17 Mart 2009

Platon

Şölen'den

-Düşüncenin gözü ne zaman iyi görmeye başlar: Gözlerimiz keskinliğini yitirince.



Lysis’ten

108
Demek ki, dost, ister can, ister beden, isterse bambaşka bir şey olsun, ne iyi ne kötüyken bir kötülükten ötürü iyi olmak arzusuna düşendir.



Euthydemos’dan

16
O şu cevabı verdi: "Bilenler, öğrenenlerdir”
Bunun üzerine Euthydemos: "Hoca dediğin kimseler var mı, yok mu?" dedi. O, var olduğunu söyledi. "Hocalar öğrenenlerin hocası mıdırlar, nasıl ki kitharacı ile grammatist senin ve öteki çocukların hocalannızdı. Siz de onların öğrencileri idiniz, değil mi?" "Öyledir" dedi. "Öğrendiğiniz vakit, öğrendiklerinizi henüz bilmiyordunuz, doğru değil mi?" "Evet." "Öyleyse bilmediğiniz zaman, bilgili mi idiniz?" "Şüphesiz hayır" dedi. "O halde bilgili değilseniz, bilgisizdiniz, değil mi?" "Elbette." "Demek ki, bilmediğinizi öğrendiğinize göre, öğrendiğiniz zaman bilgisizdiniz." Delikanlı başıyle evet işareti yaptı. "Öyleyse öğrenenler, bilmeyenlerdir, Klinias, sandığın gibi bilenler değil.'

68
"Demek, dedi, sen her zanaat erbabı sınıfına uygun işin ne olduğunu biliyorsun, ha? Peki, demiri dövmek kimin işidir? Biliyor musun?" "Evet, demircinin." "Ya çamura şekil vermek?" "Çömlekçinin." "Ya boğazlamak, deri yüzmek, eti küçük parçalara bölerek kaynatmak ya da kızartmak?" "Ahçının" dedim. "Uygun olanı yapmakla, dedi, iyi yapmış oluruz, değil mi?" "Şüphesiz." "Dedin ki, ahçıya yakışan parçalamak ve deri yüzmektir; bunu kabul ettin mi, etmedin mi?" "Kabul ettim, dedim, ama kusura bakma." "Şu halde besbelli ki, dedi, ahçıyı boğazlamak ve parçalayarak kaynatmak ve kızartmakla, uygun bir iş görülmüş olur; ve demircinin kendisi dövülürse, çömlekçiye şekil verilirse, o zaman da uygun hareket edilmiş olacaktır.

77
…sözlerinde aklın en küçük bir payı bulunan ve işini yiğitçe bir azimle yürüten her kimseyi iyi karşılamalı.



Philebos’tan

53
SOKRATES. — Önce şu noktayı bir görelim: Önce de dediğimiz gibi, canlı varlıkların bozulunca acı duymaları, eski hallerine dönünce de haz duymalan doğruysa, bakalım, ne bozulan, ne de eski haline dönen her hangi bir canlı varlığın bu durumdaki ruh hali ne olabilir. Ama vereceğin cevaba, çok, hem pek çok dikkat et. İşte bu aralıkta canlı varlığın, küçük büyük, hiçbir haz, hiçbir acı duymaması gerekmez midir?
PROTARKHOS. — Elbette gerektir.
SOKRATES. — O halde, işte haz duyulan veya acı çekilen hallerden farlı üçüncü bir hal.

127
SOKRATES. …o halde, Protarkhos, gaiplere haberciler yoliyle, hâzırlara ise sözlerinle şunu bildireceksin ki, haz ne birinci, ne de ikinci iyiliktir. Fakat birinci iyilik, ölçüdür, ölçülü, vaktinde olan ve buna benzer başka vasıflar bulunan şeydir ki, ona, ölmez tabiattan nasibini almış göziyle bakmalıyız.
PROTARKHOS. — Bu, söylenen şeylerin apaçık bir neticesi oluyor.
SOKRATES. — İkinici iyilik, nispetlilik, güzellik, mükemmellik, yeterlik ve bu türlü şeylerdir.
PROTARKHOS. — Bu da öyle görünüyor.
SOKRATES. — Şimdi de üçüncü sıraya, tasavvur ettiğim gibi, zekâ ile bilgeliği koyarsan, hakikattan pek ayrılmış olmazsın.
PROTARKHOS. — Şüphesiz.
SOKRATES. —- Dördüncü sıraya yalnız ruha ait olduğunu söylediğimiz şeyleri, yani bilimleri, fen ve sanatlan ve doğru düşünceyi koymalıyız, değil mi? Bunlar, doğrusu, ilk üç sıradan sonra gelir ve dolayısiyle dördüncü sırayı teşkil ederler. Çünkü bunlar iyiliğe, hazdan daha ziyade yakındırlar.
PROTARKHOS. — Mümkün.
SOKRATES. — Beşinci sıraya, acıdan korunmuş olduğunu söylediğimiz hazlan, yani bir kısmı bilgilere, bir kısmı da duyumlara yoldaş olan ve ruhun kendisinin katkısız hazlan admı verdiğimiz şeyleri koymalıyız.



Kratylos’tan

24
SOKRATES.—Görüyorsun ya, azizim Hermogenes, ad koyma senin sandığın gibi öyle yarım akıllıların yahut önüne gelen kimsenin yapabileceği küçük bir iş değilmiş. Kratylos her bir nesnenin yaradılıştan kendine uygun adı olduğunu, rasgele herkesin ad kurma ve verme ustası olamayacağını, bunu yalnız her bir nesneye yaradılıştan verilmiş olan adı göz önüne tutan bu adın şeklini harflere ve hecelere vermesini bilen kişinin yapabileceğini söylemekle doğru söylemiş oluyor.

124
SOKRATES. — Her şey şeklini değiştirir, hiçbir şey yerinde kalmazsa, azizim Kratylos, tabiatiyie bir bilgi vardır da denemez. Bu "bilgi" adını verdiğiniz şey de değişip bilgi olmaktan çıkmazsa her zaman bilgi kalır ve bilgi diye bir şey olur. Bilgi de şeklini değiştirirse, şekil bilgininkinden başka olur: artık bilgi diye bir şey yoktur, hiç durmadan değişirse, hiçbir zaman bilgi olmaz. Bundan ne bir tanıyacak, ne de bir tanınacak bulunmayacağı sonucu çıkar. Bir tanıyan ve tanınan her zaman varsa, güzel, iyi ve bütün öteki nesneler varsa demin adlarını söylediklerimizin bir akış, bir harekete hiçbir benzerlikleri
olmaz. Bu böyle midir, yoksa Herakleitos'çulann ve daha başka birçoklarının söyledikeri gibi midir? Bence bunu araştırıp meydana çıkarmak zordur. Kendini ve ruhunu adların hizmetine vermek, adlara ve adları koyanlara güvenerek kendini bir şey bildiğine emin olmak, kendinde ve nesnelerde sağlam hiçbir şeyin bulunmadığına hükmederek her şeyin — nesnelerde olduğu gibi — akış halinde bulunduğunu söylemek, kısacası, nesnelerin halinin nezleye tutulmuş insanlar gibi olduğunu, her şeyin akıntı içinde sürüklendiğini sanmak, aklı başında olan kimseye pek yakışmasa gerek. Azizim Kratylos, hakikat belki böyledir, belki de değildir. O halde yorulmadan, yılmadan araştırmalı, söylenen bir şeyi hemen kolayca kabul etmemeli - sen daha gençsin, çiçek aşma sağındasın - araştırdıktan sonra bir şey bulursan bana da bildirmelisin.
KRATYLOS. —Dediğini yapacağım. Bununla beraber, azizim Sokrates, şunu bil: şimdi de az düşünmedim, fakat bütün araştırmam, güçlüklerle uğraşmam bana Herakleitos'un düşüncesini akla daha yakın gibi gösteriyor.



Protagoras’tan

77
— "Öyleyse korkaklık, korkulacak ve korkulmayacak şey hakkındaki bilgisizliktir."
"Evet" işareti etti.
— "Peki cesurluk korkaklığın karşıtı değil midir? dedim."
— "Evet" dedi.
— "Korkulacak ve korkulmayacak şey hakkındaki bilgi de korkulacak ve korkulmayacak şey hakkındaki bilgisizliğin karşıtıdır değil mi? Gene bir "evet" işareti etti.
— "Bu bilgisizlik de korkaklıktır değil mi?" Bu sefer istemeye istemeye bir "evet" işareti etti.
— "Öyleyse korkulacak ve korkulmayacak şeyler hakkındaki bilgi cesurluktur ki; bu korkulacak ve korkulmayacak şeyler hakkındaki bilgisizliğin tam karşıtıdır."



