün bir çeşit kalıcılığıdır. Proust, Polignac Prensi'nin (10. Charles'ın bakanının oğlu) ölümü üzerine "O'nun yüzü, bireysel ruhunun öncesindeki soyunun yüzü olarak kaldı" demiş. Fotoğraf tıpkı yaşlılık gibidir: en ışıltılı halinde bile yüzü zayıflatır, kalıtımsal özünü açığa vurur.
127
Fotoğraf ı teknik kökeni nedeniyle bir karanlık geçit (camera obscura) kavramıyla bir tutmak yanlıştır. Aslında Fotoğrafa ‘camera lucida’ dememiz gerekir (bu, Fotoğraftan önce kullanılan ve bir göz modelde, bir göz kâğıtta, nesnenin resminin çizilmesine olanak sağlayan bir aygıtın adıdır); çünkü gözün bakış açısından "görüntünün özü, hiçbir içtenlik olmaksızın tümüyle dışarıda, ama yine de en içteki varlığın düşüncesinden daha ulaşılmaz ve gizemli olmaktır; göstergesiz, ama her olası anlamın derinliklerini çağırır biçimde; Deniz Perisi'nin çekiciğini ve büyüsünü oluşturan o varlık olarak yokluğa sahip, örtülü ama yine de apaçık olan" (Blanchot)
Phil Slater
Frankfurt Okulu'ndan
191
Freud'a göre din, kültürel olarak belirlenmiş bir "yanılsama", "evrensel bir nevroz", bir "arzu", bir tür "hezeyan", bir "kitle hezeyanı"dır.
206
Horkheimer de Lenin gibi, "bireysel özgürlük" ideolojisini delip geçmek yerine, saçma noktalara dek vardıran anarşizmin, küçük burjuvazinin bir ürünü olduğunu vurgulamıştır. Fromm, "isyankar" tipin toplumun baskıcı ağırlığını issettiğini, ancak onun gerçek doğasını kavramayı başaramadığından bütün otoriteye karşı başkaldırdığını ve kendi yanılsaması içinde, sık sık faşist konuma düşerek, otoriteryenliğini destekler duruma geldiğini göstererek bu tezi desteklemiştir. "Devrimci" tip ise, tersine, kör ekonomik otoriteyi yok etmek ve toplumsal-ekonomik alanda da, zaten diğerleriyle kurduğu kişisel ilişkilerde başarmaya çalıştığını gerçekleştirmek ister: Yani otoriteryen kişilik oluşumuna son vermek.
271
"Entel" bir entelektüeldir, ama özel bir türde; idealisttir, politik olarak güçsüzdür ve Sosyal Demokrat'tır.
191
Freud'a göre din, kültürel olarak belirlenmiş bir "yanılsama", "evrensel bir nevroz", bir "arzu", bir tür "hezeyan", bir "kitle hezeyanı"dır.
206
Horkheimer de Lenin gibi, "bireysel özgürlük" ideolojisini delip geçmek yerine, saçma noktalara dek vardıran anarşizmin, küçük burjuvazinin bir ürünü olduğunu vurgulamıştır. Fromm, "isyankar" tipin toplumun baskıcı ağırlığını issettiğini, ancak onun gerçek doğasını kavramayı başaramadığından bütün otoriteye karşı başkaldırdığını ve kendi yanılsaması içinde, sık sık faşist konuma düşerek, otoriteryenliğini destekler duruma geldiğini göstererek bu tezi desteklemiştir. "Devrimci" tip ise, tersine, kör ekonomik otoriteyi yok etmek ve toplumsal-ekonomik alanda da, zaten diğerleriyle kurduğu kişisel ilişkilerde başarmaya çalıştığını gerçekleştirmek ister: Yani otoriteryen kişilik oluşumuna son vermek.
271
"Entel" bir entelektüeldir, ama özel bir türde; idealisttir, politik olarak güçsüzdür ve Sosyal Demokrat'tır.
20 Şubat 2009
Oğuz Adanır
Sinemada Anlam ve Anlatım'dan
48
Marks ve Engels'e göre,"algılanabilen bir dayanak olan dilyetisi olmadan düşünce ve bilinç söz konusu olamaz. Öyleyse düşünce ve bilinç temelinde toplumsal olgulardır."
55
Düşler, gerçekleşmeyen arzulardır. Anlattığı öyküyü arzu eden bir yönetmen bu öyküde düşleirni gerçekleştiren kişidir. Bu yüzden sinema tarihine geçen filmlerin büyük çoğunluğuu arzunun ürünüdür.
55
Çünkü Mitry:" sinema gösterdikleri açısından en kesin dilyetisiken, ima ettikleri açısından da en belirsiz dilyetisidir" demektedir.
"Özetle, haber miktarı arttıkça iletimi de güçleşmektedir. Mesaj açık seçik olduğundaysa, haber değeri azalmaktadır." (Eco)
64
Dünya sinemasında çok önemli bir yere sahip olan "melodramlar"ın yoğunlaştığı psikanalitik içerik cinsel arzu ve onun mahkum edilmesidir.
70
Öyleyse, cinsellik de üretilen bir kavramdır. Sinema kurumu tarafından gerçeğe en çok yaklaşan biçimiyle üretilir ve seyirciye sunulur. İnsanın, kendi cinselliğinin bir üretim nesnesine dönüşmesi hiç kuşkusuz insanın kendine (vücuduna) yabancılaşmasının güzel bir örneğidir. Artık uzaklaştığı vücuduna ancak başka araçlar, aracılar vasıtasıyla yaklaşaabilmektedir.
75
Sanatta değişime uğrayan biçimlerdir yoksa içerikler değil. İnsan için önemli olan içeriğin güncel bir biçimde sunulmasıdır. Çağdaş bir sanatçı ise evrensel bir içeriğiçağdaş bir biçime sokarak sunan kişidir.
159
Günümüzdeyse Türk sinemasının kadınları ne masum, ne fahişedir. Bir orta yol bulunmuştur, ancak bu yol olumlu değil, olumsuz yanındadır. Ahu Tuğba, Güngör Bayrak, Banu Alkan, Serpil Çakmaklı, Hülya Avşar vs. bu dönemin tipik kadın kişilikleridir. Kendi yaşamlarından kendilerini değil, başkalarını sorumlu tutan, zorla fahişe olmuş masum kızlar kavramı Türk sinemasının özelliklerinden biri olup çıkmıştır. Ne denebilir ki? Mekanik bir dünyada, mekanik insanların, mekanik oyuncular tarafından, mekanik bir şekilde 'yansıtılması'?
Eski Dünya’ya Yeni Bir Bakış’tan
76
Çünkü gerçek otorite asla kendini zorla kabul ettirmeye çalışmaz. Gerçek otorite bir karşılıklı rızanın sonucudur.
82
Mevlâna, Anadolu Selçuklularının yarım kalan gelişme dönemi sonunda ortaya çıkan metafizik diyalektikle materyalist diyalektiği (yaptığımız alıntıdan da anlaşılacağı gibi) modern bir anlamda (Hegel'den çok daha önce, ancak doğal olarak aynı mantık ve açıklama yöntemiyle değil) buluşturan ilk düşünürlerden biridir. O bir sentez insanıdır. Sentezini yapmaya çalıştığı şey ise: Potlaç + İslâmiyet'tir. Bu sentezin adıysa: Tasavvuftur. Burada İslamiyet, Potlaça uydurulmaya çalışılmaktadır yoksa tersi doğru değildir.
115
Büyü her zaman için kendi başlarına hareket eden insan ya da insanlara özgü bir olgudur. Eylem ve oyuncu bir gizemle sarılıp sarmalanmaktadır... Büyü rutini geçici olarak şöyle tanımlayabiliriz: Örgütlenmiş bir tapınma düzenine ait olmayan, özel bir sır taşıyan, gizemli olan ve sonunda yasaklanmış rite dönüşme özelliği taşıyan her türlü rit.
-İsmet Z. Eyüboğlu
129
“Büyü somut olanla ilgilenirken, din soyut olanla ilgilenmektedir.”
Büyünün dinden farkı, amaçlarının rasyonel, araçlarının irrasyonel olmasıdır. Buna karşılık dinlerin araçları rasyonel (akıl, idrak, irade vb.) amaçları irrasyonel ya da metafiziktir.
139
Sonuç olarak gelişme döneminde olumlu ancak belirleyici bir unsur olmayan İslamiyet in, duraklama döneminde bu kez olumsuz ancak yine belirleyici bir unsur olamadığını söyleyeceğiz. Osmanlılar İslamiyete bir anlamda Osmanlı ruhunu iyice yitirdikten ve çökmeye başladıklarını anlamaya başladıktan sonra sarılmaya başlayacaklardır (ancak bunu inandıkları için değil çıkarları nedeniyle yapacaklardır):
"Osmanlılar "Halife" unvanım ilk kez 18.yüzyılın ikinci yarısında Küçük Kaynarca Antlaşmasında kullanmışlardır."
Bir başka deyişle Osmanlılar Kurana uygun bir İslamiyetle ancak XVIII.yüzyılın ikinci yarısından sonra ilgilenmeye başlamışlardır diyebiliriz.
170
Tasavvuf dünyasındaki insanların şizofren değil bilinçli olarak şizofrenleşmeye çalışan insanlar oldukları söylenebilir. Çünkü ancak gerçek şizofrenler bir kişilik bölünmesine uğramakta ve kişi dış dünya - iç dünya ikilemi arasına sıkışıp kalmaktadır.
197
Bu dönemde tüm oyun, süsleme zenaatları, anlatım ve dışavurum biçimlerinin hep şimdiki zamanı yaşatmaya yönelik oldukları söylenebilir. Bir başka deyişle bunlar bir şimdiki zaman simülasyonu örnekleridir. Oyunlar hep şimdiki zaman dilimleri içinde olup bitmektedir. Arabesk motif ya da süslemeler bizi bir mekandan, bir başka mekana (zamansal sıçramalar aracılığıyla) taşımazlar. Bize zaman içinde bir yolculuk yaptırmazlar (Oysa figüratif bir tablonun dört bir yanını ayrıntılı olarak incelediğinizde zaman içinde bir yolculuk yapmış olursunuz). Bizi hep aynı mekan içinde döndürüp dururlar. Öyleyse bu bir kısır döngüdür ve burada da bir şimdiki zaman simülasyonundan söz edilebilir. Bize farklı biçim ve görüntülerin şimdiki zamanlarını yaşatan (öyleyse burada zaman akıp geçen bir şeydir) bir olayda sanatsal olan bir şeyler bulunduğu söylenebilir (ancak sanatsal olanı yalnızca zamansallığın belirlediği söylenemez).
203
Edebiyat sözcüğü "edeb" sözcüğünden türetilmiş olup: ahlak ve davranış güzelliği, terbiye, zerafet ve naziklik gibi eyleme dayalı daha doğrusu değişmeyen davranış biçimleri şeklinde kendini gösteren bir eylem anlayışına dayalı anlamlara sahiptir. Öyleyse bu tür bir edebiyat anlayışını belirleyen şeyin sistemli, felsefi düşünce değil günlük yaşam pratiği ve kaygılarının belirlediği (kişisel pratik ve kaygılar yoksa toplumsal pratik ve kaygılar değil) sistemsiz sözdür. Oysa gerçek bir sanat olmak isteyen bir edebiyatın bir malzeme, bir biçim olan dili yaşam adlı içerikten yola çıkarak bir başka şeye, örneğin: şiire, hikayeye, romana özgün bir sekile dönüştürmesi gerekmektedir.
204
Edebiyat olmayan edebiyat, estetik açıdan insana haz ve zevk vermez (çünkü bunlar kollektif duygulardır), olsa olsa hoşa gider ve keyif verir (bunlar kişisel duygulardır).
290
Bir düşünceyi ancak dönüştürebilirseniz ortadan kaldırmış olursunuz. Silahlı eylem ancak bir düşünsel yaratıcılıktan yoksunluğun ürünü olabilir. Evet, kuramla-eylem karşılıklı etkileşim içinde olmalıdır.
315
"Bir gün insan "virgül"ü kaybetti. O zaman zor cümlelerden korkar oldu ve basit ifadeler kullanmaya başladı. Cümleler basitleşince düşünceleri de basitleşti. Bir başka gün "ünlem işaretini" kaybetti. Alçak bir sesle, tonlamayı değiştirmeden konuşmaya başladı. Artık ne bir şeye kızıyor, ne bir şeye seviniyordu. Bir süre sonra "soru işaretini" kaybetti ve soru sormaz oldu. Hiçbir şey ama hiçbir şey ilgilendirmiyordu onu. Ne kainat, ne dünya umurundaydı, ne de kendisi... Ömrünün sonuna doğru... kendisine has tek düşüncesi yoktu."
-Kanevski
319
Yaratıcılık: belleğimizdeki birikimle, geçmiş deneyimlerimiz arasında yeni ilişkiler kurmaktan başpka ne olabilir ki? Geleceğe bir yön vermenin tek yolu budur. Yaratıcılı: yarının dünyasını önceden biçimlendirmek ve bu biçimlendirmeye uygun bir şekilde hareket etmek demektir.
-Laborit
352
Bir başka deyişle Batı’nın diğerleri üzerinde bırakmaya çalıştığı bu ‘hız’ izlenimi, gerçekte tam zıddı olan bir ‘atalet’ durumunu gizlemek içindir.
409
Tanrı var ama ben inanmıyorum - ya da Tanrı yok ama ben inanıyorum - önermeleri paradoksal bir şekilde eğer Tanrı varsa inanmak anlamsızdır; eğer Tanrı yoksa o zaman inanmak bir zorunluğa dönüşmektedir anlamına gelmektedirler. Eğer bir şey yoksa ona inanmak lazımdır...Öyleyse Tanrıya inanmak onun varlığından, belirginliğinden ve şu anda buradalığından kuşku duymak demektir.
-J. Baudrillard
48
Marks ve Engels'e göre,"algılanabilen bir dayanak olan dilyetisi olmadan düşünce ve bilinç söz konusu olamaz. Öyleyse düşünce ve bilinç temelinde toplumsal olgulardır."
55
Düşler, gerçekleşmeyen arzulardır. Anlattığı öyküyü arzu eden bir yönetmen bu öyküde düşleirni gerçekleştiren kişidir. Bu yüzden sinema tarihine geçen filmlerin büyük çoğunluğuu arzunun ürünüdür.
55
Çünkü Mitry:" sinema gösterdikleri açısından en kesin dilyetisiken, ima ettikleri açısından da en belirsiz dilyetisidir" demektedir.
"Özetle, haber miktarı arttıkça iletimi de güçleşmektedir. Mesaj açık seçik olduğundaysa, haber değeri azalmaktadır." (Eco)
64
Dünya sinemasında çok önemli bir yere sahip olan "melodramlar"ın yoğunlaştığı psikanalitik içerik cinsel arzu ve onun mahkum edilmesidir.
