24 Şubat 2009

Demir Özlü

Bir Beyoğlu Düşü’nden

24
Bütün bu gençlik yıllarımı kaplayan, iyice anlamlandıramadığım bir şey vardı: Hafif bir korku, zaman zaman artan, zaman zaman da azalan bir tedirginlik, bir yerini bulamamıştık boğuntusu, belki de daha başka bir şey, yere sağlamca basamamaktan gelen bir güvensizlik, tuhaf bir tekil yabancılık duygusu, sinemada bulunduğum sürede benden uzaklaşan bir bunaltı. Her şey bunun çevresinde döneniyordu, zaman zaman duyduğum hafif başdönmeleri de, bulantılar da, bazen ruhumu kaplayan acelecilik de, tutkular da, hepsi. Öyle sanıyordum ki, başka bir yaşam gerekliydi bana. İlerde yaşanacak ya da geçmişte yaşanmış. Bu yüzden pek çok düş görüyordum. Öyle sanıyordum ki düşlerimi dolduran iğretilemeler, başka bir hayattan gelmeseler de, cılız varlığımı gene de başka dünyaların eşiğine değin sürüklüyorlardı. Uykulu bir dünya, gerçekten kopan varlığın başdönmeleriyle üzerinde dolandığı imgesel bir boşluk.
Tünel geçidinin alacalı aydınlığında, Sokrates'in temizleyici dükkânı ile Kohen Kardeşlerin kitabevlerinin önünden geçerek alana çıktım. Güneşli bir kasım günüydü. İstiklal Caddesi'ne çıkmak için yolumu uzatıyordum. Güneş tedirginliklerimi azaltıyor, belirli bir güven duygusu veriyordu bana. Bütün o eski hanların, geçitlerin önlerinden geçerek güneşin tadını çıkaracaktım. Sabahın on birine yaklaşan vakitlerde, tenha Beyoğlu'nun kendine özgü tadını: Sevişme sonrası tatlar gibi bir tattı bu. Kaldırımlar suyla yıkanmışlardı.

45
Tokatlayan Oteli’nin caddenin önündeki geniş vitrinli kahvesi, durgun, alacakaranlık, ölgündür. İçinde birkaç yaşlı kişi oturuyordur, donmuş balıklar gibi.

58
Beyaz giysileriyle, geceleri, körlerin sokaklarında ulaştıkları Bizans! Zaman orada o kadar uzundu ki. Geceler cinayete varan tutkuyu taşıyordu içinde. Gündüzler, bir körün yürüyüşü gibi bakışsızdı. Gecenin siyah kılıfını üzerine çeker gibi, kabullenişin örtüsünü çekmek gerekiyordu üzerine, yaşam seni solgun bir görüntü haline getirecek olsa da.




Kendi Evine Varamamak'dan

29
Amaçsız bir geziydi çıktığım. Güneş altında yürümek istiyordum. Evdeki yazı masasını terketmedikce gün daha zor geçiyor. Öğleden önce yapılan bu yürüyüşler günün daha kedersiz geçmesine yardım ediyor. Çok derin olmasa da bir kedere dalıp gitmek hiç de iyi değil. Oysa 'hiçbir keder yok işte' diye düşünürüm. Ama büsbütün amaçsız değil bu gezintiler. Açıkça anlaşılıyor ki günün kederinden uzaklaşmak amacını taşıyor. Güneş de bu amacı kolaşlaştırıyor; kederden uzaklaşmaya yardım ediyor. Böylece derin sorunlara, ikilemlere düşmeksizin yaşıyorum.
"Sessiz Sokak" gibi bir yere rastlayınca öz-varlığımı bulduğumu hissediyorum diye not etmeyeceğim buraya. Çok kullanılmış bir deyimdir bu öz-varlığını ya da "kendini bulmak." Birşey bulmuş değilim. Amacım o değil. İnsan eğreti dokunuşlarla yaşadığı kendine büsbütün yabancı bir ülkede kendi varlığını nasıl bulabilir? O güne kadar görmediği bir sokağa rastlamaktan mutluluk duysa da. Düşlerimde kendi evimi anyonun. Kendi evime varmak amacım. O ev artık yokluğa kanşmış olsa da.

30
(Düşlerde ne güneş doğar, ne de karanlık büsbütün bastırır. Gri, anlamsız, gözkamaştırmayan bir ışık vardır. Batıcı olmayan bir ışık.)

31
Kuşkusuz aşk bu. Bir gece uykuda bastıran bir düşle dönüp gelirse, "çığlık çığlığa uyanırsam" çaresiz kalacağım. "Varlığımın bir hiç olduğunu kavradım" gibi felsefi düşüncelerden uzat tutayım bilincimi. O satırlar kitap sayfaları arasında kalsın. Ama o zaman ne kalmış olacak ki elimde? En korkunç düşler de dönüp gelen yitirilmiş şeylerin bilince ulaşması değil mi? En korkuncu düşler değil mi?