Birinci Alkibiades’ten

76
SOKRATES. — Gene ayakkabıcıyı alalım: Yalnız aletleriyle mi kesiyor, yoksa elleriyle de mi?
ALKIBIADES. — Elleriyle de.
SOKRATES. — Demek ellerini de kullanıyor.
ALKIBIADES. — Evet.
SOKRATES. — Köseleyi kesmek için gözlerini de kullanmıyor mu?
ALKIBIADES. — Evet.
SOKRATES. — Peki, bir şeyi kullanan kimseyle, kullandığı şey ayrıdır, demiyor muyuz?
ALKIBIADES. — Evet.
SOKRATES. — Demek, ayakkabıcıyla kitaracı, gözlerini, ellerini, kullandıkları için gözlerinden, ellerinden ayrıdır.
ALKIBIADES. — Elbette.
SOKRATES. — İnsan bütün bedenini de kullanmıyor mu?
ALKIBIADES. — Evet.
SOKRATES. — Ama, bir şeyi kullanan kimse, kullandığı şeyden ayrıdır, demiştik.
ALKIBIADES. — Evet.
SOKRATES. — Demek insan bedeninden başka bir şey.
ALKIBIADES. — Öyle gözüküyor.
SOKRATES. — İnsan nedir öyleyse?
ALKIBIADES. — Bilmem.
SOKRATES. — Ama, bedenini kullanan bir varlık olduğunu biliyorsun, değil mi?
ALKIBIADES. — Evet.
SOKRATES. — Peki, bedeni kullanan ruh değil de nedir?
ALKIBIADES. — Evet, ruhtur, yalnız odur.
SOKRATES. — Bedene emreder, onu öyle kullanır, değil mi?
ALKIBIADES. — Evet.
SOKRATES. — Ama, herkesin kabul edeceği bir şey var.
ALKIBIADES. — Ne?
SOKRATES. — İnsan şu üç şeyden biridir.
ALKIBIADES. — Hangi üç şeyden?
SOKRATES. — Ruh, beden veya ruhla bedenin teşkil ettiği bütün.
ALKIBIADES. — Hiç şüphe yok.
SOKRATES. — Bedene emreden insandır demiştik.
ALKIBIADES. — Evet, öyle demiştik.
SOKRATES. — Beden kendine mi emrediyor?
ALKIBIADES. — Hayır.
SOKRATES. — Ona emrediyor demiştik, değil mi?
ALKIBIADES. — Evet.
SOKRATES. — Öyleyse aradığımız beden değil.
ALKIBIADES. — Hiç değil.
SOKRATES. — Peki, bedene emreden bedenle ruh bütünü mü ve bu bütün insan mı?
ALKIBIADES. — Belki. .
SOKRATES. — Yok, değil... Bütünün parçalarından birinin emirde payı olmazsa, iki parçanın teşkil ettiği bütün de emredemez.
ALKIBIADES. — Doğru.
SOKRATES. — Beden de, bedenle ruh da insan değilse, insan ya hiçbir şey değildir veya bir şeyse, ruhtan başka bir şey değildir.
ALKIBIADES. — Öyle.
SOKRATES. — İnsanın ruh olduğunu göstermek için daha açık bir tanıt gerekir mi?
ALKIBIADES. — Hayır, böyle olduğu açkıca gözüküyor.
SOKRATES. — Bu kesin bir tanıt olmamakla beraber yeter bir tanıttır, bize de yeter. Uzun araştırmalar isteyeceğinden ötürü şimdilik bir yana bıraktığımız şeyleri bulunca da kesin bir tanıt elde ederiz.
ALKIBIADES. —Söylemek istediğin şey nedir?
SOKRATES. — Demin söylediğimiz, yani önce o kendi özümüzü aramak, Alkibiades. Halbuki, onu arayacağımız yerde, biz tuttuk, her bir şeyin ne olduğunu aradık.


85
SOKRATES. — Sen de düşün: bu yazı, tıpkı bir insana gibi göze söylese ve dese: "Kendini gör", bu öğütten ne anlarız? Ne çıkarırız? Göz kendini görebileceği bir şeye bakmalıdır, deriz, değil mi?
ALKIBIADES. — Elbete.
SOKRATES. — Peki hangi şeye bakalım da hem kendimizi, hem o şeyi görelim?
ALKIBIADES. — Aynaya herhalde, veya bunun bir benzerine?
SOKRATES. — Doğru. Ama, gözde, bize her nesneyi gördüren gözde, buna benzer bir şey yok mu?
ALKIBIADES. — Var.
SOKRATES. — Elbette farkına varmışsındır: birinin gözüne bakan kimsenin yüzü, tam karşısındaki gözün bir parçasında, aynada olduğu gibi gözükür. Bu parçaya gözbebeği diyoruz, çünkü onun içine bakanın imgesi orada gözükür.
ALKIBIADES. — Doğru.
SOKRATES. — Demek bir göze bakan başka bir göz, o gözün en iyi parçasına, yani gören parçasına, bakarsa kendini görebilir.



Sofist’ten

42
YABANCI: Önce bir durup soluk alalım. Bu mola sırasında, birlikte bir durum değerlendirmesi yapalım. Bakalım, sofist bize kaç cepheden göründü? İlk olarak, onu zengin delikanlıların peşinde koşan çıkar avcısı olarak görmüştük.
THEAİTETOS: Evet.
YABANCI: İkinci olarak, ruhla ilgili bilimlerin büyük tüccarı idi.
THEAİTETOS: Tamam.
YABANCI: Üçüncü veçhesiyle, o, yine bu bilimlerin perakende satıcısı olarak karşımıza çıkmadı mı?
THEAİTETOS: Evet. Ve bize gösterdiği dördüncü kişiliğiyle de, yine bu bilimlerin hem satıcısı, hem de üreticisi idi.
YABANCI: Sağlam hafızan var. Onun beşinci rolüne gelince, bunu da ben hatırlamaya çalışayım. O, bir söylem atleti olarak güreş sanatına bağlanıyordu ve kendi özel alanı olarak eristik'i seçmişti.
THEAİTETOS: Doğru.
YABANCI: Onun altıncı veçhesi, tartışma götürür soydandı. Ama, biz, yine de, bilimlere engel oluşturan kanılardan ruhu onun arındırdığını söyleyerek, bu veçhesini de kabul etmiştik.
THEAİTETOS: Evet, etmiştik.

73
“Geçmişte de, şimdi de tartışılan ve her zaman tartışılacak, ama asla çözülemeyecek sorun: varlık nedir? sorunudur.”
Aristoteles, Metafizik

130
THEAİTETOS: Şimdi daha iyi anlıyorum ve meydana getirme sanatının iki şekli bulunduğunu ve bu şekillerden herbirinin çift olduğunu kabul ediyorum: bir yanda, tanrısal meydana getirme ve insansal meydana getirme; öbür yanda, şeyler'in yaratılması veya bazı benzerliklerin yaratılması.
YABANCI: Bu durumda, yanlış'ın, yanlış olarak, gerçek bir varlığa sahip olduğu ve, tabiatı gereği, bir varlık birimi olarak varlıklar arasında yer aldığı kanıtlanacak olursa, hatırlayacağımız gibi, bu görüntüler yapımının da, kopyalar üretimi ve simülasyonlar üretimi olmak üzere, iki cinsi bulunması icap eder.

135
YABANCI: Demek ki, sırf kanıya dayanan bir sanatın ironi bölümüyle mim sanatına giren ve simülasyonlar üreten cins vasıtasıyle de görüntüler yaratma sanatına bağlanan bu tartışma sanatı; meydana getirme sanatının, tanrısallıkla hiçbir ilişkisi bulunmayıp, tamamen insansal olan ve öz alanı söylem olup, itibarını buradan sağlayan bu kısmı, otantik sofistin "soyunun ve kanının" kaynağıdır, diyebiliriz; ve böyle demekle, sanırım, en katıksız hakikati söylemiş oluruz.
THEAİTETOS: Kesinlikle.



Phaidon’dan

31
Sokrates: Hakikati daha kolaylıkla bulmak istiyorsan dedi, yalnız insanları incelemekle yetinme, bütün bitkileri, bütün hayvanları, bir kelime ile bütün doğan şeyleri de incele, çünkü o vakit bütün şeylerin aynı şekilde, yani kendi karşıtlarından -karşıtları olduğu zaman- doğdukları görülür. Mesela güzel çirkinin, haklı haksızın karşıtıdır, daha böyle binlerce şeyin karşıtları vardır. Demek ki karşıtları olan şeylerin yalnız bu karşıtlardan doğmalarının zorunlu olup olmadığını incelemeliyiz. Mesela bir şey daha büyüdüğü zaman, o şeyin, sonunda daha büyük olmak üzere, önce küçük olması gerekmez mi?
Kebes: Evet, dedi.
Sokrates: Bir şey daha, küçük olduğu zaman o şeyin sonunda daha küçük olmak üzere, önce büyük olması gerekmez mi? diye sordu. Kebes cevap olarak, şüphesiz, dedi.
Sokrates gene sordu: En zayıf, en kuvvetliden, en çevik de en ağırdan gelmiyor mu?
Kebes: Elbette geliyor, dedi.
Sokrates: Bir şeyin çok kötüleşmesi, o şeyin önce daha iyi olduğunu, daha doğru olması önce daha eğri olduğunu göstermez mi?
Kebes: Nasıl göstermez, Sokrates, diye cevap verdi.
Sokrates: O halde dedi, bütün şeylerin böylece yani kendi karşıtlarından doğmuş olduğunu yeter derece kanıtlamış olduk.