70
Öyleyse, cinsellik de üretilen bir kavramdır. Sinema kurumu tarafından gerçeğe en çok yaklaşan biçimiyle üretilir ve seyirciye sunulur. İnsanın, kendi cinselliğinin bir üretim nesnesine dönüşmesi hiç kuşkusuz insanın kendine (vücuduna) yabancılaşmasının güzel bir örneğidir. Artık uzaklaştığı vücuduna ancak başka araçlar, aracılar vasıtasıyla yaklaşaabilmektedir.
75
Sanatta değişime uğrayan biçimlerdir yoksa içerikler değil. İnsan için önemli olan içeriğin güncel bir biçimde sunulmasıdır. Çağdaş bir sanatçı ise evrensel bir içeriğiçağdaş bir biçime sokarak sunan kişidir.
159
Günümüzdeyse Türk sinemasının kadınları ne masum, ne fahişedir. Bir orta yol bulunmuştur, ancak bu yol olumlu değil, olumsuz yanındadır. Ahu Tuğba, Güngör Bayrak, Banu Alkan, Serpil Çakmaklı, Hülya Avşar vs. bu dönemin tipik kadın kişilikleridir. Kendi yaşamlarından kendilerini değil, başkalarını sorumlu tutan, zorla fahişe olmuş masum kızlar kavramı Türk sinemasının özelliklerinden biri olup çıkmıştır. Ne denebilir ki? Mekanik bir dünyada, mekanik insanların, mekanik oyuncular tarafından, mekanik bir şekilde 'yansıtılması'?
Eski Dünya’ya Yeni Bir Bakış’tan
76
Çünkü gerçek otorite asla kendini zorla kabul ettirmeye çalışmaz. Gerçek otorite bir karşılıklı rızanın sonucudur.
82
Mevlâna, Anadolu Selçuklularının yarım kalan gelişme dönemi sonunda ortaya çıkan metafizik diyalektikle materyalist diyalektiği (yaptığımız alıntıdan da anlaşılacağı gibi) modern bir anlamda (Hegel'den çok daha önce, ancak doğal olarak aynı mantık ve açıklama yöntemiyle değil) buluşturan ilk düşünürlerden biridir. O bir sentez insanıdır. Sentezini yapmaya çalıştığı şey ise: Potlaç + İslâmiyet'tir. Bu sentezin adıysa: Tasavvuftur. Burada İslamiyet, Potlaça uydurulmaya çalışılmaktadır yoksa tersi doğru değildir.
115
Büyü her zaman için kendi başlarına hareket eden insan ya da insanlara özgü bir olgudur. Eylem ve oyuncu bir gizemle sarılıp sarmalanmaktadır... Büyü rutini geçici olarak şöyle tanımlayabiliriz: Örgütlenmiş bir tapınma düzenine ait olmayan, özel bir sır taşıyan, gizemli olan ve sonunda yasaklanmış rite dönüşme özelliği taşıyan her türlü rit.
-İsmet Z. Eyüboğlu
129
“Büyü somut olanla ilgilenirken, din soyut olanla ilgilenmektedir.”
Büyünün dinden farkı, amaçlarının rasyonel, araçlarının irrasyonel olmasıdır. Buna karşılık dinlerin araçları rasyonel (akıl, idrak, irade vb.) amaçları irrasyonel ya da metafiziktir.
139
Sonuç olarak gelişme döneminde olumlu ancak belirleyici bir unsur olmayan İslamiyet in, duraklama döneminde bu kez olumsuz ancak yine belirleyici bir unsur olamadığını söyleyeceğiz. Osmanlılar İslamiyete bir anlamda Osmanlı ruhunu iyice yitirdikten ve çökmeye başladıklarını anlamaya başladıktan sonra sarılmaya başlayacaklardır (ancak bunu inandıkları için değil çıkarları nedeniyle yapacaklardır):
"Osmanlılar "Halife" unvanım ilk kez 18.yüzyılın ikinci yarısında Küçük Kaynarca Antlaşmasında kullanmışlardır."
Bir başka deyişle Osmanlılar Kurana uygun bir İslamiyetle ancak XVIII.yüzyılın ikinci yarısından sonra ilgilenmeye başlamışlardır diyebiliriz.
170
Tasavvuf dünyasındaki insanların şizofren değil bilinçli olarak şizofrenleşmeye çalışan insanlar oldukları söylenebilir. Çünkü ancak gerçek şizofrenler bir kişilik bölünmesine uğramakta ve kişi dış dünya - iç dünya ikilemi arasına sıkışıp kalmaktadır.
197
Bu dönemde tüm oyun, süsleme zenaatları, anlatım ve dışavurum biçimlerinin hep şimdiki zamanı yaşatmaya yönelik oldukları söylenebilir. Bir başka deyişle bunlar bir şimdiki zaman simülasyonu örnekleridir. Oyunlar hep şimdiki zaman dilimleri içinde olup bitmektedir. Arabesk motif ya da süslemeler bizi bir mekandan, bir başka mekana (zamansal sıçramalar aracılığıyla) taşımazlar. Bize zaman içinde bir yolculuk yaptırmazlar (Oysa figüratif bir tablonun dört bir yanını ayrıntılı olarak incelediğinizde zaman içinde bir yolculuk yapmış olursunuz). Bizi hep aynı mekan içinde döndürüp dururlar. Öyleyse bu bir kısır döngüdür ve burada da bir şimdiki zaman simülasyonundan söz edilebilir. Bize farklı biçim ve görüntülerin şimdiki zamanlarını yaşatan (öyleyse burada zaman akıp geçen bir şeydir) bir olayda sanatsal olan bir şeyler bulunduğu söylenebilir (ancak sanatsal olanı yalnızca zamansallığın belirlediği söylenemez).
203
Edebiyat sözcüğü "edeb" sözcüğünden türetilmiş olup: ahlak ve davranış güzelliği, terbiye, zerafet ve naziklik gibi eyleme dayalı daha doğrusu değişmeyen davranış biçimleri şeklinde kendini gösteren bir eylem anlayışına dayalı anlamlara sahiptir. Öyleyse bu tür bir edebiyat anlayışını belirleyen şeyin sistemli, felsefi düşünce değil günlük yaşam pratiği ve kaygılarının belirlediği (kişisel pratik ve kaygılar yoksa toplumsal pratik ve kaygılar değil) sistemsiz sözdür. Oysa gerçek bir sanat olmak isteyen bir edebiyatın bir malzeme, bir biçim olan dili yaşam adlı içerikten yola çıkarak bir başka şeye, örneğin: şiire, hikayeye, romana özgün bir sekile dönüştürmesi gerekmektedir.
204
Edebiyat olmayan edebiyat, estetik açıdan insana haz ve zevk vermez (çünkü bunlar kollektif duygulardır), olsa olsa hoşa gider ve keyif verir (bunlar kişisel duygulardır).
290
Bir düşünceyi ancak dönüştürebilirseniz ortadan kaldırmış olursunuz. Silahlı eylem ancak bir düşünsel yaratıcılıktan yoksunluğun ürünü olabilir. Evet, kuramla-eylem karşılıklı etkileşim içinde olmalıdır.
315
"Bir gün insan "virgül"ü kaybetti. O zaman zor cümlelerden korkar oldu ve basit ifadeler kullanmaya başladı. Cümleler basitleşince düşünceleri de basitleşti. Bir başka gün "ünlem işaretini" kaybetti. Alçak bir sesle, tonlamayı değiştirmeden konuşmaya başladı. Artık ne bir şeye kızıyor, ne bir şeye seviniyordu. Bir süre sonra "soru işaretini" kaybetti ve soru sormaz oldu. Hiçbir şey ama hiçbir şey ilgilendirmiyordu onu. Ne kainat, ne dünya umurundaydı, ne de kendisi... Ömrünün sonuna doğru... kendisine has tek düşüncesi yoktu."
-Kanevski
319
Yaratıcılık: belleğimizdeki birikimle, geçmiş deneyimlerimiz arasında yeni ilişkiler kurmaktan başpka ne olabilir ki? Geleceğe bir yön vermenin tek yolu budur. Yaratıcılı: yarının dünyasını önceden biçimlendirmek ve bu biçimlendirmeye uygun bir şekilde hareket etmek demektir.
-Laborit
352
Bir başka deyişle Batı’nın diğerleri üzerinde bırakmaya çalıştığı bu ‘hız’ izlenimi, gerçekte tam zıddı olan bir ‘atalet’ durumunu gizlemek içindir.
409
Tanrı var ama ben inanmıyorum - ya da Tanrı yok ama ben inanıyorum - önermeleri paradoksal bir şekilde eğer Tanrı varsa inanmak anlamsızdır; eğer Tanrı yoksa o zaman inanmak bir zorunluğa dönüşmektedir anlamına gelmektedirler. Eğer bir şey yoksa ona inanmak lazımdır...Öyleyse Tanrıya inanmak onun varlığından, belirginliğinden ve şu anda buradalığından kuşku duymak demektir.
-J. Baudrillard
19 Şubat 2009
Ahmet Oktay
Türkiye'de Popüler Kültür'den
217
Gerçekliğin dekor haline getirilmesinin doğrudan doğruya politik/ideolojik bir sorun olduğu açıktır. Popüler ürünler, yazarları istemedikleri hallerde bile, tam da bu dekoratif olma özellikleri dolayısıyla, "teskin edici bir narkotik" yerine geçebilirler.
261
Bağlarken, televizyon, radyo ve pop müzik alanındaki gelişmenin doğrultusunu belirleyen bir gözlemin altı çizilebilir: "Bireyliğin, özgürlüğün, spontaneliğin, farklılığın toplumsal hayatın can alıcı alanlarında baskı altına alınmış olmasının yarattığı atropi ve anomi'yi hafifletecek edilgenleştirilmiş, sınırları iyi çizilmiş bir özgünlük, farklılık, spontanelik, değerlilik yaşattığı için" popüler kültür ürünleri rafine bir yanılsamaya yol açmaktadır.
217
Gerçekliğin dekor haline getirilmesinin doğrudan doğruya politik/ideolojik bir sorun olduğu açıktır. Popüler ürünler, yazarları istemedikleri hallerde bile, tam da bu dekoratif olma özellikleri dolayısıyla, "teskin edici bir narkotik" yerine geçebilirler.
261
Bağlarken, televizyon, radyo ve pop müzik alanındaki gelişmenin doğrultusunu belirleyen bir gözlemin altı çizilebilir: "Bireyliğin, özgürlüğün, spontaneliğin, farklılığın toplumsal hayatın can alıcı alanlarında baskı altına alınmış olmasının yarattığı atropi ve anomi'yi hafifletecek edilgenleştirilmiş, sınırları iyi çizilmiş bir özgünlük, farklılık, spontanelik, değerlilik yaşattığı için" popüler kültür ürünleri rafine bir yanılsamaya yol açmaktadır.
Adorno
Başarılı bir sanat çalışması, içkin eleştiri anlayışına göre, nesnel çelişkileri düzmece bir uyum içinde çözümleyen değil; fakat kendi içsel yapısında bu içsel çelişkileri göstermek için bunları barındıran; bu işi hiçbir uzlaşmacılığa yanaşmadan arık bir biçimde ifade edebilendir.
Schopenhauer
-Bütün aşk maceralarının nihai amacı bir sonraki kuşağın oluşturulmasından... insan ırkının gelecekteki varlığının sağlanmasından ve özel yapısının belirlenmesinden başka bir şey değlildir.
-Doğuştan getirdiğimiz tek bir kusur var: Hepimiz mutlu olmak için dünyaya geldiğimize inanıyoruz... Bu kusurumuzu gidermedikçe... dünya gözümüze çelişkili bir yer gibi görünecektir... İşte bu yüzden neredeyse bütün yaşlıların yüzlerinde aynı ifadeyi, yani düşkırıklığını görmek mümkündür.
-Doğuştan getirdiğimiz tek bir kusur var: Hepimiz mutlu olmak için dünyaya geldiğimize inanıyoruz... Bu kusurumuzu gidermedikçe... dünya gözümüze çelişkili bir yer gibi görünecektir... İşte bu yüzden neredeyse bütün yaşlıların yüzlerinde aynı ifadeyi, yani düşkırıklığını görmek mümkündür.
18 Şubat 2009
Graham Greene
Havanadaki Adamımız'dan
65
Zaman, savaş alanlarına bile bir şiirsellik katar.
71
Sonra gizlilikte öyle bir şey vardır ki insanları inandırır... Büyücülük çağlarının bir kalıntısı belki de.
78
Karpostallar yalnızlığın simgeleridir.
136
-Savaş patladığı zaman ben hekimlik stajımı daha bitirmemiştim, Bay Wormold. Çok saçma bir iş gibi gelmişti bu bana: İnsanları iyi etmek, daha sonradan öldürülebilsinler diye.
184
Güneşli bir günde işkenceden söz edip gülmek kolaydır.
248
Herhangi bir şiddet eyleminin altında ne gibi özürler gömülü olduğunu kim bilebilir?
65
Zaman, savaş alanlarına bile bir şiirsellik katar.
71
Sonra gizlilikte öyle bir şey vardır ki insanları inandırır... Büyücülük çağlarının bir kalıntısı belki de.
78
Karpostallar yalnızlığın simgeleridir.
136
-Savaş patladığı zaman ben hekimlik stajımı daha bitirmemiştim, Bay Wormold. Çok saçma bir iş gibi gelmişti bu bana: İnsanları iyi etmek, daha sonradan öldürülebilsinler diye.
184
Güneşli bir günde işkenceden söz edip gülmek kolaydır.
248
Herhangi bir şiddet eyleminin altında ne gibi özürler gömülü olduğunu kim bilebilir?
16 Şubat 2009
Hitchcock
François Truffaut Söyleşisi'nden
57
Günümüzde yapılan filmlerin çoğunda, çok az sinema var. Bunlara «konuşan insanların fotoğrafları» diyebilirim. Sinemada bir öyküyü anlatırken ancak başvurulacak başka bir yol kalmadığında diyalog kullanılmalıdır. Ben daima bir öyküyü öncelikle sinemaya özgü bir yöntemle anlatmaya çalışıyorum.
Sesli filmlerin ortaya çıkmasıyla ne yazık ki, bir anda tiyatroya benzer bir biçim ağırlığını koydu. Kameranın hareket edebilir olması, bu olguyu değiştirmez. Hatta kamera, raylar üzerinde ilerleyebilse de yapılan şey, sinema değü hâlâ tiyatrodur. Bunun bir sonucu, sinemaya özgü stilin kaybıdır, diğeri ise fantezinin kaybı.
