Son Nefesim'den
62
İçki kraliçe ise, tütün kraldır- bir yaşam boyu karşılaşacağımız olaylarda en yakın dostumuzdur bizim. İyi ve kötü günlerin büyük dostu... Bir sevinci kutlamak için sigara yakarız bir tane. Acıyı gizlemek için de öyle. Yalnızken de, başkalarıyla birlikteyken de.
Tütün, duyu organlarımızın tümü için bir zevktir: Görme organı için (yaldızlı kâğıt altında sanki bir geçit törenin-deymiş gibi dizi dizi duran bembeyaz sigaralar ne güzel bir görüntü verir), koku alma ve dokunma duyuları için öyle. Gözlerimi bağlasalar ve ağzıma yanan bir sigara verseler reddederdim. Cebimdeki pakete dokunmak, onu açmak, iki parmağımın arasında varlığını duyumsamak, dudaklarımda kağıdını, dilimde tütünün tadını algılamak, ateşinin parıldadığını görmek, kendime yaklaştırmak ve içimi sıcklığıyla doldurmak zevk veriyor bana.
64
Özellikle bir kaç yıldır cinsel içgüümün, giderek azaldığona, sonunda tümüyle -düşümde bile- yok olduğuna tanık oldum. Memnunum bundan. Sanki bir zorbadan kurtulmuş gibiyim. Mefisto ortaya çıkıp da yeniden cinsel gücünü vereceğini söyleseydi ona:" Hayır, sağol, istemem. Ama daha çok içki ve sigara içebilmem için karaciğerimi ve akciğerimi güçlendir, yeter" derdim.
91
Öyle sanıyorum ki, sinema da izleyicileri bir anlamda hipnotize ediyor. Bunu anlamak için sinema salonundan, sessizlik içinde, başları önde ve düşünceler içinde çıkan insanlara bakmak yeterlidir. Tiyatro izleyicileri gibi, boğa güreşi ve sportif gösteri izleyicileri de daha fazla canlılık ve enerji gösterirler. Çoğu kez, sinema salonunun loş ortamından olduğu kadar, filmdeki plan, ışık değişikliklerinden ve kamera hareketlerinden kaynaklanan sinemasal hipnoz, izleyicilerin eleştiri yeteneklerini etkileyip, zayıflatmakta ve onları bir anlamda büyüleyerek alabildiğine sarsmaktadır...
Burada Catalan'lı filozof, büyük Eugeno d'Ors'u da anmalıyım. Barok savunucusu olan d'Ors, bunu geçici bir tarihi olgu olarak değil de, sanat ve yaşamın başlıca akımı sayardı. İlginçlik peşinde koşanlara karşı sık sık söylediğim şu sözün de sahibidir: "Geleneksel olmayan her şey öykünmedir." Bu paradoksta bana, her zaman son derece gerçek gelen bir şey vardır.
139
Grubun tüm üyeleri gibi, devrim düşüncesi beni de çekiyordu. Kendilerini terörist veya silahlı eylemci olarak görmeyen gerçeküstücüler, nefret ettikleri topluma karşı “skandal "ı bir silah gibi kullanıyorlardı. Sosyal eşitsizliklere, insanın insanı sömürmesine, dinin bunaltıcı etkisine, kaba ve sömürgeci militarizme karşı skandal, uzunca bir süre, yıkmak istedikleri düzenin dayanılmaz ve gizli nedenlerini ortaya çıkaracak en etkili yöntem olmuştu. Kısa bir süre sonra da, aralarından bir grup, bu eylem biçiminden kopup tam anlamıyla politikaya, bize göre devrimci sıfatını taşıyabilecek tek akıma, komünizme verdiler kendilerini. Bu olayın ardından da, tartışmalar, bölünmeler oldu, bitmek tükenmek bilmeyen kavgalar çıktı. Oysa, gerçeküstücülüğün asıl amacı, resim, felsefe veya yazın alanında yeni bir akım taratmak değil, toplumu harekete geçirmekti.