34
Sokrates: Kebes, dedi. Demek oluyor ki, canlı varlıklar ve bütün canlı şeyler, ölmüş şeylerden geliyor?
Kebes: Görünüşte öyle, dedi.
Sokrates: O halde, dedi, ruhlarımız ölümden sonra Hades'te yaşıyorlar.
Kebes: Öyle sanırım, diye cevap verdi.
Sokrates: Bu iki karşıt halin çifte doğuşuna gelince, dedi, onlardan hiç olmazsa biri açık değil midir? Ölümün ne olduğunu açık olarak biliyor muyuz, bilmiyor muyuz?
Kebes: Elbette biliyoruz, dedi.
Sokrates devam ederek: Öyleyse ne yapacağız. Ölüm için, kendi karşıtını doğurduğunu kabul etmeyecek miyiz? Bu yönden tabiatın topal olduğunu mu söyleyeceğiz? Yoksa ölümün kendi karşıtını doğurduğunu, zorunlu olarak kabul mu edeceğiz? diye sordu.
Kebes: Kabul edeceğiz, dedi.
Sokrates sordu: Karşıtı nedir?
Kebes: Yeniden yaşamak, diye cevap verdi.
Sokrates devam ederek: O halde, dedi, yeniden yaşamak varsa, yeniden yaşamak, ölülerden yaşayanlara giden bir doğuştur.

97
Sokrates: Ruh her neye girerse dedi, ona daima hayat getirir, demek?
Kebes: Muhakkak öyle, dedi.
Sokrates: Öyleyse dedi, hayatın karşıtı bir şey var mı yok mu?
Kebes: Bir karşıtı olsa gerek, diye cevap verdi.
Sokrates: O ne? dedi. Cevap olarak, Kebes, ölüm,dedi.
Sokrates: O halde, dedi, ruhun, kendisinde daima bulunan şeyin karşıtını hiçbir zaman kabul etmemesi, korkulacak bir şey değildir. Bu bizim demin söylediklerimizin bir sonucudur.
Kebes: Muhakkak, diye cevap verdi.
Sokrates: O halde nasıl? dedi, çift fikrini kabul etmeyene demincek ne adı vermiştin?
Kebes: Çift olmayan.
Sokrates: Ya doğru olanı kabul etmeyene? dedi, ya güzelliği kabul etmeyene?
Kebes: Güzel olmayan, doğru olmayan, diye cevap verdi.
Sokrates: Çok güzel, dedi, fakat ölümü kendisinde kabul etmeyene ne adını vereceğiz?
Kebes: Ölümsüz, dedi.
Sokrates: Demek, ruh, dedi, ölümü kabul etmez, öyle mi?
Kebes: Öyle, diye cevap verdi.
Sokrates: O halde, dedi, ruh ölümsüzdür.



Timaios’tan

48
Tanrı bu sözlerden sonra, önce evrenin ruhunu eritip karıştırdığı çanağı yeniden ele alarak, aynı tözden geriye kalanı da içine boşalttı ve hepsini aşağı yukarı önceden olduğu gibi birbirine karıştırdı, ama artık karışmada özdeş, değişmeyen saf töz kalmadı, yalnız ikincisi üçüncüsü kaldı. Bütünü tertipleyince, onu ne kadar gök cismi varsa o kadar parçaya böldü, her birini bir gök cismine ayırdı, onları oraya bir savaş arabasına oturtur gibi oturttu, onlara evrenin özünü gösterdi, alın yazısının yasalarını tanıttı; hiç birinin kendisince ötekilerden farklı bir muamele görmemesi için de hepsine ilk yaradılışlarında aynı muameleyi gösterdi. Her biri kendisine uygun düşen zaman örgeni içine serpilmiş olarak, Tanrıya en çok saygı gösteren bir canlı varlık olacaktı; ama insanların özü ikiz olduğundan üstün cins sonradan erkek denecek cins olacaktı. Ruhlar alın yazısı gereğince, tenlere yerleştirilince, bu tenlerin de bazı kısımları üreyip, bazı kısımları yok olunca her şeyden önce şöyle bir sona varılacaktı; ruhlar kuvvetli izlenimler karşısında elbette aynı tabiî duygunluğa, sonra haz ve acı ile karışık sevgiye, bundan başka da korkuya, kızgınlığa ve bunlara bağlı, yahut da tabiî olarak bunların karşıtı olan ihtiraslara sahip olacaklardı. Bu ihtiraslara hâkim olanlar doğruluk, onların hükmüne girenler de eğrilik içinde yaşayacaklardı; kendisine bağışlanan zamanı iyi kullanan bağlı olduğu gök cisminde yaşamaya dönecek, orada bahtlı bir ömür sürecekti. Buna aykırı hareket eden de ikinci doğuşunda kadın olarak doğacak, bu haliyle de kötü olmakta devam ederse, kötülüğün çeşidine göre, her yeni doğuşta, yaşayışına en çok benzediği hayvanın kalıbını alacaktı. Bu değişmeler, bu sıkıntılar sonradan varlığına katılmış olan, ateşten, sudan, havadan ve topraktan ibaret o koca kitleyi, kendi içinde Aynı kalan ve Benzeyen tözün hareketinin hükmü altına koymadıkça sona ermeyecek; bu hırçın düşüncesiz kitleyi düşünce yola getirmedikçe ilk halinin kemaline dönemeyecektir.

68
O ana kadar bütün bu öğeler ne düşünüş, ne de ölçü biliyorlardı. Tanrı bütünü düzenlemeğe kalkınca, başlangıçta ateş, su, toprak ve hava kendilerine ait bazı şekillerin izlerini taşıyorlardı, ama, Tanrı olmadığı zaman bütün, tabiî olarak ne halde bulunuyorsa, onlar da tamamiyle o halde idiler. İşte Tanrı onları bu halleriyle aldı, onlara idealar ve sayılarla ayrı ayrı şekiller verdi; onları elden geldiği kadar iyi ve güzel bir şekilde bir araya toplamak için düzensizlikten kurtardı. Bize bütün konuşmamızda rehberlik etmesi gereken ilke işte budur.

97
Doğan nesnelerin en güzel ve en iyisinin yapıcısı, önce zorunlulukla bu şekilde kurulan bütün bu şeyleri kendi kendine yeten, en kemalli olan tanrıyı, evreni, yarattığı zaman kullanmıştır. Kendisi doğan her şeye iyilik katarken bu çeşit nedenliklerden yardımcı olarak faydalanmıştır. Bunun içindir ki, biri zorunlu, öteki tanrılık iki çeşit nedenliği ayırdetmek gerektir. Yaradılışımız mümkün kıldığı kadar bahtlı bir yaşayışa kavuşmak için her yanda o tanrılık nedenliği aramalıyız. Zorunlu nedenliğe gelince onu sadece tanrılık nedenliğe varmak için araştırmalıyız; onsuz incelediğimiz nesneleri ne ayrı kavramaya, ne anlamaya ne de onlardan pay almaya imkan vardır.

120
Hastalıklar nerden geliyor, bunu, sanırım, herkes bilebilir. Vücudun kuruluşuna giren dört öğe vardır: toprak, ateş, su ve hava. Bu öğeler tabiata aykırı olarak çok veya az olursa, kendilerine ait yerlerden kendilerine ait olmayan yabancı yerlerde geçerlerse, ateşle öteki öğeler çeşit çeşit olduğundan, bunlardan biri kendine uygun olmayan türü alırsa, yahut da buna benzer bir kaza olursa işte karışıklıklar, hastalıklar o zaman baş gösterir. Gerçekten bir öğe tabiata aykırı olarak özelliklerini veya yerini değiştirirse önceden soğuk olan kısımlar sıcak, nemli olan kısımlar kuru, hafif veya ağır olan kısımlar bunun karşıtı olurlar ve her yönden her türlü değişikliğe uğrarlar. Görülüyor ki bir nesne aynı nesne ile aynı şekilde, gereken oranda birleştiği, yahut da ayrıldığı zaman kendi kendinin aynı kalarak sağlam ve sıhhatli kalabilir. Bir öğe başka bir öğeden ayrılırken, yahut da onunla birleşirken bu kurallardan biri yerine gelmemiş olursa bu karışıklık her türlü bozukluklara, hastalıklara, sayısız çöküntülere sebep olacaktır.

128
Kötüler vücutları kötü yaratıldığı, kötü eğitildikleri için kötü olurlar; bu iki şey herkesin canını sıkar ve kendi isteğimize rağmen olur. Acılar için de bu böyledir: Ruhun çektiği büyük acıların sebebi de yine vücuttur.