Çekim senaryosunu yazarken diyalogları görsel birimlerden açıkça ayırmak önemlidir. Ayrıca mümkün olan her yerde, diyalogdan çok görsel olgulara dayanmak gerekir. Olayı sahnelemek için hangi yöntemi seçerseniz seçin; asıl ilginiz, izleyicinin tüm dikkatini tutmak olmalıdır.
Özetlersek, perdenin her yanının duygu ve heyecan yükü olması gerekir.
66
T : «Gerilim» sözcüğü çeşitli biçimlerde tanımlanabilir. Sizinle yapılan görüşmelerde sık sık, «gerilim» ile «şaşırtmaca» arasındaki farka işaret ediyorsunuz. Ama birçok kişi, gerilimin korkuyla ilişkili olduğunu savunuyor.
H : Böyle bir ilişki yok. Kolay Meziyet'teki santralci kıza dönelim. O kişi, genç bir adamla bir kadınm evlilik konusunu tartıştıkları, perdede gösterilmeyen bir konuşmaya kulak misafiri oluyor. Santralci kız gerilim içindedir, adeta gerilimin esiridir. Telefon hattının öteki ucundaki kadın, telefon ettiği adamla evlenecek mi? Kadın, sonunda evlenmeyi kabul edince kız oldukça rahatlar, gerilimi yokolmuştur. İşte, korkuyla ilişkisi olmayan gerilim unsuruna bir örnek.
T : Santralci kız, kadının evlenmeyi reddedeceğinden korkuyordu ama bu tür bir korkuda herhangi bir acı veya keder sözkonusu değil. Ben, gerilimi, olacağı umulan bir şeyin verdiği bir endişe olarak görüyorum.
H: Gerilim yaratmanın her zaman kullanılan biçiminde, izleyicinin olan bitenin son derece mükemmel biçimde farkında olması gereklidir. Aksi takdirde, gerilim oluşmaz.
T : Şüphesiz, ama gerilim unsurunu, gizlenen bir tehlikeyle bağlantılı olarak vermek mümkün değil midir?
H: Benim düşünceme göre, esrarengiz şeyler, pek gerilim yaratmazlar. Örneğin, «kim yaptı» (Whodunit) adı verilen tür filmlerde, gerilim unsuru değil, entellektüel bir bilmece vardır. Bunlar, duygusallıktan uzak bir tür merak öğesi içerirler. Halbuki, duygular, gerilimin temel dayanağıdırlar.
78
Kariyerinize ne olursa olsun, yeteneğiniz hiçbir zaman kaybolmaz.
94
Görüyorsunuz, bir film yaratmakla belgesel yapmak arasında oldukça fark vardır. Belgeseldeki temel malzeme, Tanrı tarafından yaratılmıştır. Oysa bir filmde, yönetmen Tann'dır. Yaşamı yaratmalıdır. Bu yaratma sürecinde duygular, ifade biçimleri ve bakış açıları vardır. İstediğimizi yapmakta tam özgür olmalıyız ki, sıkıcı olmasın. Bana, akla yakınlıktan sözeden eleştirmen sıkıcı adamın biridir.
96
«Yaşamdan bir dilim» filmi yapmak istemiyorum. Çünkü insanlar bunu evde, caddede, hatta sinema binasının önünde bulabilirler. Yaşamdan bir dilim görmek için para ödemeleri gerekmez. Ayrıca, aşırı fantezilerden de kaçınırım. İnsanların karakterlerle özdeşleşebilmesi gereklidir. Bir film yapmak, her şeyden önce bir öykü anlatmak anlamına gelir. Öykü, gerçekleşmesi mümkün olmayan bir şey olabilir, ama asla ilkel olmamalıdır. Dramatik ve insancıl olmalıdır. Zaten drama da sıkıcı kısımları atılmış yaşamdan başka nedir ki! Bundan sonraki etmen, film yapımı tekniğidir ve bu bağlamda ben teknikte salt mükemmelliğe karşıyım. Teknik, eylemi zenginleştirmelidir. Hiç kimse, sırf kameraman hoşlanıyor diye kamerayı belli bir açıya yerleştirmez. Burada önemli olan, belli bir açıya yerleştirilmiş kameranın o sahneyi en iyi biçimde vurgulayıp vurgulamadığıdır. Görüntülerin ve hareketin, ritmin ve efektlerin güzelliği, her şey esas amaca tabi olmalıdır.
99
Bazı durumlarda mutlu son gerekmez. İzleyiciyi sımsıkı kavramayı başarırsanızü sizin yürüttüğünüz mantığın peşinden gelecektir. Filmin bütününde yeterince eğlenceli olabilmişseniz insanlar "mutsuz son"u kabul edeceklerdir.
138
Tecrübelerimden öğrendim ki, kahraman tipi bir star tarafından çizilmediği zaman tüm film bundan olumsuz yönde etkileniyor. Biliyorsunuz izleyiciler, tanımadıkları birisi tarafından oynanan karakterin içine düştüğü zorluklarla daha az ilgileniyorlar.
151
T : Bu arada, söz nesnelerden açılmışken, sizin kendi filmlerinizde boy gösterme geleneğinizi bu kez eski bir gazete aracılığıyla gerçekleştirdiğinizi farkettim.
H: En sevdiğim rolümdür. Bunu düşünürken çok kötü anlar yaşadığımı itiraf etmeliyim.
Genellikle olay yerinden geçen birini oynarım ama, okyanusun ortasında oradan geçen birisi olamaz. Kayığın yanından geçen bir cesedi düşündüm ama batacağımdan korktum. Dokuz kazazededen birini de oynayamazdım, çünkü her biri yetkin bir oyuncu tarafından canlandırılmalıydı. Sonunda aklıma iyi bir fikir geldi. Bir zamanlar son derece zorlu bir diyete girerek, acılar içinde 300 pound'dan 200 pound'a düşmüştüm (150 kilodan 100 kiloya).
Sonunda kilo kaybımı ölümsüzleştirmeye ve küçük rolümü «önce» ve «sonra» resimleriyle gerçekleştirmeye karar verdim. Bu fotoğraflar, Reduco adlı hayali bir ilacın gazete reklamında kullanılmış olacaktı. İzleyiciler de, William Bendix, kayığa koymuş olduğumuz gazeteyi açtığında o fotoğrafları —dolayısıyla beni— görmüş olacaklardı. Bu rol büyük bir basan oldu. Reduco'yu nerede ve nasıl bulabileceklerini bilmek isteyen şişman kişilerden gelen mektuplar arasında adeta boğulmuştum.
188
Filmin en büyük zayıflığı, yazılı olmayan bir kuralı yıkmasından geliyor: Kötü adam ne kadar başarılıysa film de o kadar başarılıdır.
199
Bazen bir anne de bebeğine duyduğu sevgiyi «böö, bırr...» gibi sesler el kol hareketleriyle korkutma oyunu oynayarak gösterebilir. Bebek belki korkabilir, ama aynı zamanda gülüp elini kolunu oynatır. Konuşmaya başlar başlamaz da daha fazlasını isteyecektir .
199 (Dipnot)
1947 yılında Hollywood'daki bir basın toplantısı sırasında Hitchcock şunları söylemişti: «Benim amacım, halkı sağlığa yararlı şoklara uğratmaktır. Uygarlık günümüzde o denli koruyucu bir hal almıştır ki, artık korkularımdan içgüdüsel olarak kurtulma olanağımız kalmamıştır. Uyuşukluğumuzu gidermek ve ahlaksal dengemizi canlandırmak için tek yol, şok yaratacak yapay araçlara başvurmaktır. Buna ulaşmak, bana öyle geliyor ki, ancak sinema yoluyla olabilir.»
205
T : Evet, benim de söylemeye çalıştığım şey, tüm dikkatler perdedeki ana karakterler üzerinde yoğunlaştığı için bu tür özenli ayrıntıların genellikle halk tarafından farkedilememesi. Siz bütün bu ayrıntıları, kendi kişisel tatmininiz için ve tabii filmi zenginleştirmek adına koyuyorsunuz.
H : Böyle şeyleri yapmamız gerek, filmin tüm örgüsünü bir kanaviçe gibi doldurmalıyız. İnsanlar bu nedenle, tüm ayrıntıları farkedebilmek için filmi tekrar tekrar izleme ihtiyacım hissederler. Bazıları boşa harcanan çaba gibi görünse de aslında filmi sağlamlaştırırlar. İşte bu nedenle bu filmler yıllar sonra yeniden gösterime giriyor, zamana karşı ayakta kalıyor ve modası geçmiyor.
224
H : Perdede cinselliğin de, bir gerilim unsuru olması gerektiğini düşünüyorum. Eğer cinsellik, aşırı biçimde göze çarpıyorsa ve çok belirginse gerilim olamaz. Filmlerimde hep görmüş geçirmiş sarışınları seçmemin nedenini biliyor musunuz? Biz, ancak yatak odasına girdikten sonra fahişeleşmeye başlayan, gerçek hanımefendilerin peşindeyizdir. Zavallı Marilyn Monroe, cinsellik sanki yüzünün her yanında yazılıydı. Brigitte Bardot da pek usta ve kurnaz bir kişi değildi.
T : Başka bir deyimle, sizi içteki ateşle dıştaki soğuk görünüm arasındaki paradoks ilgilendiriyor.
H : Kesinlikle. Cinsel yönden en ilginç kadınların İngiliz kadınları olduğuna inanıyorum. İngiliz kadınlarının, İsveçlilerin, Kuzey Almanların ve İskandinavların, cinsel yönlerden Latin kadınlarından, yani İtalyanlardan ve Fransızlardan daha heyecan verici olduğunu hep hissetmişimdir. Cinsellik ilan edilmemelidir. Okul öğretmenine benzeyen bir İngiliz kızı, sizinle hemen bir taksiye binmeye razı olacak ve hatta coşkun bakışlarınız altmda pantolonunuzun fermuarını bile kendisi açacaktır.
255
T : Uçak sahnesi çekiminin en belirgin yanı, tümüyle gereksiz ve nedensiz olması. Tüm akla yakınlığı yok eden, hatta önemini bile kaybettiren bir sahne bu. Böyle bir yöntemle yaklaşıldığında sinema, tıpkı müzik gibi son derece soyut bir sanat oluyor.
265
Aynı konunun bir başka yönü de, boşluğun ziyan edilmemesi gereğidir. Çünkü bu boşluk, dramatik efekt yapmak için kullanılabilir. Örneğin, Kuşlar'da kuşlar barikatlarla korunmuş eve saldırdığında, divanda oturan Melanie çığlık atarken kamerayı geriye çektim. Buradaki amacım, onun korkudan büzülmesine neden olan şeyin hiçliğini göstermek üzere boşluğu kullanmaktı. Yeniden ona döndüğümde, kamerayı bu sefer de yükseğe yerleştirerek, onda gittikçe artan korku izlenimini güçlendirdim. Ondan sonra Melanie'nin çevresinde ve tepesinden dolanan başka bir kamera hareketi vardı. Ama başlangıçtaki boşluk, sahnenin asıl önemli unsuruydu. Eğer hemen başlangıçta kamerayı kızm yüzüne tutmuş olsaydım, onun görebildiği, ama izleyicinin göremediği bir şeyden korkup geri çekildiği duygusunu almış olacaktık. Ben tam tersini oluşturarak perdenin dışmda bir şey olmadığını vurgulamak istedim. Bu yüzden tüm boşluğun belirli bir anlamı vardı.
Bazı yönetmenler, aktörleri dekorun önüne yerleştiriyor ve ardından da aktörlerin oturmasına, ayakta durmasına ya da yatmasına bağlı olarak kamerayı belli bir uzaklığa yerleştiriyorlar. Bence böyle bir şey çapsız düşüncenin örneğidir. Tam ve titiz olmadığı gibi, kesinlikle hiçbir anlamı da yoktur.
323
Çünkü sinema, dünya üzerinde en çok bilinen ve en kuvvetli kitle iletişim aracıdır. Eğer bir filmi doğru olarak düzenlemişseniz, duygusal açıdan bir Japon izleyici, Hintli izleyici gibi aynı anda çığlık atabilmelidir. Bu, bir sinemacı için daima büyük bir meydan okumadır.
Bir roman, başka bir dile çevrilirken ilginçliğinden çok şey yitirebilir. Aynı biçimde gala gecesinde çok güzel sergilenen bir oyun, daha sonra aynı başarıyı göstermeyebilir. Ama bir film, dünyanın her yanında yolculuk yapar. Altyazı konulduğunda etkisinden yüzde 15, iyi bir seslendirme yapıldığında da yüzde 10 yitirdiğini farzedersek, projeksiyon koşulları hatalı bile olsa, görüntü tümüyle kalacaktır. Gösterilenler —bunları hiçbir şey değiştirip başka biçime sokamaz— sizin çalışmanızdır ve kendinizi her yerde aynı terimlerle ifade edersiniz.
57
Günümüzde yapılan filmlerin çoğunda, çok az sinema var. Bunlara «konuşan insanların fotoğrafları» diyebilirim. Sinemada bir öyküyü anlatırken ancak başvurulacak başka bir yol kalmadığında diyalog kullanılmalıdır. Ben daima bir öyküyü öncelikle sinemaya özgü bir yöntemle anlatmaya çalışıyorum.
Sesli filmlerin ortaya çıkmasıyla ne yazık ki, bir anda tiyatroya benzer bir biçim ağırlığını koydu. Kameranın hareket edebilir olması, bu olguyu değiştirmez. Hatta kamera, raylar üzerinde ilerleyebilse de yapılan şey, sinema değü hâlâ tiyatrodur. Bunun bir sonucu, sinemaya özgü stilin kaybıdır, diğeri ise fantezinin kaybı.
Çekim senaryosunu yazarken diyalogları görsel birimlerden açıkça ayırmak önemlidir. Ayrıca mümkün olan her yerde, diyalogdan çok görsel olgulara dayanmak gerekir. Olayı sahnelemek için hangi yöntemi seçerseniz seçin; asıl ilginiz, izleyicinin tüm dikkatini tutmak olmalıdır.
Özetlersek, perdenin her yanının duygu ve heyecan yükü olması gerekir.
66
T : «Gerilim» sözcüğü çeşitli biçimlerde tanımlanabilir. Sizinle yapılan görüşmelerde sık sık, «gerilim» ile «şaşırtmaca» arasındaki farka işaret ediyorsunuz. Ama birçok kişi, gerilimin korkuyla ilişkili olduğunu savunuyor.
