20 Şubat 2009

Oğuz Adanır

Sinemada Anlam ve Anlatım'dan

48
Marks ve Engels'e göre,"algılanabilen bir dayanak olan dilyetisi olmadan düşünce ve bilinç söz konusu olamaz. Öyleyse düşünce ve bilinç temelinde toplumsal olgulardır."

55
Düşler, gerçekleşmeyen arzulardır. Anlattığı öyküyü arzu eden bir yönetmen bu öyküde düşleirni gerçekleştiren kişidir. Bu yüzden sinema tarihine geçen filmlerin büyük çoğunluğuu arzunun ürünüdür.

55
Çünkü Mitry:" sinema gösterdikleri açısından en kesin dilyetisiken, ima ettikleri açısından da en belirsiz dilyetisidir" demektedir.
"Özetle, haber miktarı arttıkça iletimi de güçleşmektedir. Mesaj açık seçik olduğundaysa, haber değeri azalmaktadır." (Eco)

64
Dünya sinemasında çok önemli bir yere sahip olan "melodramlar"ın yoğunlaştığı psikanalitik içerik cinsel arzu ve onun mahkum edilmesidir.

70
Öyleyse, cinsellik de üretilen bir kavramdır. Sinema kurumu tarafından gerçeğe en çok yaklaşan biçimiyle üretilir ve seyirciye sunulur. İnsanın, kendi cinselliğinin bir üretim nesnesine dönüşmesi hiç kuşkusuz insanın kendine (vücuduna) yabancılaşmasının güzel bir örneğidir. Artık uzaklaştığı vücuduna ancak başka araçlar, aracılar vasıtasıyla yaklaşaabilmektedir.

75
Sanatta değişime uğrayan biçimlerdir yoksa içerikler değil. İnsan için önemli olan içeriğin güncel bir biçimde sunulmasıdır. Çağdaş bir sanatçı ise evrensel bir içeriğiçağdaş bir biçime sokarak sunan kişidir.

159
Günümüzdeyse Türk sinemasının kadınları ne masum, ne fahişedir. Bir orta yol bulunmuştur, ancak bu yol olumlu değil, olumsuz yanındadır. Ahu Tuğba, Güngör Bayrak, Banu Alkan, Serpil Çakmaklı, Hülya Avşar vs. bu dönemin tipik kadın kişilikleridir. Kendi yaşamlarından kendilerini değil, başkalarını sorumlu tutan, zorla fahişe olmuş masum kızlar kavramı Türk sinemasının özelliklerinden biri olup çıkmıştır. Ne denebilir ki? Mekanik bir dünyada, mekanik insanların, mekanik oyuncular tarafından, mekanik bir şekilde 'yansıtılması'?



Eski Dünya’ya Yeni Bir Bakış’tan

76
Çünkü gerçek otorite asla kendini zorla kabul ettirmeye çalışmaz. Gerçek otorite bir karşılıklı rızanın sonucudur.

82
Mevlâna, Anadolu Selçuklularının yarım kalan gelişme dönemi sonunda ortaya çıkan metafizik diyalektikle materyalist diyalektiği (yaptığımız alıntıdan da anlaşılacağı gibi) modern bir anlamda (Hegel'den çok daha önce, ancak doğal olarak aynı mantık ve açıklama yöntemiyle değil) buluşturan ilk düşünürlerden biridir. O bir sentez insanıdır. Sentezini yapmaya çalıştığı şey ise: Potlaç + İslâmiyet'tir. Bu sentezin adıysa: Tasavvuftur. Burada İslamiyet, Potlaça uydurulmaya çalışılmaktadır yoksa tersi doğru değildir.

115
Büyü her zaman için kendi başlarına hareket eden insan ya da insanlara özgü bir olgudur. Eylem ve oyuncu bir gizemle sarılıp sarmalanmaktadır... Büyü rutini geçici olarak şöyle tanımlayabiliriz: Örgütlenmiş bir tapınma düzenine ait olmayan, özel bir sır taşıyan, gizemli olan ve sonunda yasaklanmış rite dönüşme özelliği taşıyan her türlü rit.
-İsmet Z. Eyüboğlu

129
“Büyü somut olanla ilgilenirken, din soyut olanla ilgilenmektedir.”
Büyünün dinden farkı, amaçlarının rasyonel, araçlarının irrasyonel olmasıdır. Buna karşılık dinlerin araçları rasyonel (akıl, idrak, irade vb.) amaçları irrasyonel ya da metafiziktir.

139
Sonuç olarak gelişme döneminde olumlu ancak belirleyici bir unsur olmayan İslamiyet in, duraklama döneminde bu kez olumsuz ancak yine belirleyici bir unsur olamadığını söyleyeceğiz. Osmanlılar İslamiyete bir anlamda Osmanlı ruhunu iyice yitirdikten ve çökmeye başladıklarını anlamaya başladıktan sonra sarılmaya başlayacaklardır (ancak bunu inandıkları için değil çıkarları nedeniyle yapacaklardır):
"Osmanlılar "Halife" unvanım ilk kez 18.yüzyılın ikinci yarısında Küçük Kaynarca Antlaşmasında kullanmışlardır."
Bir başka deyişle Osmanlılar Kurana uygun bir İslamiyetle ancak XVIII.yüzyılın ikinci yarısından sonra ilgilenmeye başlamışlardır diyebiliriz.