136
Öteki canlıların nasıl meydana geldiklerini de lâfı uzatmıya lüzum olmayan yerlerde, kısaca anlatalım; böylece bu konuda tam ölçüyü koruduğumuza inanabiliriz. işte söyleyeceklerimiz. Dünyaya gelen insanlar arasında korkaklık gösterenler, hayatlarını kötülük etmekle geçirenler, dünyaya ikinci gelişlerinde kadın olarak doğdular. Bundan ötürü, tanrılar o zaman bizde cinsi temas isteğini uyandırdılar; bizde başka bir can, kadınlarda da başka çeşit bir can meydana getirdiler ; her ikisini de şu şekilde yarattılar. Ciğerleri geçtikten sonra, havanın baskısı ile dışarıya atılmak üzere, böbreklerin altına giren içkilerin vücudumuza aktığı yolun başında, tanrılar, baştan başlayarak boyundan ve bel kemiğinden aşağıya inen koyu ilik kemiğinde, bundan önceki sözlerimizde tohum adını verdiğimiz kemik iliğinde, bir delik açmışlardır. Bu kemik iliği canlı olduğu ve kendine bir yol bulduğu için bu yolun bulunduğu kısımda kuvvetli bir çıkarma isteği yaratmış, böylece dünyaya çocuk getirme sevgisini doğurmuştur. Bunun içindir ki erkeklerin tenasül örgenleri, tıpkı akıldan yana sağır olan hayvanlar gibi, tabii olarak serkeştir ve hükmetmeyi sever; kendini azgın iştahlara kaptırarak her yanda hükmünü geçirmek ister. Kadınlardaki rahim, aynı sebeplerden dolayı, onlarda çocuk yapmak arzusiyle yaşayan bir canlıdır. Bu işe elverişli zamanı geçtikten sonra uzun zaman kısır kalırsa, tehlikeli bir şekilde huylanır, vücudun her yanında dolaşır, nefes borularını tıkar, soluk almağa engel olur, büyük acılara yol açar, her çeşitten başka hastalıklara sebebolur; bu hal istek, sevgi iki cinsi birleştirip, ağaçtan devşirir gibi bir meyve devşirip bir evleğe eker gibi rahme küçüklüklerinden ötürü gözle görülemiyen, daha henüz şekli olmıyan canlılar serpinceye kadar devam eder. Sonra bu canlılarda türlü türlü kısımlar peyda olur. Bunlar rahmin içinde beslenir, büyür, sonra dünyaya gelerek canlıların meydana gelmesini tamamlar. Kadınların ve bütün dişi cinsinin aslı budur.

Saç yerine tüyleri olan kuşların soyuna gelince onlar küçük bir değişme ile, kötülüğü olmayan hafif, gök yüzüyle meşgul, fakat saflıkları yüzünden gözle gördükleri şeylerin en kuvvetli insanlar olduğuna inanan şekil değiştirmiş insanlardır.

Karada yaşayan hayvanlar ile yırtıcı hayvanların soyu da kafada meydana gelen hareketleri kullanmadıkları, kendilerini sadece göğüslerine yerleştirilmiş olan ruh kısımlarının eline bıraktıkları için hiç felsefe ile uğraşmayan ve gök cisimlerinin hiç birinin özüne dikkat etmeyen kimselerden meydana gelmiştir. Bu alışkanlığın tesiriyle ön örgenleri ile kafaları, toprakla olan yakınlıkları yüzünden, toprağa doğru eğiktir. Kafa tasları uzamış, ruhlarının hareketi, tembellikleri yüzünden her birinde nasıl bozulmuşsa, ona göre çeşit çeşit şekiller almışlardır. Bu çeşit varlıkların dört veya daha fazla ayaklı olmalarının sebebi şudur. Tanrı en budalalarına, toprağa daha çok bağlı kalsınlar diye, daha çok ayak vermiştir. İçlerinde en ahmak olanlarına, ayaklan hiç bir işlerine yaramadığı için, vücutlarını boylu boyunca toprağa uzatanlara gelince, Tanrı onları ayaksız, toprağın üstünde
sürünür yaratmıştır. Nihayet dördüncü tür, suda yaşayanlar, insanların en aptallarından en bilgisizlerinden meydana gelmiştir. Onlara bu şekli veren yüce yapıcılar tam manasiyle soluk almalarına bile izin vermemişlerdir, çünkü ruhları işledikleri günahlar yüzünden, kötülükle dolu idi. Onları hafif ve temiz olan hava yerine, derin ve bulanık suyun içinde nefes almak zorunda bırakmışlardır. İşte balık türü ile suda yaşayan kabukluların türü böylece meydana geldiler. Onlar derin bir bilgisizliğe düşmüş oldukları için, en derin yerlere yerleştirilmişlerdir. Böylece o zamanlarda olduğu gibi bugün de canlı varlıklar, zekâ veya budalalıklarının azalıp çoğalmasına göre, birbirlerinin kılığına girmekte, şekil değiştirmektedirler.



Sokrates’ın Savunmasından

40
Belki bana denecek ki: "Sokrates; ağzını tutamaz mısın, sana kimse karışmadan yabancı bir şehre giderek, yaşayamaz mısın?" Buna vereceğim cevabı anlatmak çok güç. Çünkü dediğinizi yapmamın tanrıya karşı bir itaatsizlik olacağını, onun için ağzımı tutamayacağımı söylersem ciddi bir söz söylediğime inanmayacaksınız; erdemi, üzerinde hem kendimi hem başkalarını sınadığım daha birçok meselelere her gün kafa yormanın, tartışmanın insan için en büyük iyilik olduğunu, üzerinde düşünülmeyen bir hayatın yaşanmaya değer bir hayat olmadığını söylersem bana gene inanmayacaksınız. Size kabul ettirmek kolay olmamakla beraber, söylediklerim doğrudur.



Devlet’ten

19
Gerçekten, ihtiyarlık bu bakımdan kurtuluş sayılır. İstekler, hırslar gevşeyince insan rahatlar, Sophokles'in dediği gibi zırdeli bir zorbanın elinden yakasını sıyırmış olur. Yaşlıların yakınlarından çektiklerine gelince Sokrates, bunların da sebebi ihtiyarlık değil, insanların kendi huyudur. Ölçülü, uysal olana ihtiyarlık dert olmaz. Öyle olmayana ise, gençlik de bela olur, ihtiyarlık da. (Kephalos)

36
İnsanlar, eğriliği, eğrilik yapmak korkusundan değil, eğriliğe uğramak korkusundan ayıplarlar. Görüyorsun ya, Sokrates; sonuna varan bir eğrilik böylece hür adama, doğruluktan daha çok yaraşır. Bu yüzden daha güçlü, daha efendi olur. Başta da söylediğim gibi, doğruluk güçlünün işine gelendir. Eğrilikse, kendimize yararlı olan, kendi işimize gelendir. (Sofist)

64
Öteden beri sürüp giden yetiştirme yolundan daha iyisini bulmak zordur. Bo yolsa, beden için idman, ruh için müziktir.

78
Demek şiirin iki türlü anlatma yolu varmış: Biri, dediğin gibi tragedya ve komedyadaki taklit yolu, öteki, şairin olan biteni kendi anlatması.

82
Makamlardan anlamam, ama öyle bir makam alalım ki, savaşta, ya da zor karşısında kalan, yaralanan, yenilen, ölümle karşı karşıya gelen ve her türlü mutsuzluk içinde kaderine kafa tutabilen bir adamın yiğitçe davranışına uysun. Bize bir başka makam daha lazım ki, barış içindeki yaşayışımıza, giriştiğimiz işleri başarmak için, zor kullanmadan, serbestçe yaptıklarımıza uysun. Barışta ne yapar bu insan? Bir dostuna öğüt verir, Tanrıya yalvarır, birine yol gösterir, kızar, sitem eder; ya da kendisine bir başkası yalvarır, öğüt verir, yol gösterir, o da denileni yapar, sonunda giriştiği işi başarır. Başardığı zaman da gurura kapılmaz, ölçülü, akıllı ve uslu davranır. Olan biteni hoşgörür. İşte biri sert, öteki yumuşak bu iki makam, : günde olsun, kötü günde olsun, aklı başında ve yiğit insanların sesine uyacak olan bu iki makam bize yeter.

91
İşte devletimizde böyle hekimler, böyle yargıçlar bulunacak. Bunlar yurttaşlar arasında, bedenleri ve içleri doğuştan iyi olanlara bakacak, iyi olmayanlara gelince, bedenleri bozuk olanları hekimler bırakacak ölsün. İçleri yaradılıştan kötü olanlara gelince, onları da yargıçlar öldürecek değil mi?

96
- Peki söyleyeyim. Nasıl bir cüretle ve ne kelimelerle konuşacağımı bilmem, ama önce önderleri ve yardımcıları, sonra da bütün şehri şuna inandırmaya çalışacağım; kısaca diyeceğim ki: "Biz sizi bazı ilkelere göre yetiştirdik ya, bunlar bir çeşit rüyaydı. Gerçekte siz, silahlarınız, bütün eşyalarınızla birlikte yerin altında yetiştiniz, yoğruldunuz. Toprak, bir ana gibi, iyice büyüttükten sonra yeryüzüne çıkarttı sizi. Üstünde yaşadığımız bu toprak sizleri büyüten, emziren ananızdır. Ona saldıran olursa korumak boynunuzun borcudur. Yurttaşlarınız da aynı toprağın çocukları ve sizin kardeşlerinizdir".
- Doğrusu boşuna çekinmemişsin, bu yalana başvururken!
- Evet! Evet ama sonunu dinle: "Bu toplumun birer parçası olan sizler, diyeceğim, birbirinizin kardeşisiniz. Ama, sizi yaratan Tanrı, aranızdan önder olarak yarattıklarının mayasına altın katmıştır. Onlar bunun için baş tacı olurlar. Yardımcı olarak yarattıklarının mayasına gümüş, çiftçiler ve öbür işçilerin mayasına da demir ve tunç katmıştır. Aramızda bir hamur birliği olduğuna göre sizden doğan çocuklar da herhalde size benzeyeceklerdir. Ama arada bir, altından gümüş, gümüşten de altın doğduğu olabilir. Bunun için Tanrı, her şeyden önce önderlere, doğan çocuklara iyi bekçilik etmelerini, içlerine bu madenlerden hangilerinin katılmış olduğunu dikkatle araştırmalarını buyurmuştur. Kendi çocukları tunçla, ya da demirle katışık doğ-muşlarsa hiç acımayıp, hamurlarına uygun işlere koyacak onları; çiftçi, ya da işçi yapacak. Çiftçi ve işçi çocukları arasından mayaları altın ve gümüşle katışık doğanlar olursa, onları gözetecek, kimini önderliğe kimini bekçiliğe yükseltecek; çünkü mayasında demir, ya da tunç katışık olanların önderlik edeceği gün şehrin yok olacağını Tanrı buyurmuştur". Şimdi, sen yurttaşları bu masala inandırmanın bir yolunu bulabilir misin, onu söyle!