H : Böyle bir ilişki yok. Kolay Meziyet'teki santralci kıza dönelim. O kişi, genç bir adamla bir kadınm evlilik konusunu tartıştıkları, perdede gösterilmeyen bir konuşmaya kulak misafiri oluyor. Santralci kız gerilim içindedir, adeta gerilimin esiridir. Telefon hattının öteki ucundaki kadın, telefon ettiği adamla evlenecek mi? Kadın, sonunda evlenmeyi kabul edince kız oldukça rahatlar, gerilimi yokolmuştur. İşte, korkuyla ilişkisi olmayan gerilim unsuruna bir örnek.
T : Santralci kız, kadının evlenmeyi reddedeceğinden korkuyordu ama bu tür bir korkuda herhangi bir acı veya keder sözkonusu değil. Ben, gerilimi, olacağı umulan bir şeyin verdiği bir endişe olarak görüyorum.
H: Gerilim yaratmanın her zaman kullanılan biçiminde, izleyicinin olan bitenin son derece mükemmel biçimde farkında olması gereklidir. Aksi takdirde, gerilim oluşmaz.
T : Şüphesiz, ama gerilim unsurunu, gizlenen bir tehlikeyle bağlantılı olarak vermek mümkün değil midir?
H: Benim düşünceme göre, esrarengiz şeyler, pek gerilim yaratmazlar. Örneğin, «kim yaptı» (Whodunit) adı verilen tür filmlerde, gerilim unsuru değil, entellektüel bir bilmece vardır. Bunlar, duygusallıktan uzak bir tür merak öğesi içerirler. Halbuki, duygular, gerilimin temel dayanağıdırlar.
78
Kariyerinize ne olursa olsun, yeteneğiniz hiçbir zaman kaybolmaz.
94
Görüyorsunuz, bir film yaratmakla belgesel yapmak arasında oldukça fark vardır. Belgeseldeki temel malzeme, Tanrı tarafından yaratılmıştır. Oysa bir filmde, yönetmen Tann'dır. Yaşamı yaratmalıdır. Bu yaratma sürecinde duygular, ifade biçimleri ve bakış açıları vardır. İstediğimizi yapmakta tam özgür olmalıyız ki, sıkıcı olmasın. Bana, akla yakınlıktan sözeden eleştirmen sıkıcı adamın biridir.
96
«Yaşamdan bir dilim» filmi yapmak istemiyorum. Çünkü insanlar bunu evde, caddede, hatta sinema binasının önünde bulabilirler. Yaşamdan bir dilim görmek için para ödemeleri gerekmez. Ayrıca, aşırı fantezilerden de kaçınırım. İnsanların karakterlerle özdeşleşebilmesi gereklidir. Bir film yapmak, her şeyden önce bir öykü anlatmak anlamına gelir. Öykü, gerçekleşmesi mümkün olmayan bir şey olabilir, ama asla ilkel olmamalıdır. Dramatik ve insancıl olmalıdır. Zaten drama da sıkıcı kısımları atılmış yaşamdan başka nedir ki! Bundan sonraki etmen, film yapımı tekniğidir ve bu bağlamda ben teknikte salt mükemmelliğe karşıyım. Teknik, eylemi zenginleştirmelidir. Hiç kimse, sırf kameraman hoşlanıyor diye kamerayı belli bir açıya yerleştirmez. Burada önemli olan, belli bir açıya yerleştirilmiş kameranın o sahneyi en iyi biçimde vurgulayıp vurgulamadığıdır. Görüntülerin ve hareketin, ritmin ve efektlerin güzelliği, her şey esas amaca tabi olmalıdır.
99
Bazı durumlarda mutlu son gerekmez. İzleyiciyi sımsıkı kavramayı başarırsanızü sizin yürüttüğünüz mantığın peşinden gelecektir. Filmin bütününde yeterince eğlenceli olabilmişseniz insanlar "mutsuz son"u kabul edeceklerdir.
138
Tecrübelerimden öğrendim ki, kahraman tipi bir star tarafından çizilmediği zaman tüm film bundan olumsuz yönde etkileniyor. Biliyorsunuz izleyiciler, tanımadıkları birisi tarafından oynanan karakterin içine düştüğü zorluklarla daha az ilgileniyorlar.
151
T : Bu arada, söz nesnelerden açılmışken, sizin kendi filmlerinizde boy gösterme geleneğinizi bu kez eski bir gazete aracılığıyla gerçekleştirdiğinizi farkettim.
H: En sevdiğim rolümdür. Bunu düşünürken çok kötü anlar yaşadığımı itiraf etmeliyim.
Genellikle olay yerinden geçen birini oynarım ama, okyanusun ortasında oradan geçen birisi olamaz. Kayığın yanından geçen bir cesedi düşündüm ama batacağımdan korktum. Dokuz kazazededen birini de oynayamazdım, çünkü her biri yetkin bir oyuncu tarafından canlandırılmalıydı. Sonunda aklıma iyi bir fikir geldi. Bir zamanlar son derece zorlu bir diyete girerek, acılar içinde 300 pound'dan 200 pound'a düşmüştüm (150 kilodan 100 kiloya).
Sonunda kilo kaybımı ölümsüzleştirmeye ve küçük rolümü «önce» ve «sonra» resimleriyle gerçekleştirmeye karar verdim. Bu fotoğraflar, Reduco adlı hayali bir ilacın gazete reklamında kullanılmış olacaktı. İzleyiciler de, William Bendix, kayığa koymuş olduğumuz gazeteyi açtığında o fotoğrafları —dolayısıyla beni— görmüş olacaklardı. Bu rol büyük bir basan oldu. Reduco'yu nerede ve nasıl bulabileceklerini bilmek isteyen şişman kişilerden gelen mektuplar arasında adeta boğulmuştum.
188
Filmin en büyük zayıflığı, yazılı olmayan bir kuralı yıkmasından geliyor: Kötü adam ne kadar başarılıysa film de o kadar başarılıdır.
199
Bazen bir anne de bebeğine duyduğu sevgiyi «böö, bırr...» gibi sesler el kol hareketleriyle korkutma oyunu oynayarak gösterebilir. Bebek belki korkabilir, ama aynı zamanda gülüp elini kolunu oynatır. Konuşmaya başlar başlamaz da daha fazlasını isteyecektir .
199 (Dipnot)
1947 yılında Hollywood'daki bir basın toplantısı sırasında Hitchcock şunları söylemişti: «Benim amacım, halkı sağlığa yararlı şoklara uğratmaktır. Uygarlık günümüzde o denli koruyucu bir hal almıştır ki, artık korkularımdan içgüdüsel olarak kurtulma olanağımız kalmamıştır. Uyuşukluğumuzu gidermek ve ahlaksal dengemizi canlandırmak için tek yol, şok yaratacak yapay araçlara başvurmaktır. Buna ulaşmak, bana öyle geliyor ki, ancak sinema yoluyla olabilir.»
205
T : Evet, benim de söylemeye çalıştığım şey, tüm dikkatler perdedeki ana karakterler üzerinde yoğunlaştığı için bu tür özenli ayrıntıların genellikle halk tarafından farkedilememesi. Siz bütün bu ayrıntıları, kendi kişisel tatmininiz için ve tabii filmi zenginleştirmek adına koyuyorsunuz.
H : Böyle şeyleri yapmamız gerek, filmin tüm örgüsünü bir kanaviçe gibi doldurmalıyız. İnsanlar bu nedenle, tüm ayrıntıları farkedebilmek için filmi tekrar tekrar izleme ihtiyacım hissederler. Bazıları boşa harcanan çaba gibi görünse de aslında filmi sağlamlaştırırlar. İşte bu nedenle bu filmler yıllar sonra yeniden gösterime giriyor, zamana karşı ayakta kalıyor ve modası geçmiyor.
224
H : Perdede cinselliğin de, bir gerilim unsuru olması gerektiğini düşünüyorum. Eğer cinsellik, aşırı biçimde göze çarpıyorsa ve çok belirginse gerilim olamaz. Filmlerimde hep görmüş geçirmiş sarışınları seçmemin nedenini biliyor musunuz? Biz, ancak yatak odasına girdikten sonra fahişeleşmeye başlayan, gerçek hanımefendilerin peşindeyizdir. Zavallı Marilyn Monroe, cinsellik sanki yüzünün her yanında yazılıydı. Brigitte Bardot da pek usta ve kurnaz bir kişi değildi.
T : Başka bir deyimle, sizi içteki ateşle dıştaki soğuk görünüm arasındaki paradoks ilgilendiriyor.
H : Kesinlikle. Cinsel yönden en ilginç kadınların İngiliz kadınları olduğuna inanıyorum. İngiliz kadınlarının, İsveçlilerin, Kuzey Almanların ve İskandinavların, cinsel yönlerden Latin kadınlarından, yani İtalyanlardan ve Fransızlardan daha heyecan verici olduğunu hep hissetmişimdir. Cinsellik ilan edilmemelidir. Okul öğretmenine benzeyen bir İngiliz kızı, sizinle hemen bir taksiye binmeye razı olacak ve hatta coşkun bakışlarınız altmda pantolonunuzun fermuarını bile kendisi açacaktır.
255
T : Uçak sahnesi çekiminin en belirgin yanı, tümüyle gereksiz ve nedensiz olması. Tüm akla yakınlığı yok eden, hatta önemini bile kaybettiren bir sahne bu. Böyle bir yöntemle yaklaşıldığında sinema, tıpkı müzik gibi son derece soyut bir sanat oluyor.
265
Aynı konunun bir başka yönü de, boşluğun ziyan edilmemesi gereğidir. Çünkü bu boşluk, dramatik efekt yapmak için kullanılabilir. Örneğin, Kuşlar'da kuşlar barikatlarla korunmuş eve saldırdığında, divanda oturan Melanie çığlık atarken kamerayı geriye çektim. Buradaki amacım, onun korkudan büzülmesine neden olan şeyin hiçliğini göstermek üzere boşluğu kullanmaktı. Yeniden ona döndüğümde, kamerayı bu sefer de yükseğe yerleştirerek, onda gittikçe artan korku izlenimini güçlendirdim. Ondan sonra Melanie'nin çevresinde ve tepesinden dolanan başka bir kamera hareketi vardı. Ama başlangıçtaki boşluk, sahnenin asıl önemli unsuruydu. Eğer hemen başlangıçta kamerayı kızm yüzüne tutmuş olsaydım, onun görebildiği, ama izleyicinin göremediği bir şeyden korkup geri çekildiği duygusunu almış olacaktık. Ben tam tersini oluşturarak perdenin dışmda bir şey olmadığını vurgulamak istedim. Bu yüzden tüm boşluğun belirli bir anlamı vardı.
Bazı yönetmenler, aktörleri dekorun önüne yerleştiriyor ve ardından da aktörlerin oturmasına, ayakta durmasına ya da yatmasına bağlı olarak kamerayı belli bir uzaklığa yerleştiriyorlar. Bence böyle bir şey çapsız düşüncenin örneğidir. Tam ve titiz olmadığı gibi, kesinlikle hiçbir anlamı da yoktur.
323
Çünkü sinema, dünya üzerinde en çok bilinen ve en kuvvetli kitle iletişim aracıdır. Eğer bir filmi doğru olarak düzenlemişseniz, duygusal açıdan bir Japon izleyici, Hintli izleyici gibi aynı anda çığlık atabilmelidir. Bu, bir sinemacı için daima büyük bir meydan okumadır.
Bir roman, başka bir dile çevrilirken ilginçliğinden çok şey yitirebilir. Aynı biçimde gala gecesinde çok güzel sergilenen bir oyun, daha sonra aynı başarıyı göstermeyebilir. Ama bir film, dünyanın her yanında yolculuk yapar. Altyazı konulduğunda etkisinden yüzde 15, iyi bir seslendirme yapıldığında da yüzde 10 yitirdiğini farzedersek, projeksiyon koşulları hatalı bile olsa, görüntü tümüyle kalacaktır. Gösterilenler —bunları hiçbir şey değiştirip başka biçime sokamaz— sizin çalışmanızdır ve kendinizi her yerde aynı terimlerle ifade edersiniz.
15 Şubat 2009
Samuel Beckett
Tiyatro Oyunu Taslağı I'den
27
-Bunu anladım da kendinizi neden ölüme terk etmiyorsunuz?
-Bunu çok düşündüm.
-Ama bir türlü gerçekleştirmemişsiniz.
-Yeterince mutsuz değilim. Yeterince mutsuz olamamak, hep mutsuz etmişti beni.
-Ama her gün mutsuzluğunuz bir parça artıyor olmalı.
-Yeterince mutsuz değilim.
30
-Bazen dünya sanki akşamın griliğinde, kış ortası güneşsiz bir günde geliyor bana.
Korlar'dan
69
-Öyküler, öyküler, yıllarca ve yıllarca öyküler, yapayalnız işler yolundaydı, gereksinme başgösterene kadar, aniden, bir başkasına, benimle birlikte olması için, kim olursa olsun, bir yabancı, konuşmak için, beni işittiğini düşünmek için, yıllarca bu, sonra şimdi, bir başkasına, bir balkasına... beni eskiden beri tanıyan biri, kim olursa olsun, benim yanımda olsun diye, beni işittiğini düşünmem için, şimdi ne olduğumu.
Mutlu Günler'den
100
-Her şeye muktedir Tanrı'yı yüceltmenin en iyi yolu, onun ufak tefek şakalarına, kendisiyle birlikte, alaylı alaylı gülmek değil midir, hele soğuk şakalarına?
-114
O zaman... şimdi... öyle güçlükler var ki burada, kafayı zorlayan... Her zaman ne isem o olmak -üstelik bunca değişmiş bulunmak... Ben birisiyim şimdi, birisi diyorum, ama sonra başka birisiyim... Söylenebilecek şeyler öyle az ki, hepsini söyleyiveriyor insan... Söyleyeebileceklerinin hepsini... Hem söylediklerinin hiçbirinde tek gerçek olmuyor.
118
-Bir şarkıdan sonraki o hüzün... Hiç böyle bir şeyle karşılaştın mı, Willie?... Bütün yaşantın boyunca... Karşılaşmadın mı?... Ama içten bir cinsel birleşmeden sonraki hüzün herkesin yaşamış olduğu bir şeydir... Hele sen bu konuda Aristoteles'e bile taş çıkartırsın, Willie... Evet, insan bilir bunu, ona göre de hazırlıklıdır... Ama şarkıdan sonra... Bu hüzün sürüp gitmiyor tabi... Bence harika olan da bu işte... Gitgide eksilip tükeniyor... Şu incecik çizgiler de ne öyle?... Git unut beni artık, ne diye bir şey gelip başka bir şeyi gölgeleyiveriyor... git unut beni artık... neden keder... böyle yürekten güler... git unut beni artık... hiç işitme beni... gül oyna...coşkun şarkılar söyle git... İnsan bütün değerli bildiği şeyleri yitiriyor... Ama büsbütün değil... Bir parça... Bir parça kalıyor geriye... Bence harika olan da bu işte, bir parça kalıyor, insanın değerli bildiklerinden, ona gün boyunca yardım etmek, onu avutmak için...