170
Tasavvuf dünyasındaki insanların şizofren değil bilinçli olarak şizofrenleşmeye çalışan insanlar oldukları söylenebilir. Çünkü ancak gerçek şizofrenler bir kişilik bölünmesine uğramakta ve kişi dış dünya - iç dünya ikilemi arasına sıkışıp kalmaktadır.

197
Bu dönemde tüm oyun, süsleme zenaatları, anlatım ve dışavurum biçimlerinin hep şimdiki zamanı yaşatmaya yönelik oldukları söylenebilir. Bir başka deyişle bunlar bir şimdiki zaman simülasyonu örnekleridir. Oyunlar hep şimdiki zaman dilimleri içinde olup bitmektedir. Arabesk motif ya da süslemeler bizi bir mekandan, bir başka mekana (zamansal sıçramalar aracılığıyla) taşımazlar. Bize zaman içinde bir yolculuk yaptırmazlar (Oysa figüratif bir tablonun dört bir yanını ayrıntılı olarak incelediğinizde zaman içinde bir yolculuk yapmış olursunuz). Bizi hep aynı mekan içinde döndürüp dururlar. Öyleyse bu bir kısır döngüdür ve burada da bir şimdiki zaman simülasyonundan söz edilebilir. Bize farklı biçim ve görüntülerin şimdiki zamanlarını yaşatan (öyleyse burada zaman akıp geçen bir şeydir) bir olayda sanatsal olan bir şeyler bulunduğu söylenebilir (ancak sanatsal olanı yalnızca zamansallığın belirlediği söylenemez).

203
Edebiyat sözcüğü "edeb" sözcüğünden türetilmiş olup: ahlak ve davranış güzelliği, terbiye, zerafet ve naziklik gibi eyleme dayalı daha doğrusu değişmeyen davranış biçimleri şeklinde kendini gösteren bir eylem anlayışına dayalı anlamlara sahiptir. Öyleyse bu tür bir edebiyat anlayışını belirleyen şeyin sistemli, felsefi düşünce değil günlük yaşam pratiği ve kaygılarının belirlediği (kişisel pratik ve kaygılar yoksa toplumsal pratik ve kaygılar değil) sistemsiz sözdür. Oysa gerçek bir sanat olmak isteyen bir edebiyatın bir malzeme, bir biçim olan dili yaşam adlı içerikten yola çıkarak bir başka şeye, örneğin: şiire, hikayeye, romana özgün bir sekile dönüştürmesi gerekmektedir.

204
Edebiyat olmayan edebiyat, estetik açıdan insana haz ve zevk vermez (çünkü bunlar kollektif duygulardır), olsa olsa hoşa gider ve keyif verir (bunlar kişisel duygulardır).

290
Bir düşünceyi ancak dönüştürebilirseniz ortadan kaldırmış olursunuz. Silahlı eylem ancak bir düşünsel yaratıcılıktan yoksunluğun ürünü olabilir. Evet, kuramla-eylem karşılıklı etkileşim içinde olmalıdır.

315
"Bir gün insan "virgül"ü kaybetti. O zaman zor cümlelerden korkar oldu ve basit ifadeler kullanmaya başladı. Cümleler basitleşince düşünceleri de basitleşti. Bir başka gün "ünlem işaretini" kaybetti. Alçak bir sesle, tonlamayı değiştirmeden konuşmaya başladı. Artık ne bir şeye kızıyor, ne bir şeye seviniyordu. Bir süre sonra "soru işaretini" kaybetti ve soru sormaz oldu. Hiçbir şey ama hiçbir şey ilgilendirmiyordu onu. Ne kainat, ne dünya umurundaydı, ne de kendisi... Ömrünün sonuna doğru... kendisine has tek düşüncesi yoktu."
-Kanevski

319
Yaratıcılık: belleğimizdeki birikimle, geçmiş deneyimlerimiz arasında yeni ilişkiler kurmaktan başpka ne olabilir ki? Geleceğe bir yön vermenin tek yolu budur. Yaratıcılı: yarının dünyasını önceden biçimlendirmek ve bu biçimlendirmeye uygun bir şekilde hareket etmek demektir.
-Laborit

352
Bir başka deyişle Batı’nın diğerleri üzerinde bırakmaya çalıştığı bu ‘hız’ izlenimi, gerçekte tam zıddı olan bir ‘atalet’ durumunu gizlemek içindir.

409
Tanrı var ama ben inanmıyorum - ya da Tanrı yok ama ben inanıyorum - önermeleri paradoksal bir şekilde eğer Tanrı varsa inanmak anlamsızdır; eğer Tanrı yoksa o zaman inanmak bir zorunluğa dönüşmektedir anlamına gelmektedirler. Eğer bir şey yoksa ona inanmak lazımdır...Öyleyse Tanrıya inanmak onun varlığından, belirginliğinden ve şu anda buradalığından kuşku duymak demektir.
-J. Baudrillard