123
- Gel şimdi, kötülüğün çeşitlerini görelim. Bence üstünde durulmaya değer kaç çeşit kötülük olduğunu söyleyeyim sana.
- Söyle, dinliyorum.
- Konuşmamızın bizi ulaştırdığı yüksek yerden bir çeşit iyilik, buna karşı da sayısız kötülükler görüyorum. Bunların dördü, üstünde durulmaya değer.
- Ne demek istiyorsun?
- Kaç çeşit devlet şekli varsa, o kadar da insan hali vardır.
- Peki ne kadar?
- Beş devlet şekli, beş de insan hali.
- Söylesene, nedir bunlar?
- Bunlardan biri bizim kurduğumuz devlet şeklidir. Ama ona iki ad verebiliriz. Baştakilerden biri ötekilerden üstünse, buna monarşi; baştakiler birbirine eşitse aristokrasi, yani en iyilerin yönettiği devlet.
- Doğru.
- Bence bu ikisi bir yola çıkar; çünkü, baştakiler çok da olsa, tek de olsa bizim çizdiğimiz yolda yetişmişlerse, devletin anayasasını değiştirmezler.

131
Demek ki, devletin yönetiminde kadının kadın olduğu için, erkeğin de erkek olduğu için daha iyi yapacağı iş yoktur. Yaradılıştan her iki cinste de aynı güçler vardır. Kadın da erkek gibi bütün işleri görebilir. Ne var ki, kadın hiçbir işte erkek kadar olamaz.

135
- Üzerinde anlaştığımız ilkelere göre, her iki cinsin de en iyilerinin en fazla, en kötülerinin de en az çiftleşmeleri gerekir. Ayrıca en kötülerin değil, en iyilerin çocuklarını büyütmeliyiz ki, sürünün cinsi bozulmasın. Bunun için başvurulacak çareleri yalnız devlet adamları bilmeli, yoksa bekçiler arasında çatışmalar olabilir.
- Doğru.
- Öyleyse delikanlılarımızla kızlarımızı, düğün dernekle evlendireceğiz. Kurbanlar keseceğiz ve şairlerimizden bu evlenmeleri kutlayan şiirler isteyeceğiz. Evlenmelerin sayısını da devlet adamları kestirecek. Bu sayı savaşlara, hastalıklara ve daha başka olaylara göre azalıp çoğalacak. Öyle ki, devlet, toplumun azalmasını da önleyecek, çoğalmasını da.
- Evet.
- Bence, evlenecekleri, kurnazca tertiplenmiş kurallarla seçmeli... Böylece cinsleri iyi olmadığı için seçilmeyen mutsuz yurttaşlar devlet adamlarına değil, kaderlerine küsmüş olurlar.
- Bence de en iyisi bu.
- Bundan başka, savaşta ve başka işlerde yararlık gösteren gençlere nişanlar, ödüller vermeli. Bu arada kadınlarla herkesten daha çok yatma hakkı tanımalı onlara. Kendilerinden alabildiğimiz kadar çok döl almak için bundan daha iyi fırsat olmaz.
- Doğru.
- Doğan çocuklara gelince, bunları özel bir kurula bırakmalı, bu kurulda kadınlar da olacak, erkekler de; çünkü devlet işlerinde her iki cins de ortaktır.
- Evet.
- Bu kurul, en seçkin yurttaşların çocuklarını bir yuvaya yerleştirir, onları şehrin belli bir semtinde oturacak bakıcı kadınlara emanet eder. Seçkin olmayan yurttaşların ve daha başkalarının doğuştan bir eksikliği olan çocukları da gözden uzak uygun bir yerde bakılır.
- Evet, bekçilerin cinsini korumak istersek, başka çare yok.
- Beslenme işini de bu kurul düzenler. Memeleri süt dolu anaları yuvaya getirir ve bunların kendi çocuklarını tanımamaları için elinden geleni yapar. Çocukların kendi analarının sütü yoksa, sütü olan başka kadınlar bulunur. Süt veren anaların da bu işte fazla oyalanmamaları gerekir. Çocuklara bakma işini de kadın, erkek bakıcılara bırakmalı!
- Bekçi kadınların analığını bir hayli kolaylaştırdın!
- Öyle gerek. Ama daha bitmedi söyleyeceklerimiz. Çocukları, gürbüz çağdaki insanlardan üreteceğimizi söylemiştik, değil mi?
- Bu gürbüzlük çağının kadınlarda yirmi, erkeklerde otuz yıl sürdüğüne inanır mısın benim gibi?
- Hangi yıllardır bunlar?
- Kadın, yirmisinden kırkına kadar çocuk verecek devlete; erkekse, yarışta en azgın olduğu çağı geçtikten sonra, elli beşine kadar yapacak bu işi.
- Gerçekten her iki cinste de beden ve kafa en iyi bu yaşlarda işler.
- Eğer bir kimse bu yaşların altında ve üstünde çocuk yapacak olursa, onu dine ve devlete karşı bir suç işlemiş sayacağız. Bu üretme, devletin her evlenmede kadın erkek rahiplerle yaptığı kurban ve dua törenlerinden yoksun kalmıştır. Oysa ki, bu törenler seçkin insanlardan hep daha seçkin çocuklar, yararlı insanlardan daha yararlı çocuklar doğması için yapılır. Bunun dışında kalan her üretme, karanlıkların ve korkunç bir azgınlığın işi sayılacak.
- Öyle olmalı.
- Devlet iki insanı birleştirmedikçe, bunlar üretme çağında da olsalar, birleşirlerse, kanuna karşı gelmiş olacaklar. Nişansız, dini törensiz doğan çocuk, piç sayılacak.

164
Büyük suçları, korkunç kötülükleri, orta yaratılışlı insanlar mı işler sence, yoksa eğitimin bozduğu sağlam yaradılışlılar mı? Cılız bir yaratık ne iyinin, ne kötünün büyüğüne ulaşamaz değil mi?

166
Güzel, kendi başına güzeldir. Değişik güzel şeyler değildir. Güzel olan, kendiliğinden var olan bir şeydir.

179
- İşte, nesnelere gerçekliğini, kafaya da bilme gücünü veren iyi ideasıdır. Bunu iyi bil. Bilinen şeyler olarak gerçeğin ve bilimin kaynağı odur. Ama, bilim ve gerçek ne kadar güzel olursa olsunlar, şuna inan ki, iyi ideası olanlardan ayrı, onların çok üstündedir. Görünen dünyada ışığın ve gözün güneşle yakınlığı olduğunu düşünmek doğru, ama onları güneş saymak yanlış olduğu gibi, kavranan dünyada da bilim ve gerçeği yakın saymak doğru, ama onları iyinin ta kendisi saymak yanlıştır. İyinin yeri elbette ikisinin de üstünde, çok yükseklerdedir.

182
- Anlıyorum, ama pek o kadar da değil. Çünkü, bu sözünü ettiğin araştırma pek kolay bir iş olmasa gerek. Bana öyle geliyor ki, senin ortaya koymak istediğin şu: Dialektika yoluyla ulaşılan varlık ve kavram bilgisi, varsayımlara dayanan bilimler yoluyla elde edilen bilgiden daha açıktır. Şüphesiz bilim konularını inceleyenler, duyularını değil, düşüncelerini kullanmak zorundadırlar. Ama onları ilkeye çıkmadan varsayımlara dayanarak inceledikleri için, sence ancak bir ilkeyle anlaşılabilecek olan bu nesneleri anlayamazlar. Anladığıma göre sen, geometri ve ona benzer bilimlere kavrama değil, çıkarma bilgi diyorsun. Çünkü çıkarma bilgi, sanıyla kavrama bilgi arasında ortalama bir şeydir.
- Çok iyi anlamışsın. Şimdi bizim çizgi üzerinde yaptığımız dört bölüme, dört türlü düşünüş yolunu uygula. En yüksek bölüme “kavrayış" diyelim, ikincisine "çıkarış" üçüncüsüne "inanç", dördüncüsüne de "sanı". Sonra bunları aydınlık derecesine göre sıralayalım. Bunu yaparken de, bir şeyin gerçeğe ne kadar yakın olursa o kadar aydınlık olacağını unutmayalım.