Radyo Oyunu Taslağı I'den
137
-İnsan yalnızsa, yapayalnız demektir.
Oyun'dan
182
-Karanlığa hasrettim - ama ne kadar kararırsa, o kadar kötü oluyordu. Garip.
Eski Şarkı'dan
204
- Sevgili Gorman, bak ne diyeceğim sana. Bütün bu sürat var ya bu sürat, mahvetti ortalığı, yaşamıyor artık, her şey mahvoldu, hava bile. (Motor gürültüsü) Bir düşünsene bizim zamannımızdaki baharları, nasıl sıcak olurdu, hele yazları, büsbütün erirdik.
Soluk
234
PERDE
1. Sahnede dağınıık bir biçimde duran döküntü yığınını aydınlatan zayıf bir ışık. Beş saniyelik bir sessizlik.
2. Zayıf, kesik bir çocuk ağlaması ve hemen ardından alınan ilk soluk sesi, yavaş yavaş artan ışıkla birlikte on saniye içinde doruk noktasına ulaşır. Beş saniyelik bir sessizlik.
3. Verilen soluk sesi, yavaş yavaş azalan ışıkla birlikte on saniye içinde minimuma iner (ışık 1'de olduğu gibidir) ve hemen ardından, önceki çocuk ağlaması duyulur. Beş saniyelik bir sessizlik.
Dünya ve Pantolon'dan
21
Katıksız bir kavrayışı betimlemek, anlamsız bir cümle yazmak demektir. Hiç kuşkusuz. Çünkü ne zaman sözcüklere gerçek bir aktarma işlevi gördürülmek istense, ne zaman onlardan, kendilerinden başka bir şeyi ifade etmeleri istense, kendi kendilerini karşılıklı olarak geçersiz kılacak bir şekilde hizaya girerler. Bu, hiç süphesiz, hayata tüm büyüsünü veren şeydir.
25
Tek olan üzerinde düşünmek olanaksızdır.
26
Basit olanı düzene sokmak olanaksızdır.
Ya gösterilir, ya gösterilmez.
30
Bir ressam için, nesne olanaksızdır. Zaten, modern resmin en iyi yapıtlarının önemli bir bölümü de, bu olanaksızlığın betimlemesi çabası sonucunda ortaya çıkmıştır.
37
Burada bir sözcük, ama aynı zamanda, büyük katliam dönemleri için saklı tutulan bir kavram, hiç kuşkusuz. İnsanların birbirlerini sevmeyi düşünmeleri, yan taraftaki bahçıvanı rahat bırakmaları, bvasit ve yalın olabilmeleri için, veba, Lizbon ve büyük bir dinsel kıyım gerekiyor.
-Olumsuzluk olanaklı değil. Olumlama da aynı öyle. Saçmadır demek de saçma. Bu da yine bir
değer yargısında bulunmak demektir. İtiraz edemezsiniz, düşüncenizi belirtemezsiniz.
-Olası bir zamirin, çözümün, tepkinin, tavır takınmanın bulunmadığı yerde durmak gerekir...
Çalışmayı bu kadar korkunç derecede güç kılan da budur işte.
ölgün ışıklar sınır kenar çizgileri
gidip gelen mekik taşıtlara özgü
bir adımdan da öte sönerler
geri döner yeniden harelenirler
durma(k) daha çok
her ikisinden de uzak(ta)
kendi evinde kendi olmadan
ne de onlar
27
-Bunu anladım da kendinizi neden ölüme terk etmiyorsunuz?
-Bunu çok düşündüm.
-Ama bir türlü gerçekleştirmemişsiniz.
-Yeterince mutsuz değilim. Yeterince mutsuz olamamak, hep mutsuz etmişti beni.
-Ama her gün mutsuzluğunuz bir parça artıyor olmalı.
-Yeterince mutsuz değilim.
30
-Bazen dünya sanki akşamın griliğinde, kış ortası güneşsiz bir günde geliyor bana.
Korlar'dan
69
-Öyküler, öyküler, yıllarca ve yıllarca öyküler, yapayalnız işler yolundaydı, gereksinme başgösterene kadar, aniden, bir başkasına, benimle birlikte olması için, kim olursa olsun, bir yabancı, konuşmak için, beni işittiğini düşünmek için, yıllarca bu, sonra şimdi, bir başkasına, bir balkasına... beni eskiden beri tanıyan biri, kim olursa olsun, benim yanımda olsun diye, beni işittiğini düşünmem için, şimdi ne olduğumu.
Mutlu Günler'den
100
-Her şeye muktedir Tanrı'yı yüceltmenin en iyi yolu, onun ufak tefek şakalarına, kendisiyle birlikte, alaylı alaylı gülmek değil midir, hele soğuk şakalarına?
-114
O zaman... şimdi... öyle güçlükler var ki burada, kafayı zorlayan... Her zaman ne isem o olmak -üstelik bunca değişmiş bulunmak... Ben birisiyim şimdi, birisi diyorum, ama sonra başka birisiyim... Söylenebilecek şeyler öyle az ki, hepsini söyleyiveriyor insan... Söyleyeebileceklerinin hepsini... Hem söylediklerinin hiçbirinde tek gerçek olmuyor.
118
-Bir şarkıdan sonraki o hüzün... Hiç böyle bir şeyle karşılaştın mı, Willie?... Bütün yaşantın boyunca... Karşılaşmadın mı?... Ama içten bir cinsel birleşmeden sonraki hüzün herkesin yaşamış olduğu bir şeydir... Hele sen bu konuda Aristoteles'e bile taş çıkartırsın, Willie... Evet, insan bilir bunu, ona göre de hazırlıklıdır... Ama şarkıdan sonra... Bu hüzün sürüp gitmiyor tabi... Bence harika olan da bu işte... Gitgide eksilip tükeniyor... Şu incecik çizgiler de ne öyle?... Git unut beni artık, ne diye bir şey gelip başka bir şeyi gölgeleyiveriyor... git unut beni artık... neden keder... böyle yürekten güler... git unut beni artık... hiç işitme beni... gül oyna...coşkun şarkılar söyle git... İnsan bütün değerli bildiği şeyleri yitiriyor... Ama büsbütün değil... Bir parça... Bir parça kalıyor geriye... Bence harika olan da bu işte, bir parça kalıyor, insanın değerli bildiklerinden, ona gün boyunca yardım etmek, onu avutmak için...
Radyo Oyunu Taslağı I'den
137
-İnsan yalnızsa, yapayalnız demektir.
Oyun'dan
182
-Karanlığa hasrettim - ama ne kadar kararırsa, o kadar kötü oluyordu. Garip.
Eski Şarkı'dan
204
- Sevgili Gorman, bak ne diyeceğim sana. Bütün bu sürat var ya bu sürat, mahvetti ortalığı, yaşamıyor artık, her şey mahvoldu, hava bile. (Motor gürültüsü) Bir düşünsene bizim zamannımızdaki baharları, nasıl sıcak olurdu, hele yazları, büsbütün erirdik.
Soluk
234
PERDE
1. Sahnede dağınıık bir biçimde duran döküntü yığınını aydınlatan zayıf bir ışık. Beş saniyelik bir sessizlik.
2. Zayıf, kesik bir çocuk ağlaması ve hemen ardından alınan ilk soluk sesi, yavaş yavaş artan ışıkla birlikte on saniye içinde doruk noktasına ulaşır. Beş saniyelik bir sessizlik.
3. Verilen soluk sesi, yavaş yavaş azalan ışıkla birlikte on saniye içinde minimuma iner (ışık 1'de olduğu gibidir) ve hemen ardından, önceki çocuk ağlaması duyulur. Beş saniyelik bir sessizlik.
Dünya ve Pantolon'dan
21
Katıksız bir kavrayışı betimlemek, anlamsız bir cümle yazmak demektir. Hiç kuşkusuz. Çünkü ne zaman sözcüklere gerçek bir aktarma işlevi gördürülmek istense, ne zaman onlardan, kendilerinden başka bir şeyi ifade etmeleri istense, kendi kendilerini karşılıklı olarak geçersiz kılacak bir şekilde hizaya girerler. Bu, hiç süphesiz, hayata tüm büyüsünü veren şeydir.
25
Tek olan üzerinde düşünmek olanaksızdır.
26
Basit olanı düzene sokmak olanaksızdır.
Ya gösterilir, ya gösterilmez.
30
Bir ressam için, nesne olanaksızdır. Zaten, modern resmin en iyi yapıtlarının önemli bir bölümü de, bu olanaksızlığın betimlemesi çabası sonucunda ortaya çıkmıştır.
37
Burada bir sözcük, ama aynı zamanda, büyük katliam dönemleri için saklı tutulan bir kavram, hiç kuşkusuz. İnsanların birbirlerini sevmeyi düşünmeleri, yan taraftaki bahçıvanı rahat bırakmaları, bvasit ve yalın olabilmeleri için, veba, Lizbon ve büyük bir dinsel kıyım gerekiyor.
-Olumsuzluk olanaklı değil. Olumlama da aynı öyle. Saçmadır demek de saçma. Bu da yine bir
değer yargısında bulunmak demektir. İtiraz edemezsiniz, düşüncenizi belirtemezsiniz.
-Olası bir zamirin, çözümün, tepkinin, tavır takınmanın bulunmadığı yerde durmak gerekir...
Çalışmayı bu kadar korkunç derecede güç kılan da budur işte.
ölgün ışıklar sınır kenar çizgileri
gidip gelen mekik taşıtlara özgü
bir adımdan da öte sönerler
geri döner yeniden harelenirler
durma(k) daha çok
her ikisinden de uzak(ta)
kendi evinde kendi olmadan
ne de onlar
Eugene Ionesco
Ölüm Oyunları'ndan
153
-Kocam bana, insanların çoğu tutarsızlık içinde yaşar, demişti. Belirli bir yaşam biçimleri yokmuş. Sanırım bu yüzden ölüyorlar.
158
-Yalnızca bizden isteneni yapıyoruz. Ama çok şey istiyorlar bizden.
158
-Azizim, benim istediğim artık yaşamdan zevk almak filan değil. Tepkisiz bir yaşamla yetineceğim. Acı çekmeden kendi halimde seyredebilmek gösteriyi, tüm isteğim bu.
222
-Ölüm, gerçek yabancılaşmadır.
Macbett'den
322
-İktidarı ele geçirenler uzağı göremez mi olmalıdırlar?
-Şart değildir.
153
-Kocam bana, insanların çoğu tutarsızlık içinde yaşar, demişti. Belirli bir yaşam biçimleri yokmuş. Sanırım bu yüzden ölüyorlar.
158
-Yalnızca bizden isteneni yapıyoruz. Ama çok şey istiyorlar bizden.
158
-Azizim, benim istediğim artık yaşamdan zevk almak filan değil. Tepkisiz bir yaşamla yetineceğim. Acı çekmeden kendi halimde seyredebilmek gösteriyi, tüm isteğim bu.
222
-Ölüm, gerçek yabancılaşmadır.
Macbett'den
322
-İktidarı ele geçirenler uzağı göremez mi olmalıdırlar?
-Şart değildir.
9 Şubat 2009
André Bazin
Çağdaş Sinema'nın Sorunları'ndan
12
"Bütün sanatlar insanın varlığı üzerine kuruludur; ancak fotografçılıktadır ki insanın yokluğundan zevk alırız. "
"Sinema, fotograf nesnelliğinin zaman içinde gerçekleştirilmesidir."
26
Soyut düşünceyi ancak gerçeğin elden geldiği kadar somut temsiliyle ve yardımıyla anlatmak, işte sinemanın paradoksu. Bu aynı zamanda sinemanın hem gücü, hem de buna bağlı olarak tehlikeli yönüdür de.
39
Nasıl dramatik gerilim hiçbir sanat değeri getirmezse, taklidin mükemmeliği de güzellikle eş tutulamaz; bu ancak sanat olayının yer aldığı bir ham madde meydana getirir.
46
Anlam görüntüde değil, kurgu yoluyla seyircinin bilincine yansıtılan gölgededir.
108
Sanat filmi (film d'art): 1908' e doğru Fransız sinemasında başlayan, öbür ülkelere de yayılan bir akım. Tanınmış yazarların hazırladığı senaryoların, tanınmış sahne oyuncuları tarafından sahne tekniğine göre canlandırılmasına dayanır. (çn.)
150
İtalyan filmleri olağanüstü bir belgelik değeri taşır; senaryonun kök saldığı bütün toplumsal alanı da birlikte sürüklemeden senaryoyu bundan ayırmak mümkün değildir.
160
Ne var ki, sanatta gerçekçilik, hiç şüphesiz ancak yapmacıklarla sağlanabilir.
194
En sonunda ortaya çıkan yapıt yalnızca sanatçının bilinçli niyetlerinin toplamı olsaydı, büyük bir değer taşımazdı. Dahası var: Bir ilke olarak şu ileri sürülebilir ki, bir yapıtın niteliği ve derinliği, yaratıcısının bu yapıta koymak istediği ile sonunda bu yapıtta yer alanlar arasındaki başkalıkla ölçülür.
198
Eleştirmenin görevi bir gümüş tepsi üstünde, var olmayan bir doğruyu sunmak değil, okuyanların kafasında ve duyarlığında sanat ürününün etkileyici niteliğini elden geldiği kadar yankılamaktır.
12
"Bütün sanatlar insanın varlığı üzerine kuruludur; ancak fotografçılıktadır ki insanın yokluğundan zevk alırız. "
"Sinema, fotograf nesnelliğinin zaman içinde gerçekleştirilmesidir."
26
Soyut düşünceyi ancak gerçeğin elden geldiği kadar somut temsiliyle ve yardımıyla anlatmak, işte sinemanın paradoksu. Bu aynı zamanda sinemanın hem gücü, hem de buna bağlı olarak tehlikeli yönüdür de.
39
Nasıl dramatik gerilim hiçbir sanat değeri getirmezse, taklidin mükemmeliği de güzellikle eş tutulamaz; bu ancak sanat olayının yer aldığı bir ham madde meydana getirir.
46
Anlam görüntüde değil, kurgu yoluyla seyircinin bilincine yansıtılan gölgededir.
108
Sanat filmi (film d'art): 1908' e doğru Fransız sinemasında başlayan, öbür ülkelere de yayılan bir akım. Tanınmış yazarların hazırladığı senaryoların, tanınmış sahne oyuncuları tarafından sahne tekniğine göre canlandırılmasına dayanır. (çn.)
150
İtalyan filmleri olağanüstü bir belgelik değeri taşır; senaryonun kök saldığı bütün toplumsal alanı da birlikte sürüklemeden senaryoyu bundan ayırmak mümkün değildir.