62
Uykunun içinde neden kentlerin merkezlerinin az çok batakhaneye dönüştüğünü anlıyordum. Batakhaneleşme, insanın öz isteklerine doğru yol almaktan başka bir şey değildi.

75
Güner Sümer, öldükten sonra -bir iki yıl- tiyatrolarda çalışmak üzere yaşamın içine geldi. Öldüğünü bilmiyor gibiydi; Biz de ona öldüğünden söz etmedik. Ben de. Çok dikkatliydim. Daha çok işiyle uğraşıyordu. Oldukça sessizdi. Onu bu haliyle daha önceki rüyalarımda da görmüştüm. Ama bu rüyalar silinip gitmişİ üzerinde durmadığım -uyandıktan sonra anımsamadığım- rüyalardı. Ama bu durumun bir düşler zinciri olduğunu gene düşüm içinde anlıyordum. Şimdi gördüklerim önceki rüyalarımda da yaşamış olduğum şeylerdi: Hepsi birbirine ekleniyordu; yıllardır, uykularımın içinde birbirlerini sürüklüyorlardı.

91
"Ah, bu her şeyi akılla kavramak isteme hastalığı," dedi yaşlı adam. "Çağdaş hastalık. Eskiden bu kadar yaygın değildi bu davranış. Trenler kentleri bağlamıyordu daha birbirine. Düz ovada yayılmış küçük kasabalar vardı. Bir kasaba bile denemezdi onlara. En çok bir araba -yaylı bir araba- bağlardı onları birbirine. Sakin, dümdüz ova, çiftliklerinde yaşayan tutkulu insanlar. Doğanın içine yayılmış duygular. Sakin, dingin bir yaşam." Birasını ağır ağır içiyordu. "Beni yanlış anlamayın. Epeyce bir zaman ben de araştırmaların ardı sıra koştum."
"Demiryolları yeni yeni kuruluyordu o süre. Sağlam, bilek kalınlığında raylar üzerinde yuvarlanacak vagonları görebilmek için sabırsızlanıyorduk. Kömür dumanı sardı her yanı. Komşu ülkelerden, makine alanındaki ilerlemelerle ilgili haberler doldurdu gazeteleri. Tutkulu bir 'sosyalist' olarak sokak çatışmalarına bile katıldım. Amaçlanan şeyin altında, çok geniş bir rastlantılar alanı da olduğunu sezmiyor değildim. Böyle umuttan umutsuzluğa yuvarlanıyor, sonra yeniden değişiyordum. Bir elimi yaşamdan çekmedim. Ama iyi ki öyle de yapmışım. Yaşanan ne olursa olsun, evlenmeler, kahvelerdeki yaşam, arkadaşlar, metresler, yolculuklar, şık giyinmeye özenmeler, politikaya bulaşma, içki, zaman zaman gösteriş sevme, oluşan bu kentin büyük salonlarında görülme... Ama her şeyi oluruna bıraksaydım ne değişirdi ki sanki? Belki daha az sevilirdim, ilgi çekici olmazdım belki. Belki biraz daha bönce tüketirdim hayatımı. Fakat şimdi, yetmiş yaşına geldikten sonra hepsi bir benim için. Biranızı için. Zaman geçti. Her şey bu ovaya yayılıp duran kentler gibi çoğaldı."
Yaşamım kısa bir yaşam olmadı. Ama ondan hatırlayacağım çok az şey kaldı geriye. Hemen hemen şu sırada anlattığım kadar bir şey. Küller... Yaşamdan artakalan küller.
Oradan yurduma döndüm. Sonra gene oralara gittim. Gene oralardaydım. Ardından gene doğup büyümüş olduğum kente. Böylece sürdü durdu bu.
Böylece yaşamım tuhaf bir yaşam oldu. Yaşadığımız dünyada, tuhaf olmayan yaşam var mıydı?
Son yıllarımı orada kalarak mı geçirdim, yoksa yeniden evimin bulunduğu yere dönmüş müydüm? Bunu açık seçik hatırlamıyorum.
Kendi kentime döndüğümde değişen hiçbir şey olmadığını hayal meyal hatırlıyorum. Gençlik yıllarında aklımı dolduran sorular kimi zaman kafamın içinde silikleşti; kimi zaman da yeniden belleğime baskın vermek istediler. Fakat bulabildiğim karşılıklar hemen hemen hep aynıydı. Orada ya da burada bulunmak insana sınırlan olmayan sonsuz bir genişlikle olanaklar sunuyormuş gibiydi; öte yandansa başınızı biraz çevirip baktığınızda duvarlarla çevrili dar bir alanda dönüp durduğunuzu görüyordunuz:
Kendi hapishanenizdeydiniz.
Böylece yıllar geçti. Her şey hemen hemen aynı kaldı.