198
Astronomide nasıl gözün gördüğü bir hareket varsa, armonide de kulak yoluyla duyulan bir hareket vardır. Bu bakımdan armoniyle astronomi kardeş sayılır. Pythagoras’çılar öyle der. Biz de öyle diyoruz.

221
-İşte bu kavgada fakirler düşmanlarını yendiler mi, demokrasi kurulur. Zenginlerin kimi öldürülür, kimi yurtdışına sürülür. Geri kalan yurttaşlar devleti ve devlet işlerini eşit şartlarla paylaşırlar. Çok defa da işbaşına gelecekler kurayla seçilir.
-Evet, demokrasi ya böyle silah gücüyle olur ya da zenginlerin korkup kaçmasıyla.

-Ama bu devlette bir düzen arayıp bulursan, ne mutlu sana.
-Niçin?
-Çünkü, özgürlük olduğu için bütün düzenler vardır orada, o kadar ki, bizim gibi bir devlet kurmak isteyenler, bir demokrasi devletine gidip diledikleri düzeni seçebilirler. Bir düzen panayırıdır demokrasi, beğen beğendiğini al.

- Bu devletin cömertliğine, hoşgörürlüğüne diyecek yoktur. Bizim devletin temellerini atarken, büyük bir saygıyla sözünü ettiğimiz ahlak değerlerine aldırış bile edilmez. Bizce iyi adam olmak kolay iş değildi; önce insanın doğuştan bir üstünlüğü olacak diyorduk, çocukken hep güzel şeylerle oynayacak, sonra kendini bütün güzel şeyleri öğrenmeye verecek. Demokraside hiçe sayılır bütün bunlar. Bir devlet adamının nasıl yetişmesi, ne bilgiler edinmesi gerektiği düşünülmez. Kendimize halkın dostu dedirtmek yeter; bütün şerefler kazanılır bununla.

(Yöneticiler, zamanla zorbaya dönüşür.)

249
-…istekler bedenimizdeki bir çeşit yokluklar değil midir?

252
- Zevk gerçekliği bakımından kralın zorbadan uzaklığını da anlamak istersek bu hesabı yapar ve görürüz ki, kral yedi yüz yirmi dokuz kere daha mutlu, zorba da o ölçüde mutsuzdur.
- Bizim iki adamı, doğruyla eğriyi, zevk ve acı bakımından ayırmış oldun, hem de yaman bir sayıyla doğrusu!
- Sayı yaman ama yanlış değil. Ömürlerinin her yılında da tam bu kadar gündüz ve gece vardır, hesabımız tamamsa.

262
-Öyleyse diyebiliriz ki, şairler, Homeros başta olmak üzere, en tüksek değerleri anlatırken olsun, herhangi bir şeyi uydururken olsun, birer benzetmecidirler sadece; gerçeğin kendisine ulaşamazlar. Demin dediğimiz gibi, ressam nasıl kunduracılığın ne olduğunu bilmeden bir kundura resmi yapıyor, bir sanatı onlardan çok bilmeyenler de renklere, biçimlere bakıp onu sahici gibi görüyorlarsa, bu da öyle.
- Doğru.
- Şair de herhalde ele aldığı sanata, kelimeler ve cümlelerle uygun renkler veriyor, aslını bilmediği şeyin öyle bir benzerini yapıyor ki, onun gibi yalnız kelimelerden anlayan kimseler, ölçüye, ritme, düzene kapılarak, şairin kunduracılığı da, savaş sanatını da tam olduğu gibi verdiğini sanıyorlar. Sözlerini öyle süslüyor ki sürüklüyor insanları. Şairlerin söylediğini şiirin renklerinden sıyırıp da yalın söze çevirdin mi ne hale gelir, bilirsin; denemişsindir sen de bunu.
- Bazı insan yüzleri vardır hani, tazelikten başka güzellikleri yoktur; gençlik bir çekildi mi üzerlerinden, kimse bakmaz yüzlerine. Onlara benzetebiliriz şiirleri.

263
-Her şeye bağlı üç sanat vardır: Kullanma sanatı, yapma sanatı, benzetme sanatı.

268
- Felakete uğrayınca zorla tutmaya çalıştığımız neydi içimizde? Gözyaşı dökmek, dilediği gibi inlemek, acıdan bağırmak isteyen yanımız değil mi? İşte yaradılışımızdan bu isteklere çevrili yanımızı doyurmak ister şairler. Tiyatrolarda budur coşturdukları yanımız. En iyi yanımıza gelince, akıl ve gelenek bizi tutmazsa, gözyaşları karşısında yumuşar, başkalarının felaketine ağlamayı ayıp saymayarak kendimizi acıma duygularına bırakır, alkışlamayı küçüklük saymaz, tersine iyi bir insanın buna ağlaması gerektiğine, bu şiirden aldığı zevkin faydalı bir zevk olduğuna, bütün şiiri atmakla bu zevkten yoksun kalacağına inanır. Bence çok azdır onun gibi düşünen adamlar; onlara göre başkalarının duyguları bizim de duygularımız olabilir; çünkü duyarlığımızı başkalarının dertlerine göre ayarlamışızdır, kendimiz için dizginlediğimiz acılar başkaları için dizginleyemeyiz.
- Çok doğru söylüyorsun.
- Komedya için de aynı şeyi söyleyemez miyiz? Bir tiyatroda, yahut eş dost arasında bir soytarılık gördün diyelim. Bunu kendin yapmaktan utanabilirsin, ama tiksinecek yerde beğendin diyelim bunu. Tragedyada gelen neyse burada da o gelmez mi başına? Sana soytarı demesinler diye aklınla tuttuğun gülünç yanını meydana koymuş, onu desteklemiş ve farkına varmadan bir soytarı haline gelmiş oluyorsun.
- Diyecek yok buna.
- Tutku gibi, öfke gibi içimize hoş veya acı gelen ve ister istemez gündelik hayatımıza giren duygular şiir benzetmesinin etkisi altında kalmaz mı? Benzetme bu duygulan kurutacak yerde sulayıp besler, dizginlenmesi gereken tutkulara içimizin dizginlerini verir, böylece de iyi ve mutlu olmamıza değil, kötü ve mutsuz olmamıza yol açar.
-Ben de öyle derim.
-Öyleyse, Glaukon, Homeros hayranlarına rastlayınca ne yapacaksın? Sana derlerse ki: “Homeros Yunanlılığın kurucusudur: insanları yönetmek, yetiştirmek için ondan örnek almalı, davranışlarımızı onun öğütlerine uydurmalıyız"; bu adamları saygıyla selamlar, sevgiyle kucaklarsın; sizden değerli insan yoktur, dersin; bence de Homeros şairlerin en büyüğü, tragedya şairlerinin de başıdır, dersin; ama bizim devletimize Tanrıları ve iyi insanları öven şiirlerden başkasını sokmayacağımızı unutmazsın. Ne kadar hoş da olsa, öteki şiirlerin perisi senin devletine girdi mi, acı tatlı duygular kanunların yerini alır, toplum her şeyde en iyiyi arayacak yerde acıya, tatlıya bakar.

271
-Demek ki her varlığı yok eden içindeki kötülük, tabiatın ona kattığı illettir. Bu kötülük olmasa hiçbir şey yıkamaz onu; çünkü iyinin bir şeyi yıkmasından korkulmaz; ne iyi, ne kötü de yıkmaz hiçbir şeyi.

272
-Ruhu kendi bozukluğu, kendi kötülüğü öldüremedikten, yok edemedikten sonra, başka bir varlığı öldürmeye yarayan, kendine bağlı olmayan herhangi bir şey zor yok edebilir onu.
-Zor eder doğrusu.
-Ama bir şeyi ne kendine özgü, ne de kendine yabancı hiçbir kötülük öldüremezse, hep var kalacak demektir, hep var kalmak da ölmezlik değil midir?