160
Ne var ki, sanatta gerçekçilik, hiç şüphesiz ancak yapmacıklarla sağlanabilir.
194
En sonunda ortaya çıkan yapıt yalnızca sanatçının bilinçli niyetlerinin toplamı olsaydı, büyük bir değer taşımazdı. Dahası var: Bir ilke olarak şu ileri sürülebilir ki, bir yapıtın niteliği ve derinliği, yaratıcısının bu yapıta koymak istediği ile sonunda bu yapıtta yer alanlar arasındaki başkalıkla ölçülür.
198
Eleştirmenin görevi bir gümüş tepsi üstünde, var olmayan bir doğruyu sunmak değil, okuyanların kafasında ve duyarlığında sanat ürününün etkileyici niteliğini elden geldiği kadar yankılamaktır.
Luis Bunuel
Son Nefesim'den
62
İçki kraliçe ise, tütün kraldır- bir yaşam boyu karşılaşacağımız olaylarda en yakın dostumuzdur bizim. İyi ve kötü günlerin büyük dostu... Bir sevinci kutlamak için sigara yakarız bir tane. Acıyı gizlemek için de öyle. Yalnızken de, başkalarıyla birlikteyken de.
Tütün, duyu organlarımızın tümü için bir zevktir: Görme organı için (yaldızlı kâğıt altında sanki bir geçit törenin-deymiş gibi dizi dizi duran bembeyaz sigaralar ne güzel bir görüntü verir), koku alma ve dokunma duyuları için öyle. Gözlerimi bağlasalar ve ağzıma yanan bir sigara verseler reddederdim. Cebimdeki pakete dokunmak, onu açmak, iki parmağımın arasında varlığını duyumsamak, dudaklarımda kağıdını, dilimde tütünün tadını algılamak, ateşinin parıldadığını görmek, kendime yaklaştırmak ve içimi sıcklığıyla doldurmak zevk veriyor bana.
64
Özellikle bir kaç yıldır cinsel içgüümün, giderek azaldığona, sonunda tümüyle -düşümde bile- yok olduğuna tanık oldum. Memnunum bundan. Sanki bir zorbadan kurtulmuş gibiyim. Mefisto ortaya çıkıp da yeniden cinsel gücünü vereceğini söyleseydi ona:" Hayır, sağol, istemem. Ama daha çok içki ve sigara içebilmem için karaciğerimi ve akciğerimi güçlendir, yeter" derdim.
91
Öyle sanıyorum ki, sinema da izleyicileri bir anlamda hipnotize ediyor. Bunu anlamak için sinema salonundan, sessizlik içinde, başları önde ve düşünceler içinde çıkan insanlara bakmak yeterlidir. Tiyatro izleyicileri gibi, boğa güreşi ve sportif gösteri izleyicileri de daha fazla canlılık ve enerji gösterirler. Çoğu kez, sinema salonunun loş ortamından olduğu kadar, filmdeki plan, ışık değişikliklerinden ve kamera hareketlerinden kaynaklanan sinemasal hipnoz, izleyicilerin eleştiri yeteneklerini etkileyip, zayıflatmakta ve onları bir anlamda büyüleyerek alabildiğine sarsmaktadır...
Burada Catalan'lı filozof, büyük Eugeno d'Ors'u da anmalıyım. Barok savunucusu olan d'Ors, bunu geçici bir tarihi olgu olarak değil de, sanat ve yaşamın başlıca akımı sayardı. İlginçlik peşinde koşanlara karşı sık sık söylediğim şu sözün de sahibidir: "Geleneksel olmayan her şey öykünmedir." Bu paradoksta bana, her zaman son derece gerçek gelen bir şey vardır.
139
Grubun tüm üyeleri gibi, devrim düşüncesi beni de çekiyordu. Kendilerini terörist veya silahlı eylemci olarak görmeyen gerçeküstücüler, nefret ettikleri topluma karşı “skandal "ı bir silah gibi kullanıyorlardı. Sosyal eşitsizliklere, insanın insanı sömürmesine, dinin bunaltıcı etkisine, kaba ve sömürgeci militarizme karşı skandal, uzunca bir süre, yıkmak istedikleri düzenin dayanılmaz ve gizli nedenlerini ortaya çıkaracak en etkili yöntem olmuştu. Kısa bir süre sonra da, aralarından bir grup, bu eylem biçiminden kopup tam anlamıyla politikaya, bize göre devrimci sıfatını taşıyabilecek tek akıma, komünizme verdiler kendilerini. Bu olayın ardından da, tartışmalar, bölünmeler oldu, bitmek tükenmek bilmeyen kavgalar çıktı. Oysa, gerçeküstücülüğün asıl amacı, resim, felsefe veya yazın alanında yeni bir akım taratmak değil, toplumu harekete geçirmekti.
196
Aşk bize gençliğimizde çok yüce ve bir yaşamı değiştirecek kadar güçlü görünürdü. Bunun ayrılmaz bir parça olan cinselliğin yanı sıra, başka unsurlar da vardı. Yakınlaşma, sahip çıkma ve paylaşma isteği gibi. Tüm bunların da bizi bayağılıktan kurtarıp önemli şeyler yaptırabileceğine inanıyorduk.
Gerçeküstücülük üstüne yapılan en ünlü anketlerde biri şu soruyla başlıyordu:
"Aşktan ne bekliyorsunuz?" Kendi adıma şöyle yanıtladım: "Eğer seviyorsam her şeyi... Sevmiyorsam da hiçbir şeyi!" Aşk bize göre her tür davranış ve her tür düşünce ile arayış için, yani yaşam için zorunluydu. Bugün ise söylenenlere inanacak olursam, aşk, Tanrıya duyulan inanç gibi bir şey. Neredeyse yok olmak üzere artık. En azından bazı çevrelerde. Aşk genellikle, bir tarihsel olay, kültürel bir yanılsama gibi değerlendirilir. İncelenir, araştırılır ve mümkünse çözüm bulunur.
Buna karşıyım ben. Bizler bir yanılmsamanın hiçbir zaman, kurbanı olmadık. Bazılarına inandırıcı gelmese de, bizler gerçek anlamda sevdik.
224
Her şeyin başı raslantıdır. Zorunluluk ancak ondan sonra gelir ve aynı saflıkta değildir. Tüm filmlerimin arasında Le Fontome de la Liberie 'ye ayrı bir yakınlık duymamın belki de tek nedeni bu uzlaşmaz temayı işliyor olmasıdır. Üzerinde de sık sık durduğum ideal senaryomun, son derece önemsiz, basit bir noktadan hareket etmesini isterdim: Bir dilenci karşıya geçmektedir... Lüks bir arabanın açık penceresinden bir el, dışarıya yarı içilmiş bir puro atar. Dilenci bunu görünce hemen durup puroyu almak için eğilir. Başka bir araba dilenciye çarpar; ve dilenci ölür.
230
Benim anlayamadığım filozof, işe yaramaz.
-André Breton
250
Bir dolar için yapmadığım bir şeyi, bir milyon dolar için de yapmam.
287
Sade'ın vasiyetnamesinden de çok etkilenmiştim. Küllerinin nereye olursa olsun atılmasını ve insanlığın, tüm eserlerini, hatta adını bile unutmasını istiyordu. Aynı şeyi kendim için de söyleyebilmeyi isterdim. Anma olayı adına yapılan tüm törenleri ve tüm büyük insan heykellerini yapmacık bulurum. Ne işe yararlar ki? Yaşasın unutmak! Saygınlık yalnızca sessizlikte vardır bana göre.
329
Bir yıl sonra, film Hollywood'da Oscar'a aday gösterildiğinde, biz çoktan yeni bir tasarı üstüne çalışmaya başlamıştık. Tanıdığım dört Meksika'lı gazeteci, El Paular'da izimizi bulup, bizimle yemek yemeğe geldiler ve bana sürekli soru sorup not aldılar. Gayet tabii, şu soruyu da sormayı ihmal etmediler.
"Don Luis, Oscar alacağınıza inanıyor musunuz?"
"Evet, buna inanıyorum" dedim gayet ciddi. "Benden istenilen 25000 doları ödedim bile... Amerikalıların bazı eksiklikleri olabilir, ama sözünün eri insanlardır."
Meksikalılar bundaki muzipliği fark etmediler. Dört gün sonra, Meksika gazeteleri, Oscar'ı 25000 dolara satın aldığımı yazdılar. Los Angeles'te skandal ve teleks üstüne teleks!.. Silberman Paris'ten geldi. Canı iyice sıkkındı. Bana neler olup bittiğini sordu. Olayın aslında art niyetsiz bir şakadan başka bir şey olmadığını yazdım.
Daha sonra olaylar yatıştı. Üç hafta geçti ve film Oscar kazandı. Bu da şu sözleri yineleme olanağını verdi bana:
"Amerikalıların bazı eksiklikleri olabilir ama, sözünün eri insanlardır.
62
İçki kraliçe ise, tütün kraldır- bir yaşam boyu karşılaşacağımız olaylarda en yakın dostumuzdur bizim. İyi ve kötü günlerin büyük dostu... Bir sevinci kutlamak için sigara yakarız bir tane. Acıyı gizlemek için de öyle. Yalnızken de, başkalarıyla birlikteyken de.
Tütün, duyu organlarımızın tümü için bir zevktir: Görme organı için (yaldızlı kâğıt altında sanki bir geçit törenin-deymiş gibi dizi dizi duran bembeyaz sigaralar ne güzel bir görüntü verir), koku alma ve dokunma duyuları için öyle. Gözlerimi bağlasalar ve ağzıma yanan bir sigara verseler reddederdim. Cebimdeki pakete dokunmak, onu açmak, iki parmağımın arasında varlığını duyumsamak, dudaklarımda kağıdını, dilimde tütünün tadını algılamak, ateşinin parıldadığını görmek, kendime yaklaştırmak ve içimi sıcklığıyla doldurmak zevk veriyor bana.
64
Özellikle bir kaç yıldır cinsel içgüümün, giderek azaldığona, sonunda tümüyle -düşümde bile- yok olduğuna tanık oldum. Memnunum bundan. Sanki bir zorbadan kurtulmuş gibiyim. Mefisto ortaya çıkıp da yeniden cinsel gücünü vereceğini söyleseydi ona:" Hayır, sağol, istemem. Ama daha çok içki ve sigara içebilmem için karaciğerimi ve akciğerimi güçlendir, yeter" derdim.
91
Öyle sanıyorum ki, sinema da izleyicileri bir anlamda hipnotize ediyor. Bunu anlamak için sinema salonundan, sessizlik içinde, başları önde ve düşünceler içinde çıkan insanlara bakmak yeterlidir. Tiyatro izleyicileri gibi, boğa güreşi ve sportif gösteri izleyicileri de daha fazla canlılık ve enerji gösterirler. Çoğu kez, sinema salonunun loş ortamından olduğu kadar, filmdeki plan, ışık değişikliklerinden ve kamera hareketlerinden kaynaklanan sinemasal hipnoz, izleyicilerin eleştiri yeteneklerini etkileyip, zayıflatmakta ve onları bir anlamda büyüleyerek alabildiğine sarsmaktadır...
Burada Catalan'lı filozof, büyük Eugeno d'Ors'u da anmalıyım. Barok savunucusu olan d'Ors, bunu geçici bir tarihi olgu olarak değil de, sanat ve yaşamın başlıca akımı sayardı. İlginçlik peşinde koşanlara karşı sık sık söylediğim şu sözün de sahibidir: "Geleneksel olmayan her şey öykünmedir." Bu paradoksta bana, her zaman son derece gerçek gelen bir şey vardır.
139
Grubun tüm üyeleri gibi, devrim düşüncesi beni de çekiyordu. Kendilerini terörist veya silahlı eylemci olarak görmeyen gerçeküstücüler, nefret ettikleri topluma karşı “skandal "ı bir silah gibi kullanıyorlardı. Sosyal eşitsizliklere, insanın insanı sömürmesine, dinin bunaltıcı etkisine, kaba ve sömürgeci militarizme karşı skandal, uzunca bir süre, yıkmak istedikleri düzenin dayanılmaz ve gizli nedenlerini ortaya çıkaracak en etkili yöntem olmuştu. Kısa bir süre sonra da, aralarından bir grup, bu eylem biçiminden kopup tam anlamıyla politikaya, bize göre devrimci sıfatını taşıyabilecek tek akıma, komünizme verdiler kendilerini. Bu olayın ardından da, tartışmalar, bölünmeler oldu, bitmek tükenmek bilmeyen kavgalar çıktı. Oysa, gerçeküstücülüğün asıl amacı, resim, felsefe veya yazın alanında yeni bir akım taratmak değil, toplumu harekete geçirmekti.
196
Aşk bize gençliğimizde çok yüce ve bir yaşamı değiştirecek kadar güçlü görünürdü. Bunun ayrılmaz bir parça olan cinselliğin yanı sıra, başka unsurlar da vardı. Yakınlaşma, sahip çıkma ve paylaşma isteği gibi. Tüm bunların da bizi bayağılıktan kurtarıp önemli şeyler yaptırabileceğine inanıyorduk.
Gerçeküstücülük üstüne yapılan en ünlü anketlerde biri şu soruyla başlıyordu:
"Aşktan ne bekliyorsunuz?" Kendi adıma şöyle yanıtladım: "Eğer seviyorsam her şeyi... Sevmiyorsam da hiçbir şeyi!" Aşk bize göre her tür davranış ve her tür düşünce ile arayış için, yani yaşam için zorunluydu. Bugün ise söylenenlere inanacak olursam, aşk, Tanrıya duyulan inanç gibi bir şey. Neredeyse yok olmak üzere artık. En azından bazı çevrelerde. Aşk genellikle, bir tarihsel olay, kültürel bir yanılsama gibi değerlendirilir. İncelenir, araştırılır ve mümkünse çözüm bulunur.
Buna karşıyım ben. Bizler bir yanılmsamanın hiçbir zaman, kurbanı olmadık. Bazılarına inandırıcı gelmese de, bizler gerçek anlamda sevdik.
224
Her şeyin başı raslantıdır. Zorunluluk ancak ondan sonra gelir ve aynı saflıkta değildir. Tüm filmlerimin arasında Le Fontome de la Liberie 'ye ayrı bir yakınlık duymamın belki de tek nedeni bu uzlaşmaz temayı işliyor olmasıdır. Üzerinde de sık sık durduğum ideal senaryomun, son derece önemsiz, basit bir noktadan hareket etmesini isterdim: Bir dilenci karşıya geçmektedir... Lüks bir arabanın açık penceresinden bir el, dışarıya yarı içilmiş bir puro atar. Dilenci bunu görünce hemen durup puroyu almak için eğilir. Başka bir araba dilenciye çarpar; ve dilenci ölür.
