24 Şubat 2009

Georges Perec

Şeyler’den

42
Her şey kusuruz gibi geliyordu onlara; serbestçe yürüyorlardı, hareketleri rahattı, zaman onlara yetişemiyormuş gibiydi.

60
Bazı günler daha yaşamaya başlamadıkları izlenimine kapılıyorlardı. Ama sürdürdükleri yaşam giderek geçici, kırılgan gibi geliyordu onlara ve sanki bekleyiş, sıkıntı, darlık onları yıpratmış; doyurulmamış arzular, yanda kalmış sevinçler, yitirilmiş zaman, her şey doğalmış gibi kendilerini güçsüz hissediyorlardı.

64
Ertesi gün yaşam onlan yeniden öğütmeye başladığında, minicik piyonlan olduklan dev reklam makinesi yeniden çalışmaya koyulduğunda ateşli gece araştırmalannın açığa çıkardığı gizleri, sisli güzellikleri tümüyle unutmamışlar gibi geliyordu onlara. Markalara, sloganlara, önlerine sürülen görüntülere inanan ve kemiksiz sığır etinin yağını yerken sebze ve fındık kokusunu leziz bulan o insanları (kendileri de nedenini pek bilmeden, sanki onlan aşan bir şey varmış gibi, neredeyse rahatsız edici, tuhaf bir duyguyla bazı afişleri güzel, bazı sloganları harika, bazı reklam filmlerini dâhiyane bulmuyorlar mıydı?) karşısında oturuyorlardı. Oturuyorlardı ve teyplerini çalıştırıyorlardı, gereken tonda hımm hımm diyor, görüşmelerinde hile yapıyorlardı, analizlerini baştan savma geçiştiriyor, belli belirsiz başka şeyleri düşlüyorlardı.

81
Gerçek gidişler uzun zaman önceden hazırlanır. Bu öyle olmamıştı. Daha çok kaçışı andırıyordu.



Uyuyan Adam'dan

21
Dalgın elin, akçaağaçtan etajer boyunca kayıyor. Sahanlıktaki musluktan su damlıyor. Komşun uyuyor. Duraktaki dizel motorlu taksinin hafif homurtusu, sokağın sessizliğini bozmaktan çok belirginleştiriyor. Unutuş belleğine işliyor. Hiçbir şey olmadı. Artık hiçbir şey olmayacak. Tavandaki çatlaklar belirsiz bir labirent çiziyor.

29
Tüm yaşamını bir ağacın karşısında geçirebilirmişsin gibine geliyor, onu tüketmeden, anlamadan, çünkü anlayacağın bir şey yok; sadece ona bakarak. Bu ağaç hakkında eninde sonunda söyleyebileceğin tek şey bir ağaç olduğudur; bu ağacın sana söyleyebileceği tek şey de bir ağaç olduğudur: kök, sonra gövde, sonra dallar, sonra da yapraklar. Ağaçtan daha başka bir hakikat bekleyemezsin. Ağacın sana önerecek bir ahlâkı, sana verecek bir mesajı yoktur. Onun gücü, görkemi, ömrü -bu eski eğretilemelerden hâlâ kimi anlamlar çıkarmayı, biraz cesaret toplamayı umuyorsan eğer- bunlar huzur veren tarlalar, uyuyan sinsi sular, tek başlarına, pek yükseklere olmasa da kahramanca tırmanan küçük patikalar, güneşte salkımların olgunlaştığı güler yüzlü yamaçlar kadar abes görüntülerden, hoşluklardan başka bir şey değildir.
İşte bu yüzden ağaç senin gözünü kamaştırıyor, seni şaşırtıyor ya da dinlendiriyor; ağaç kabuğunun ve dalların, yaprakların bu kuşku götürmez, kuşkulanılmaz gerçekliği yüzünden. Hiçbir zaman bir köpekle birlikte dolaşmaman da bu yüzden belki, çünkü köpek sana bakar, yalvarır, seninle konuşur. Minnetten yaşarmış gözleri, dayak yemiş köpek havaları, sevinçli köpek zıplayışları, ona, o aşağılık evcil hayvan statüsünü vermen için seni durmadan zorlar. Bir köpek karşısında yansız kalamazsın, bir insanın karşısında da öyle. Oysa bir ağaçla hiçbir zaman diyaloga girmezsin. Bir köpekle karşı karşıya yaşayamazsın, çünkü köpek, her an, senden onu yaşatmanı, beslemeni, okşamanı, ona uygun bir insan olmanı, efendisi olmanı, onu anında yere yatıracak o köpek ismini gürleyen Tanrı olmanı isteyecektir. Oysa ağaç senden bir şey istemez. Köpeklerin Tanrısı, kedilerin Tanrısı, yoksulların Tanrısı olabilirsin, elinde bir tasma, biraz ciğer, biraz servet olması bunun için yeterlidir, ama asla bir ağacın efendisi olmayacaksın. Kendin de bir ağaç olmayı istemekten başka bir şey yapamayacaksın.
İnsanlardan nefret ettiğin anlamına gelmez bu, ne diye onlardan nefret edesin ki? Ne diye kendinden nefret edesin ki? Keşke insan türüne ait olmak, o dayanılmaz ve sağır edici gürültüyü de beraberinde getirmeseydi; keşke hayvanlar âleminden çıkıp aşılan o birkaç gülünç adımın bedeli, sözcüklerin, büyük tasarıların, büyük atılımların o dinmek bilmeyen hazımsızlığı olmasaydı! Karşı karşıya getirilebilen başparmaklara, iki ayak üstünde duruşa, omuzlar üzerinde başın yarım dönüşüne fazla ağır bir bedel bu. Yaşam denen bu kazan, bu fırın, bu ızgara, bu milyarlarca uyan, kışkırtma, tembih, coşkunluk, bu bitmek bilmeyen baskı ortamı, bu sonsuz üretme, ezme, yutma, engelleri aşma, durmadan ve yeniden baştan başlama makinesi, senin değersiz varoluşunun her gününü, her saatini yönetmek isteyen bu yumuşak dehşet.