275-280
- Doğruyla eğriyi ölümlerinden sonra bekleyen karşılıklar yanında bütün bunlar sayıca da, önemce de hiç kalır. Şimdi bu ölüm sonrasını anlatalım ki her ikisi tam payını alsın.
- Anlat, dinlemeye can atıyorum ölüm sonrasını.
- Bir Alkinoos masalı değil şimdi sana anlatacak olduğum; bir yiğidin Pamphylia'dan gelme Armeios oğlu Er'in başından geçeni anlatacağım. Bu yiğit bir savaşta ölüyor. On gün sonra onu, kokmaya başlamış ölüler arasında bozulmamış bir halde buluyor, kaldırıp evine götürüyorlar gömmek için. On ikinci gün, ölüsünü yakacakları sırada yiğit diriliyor. Anlatıyor o zaman ötede gördüklerini. Canı bedeninden çıkar çıkmaz birçoklarıyla birlikte yola düzülmüş. Hep birden görülmedik bir güzel yere gelmişler. Orada iki çift kapı varmış: Bir çift kapı yerde, bir çift kapı yukarıda, gökte, tam ötekilerin karşısında. Bu çift kapıların ortasında yargıçlar oturuyormuş. Yargılarını verdiler mi, doğrulara göğe çıkan sağdaki yolu gösteriyorlarmış, yargılarını bir yazıyla önlerine asıp yolluyorlarmış. Suçluları soldan aşağı inen yola sokuyorlarmış, onların bütün yaptıklarını da bir yaftayla sırtlarına asıyorlarmış. Bizim yiğit yaklaşınca, yargıçlar demişler ki ona: Sen insanlara bu yeraltı dünyasından haber götüreceksin, orada olup bitenlere iyi bak. O da bakmış, görmüş. Yargılanan ruhların kimi gökteki, kimi yerdeki kapıların birinden çıkıp gidiyormuş. Öteki kapıların birinden yerin derinliklerinden çıkan perişan, bitkin, toz toprak içine ruhlar geliyormuş, öbüründense gökten inen pırıl pırıl ruhlar. Birbiri ardından ilerleyen bu ruhlar uzun bir yolculuktan gelmişe benziyorlarmış. Hepsi, bir bayram sevinci içinde, bir çayırlıkta toplanıp oturuyorlarmış. Birbirini tanıyanlar selamlaşıyor, yerden gelenler gökten, gökten inenler yerden haber soruyorlarmış. Kimi yeraltında bin yıl süren yolculuklarında çektikleri ve gördükleri işkenceleri ağlaya sızlaya anlatıyormuş, kimi göklerin tadına doyulmaz nimetlerini, sonsuz güzelliklerini. Neler, neler anlatmışlar. Glaukon; uzun sürer hepsini sayıp dökmek, ama en önemlisi şunlarmış: İşlenen suçların, aldatılan insanların sayısı kaç olursa olsun kötüler bütün yaptıklarını teker teker ve on kat ödüyorlarmış. Cezaların her biri yüz yıl sürüyormuş, yani bir insan ömrü, orada on katına çıkıyormuş. Birçok insanın kanına girenler, devletleri, orduları aldatıp köleliğe düşürenler, herhangi bir felakete yol açanlar, her suç için on kat ağır ceza çekiyorlarmış. İnsanlara iyilik etmiş, doğruluktan ayrılmamış olanların gördükleri karşılık da aynı ölçülerle artıyor, güzelleşiyormuş. Doğarken, ölen, yahut az yaşayan çocuk ruhları üzerine de çok şeyler öğrenmiş Er, ama onları anlatmaya değmez. Tanrılara, ana babaya saygı veya saygısızlığın, bıçakla adam öldürmenin karşılığıysa, demin söylediklerimi aşıyormuş. Bir adamın yanına gitmiş; ona başkaları Büyük Ardiea'nın nerede olduğunu sormuşlar. Bu Ardiea dediği, bin yıl önce Pamphylia'da bir şehrin zorbasıymış. Babasını, ağabeyini öldürmüş, daha birçok haltlar etmiş. Er'in dediğine göre, şunları anlatmış adam: O gelmedi, demiş buraya hiç gelemez o. Gördüğümüz korkunç şeylerden biri de bu oldu. Bütün cezalarımızı çektikten sonra kapının ağzına gelip çıkacağımız sırada bu Ardiea'yı daha başka zorbalar ve bir sürü haydutla bir arada gördük. Tam çıkacakları anda kapı yol vermedi onlara. Bu uslanmaz kötülerden, yahut cezasını doldurmamışlardan biri geldi mi, kapı gürlemeye başlıyordu. Aralıkta duran ateş bedenli korkunç adamlar kapının gürlemesini duydular mı herifi belinden yakalayıp götürüyorlardı. Ama Ardiea'yla yanındakileri, ellerine, ayaklarına, boyunlarına zincir vurup yere attılar, yer yer derilerini yüzüp yolun kıyısına çektiler ve hepsini dikenli çalılıklar üzerine uzattılar. Bu arada gelen geçene, bu adamlara hangi günahları için böyle yaptıklarını anlattılar. Sonra hepsini götürüp Tartaros'un dibine attılar. Er'in anlattığına göre kapı önünde kendilerinin de çekmediği korku kalmamış. Ama en korkunç şey, insanın tam çıkacağı sırada kapının kükremesi oluyormuş. Kendileri çıkarken kapı gürlemeyince rahat nefes alabilmişler. İşte aşağı yukarı bunlarmış azaplar, iyi ve kötü karşılıklar. Her küme çayırda yedi gün kaldıktan sonra çadırlarını kaldırıp, sekizinci gün yola çıkıyor ve dört gün sonra başka bir yere varıyormuş. Orada yukarıdan aşağı gökle yer arasında uzayıp giden bir ışık görmüşler, direk gibi dümdüz bir ışık, gökkuşağı gibi ama daha parlak, daha arık. Bir gün daha yürüyüp bu ışığa varmışlar. Orada, bu ışığın ortasında göğe gerili zincirlerin uçlarını görmüşler. Çünkü bu ışık zincirlerle bağlıymış göğe, kadırgaları boydan boya kuşatan halatlar gibi. Dönen bütün kubbeyi de böylece tutuyormuş bu ışık. Bu bağlantıların uçlarında Kader'in bütün yuvarlaklarını döndüren kirmeni asılıymış. Gövdesi ve kancası çelikten, ağırşağıysa çelik ve başka madenlerle katışıkmış. Bu ağırşak bak nasıl bir şeymiş: Dışarıdan bizim bildiğimiz ağırşağa benziyormuş ama, iç yapısı Er'in dediğine göre söyleymiş: Oyuk, içi boş bir ağırşak, onun içinde bir benzeri daha, ama daha küçük, iç içe oturtulmuş kutular gibi; onun da içinde bir tane daha, yine bir tane daha, böyle gidiyor, sekiz ağırşak hepsi iç içe. Yukarıdan bakınca kıyıları çember çember görünüyor, ama hepsi birden gövdeyi saran bir tek ağırşak gibi düz. Gövde sekizinciyi ortasından delip geçiyor. En dıştaki birinci ağırşağın çemberi hepsinden geniş. Bu bakımdan altıncı ağırşak ikinci sıraya giriyor, dördüncü üçüncüye, sekizinci dördüncüye, yedinci beşinciye, beşinci altıncıya, üçüncü yedinciye, ikinci de sekizinciye. En büyüğünün çemberi renk renkmiş; yedincininki en parlak olanıymış, sekizincininki ışığını ondan alıyormuş ve bir renkmiş onunla. İkinci ve beşincinin çemberleri de aşağı yukarı o renk, ama daha sarı, üçüncü hepsinden beyaz, dördüncü kırmızımtırak, altınca beyaza yakınmış. Kirmen kendi çevresinde biteviye dönüyormuş, ama içerideki yedi çember daha yavaş ve ters yöne dönüyormuş. En çabuk dönen sekizinci, sonra yedinciymiş, altıncı ve beşinci onunla bir çabukluktaymış. Bu bakımdan dördüncü üçüncü gibi geliyormuş, üçüncü, dördüncü, ikinci de beşinci; kirmenin kendi, Kader'in dizleri üstünde dönüyormuş. Her çemberin üstünde onunla birlikte dönen bir denizkızı varmış, her denizkızı kendine göre bir ses çıkarıyormuş, bu sekiz ses birleşip bir tek ses oluyormuş. Eşit aralıklarla oturmuş üç kadın da dönüyormuş onlarla; Kader'in kızları, Moira'larmış bunlar; beyazlar giymiş, başlarında şeritler sarılıymış; Lakhesis, Klotho ve Atropos, seslerini denizkızlarına uydurup şarkı söylüyorlarmış; Lakhesis geçmişin, Klotho bugünün, Atropos geleceğin şarkısını. Ayrıca Klotho sağ elini kirmene uzatıp dış çemberi çeviriyormuş arada bir; Atropos sol eliyle iç çemberleri, Lakhesis de iki eliyle bir dış çemberi, bir ötekileri çeviriyormuş. Ruhlar gelir gelmez Lakhesis'in önüne çıkmışlar. Önce bir rahip onları sıraya dizmiş, sonra Lakhesis'in dizlerinden kura sayılarını ve hayat örneklerini almış, yüksek bir kürsüye çıkıp bağırmış: Kader'in kızı bakire Lakhesis'in buyruğunu dinleyin; değişken ruhlar! Yeniden ölümlü bir hayata doğacaksınız! Bir kader perisi seçmeyecek sizi, kader perinizi siz kendiniz seçeceksiniz. Herkes kendine düşen sırayla Kader'in kendini bağlayacağı hayatı seçecek. İyiliğe gelince, onun sahibi yoktur; kim iyiliğe ne kadar verirse, o kadar iyilikten payı olun Herkes seçtiği hayattan kendi sorumludur; Tanrı karışmaz buna. Bu sözler üzerine rahip kuraları atmış, herkes yanına düşeni almış, yalnız Er'in almasına izin verilmemiş. Böylece