196
Aşk bize gençliğimizde çok yüce ve bir yaşamı değiştirecek kadar güçlü görünürdü. Bunun ayrılmaz bir parça olan cinselliğin yanı sıra, başka unsurlar da vardı. Yakınlaşma, sahip çıkma ve paylaşma isteği gibi. Tüm bunların da bizi bayağılıktan kurtarıp önemli şeyler yaptırabileceğine inanıyorduk.
Gerçeküstücülük üstüne yapılan en ünlü anketlerde biri şu soruyla başlıyordu:
"Aşktan ne bekliyorsunuz?" Kendi adıma şöyle yanıtladım: "Eğer seviyorsam her şeyi... Sevmiyorsam da hiçbir şeyi!" Aşk bize göre her tür davranış ve her tür düşünce ile arayış için, yani yaşam için zorunluydu. Bugün ise söylenenlere inanacak olursam, aşk, Tanrıya duyulan inanç gibi bir şey. Neredeyse yok olmak üzere artık. En azından bazı çevrelerde. Aşk genellikle, bir tarihsel olay, kültürel bir yanılsama gibi değerlendirilir. İncelenir, araştırılır ve mümkünse çözüm bulunur.
Buna karşıyım ben. Bizler bir yanılmsamanın hiçbir zaman, kurbanı olmadık. Bazılarına inandırıcı gelmese de, bizler gerçek anlamda sevdik.
224
Her şeyin başı raslantıdır. Zorunluluk ancak ondan sonra gelir ve aynı saflıkta değildir. Tüm filmlerimin arasında Le Fontome de la Liberie 'ye ayrı bir yakınlık duymamın belki de tek nedeni bu uzlaşmaz temayı işliyor olmasıdır. Üzerinde de sık sık durduğum ideal senaryomun, son derece önemsiz, basit bir noktadan hareket etmesini isterdim: Bir dilenci karşıya geçmektedir... Lüks bir arabanın açık penceresinden bir el, dışarıya yarı içilmiş bir puro atar. Dilenci bunu görünce hemen durup puroyu almak için eğilir. Başka bir araba dilenciye çarpar; ve dilenci ölür.
230
Benim anlayamadığım filozof, işe yaramaz.
-André Breton
250
Bir dolar için yapmadığım bir şeyi, bir milyon dolar için de yapmam.
287
Sade'ın vasiyetnamesinden de çok etkilenmiştim. Küllerinin nereye olursa olsun atılmasını ve insanlığın, tüm eserlerini, hatta adını bile unutmasını istiyordu. Aynı şeyi kendim için de söyleyebilmeyi isterdim. Anma olayı adına yapılan tüm törenleri ve tüm büyük insan heykellerini yapmacık bulurum. Ne işe yararlar ki? Yaşasın unutmak! Saygınlık yalnızca sessizlikte vardır bana göre.
329
Bir yıl sonra, film Hollywood'da Oscar'a aday gösterildiğinde, biz çoktan yeni bir tasarı üstüne çalışmaya başlamıştık. Tanıdığım dört Meksika'lı gazeteci, El Paular'da izimizi bulup, bizimle yemek yemeğe geldiler ve bana sürekli soru sorup not aldılar. Gayet tabii, şu soruyu da sormayı ihmal etmediler.
"Don Luis, Oscar alacağınıza inanıyor musunuz?"
"Evet, buna inanıyorum" dedim gayet ciddi. "Benden istenilen 25000 doları ödedim bile... Amerikalıların bazı eksiklikleri olabilir, ama sözünün eri insanlardır."
Meksikalılar bundaki muzipliği fark etmediler. Dört gün sonra, Meksika gazeteleri, Oscar'ı 25000 dolara satın aldığımı yazdılar. Los Angeles'te skandal ve teleks üstüne teleks!.. Silberman Paris'ten geldi. Canı iyice sıkkındı. Bana neler olup bittiğini sordu. Olayın aslında art niyetsiz bir şakadan başka bir şey olmadığını yazdım.
Daha sonra olaylar yatıştı. Üç hafta geçti ve film Oscar kazandı. Bu da şu sözleri yineleme olanağını verdi bana:
"Amerikalıların bazı eksiklikleri olabilir ama, sözünün eri insanlardır.