46
Le Monde okumak, bir saat, iki saat kaybetmek ya da kazanmaktır sadece; bir kez daha, her şeyin senin için ne denli önemsiz olduğunu değerlendirmektir.

54
Çok mutlu bir parantez içinde, hiçbir şey beklemediğin, vaatlerle dolu bir boşlukta yaşıyorsun.

94
Bir insanın ya da bir kedinin karşısında gözlerini indirebilirsin, çünkü insan da kedi de sana bakarlar, çünkü bakışları bir silahtır (bakışın iyi niyetliliği ise belki de silahların en kötüsüdür; nefret bir şey yapamazken o, senin elinden silahını alan bir silah olur) buna karşılık, bir ağacın karşısında gözlerini indirmk kadar terbiyesizce bir hareket olamaz, aynı şekilde bir ineğin ya da aynada sana ait olan yansımanın karşısında.

98
Sadece aptallar İnsan'dan, Hayvan'dan, Kaos'tan alay etmeden söz ediyorlar hâlâ. Böceklerin en önemsizi bile hayatta kalabilmek için, bir Şirket'in saat/hız denemelerinin kurbanı olan, üstelik o şirkette çalışmaktan gurur da duyan ve artık adı sanı unutulmuş bir havacının, dünyanın en yüksek dağı bile olmayan bir dağı aşmak için sarfettiği enerjiden daha fazla değilse bile, ona yakın bir enerji sarfeder.
Fare, labirentinde hakiki hünerler gösterebilir: Yemini alabilmek için basmak zorunda olduğu pedalları bir piyanonun ya da bir orgun klavyesine akıllıca bağlamak yoluyla hayvanın "İsa sevincim daim olsun"u doğru olarak çalması sağlanabilir; onun bundan sonsuz bir zevk aldığını düşünmemize de hiçbir engel yoktur.
Oysa sen, zavallı Dedalus, senin labirentin yoktu. Sahte mahkûm, senin kapın açıktı. Ne kapının önünde nöbetçi duruyordu, ne dehlizin sonunda nöbetçi şefi, ne de bahçenin küçük kapısında Engizisyon Yargıcı.
Dibe ulaşmak, hiçbir anlam taşımaz. Ne umutsuzluğun dibine, ne nefretin dibine, ne alkole bağlı düşüşün, ne de kibirli yalnızlığın dibine. Ayağını dibe kuvvetle çarparak su yüzüne çıkan dalgıcın aşırı güzel imgesi, gerektiğinde kendine, düşen kişinin her türlü saygıya hak kazandığını hatırlatman içindir: Tann'nın bağışlayıcılığı, yiyecek bahşettiği yeryüzü ve gökyüzü sakinlerine ulaştığı gibi, ona da ulaşır. Günahkâr adamlar tıpkı balıkadamlar gibi, günâhlarının bağışlanması için yaratılmışlardır.

99
Kayıtsızlık işe yaramaz. İsteyebilir ya da istemeyebilirsin, ne fark eder! Bir parti tilt oynamak ya da oynamamak; nasıl olsa biri aygıtın deliğine bir yirmibeşlik atacak. Her gün aynı yemeği yemekle kararlı bir hareket yaptığını sanabilirsin. Ne var ki reddedişin işe yaramaz. Yansılığın hiçbir anlam taşımaz. Cansızlığın öfken kadar abes.

100
Zamanı unutur gibi yapabildin, geceleyin yürüyüp gündüz uyuyabildin: Ama onu hiçbir zaman aldatamadın.

101
Hiçbir uğursuzluk dolaşmıyor başında. Bir ucubesin belki, ama bir cehennem ucubesi değil. Kıvranmaya, ulumaya ihtiyacın yok. Hiçbir sınama beklemiyor seni, hiçbir Sisyphos kayası, hiçbir kupa hemen elinden alınmak üzere sana sunulmayacak, hiçbir karga göz yuvarlarına göz dikmedi, hiçbir akbaba sabah, öğle ve akşam gelip senin karaciğerini didiklemek gibi sıkıcı ve tatsız bir işi başına almayı düşünmedi. Yargıçlarının önünde af dileyerek, merhamet dilenerek sürünmek zorunda değilsin. Kimse seni mahkûm etmiyor, suç da işlemedin. Kimse sana bakışlarını derhal iğrenerek çevirmek üzere bakmıyor.