herkes seçme sırasını öğrenmiş. Sonra aynı rahip hayat örneklerini sermiş önlerinde yere. Bu örneklerin sayısı ruhların sayısından çok fazlaymış. Her cinsten türlü türlü hayat; hayvanların ve insanların yaşayabilecekleri her çeşit hayat; zorba hayatları, kimi ölünceye kadar süren, kimi yarıda değişik yoksulluk, sürgün veya dilencilik içinde biten; ünlü insan hayatları, kimi beden, yüz güzelliğiyle, kimi savaş gücü, kuvvetiyle, kimi soylu sopuyla, atlarının büyük değerleriyle ün salan. Her bakımdan sönük insan hayatları, ayrıca her çeşitten kadın hayatları da varmış. Ama ruhlar için hiçbir sıra gözetilmiyormuş. çünkü her biri seçecekleri hayata göre ister istemez değişeceklermiş. İnsan hayatının başka yönlerine gelince, onlar karışıkmış birbirine, zenginlik, fakirlik, hastalık, sağlık da bir şununla, bir bununla bir aradaymış. Bu kutuplar arasında orta hayat payları da varmış. İşte, Glaukon, insan için en zor an bu seçme anıdır galiba. Onun için her birimiz başka her şeyi bir yana bırakıp bunun üstünde durmalı, bunu incelemeliyiz. Belki arayıp bir adamını buluruz da bize iyi ve kötü hayatları ayırt etme gücünü ve bilgisini kazandırır, o zaman belki bütün bu yolların hangilerini birleştirip hangilerini ayırarak, hayatta hangilerinin bize ne yararı olacağını hesaplayarak, her yerde, her zaman mümkün olan en iyi hayatı seçebiliriz. Öyle bir adam bulursak öğrenelim ondan güzelliğin, fakirliğin veya zenginlikle şu veya bu yatkınlıkla, ne türlü birleşmesinden iyilik veya kötülük çıkacağını, parlak veya sönük bir doğuşun, devlet veya ev işlerinin, güçlü veya güçsüz olmanın, öğrenme kolaylığı veya zorluğunun, buna benzer doğuştan veya hayattan edinme kafa değerlerinin şu veya bu türlü bir araya gelmesinin ne sonuç vereceğini. Bütün bunları düşünür, ruhun aslını da göz önünde tutarsak hayatların iyisiyle kötüsünü ayırt edebiliriz. İyisi derken, başka her şeyi bir yana atıp, ruhu daha iyi edecek hayatı anlarız; kötüsü derken de ruhu daha kötü edecek hayatı. Çünkü yaşarken de, öldükten sonra da böyle bir seçmeden en fazla iyilik göreceğimizi biliyoruz artık. Hades'in ülkesine giderken bu inanç çelik gibi sert olmalı içimizde. Öyle olmalı ki orada para hırsı ve o cinsten kötülükler gözümüzü kamaştırmasın, zorbalık ve onlara benzer, onulmaz dertler, belalarla dolu hayatlara dört elle sarılmayalım; orta hayatları seçelim daha çok; hem bu hayatta, hem sonrakilerde yukarı veya aşağı uçlardan kaçınalım; çünkü insanın mutluluğu buna bağlıdır. Rahip, kura sayılarını atarken şunları da söylemiş, öte dünya habercisine göre: "Sırası en son olan da, iyi seçmesini bilir ve iyi yaşamaya çalışırsa iyi bir durum sağlayabilir kendine. İlk seçen dikkatli davransın, son seçen korkmasın". Rahibin bu sözlerinden sonra, diyor Pamphylia'lı kurası birinci çıkan hemen atılmış en büyük zorbalığı almış; o kadar düşünmeden, o kadar açgözlülükle saldırmış ki üstüne, seçtiği hayatın sonuçları üstünde durmaya vakit bulamamış; seçtiği hayatta kendi çocuklarını yemek ve daha başka korkunç şeyler olduğunu görmemiş. Ama sonra kaderini iyice gözden geçirince başlamış göğsünü yumruklamaya; rahibin söylediğini nasıl unuttum diye bağırıp çağırmaya. Başına aldığı dertten kendini suçlu bulacak yerde, talihe, cinlere, perilere çatıyormuş. İşin tuhafı, bu adam gökten gelenlerdenmiş, daha önce iyi düzenli bir devlette yaşamış; ama iyi adam olması bilgiseverlikten değil, görenekten geliyormuş. Gökten gelenler arasında böyle aldananlar hiç de az değilmiş; bunun bir sebebi de onların azap çekmemiş olmaları. Yerin altından gelen ruhlarsa, hem kendileri çekmiş, hem de çekenleri görmüş oldukları için, hayatlarını seçerken pek acele etmiyorlarmış. Bu yüzden, bir de kura sırasından ötürü, ruhların çoğu kötüden iyiye, yahut iyiden kötüye geçiyorlarmış. Gerçekten de bu dünyaya her gelişte insan temiz bir bilgi ve düşünce dostu olursa, hayat seçmede son sıraya da düşmezse, öbür dünyadan gelenlerin dediklerine göre, hem bu dünyada mutlu olabilir, hem de ötedeki yolculuğu çetin yeraltı yollarında değil, dümdüz gök yollarında yapabilirler. Er'in anlattığına göre, hayat seçmede ruhların değişik davranışları görülecek şeymiş. Acınacak, gülünecek, şaşılacak şeyler oluyormuş. Çoğu eski hayatlarındaki alışkanlıklara kapılıyormuş. Gördüğü ruhlar arasında olan Orpheus, bir kuğunun hayatını seçmiş; kendini öldüren kadınlara öfkesinden, bir kadından doğmak istememiş. Thamyras da bir bülbül hayatı seçmiş. Bir kuğunun, daha başka kuşların insan hayatını seçtiklerini de görmüş. Yirminci olarak seçen ruh, bir aslanın hayatını almış; Telamon oğlu Aias'ın ruhuymuş bu; Hektor'un silahları ona verilmediğine kızdığı için insan olmak istemiyormuş bir daha. Sonra Agamemnon'un ruhu gelmiş; o da başına gelenler yüzünden insanlara düşman olup bir kartalın hayatını seçmiş. Atalante'nin ruhu atletlerin kazandıkları şana şerefe dayanamayıp gene öyle bir hayat seçmiş. Ondan sonra Panopea'nın oğlu Epeus, çalışkan bir ev kadını olmuş. Sona kalanlar arasında gördüğü soytarı Thersites bir maymun kılığına girivermiş. Nihayet, sırası en sona düşen Odysseus'un ilerlediğini görmüş; başına gelenler onu şan, şeref hırsından kurtardığı için, büyük işlerden uzak gösterişsiz bir hayat aramış kendine; bir hayli bakındıktan sonra bulmuş öylesi bir hayat, kimse değer vermediği için bir köşede kalmış; onu görünce Odysseus, ilk seçen ben olsaydım gene bu hayatı seçecektim, diyerek atılmış üstüne. Hayvanlar da seçiyormuş böylece hayatlarını; kimi insan oluyormuş, kimi başka bir hayvan. Kötü hayvanlar vahşi, iyiler ehlî oluyorlarmış ve türlü türlü karışmalar görülüyormuş bu arada. Bütün ruhlar hayatlarını seçtikten sonra gene o sırayla Lakhesis'e yaklaşmışlar. Lakhesis her birine kendi perisini vermiş; bu peri hayatı boyunca ona hizmet edecek, seçtiği kadere göre yaşatacakmış onu. Bu peri ilkin ruhu Klotho'ya götürüp bu Parka'nın eli altından ve döndürdüğü kirmenden geçiriyormuş; böylece ruh, seçtiği kadere bağlanıyormuş. Ondan sonra Atropos, Klotho'nun eğirdiği kaderi çözülmez hale sokuyor, sonunda ruh hiç arkasına dönmeden Kader'in tahtı önüne gelip duruyor, sonra öte yanına geçiyormuş. Bütün ruhlar geçince hepsi birden boğucu, korkunç bir sıcağın altında Lethe ovasına gitmişler; ne ağaç, ne ot varmış bu ovada. Akşam olunca Ameles ırmağı kıyısında konaklamışlar. Bu ırmağın suyu hiçbir kap içinde durmazmış; oysa herkes de bu sudan biraz içmek zorundaymış. Bazı ruhlar ölçüyü kaçırıp fazla içermiş, içer içmez de, her şeyi unuturmuş. Sonra uyumuşlar. Gecenin ortasında birdenbire bir gök gürültüsüdür kopmuş, yerler sarsılmış ve birdenbire her biri bir yana fırlayan ruhlar yukarıki dünyaya, yeniden doğacakları dünyaya doğru atılmış, kayıvermişler yıldızlar gibi. Er'e gelince, ona ırmaktan su içirtmemişler, ama bedenine nerede, nasıl kavuştuğunu bilmiyor gene de. Birden gözünü açınca kendini sabah sabah odun yığını üstünde bulmuş. İşte böylece, Glaukon, unutulmaktan, kaybolmaktan kurtulmuş bu sana anlattıklarım. Bunlara inanırsak kurtarabiliriz kendimizi. Lethe ırmağını mutlu geçer, ruhumuzu kirletmeyiz. Benimle inanırsanız ki ruhumuz ölümsüzdür, her iyiliği, her kötülüğü yapmak elindedir, o zaman hep bizi yukarılara götüren yolda yürürüz; nerede, nasıl olursa olsun doğruluktan bilgelikten ayrılmayız. Böylece hem kendimizle, hem de Tanrılarla barış içinde yaşarız; bununla da kalmaz, er geç doğruluğun karşılıklarını da elde ederiz; yarışlarda kazananlar nasıl dostlarından türlü armağanlar alırlarsa. Hem bu dünyada mutlu oluruz o zaman, hem de anlattığımız o bin yıllık yolculukta.