230
Benim anlayamadığım filozof, işe yaramaz.
-André Breton
250
Bir dolar için yapmadığım bir şeyi, bir milyon dolar için de yapmam.
287
Sade'ın vasiyetnamesinden de çok etkilenmiştim. Küllerinin nereye olursa olsun atılmasını ve insanlığın, tüm eserlerini, hatta adını bile unutmasını istiyordu. Aynı şeyi kendim için de söyleyebilmeyi isterdim. Anma olayı adına yapılan tüm törenleri ve tüm büyük insan heykellerini yapmacık bulurum. Ne işe yararlar ki? Yaşasın unutmak! Saygınlık yalnızca sessizlikte vardır bana göre.
329
Bir yıl sonra, film Hollywood'da Oscar'a aday gösterildiğinde, biz çoktan yeni bir tasarı üstüne çalışmaya başlamıştık. Tanıdığım dört Meksika'lı gazeteci, El Paular'da izimizi bulup, bizimle yemek yemeğe geldiler ve bana sürekli soru sorup not aldılar. Gayet tabii, şu soruyu da sormayı ihmal etmediler.
"Don Luis, Oscar alacağınıza inanıyor musunuz?"
"Evet, buna inanıyorum" dedim gayet ciddi. "Benden istenilen 25000 doları ödedim bile... Amerikalıların bazı eksiklikleri olabilir, ama sözünün eri insanlardır."
Meksikalılar bundaki muzipliği fark etmediler. Dört gün sonra, Meksika gazeteleri, Oscar'ı 25000 dolara satın aldığımı yazdılar. Los Angeles'te skandal ve teleks üstüne teleks!.. Silberman Paris'ten geldi. Canı iyice sıkkındı. Bana neler olup bittiğini sordu. Olayın aslında art niyetsiz bir şakadan başka bir şey olmadığını yazdım.
Daha sonra olaylar yatıştı. Üç hafta geçti ve film Oscar kazandı. Bu da şu sözleri yineleme olanağını verdi bana:
"Amerikalıların bazı eksiklikleri olabilir ama, sözünün eri insanlardır.
Elizabeth Wurtzel
Prozac Toplumu'ndan
39
Daha sonraları, böyle şeylerden anlamaya başladığım zaman, anneme belki de uyku hastalığına yakalanmıştı dedim, ama o bütün erkeklerin böyle olduğunu, orduda onlara her durumda uyumayı öğrettiklerini, onların da bu yüzden hep uyuduklarını söyledi.
64
Depresyon bana müthiş bir kavrayış gücü kazandırdı, sanki çevremde gördüklerimden korunmak için bedenim deriyle değil, incecik bir gazlı bezle sarılıydı.
208
Tanrı, emin olduğu şeyden kuşku duyandan
Yardımlarını esirgemesin.
-Bruce Springsten
"Brilliant Disguise"
269
...
ve düşlerimi fırlatıp atsam
sokağın ortasına
yağmurda büyüsünler diye.
-Tom Waits
"A Sweet Little Bullet From A Pretty Blue Gun"
296
Durumumu anlatırken çıldırmak sözcüğünü kullanmamaya özen gösterdim. Zaman zaman bu sözcük kendiliğinden ortaya dökülüyor, ama ondan nefret ediyorum. Çıldırmak aklını yitiren insanların çektiklerini anlatmak için kullanılamayacak kadar şık bir deyim. Bu deyim, depresyonun can sıkıcılığını, yavaşlığını, kasvetini ve ıslaklığını ifade edemeyecek kadar heyecan verici, fazla ebebi, fazla ilginç.
Çıldırmak sözünü, beyin rahatsızlığı çeken o zengin ve şık Zelda Fitzgerald için kullanabilirsiniz veya Aureliano Buendia ailesinin üyelerinin, Yüz Yıllık Yalnızlık ensestle sonuçlandığı zaman içine düştükleri bir şey olarak düşünebilirsiniz. Çıldırmak Latin Amerika'ya veya Birleşik Devletlerin en güney bölümüne, Borges'e, Cortazar'a, William Faulkner'a ve Tennessee Williams'a özgü sıcak ve ateşli bir kişiliğe aittir. Çıldırmak, izleyene güzel görünür, korkutucu olsa da, görmemeleri gerektiğini bildikleri halde, gözlerini bu feci gösteriden ayıramayan meraklı izleyiciler için yine de eğlenceli bir spordur. Çıldırmak, Chateau Marmont'daki dairesinin onbeşinci katından cazip bir şekilde sallanan Jim Morrison'dur; Elizabeth Taylor ile Richard Burton'un Kim Korkar Hain Kurttan'm dar açılı kameraları karşısında sergiledikleri şatafatlı oyundur; Ondine'de masa üstünde dansederken ve bütün o kansız, sıska haliyle Vogue için gençliği sarsan tip olarak poz verip amfeta-minlerle kendini öldürmeye çalışan Edie Sedgwick'tir; bütün o Nirvana kliplerinde feci halde hasta ve yardıma gereksinimi olan bir adama benzeyen ama çaresizliğini bir madalya gibi taşıyan Kurt Cobain'dir; Avcının Gecesi'nde vaaz verip bağırıp çağıran parmakları dövmeli Robert Mitchum'dur; güzel gitarını param parça eden Pete Towsend'dir; rock and roll'ün ve belki de bütün popüler kültürün her önemli anıdır.
Fakat depresyon yoğun bir donukluk, basbayağı can sıkıntısıdır. Depresyon özellikle de günümüzde fazlaca kullanılan bir sözcüktür ama asla çılgınlıkla hiç ilgisi yoktur; başınızda bir abajurla bütün gece dansettikten sonra eve gidip kendinizi öldürmekle ilgili bir şey değildir. Madam Butterfly'da kanlar içinde ölen Ço-Ço-San'ın, Romeo ve Jülyet'tefei çifte intiharın güzelliği ve romantikliği: Bu sadece çıldırmaktır. Çıldırmak, sözcüğü onu kullananın kurbanlarını kutlamasına, bütün bu güzelliğin ve şiirselliğin altında çirkin ıstıraplar çeken bir kişi olduğunu unutmasına izin verir.
39
Daha sonraları, böyle şeylerden anlamaya başladığım zaman, anneme belki de uyku hastalığına yakalanmıştı dedim, ama o bütün erkeklerin böyle olduğunu, orduda onlara her durumda uyumayı öğrettiklerini, onların da bu yüzden hep uyuduklarını söyledi.
64
Depresyon bana müthiş bir kavrayış gücü kazandırdı, sanki çevremde gördüklerimden korunmak için bedenim deriyle değil, incecik bir gazlı bezle sarılıydı.
208
Tanrı, emin olduğu şeyden kuşku duyandan
Yardımlarını esirgemesin.
-Bruce Springsten
"Brilliant Disguise"
269
...
ve düşlerimi fırlatıp atsam
sokağın ortasına
yağmurda büyüsünler diye.
-Tom Waits
"A Sweet Little Bullet From A Pretty Blue Gun"
296
Durumumu anlatırken çıldırmak sözcüğünü kullanmamaya özen gösterdim. Zaman zaman bu sözcük kendiliğinden ortaya dökülüyor, ama ondan nefret ediyorum. Çıldırmak aklını yitiren insanların çektiklerini anlatmak için kullanılamayacak kadar şık bir deyim. Bu deyim, depresyonun can sıkıcılığını, yavaşlığını, kasvetini ve ıslaklığını ifade edemeyecek kadar heyecan verici, fazla ebebi, fazla ilginç.
Çıldırmak sözünü, beyin rahatsızlığı çeken o zengin ve şık Zelda Fitzgerald için kullanabilirsiniz veya Aureliano Buendia ailesinin üyelerinin, Yüz Yıllık Yalnızlık ensestle sonuçlandığı zaman içine düştükleri bir şey olarak düşünebilirsiniz. Çıldırmak Latin Amerika'ya veya Birleşik Devletlerin en güney bölümüne, Borges'e, Cortazar'a, William Faulkner'a ve Tennessee Williams'a özgü sıcak ve ateşli bir kişiliğe aittir. Çıldırmak, izleyene güzel görünür, korkutucu olsa da, görmemeleri gerektiğini bildikleri halde, gözlerini bu feci gösteriden ayıramayan meraklı izleyiciler için yine de eğlenceli bir spordur. Çıldırmak, Chateau Marmont'daki dairesinin onbeşinci katından cazip bir şekilde sallanan Jim Morrison'dur; Elizabeth Taylor ile Richard Burton'un Kim Korkar Hain Kurttan'm dar açılı kameraları karşısında sergiledikleri şatafatlı oyundur; Ondine'de masa üstünde dansederken ve bütün o kansız, sıska haliyle Vogue için gençliği sarsan tip olarak poz verip amfeta-minlerle kendini öldürmeye çalışan Edie Sedgwick'tir; bütün o Nirvana kliplerinde feci halde hasta ve yardıma gereksinimi olan bir adama benzeyen ama çaresizliğini bir madalya gibi taşıyan Kurt Cobain'dir; Avcının Gecesi'nde vaaz verip bağırıp çağıran parmakları dövmeli Robert Mitchum'dur; güzel gitarını param parça eden Pete Towsend'dir; rock and roll'ün ve belki de bütün popüler kültürün her önemli anıdır.
Fakat depresyon yoğun bir donukluk, basbayağı can sıkıntısıdır. Depresyon özellikle de günümüzde fazlaca kullanılan bir sözcüktür ama asla çılgınlıkla hiç ilgisi yoktur; başınızda bir abajurla bütün gece dansettikten sonra eve gidip kendinizi öldürmekle ilgili bir şey değildir. Madam Butterfly'da kanlar içinde ölen Ço-Ço-San'ın, Romeo ve Jülyet'tefei çifte intiharın güzelliği ve romantikliği: Bu sadece çıldırmaktır. Çıldırmak, sözcüğü onu kullananın kurbanlarını kutlamasına, bütün bu güzelliğin ve şiirselliğin altında çirkin ıstıraplar çeken bir kişi olduğunu unutmasına izin verir.
3 Şubat 2009
Ingmar Bergman
Bir Evlilikten Sahneler'den
82
Johan: Seninle ben sımsıkı mühürlenmiş, hava geçirmez bir varoluşun içine kaçtık. Her şey kusursuz düzenlenmişti, tüm çatlaklar doldurulmuştu, her şey mekanikleşmişti. Oksijensizlikten öldük.
99
Marianne: Senin cehenneme inandığını bilmiyordum.
Johan: Cehennem artık hiç kimsenin, hiçbir çözüm olduğuna inanmadığı yerdir.
112
Marianne: Sen yalnızlıktan söz ediyordun, insanın yalnız olduğunu kabul etmesi gerektiğinden. Ben buna inanmıyorum. Bence bu bir güçsüzlük belirtisi.
172
Marianne: Johan!
Johan: Evet, canım.
- Sence katıksız bir karışıklık içinde mi yaşıyoruz?
- Sen ve ben mi?
- Hayır hepimiz.
- Karışıklıkla neyi kastediyorsun?
- Korku, belirsizlik, budalalık. Yani karışıklık. Yokuştan aşağı yuvarlandığımızı gizlice farkediyoruz da, ne yapacağımızı bilmiyoruz.
- Evet, ben de öyle düşünüyorum.
- Bu belki bir tür zehir gibi.
- İçimizde mi demek istiyorsun?
- Düşün ya arık her şey için çok geçse.
- Böyle şeyleri dile getirmemeliyiz. Yalnızca düşünmeliyiz.
- Düşün her zaman ne kadar çok çabalıyoruz.
- Özellikle sen.
- Johan...
- Evet?
- Biz önemli bir şeyi gözden kaçırdık mı?
- Hepimiz mi?
- Sen ve ben.
- Bu ne olabilir?
- Kimi zaman ben senin ne düşündüğünü, ne hissettiğini tam olarak biliyorum. O zamanlarda sana karşı büyük sevecenlik hissediyorum ve kendimi silmesem de, unutuyorum. Ne demek istediğimi anlıyor musun?
- Evet ne demek istediğini anlıyorum.
- Kimi zaman kendimi tümden bir yabancıyla da özdeşleştirip, onu da anlıyorum. Bunlar kısacık içgörü anları.
- Bu tür sezgisel kardeşşlik duygularına güvenmiş olsaydık, hiçbir yere varılamazdı. Bundan emin olabilirsin.
- Johan.
- Evet?
- Hiçbir zaman hiç kimseyi sevmemiş olmam kimi zaman beni kederlendiriyor. Hiç kimsenin de beni sevdiğini sanmıyorum. Bu beni gerçekten üzüyor.
- Sanırım bu konuda sen son derece duyarlısın.
- Öyle mi diyorsun?
- Ben yalnızca kendi adıma cevap verebilirim. Ben, kendi kusurlu ve bencil tarzımla seni sevdiğimi düşünüyorum. Kimi zaman da senin fırtınalı ve duygusal tarzınla beni sevdiğini savunuyorum. Aslında galiba sen ve ben birbirimizi seviyoruz. Gerçekçi ve kusurlu bir biçimde.
Antonioni, Truffaut, Fellini, Bergman Sinemasını Anlatıyor'dan
119
-Bunun çok önemli olduğunu anlamalısınız! Yaptığımı anlamalarını insanlardan hiç istemedim. Stravinsky"nin vaktiyle dediği gibi, "Yaşamımda bir müzik parçasını bile hiç anlamadım; onu yanlızca duydum hep."
-Ama, Stravinsky besteciydi. Doğası gereği, müzik dolambaçsızdır; onu anlamak zorunda değiliz. Film, oyun, şiir, roman gibi tez öneren ve gözlem yapan her şey, düşünce ve inançları cisimleştirir ve biz bu formlan...
-Ancak, çarpıttığınızı bilmelisiniz. Anlamak çabasındaki küçük bir azınlıksınız. Sıradan insanlar -ve ben de- ... Bakın, bir oyunu gördüğümde de duygularım tıpatıp böyledir. Sanki Bartok'tan bir dizi quartet dinlemiş gibi oluyorum. Hiçbir zaman anlama çabası göstermiyorum. Ben de biraz çarpıtmış olabilirim; böylece ben de, bir düzeyde kendimi denetliyorum. Çünkü ben bir sinema adamıyım, bir profesyonel ve bu...
-Aynı anda verilen yanıtı bozabilir?
-Tastamam. Ama o hiçbir zaman olmaz. Çünkü, duyulmuyorum ki, özellikli film... Biliyorsunuz, her zaman Brecht'in böylesi entelektüelliğinden konuşulur.
-Oysa, çok duygusaldır.
-Evet. Onun kendi yorumu ve onu yorumlayanların yorumları, bizimle senaryolar arasına girdi. Müzik, filmler, oyunlar, her zaman doğrudan duygular üstünedir.
132
-Buna karşılık ilginç molan nokta; filmlerinizde müziği az mı az kullanmanız. Neden?
-Çünkü, filmin kendisinin müzik olduğunu düşünüyorum, müziğe de müzik koyamam.
134
İnsanlar bana bir ayda on kez sordular: ""En iyi filminiz hangisi?" diye. Filmlerimden biri, kalbime, ötekilerden daha yakın geldiğinden böyle bir soru anlamsızdır. Biraraya geldiğimizde, "Bu iyi, şu kötü" dediğinizde, bunu anlamıyorum; ama dersiniz ki, "Bu kalbime yakın geliyor, bunu duyumsuyorum, ötekim duyumsamıyorum," O zaman anlarım.
140
-İlk yıllarda yaptığım film bolluğu, parasızlıktan kaynaklandı.
-"Kadınlar ve çocuklar şans getirmezler."
(Gürültüyle gülüyor.)
-"A Lesson in Love"daki çifti, evlenmeden önce gösteren sahnelerden biri, Amerikalıların "çılgın komedileri"ne öykünerek gerçekleştirilmiş olabilir mi?
-Hayır. Ama onların hepsini gördüm; o bakımdan belki bilinçsiz olarak... Biliyorsunuz, hiçbir zaman etkilenmekten korkmadım. Başkalarının tarzını kullanmayı sevdim. Biricik olmak istemem. Sinemaya giden biriyim. Bu konuda komplekslerim yok.
141
Renoir, çok şişirilmiş bir yönetmen. Yaptığı tek iyi film, İnsan Hayvanı.
143
Saklandığımız ilişkileri ve gizli anlatımları kazıyorum...
143
-Niçin filmlerinizde bu denli çok diyalok kullanıyorsunuz?
-İnsan iletişimi sözcüklerle oluyor da ondan. İlkin, The Silence'da, dilli ortadan kaldırmaya çalıştım. Baktım ki, film, aşırıya gitti.
-Çok soyut.
-Evet.
82
Johan: Seninle ben sımsıkı mühürlenmiş, hava geçirmez bir varoluşun içine kaçtık. Her şey kusursuz düzenlenmişti, tüm çatlaklar doldurulmuştu, her şey mekanikleşmişti. Oksijensizlikten öldük.
99
Marianne: Senin cehenneme inandığını bilmiyordum.
Johan: Cehennem artık hiç kimsenin, hiçbir çözüm olduğuna inanmadığı yerdir.
112
Marianne: Sen yalnızlıktan söz ediyordun, insanın yalnız olduğunu kabul etmesi gerektiğinden. Ben buna inanmıyorum. Bence bu bir güçsüzlük belirtisi.
172
Marianne: Johan!
Johan: Evet, canım.
- Sence katıksız bir karışıklık içinde mi yaşıyoruz?
- Sen ve ben mi?
- Hayır hepimiz.
- Karışıklıkla neyi kastediyorsun?
- Korku, belirsizlik, budalalık. Yani karışıklık. Yokuştan aşağı yuvarlandığımızı gizlice farkediyoruz da, ne yapacağımızı bilmiyoruz.
- Evet, ben de öyle düşünüyorum.
- Bu belki bir tür zehir gibi.
- İçimizde mi demek istiyorsun?
- Düşün ya arık her şey için çok geçse.
- Böyle şeyleri dile getirmemeliyiz. Yalnızca düşünmeliyiz.
- Düşün her zaman ne kadar çok çabalıyoruz.
- Özellikle sen.
- Johan...
- Evet?
- Biz önemli bir şeyi gözden kaçırdık mı?
- Hepimiz mi?
- Sen ve ben.
- Bu ne olabilir?
- Kimi zaman ben senin ne düşündüğünü, ne hissettiğini tam olarak biliyorum. O zamanlarda sana karşı büyük sevecenlik hissediyorum ve kendimi silmesem de, unutuyorum. Ne demek istediğimi anlıyor musun?
- Evet ne demek istediğini anlıyorum.
- Kimi zaman kendimi tümden bir yabancıyla da özdeşleştirip, onu da anlıyorum. Bunlar kısacık içgörü anları.
- Bu tür sezgisel kardeşşlik duygularına güvenmiş olsaydık, hiçbir yere varılamazdı. Bundan emin olabilirsin.
- Johan.
- Evet?
- Hiçbir zaman hiç kimseyi sevmemiş olmam kimi zaman beni kederlendiriyor. Hiç kimsenin de beni sevdiğini sanmıyorum. Bu beni gerçekten üzüyor.
- Sanırım bu konuda sen son derece duyarlısın.
- Öyle mi diyorsun?
- Ben yalnızca kendi adıma cevap verebilirim. Ben, kendi kusurlu ve bencil tarzımla seni sevdiğimi düşünüyorum. Kimi zaman da senin fırtınalı ve duygusal tarzınla beni sevdiğini savunuyorum. Aslında galiba sen ve ben birbirimizi seviyoruz. Gerçekçi ve kusurlu bir biçimde.
Antonioni, Truffaut, Fellini, Bergman Sinemasını Anlatıyor'dan
119
-Bunun çok önemli olduğunu anlamalısınız! Yaptığımı anlamalarını insanlardan hiç istemedim. Stravinsky"nin vaktiyle dediği gibi, "Yaşamımda bir müzik parçasını bile hiç anlamadım; onu yanlızca duydum hep."
-Ama, Stravinsky besteciydi. Doğası gereği, müzik dolambaçsızdır; onu anlamak zorunda değiliz. Film, oyun, şiir, roman gibi tez öneren ve gözlem yapan her şey, düşünce ve inançları cisimleştirir ve biz bu formlan...
-Ancak, çarpıttığınızı bilmelisiniz. Anlamak çabasındaki küçük bir azınlıksınız. Sıradan insanlar -ve ben de- ... Bakın, bir oyunu gördüğümde de duygularım tıpatıp böyledir. Sanki Bartok'tan bir dizi quartet dinlemiş gibi oluyorum. Hiçbir zaman anlama çabası göstermiyorum. Ben de biraz çarpıtmış olabilirim; böylece ben de, bir düzeyde kendimi denetliyorum. Çünkü ben bir sinema adamıyım, bir profesyonel ve bu...
-Aynı anda verilen yanıtı bozabilir?
-Tastamam. Ama o hiçbir zaman olmaz. Çünkü, duyulmuyorum ki, özellikli film... Biliyorsunuz, her zaman Brecht'in böylesi entelektüelliğinden konuşulur.
-Oysa, çok duygusaldır.
-Evet. Onun kendi yorumu ve onu yorumlayanların yorumları, bizimle senaryolar arasına girdi. Müzik, filmler, oyunlar, her zaman doğrudan duygular üstünedir.
132
-Buna karşılık ilginç molan nokta; filmlerinizde müziği az mı az kullanmanız. Neden?
-Çünkü, filmin kendisinin müzik olduğunu düşünüyorum, müziğe de müzik koyamam.
134
İnsanlar bana bir ayda on kez sordular: ""En iyi filminiz hangisi?" diye. Filmlerimden biri, kalbime, ötekilerden daha yakın geldiğinden böyle bir soru anlamsızdır. Biraraya geldiğimizde, "Bu iyi, şu kötü" dediğinizde, bunu anlamıyorum; ama dersiniz ki, "Bu kalbime yakın geliyor, bunu duyumsuyorum, ötekim duyumsamıyorum," O zaman anlarım.
140
-İlk yıllarda yaptığım film bolluğu, parasızlıktan kaynaklandı.
-"Kadınlar ve çocuklar şans getirmezler."
(Gürültüyle gülüyor.)
-"A Lesson in Love"daki çifti, evlenmeden önce gösteren sahnelerden biri, Amerikalıların "çılgın komedileri"ne öykünerek gerçekleştirilmiş olabilir mi?
-Hayır. Ama onların hepsini gördüm; o bakımdan belki bilinçsiz olarak... Biliyorsunuz, hiçbir zaman etkilenmekten korkmadım. Başkalarının tarzını kullanmayı sevdim. Biricik olmak istemem. Sinemaya giden biriyim. Bu konuda komplekslerim yok.
141
Renoir, çok şişirilmiş bir yönetmen. Yaptığı tek iyi film, İnsan Hayvanı.
143
Saklandığımız ilişkileri ve gizli anlatımları kazıyorum...
143
-Niçin filmlerinizde bu denli çok diyalok kullanıyorsunuz?
-İnsan iletişimi sözcüklerle oluyor da ondan. İlkin, The Silence'da, dilli ortadan kaldırmaya çalıştım. Baktım ki, film, aşırıya gitti.
-Çok soyut.
-Evet.
1 Şubat 2009
J. D. Salinger
Dokuz Öykü'den
13
Öyle telefonu çalınca elindekileri yerlere düşürecek kızlardan değildi. Ergenliğe girdiği günlerden beri telefonu hep çalıyormuş gibi bir hali vardı.
52
Özellikle gırtlaktan konuşuyordu, soluğunu kullanamayacak kadar yorgundu sanki.
135
İnsan gerçekleri tabii ki geç kavrıyor, ama mutlulukla sevinç arasındaki en belirgin fark mutluluğun katı, sevincin ise sıvı olmasıdır.
13
Öyle telefonu çalınca elindekileri yerlere düşürecek kızlardan değildi. Ergenliğe girdiği günlerden beri telefonu hep çalıyormuş gibi bir hali vardı.
52
Özellikle gırtlaktan konuşuyordu, soluğunu kullanamayacak kadar yorgundu sanki.
135
İnsan gerçekleri tabii ki geç kavrıyor, ama mutlulukla sevinç arasındaki en belirgin fark mutluluğun katı, sevincin ise sıvı olmasıdır.
Frédéric Beigbeder
3.900.-TL'den
Değiştirilemeyecek şeyler en azından betimlenmelidir. -Rainer Werner Fassbinder
Herkesin suçlu olduğu kilitlenmiş bir toplumda, tek suç kendini yakalatmaktır. Hırsızlar dünyasında, bir tek kesin suç vardır, o da aptallıktır. -Hunter S. Thompson
Ecstasy Öyküleri'nden
19
Brilliant'ın içinde, aşırı rasyonel bir çağa toslayan basit bir macera arzusundan başka bir şey yok. Bukowki'nin sözcükleriyle Baudelaire gibi düşünebilir mi?
24
Tanrı atmosferdeki oksijen oranını aniden iki katına çıkarmıştı sanki.
35
-Tamam tamam, sonra da bana hayatın bir partinin ertesi günü olduğunu söyleyeceksin...
64
Frederic, ressam Francis Bacon'ın şu sözlerini hatırlamaktan kendini alamıyor: "İnsan doğar ve bu ikisi arasında bir şey olursa ne ala."
74
Şahsen ben biriyle birlikte yaşıyorum, çünkü zayıfım. Yalnız kalmaya cesaretim yok, evlenmeye de. Depresif bekarlık ile can sıkıcı evlilik arasında bulanık bir alan var: buna mutluluk adını verebilirim. İkilli ilişki yüreksizlikleri bu dünyanın gerçekliğinden, yani ölümden korumaya yarıyor.
Aşkın Ömrü Evde Uzar'dan
17
Kendinizi, diplomalarla zırhlanmış insanlardan sakının; bunlar, istatistiksel olarak en korkak insanlardır.
59
Sadece Tanrı her yerdedir. Ve onun tam altında James Brown vardır. -James Brown
71
(Venedik) ...ölmenin bir baloya gitmekten daha şık olduğu tek yerdir.
79
Düzenli aralıklarla kalabalıkların alay konusu olmayan biri, insandan sayılmayı hak etmez. Daha da ileri gidebilirim: insanın var olup olmadığını anlamasının tek yolu kendisini gülünçleştirmesidir.
81
Aşk ve eğlence asla birlikte yürümez.
87
Sinirlenmem gerekirdi, ama bunun için fazla korkak ya da megalomandım.
92
Rita Mitsuoko yanılıyor: aşk hikayelerinin sonu iyi bite. Yoksa aşk hikayesi değil, roman olurlar.
100
...belki de her duygusal eğitim bir devrim ortamı gerektirir.
106
Dans etmeyi sevmiyorum çünkü bilmiyorum. Kızlar bunu içgüdüsel olarak biliyorlar.
Değiştirilemeyecek şeyler en azından betimlenmelidir. -Rainer Werner Fassbinder
Herkesin suçlu olduğu kilitlenmiş bir toplumda, tek suç kendini yakalatmaktır. Hırsızlar dünyasında, bir tek kesin suç vardır, o da aptallıktır. -Hunter S. Thompson
Ecstasy Öyküleri'nden
19
Brilliant'ın içinde, aşırı rasyonel bir çağa toslayan basit bir macera arzusundan başka bir şey yok. Bukowki'nin sözcükleriyle Baudelaire gibi düşünebilir mi?
24
Tanrı atmosferdeki oksijen oranını aniden iki katına çıkarmıştı sanki.
35
-Tamam tamam, sonra da bana hayatın bir partinin ertesi günü olduğunu söyleyeceksin...
64
Frederic, ressam Francis Bacon'ın şu sözlerini hatırlamaktan kendini alamıyor: "İnsan doğar ve bu ikisi arasında bir şey olursa ne ala."
74
Şahsen ben biriyle birlikte yaşıyorum, çünkü zayıfım. Yalnız kalmaya cesaretim yok, evlenmeye de. Depresif bekarlık ile can sıkıcı evlilik arasında bulanık bir alan var: buna mutluluk adını verebilirim. İkilli ilişki yüreksizlikleri bu dünyanın gerçekliğinden, yani ölümden korumaya yarıyor.
Aşkın Ömrü Evde Uzar'dan
17
Kendinizi, diplomalarla zırhlanmış insanlardan sakının; bunlar, istatistiksel olarak en korkak insanlardır.
59
Sadece Tanrı her yerdedir. Ve onun tam altında James Brown vardır. -James Brown
71
(Venedik) ...ölmenin bir baloya gitmekten daha şık olduğu tek yerdir.
79
Düzenli aralıklarla kalabalıkların alay konusu olmayan biri, insandan sayılmayı hak etmez. Daha da ileri gidebilirim: insanın var olup olmadığını anlamasının tek yolu kendisini gülünçleştirmesidir.
81
Aşk ve eğlence asla birlikte yürümez.
87
Sinirlenmem gerekirdi, ama bunun için fazla korkak ya da megalomandım.
92
Rita Mitsuoko yanılıyor: aşk hikayelerinin sonu iyi bite. Yoksa aşk hikayesi değil, roman olurlar.
100
...belki de her duygusal eğitim bir devrim ortamı gerektirir.
106
Dans etmeyi sevmiyorum çünkü bilmiyorum. Kızlar bunu içgüdüsel olarak biliyorlar.
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)