2 Mart 2009

Claude Simon

Tramvay'dan

40
Ama beni hepsinden çok etkileyen şey (sabununun, tarağının, dişfırçasının verdiği tiksintiden; yaşlılığın ve yıpranmanın, zayıflatmaktan çok sanki yaşamaya elverişsiz hale getirdiği bu bedenle temaslarını dokularına sindirmiş izlenimini veren havluların küflü ve uçuk renklerinin doğurduğu tiksintiden çok) her türlü sağduyuya ve sanki her türlü edebe karşı gelen bu kalıcı olma diretisinin ortaya vuruluş biçimiydi aslında: el kol hareketlerinde, bedenin devinimlerinde gözlenen ürküntü verici tutumluluk yüzünden her hareket, aslının bir karikatürü gibi duruyordu -sendelediği, düşecek gibi olduğu ya da hareketlerini yanlış hesapladığı için değil; tersine bütün bunlar, gücünü dikkatli bir tutumluluk içinde harcama isteminin parçalan olmuşlardı (cimrilik dememek için tutumluluk diyorum)- ve onları öylesine yavaşlıkla yönetiyordu ki (daha uygun bir sözcük bulamıyorum) bütün yer değiştirmeleri, en küçük eylemleri bile sanrımsı bir havaya bürünüyordu -yavaş oynatılan bir filmdeki gibi değildi bu (orada düşmeler de, darbeler de (atlar, boksörler, jokeyler, futbolcular) bir tür uçucu zariflik kazanır ve öylesine gerçek dışı, öylesine zıpzıp bir zarifliktir ki bu, seyirci hemen, normal hareketlerin yavaşlatılması ve bundan doğan bir tür yerçekiminden kurtulma durumu karşısında olduğu uyarısını alır), tersine, çok ağır bir yavaşlık bu hareketler, öyle ki yerçekimi kuralları hiçbir zaman etikisini yitirmiyor ama bu, herhangi bir sendeleme, titreme ya da acemiliğe yol açmıyordu: en küçük bir devinim bile, deyim yerindeyse, başlangıcından sonuna dek, kılı kırk yaran bir tedbirle yönetiliyor ve denetim altında tutuluyor, bunun için adam önce çarşafları üstünden atıyor, sonra yatakta oturuyor, ardından yavaş yavaş yere kayıyor, terliklerini ayağına geçiriyor, o korkunç kırmızı kadife pijamanın üstüne sabahlığını giyiyor, sabahlığın kemerini bağlarken tüm istemi, tüm dikkati ve özenle ölçülüp biçilmiş tüm güçleri, aldığı sayısız önlemde yoğunlaşıyordu ve bu güçler, en küçük aşamalarında bile o denli dikkatle yönetiliyordu ki, sanki canlı değil de mekanik bir düzenek (ama sonsuz hassaslıkta bir düzenek) komuta ediyordu onlara, üstelik robotlara özgü o sert el kol sarsılmalarına da yer vermeden: bedeninin bütün hareketleri, sanki zarifliğin bütün tersi bir şeyle birbirine bağlanıyor ve bu, görüntüyü daha da sanrısal hale getiriyordu; sanki acil bakım bölümüne girişiminden bu yana (ama, bir kez daha, ateşin etkisiyle mi acaba?) bir dizi garip olay, yaşamın (ya da ansızın açınlanmış, gizli, bir tür büyülü dünyanın) bir dizi garip belirtisi akıp geçiyordu önümden: o gülünç sarhoştan başlayarak, karo beyi biçiminin ortasında balmumu bir kelle kadar kıpırtısız duran, o sarı saçlı, bilmecemsi kesik başa, oradan da yaşlı adamın -deyim yerindeyse- azaltılmış eylemlerine dek uzanan, bir dizi tuhaf olay.

61
Başına buyruk kent dokusunun, boğuk uğultusuyla her yandan sardığı hastane, çiğ bir çağdaş biçemle inşa edilmiş ikisi üçü dışında hepsi birbirini andıran pavyonları, keşişler için yapılmışa benzer sessiz avlularıyla, çalkantılı ve kırılgan karmaşanın ortasında boğulup kalmış bir adacıktı sanki, kendinde bir varlık, içine kapalı, zımparalanmış ve cilalanmış, küçültülmüş bir evrendi ve doğumhaneden morga, kısa yoldan (ya da yoğunlaştırılmış biçimde) doğumundan can çekişmesine ve geri dönülmez biçimde çürüyüp yokolmasına
dek, arada da tüm olası sapmalar ve aykırılıklardan geçerek, insan makinasının birbirini izleyen hallerini seriyordu gözler önüne.

66
... ve beynim, iki sözcüğün biraraya gelmesindeki vurgunun etkisinde kalıyordu yalnızca: çiçekler ve ölüm.

70
(... evet, tabii, biraz: her seferinde yeniden duyulan o heyecan, hiçbir kerteriz vermeyen okyanusun üstünde kıpırtısız gibi duran uçakta geçirilen uzun saatlerin ardından, sayfalarını karıştırdığı kitap ya da dergiden gözlerini kaldıran yolcunun ansızın ön tarafta ufkun, yoktan var olmuşçasına ortaya çıkan bir kıyı -daha doğrusu bir kıta- tarafından bütünüyle tıkanmış olduğunu farkettiğinde duyduğu heyecan; herhangi bir kara parçasının yaklaştığını gören yolcunun keşfettiği o alışılmış duygu değil bu, tersine; çünkü "bu", yavaş yavaş ilerlemektedir sanki, daha doğrusu önüne geçilmez bir biçimde; sürüngenler ya da bir volkanın lavları nasıl sinsice ve engellenmesi olanaksız bir biçimde ilerlerse öyle: tıpkı yavaş yavaş kayan bir levha, daha doğrusu bir kabuk gibi, yerkürenin yüzeyinde.

Milyonlarca yıl önce, kıtaların yavaş kayarak birbirine yaklaşmasını -ya da birbirinden ayrılmasını- izleme ayrıcalığın de etmişsiniz sanki: düz değil bu kabuk, görünüşe bakılırsa içbükey, yerkürenin yuvarlaklığına uyuyor, onun kalıbına dökülmüş gibi, sanki bu kabuktan bir parça, güneşin ışıklarıyla altın rengi ve görünüşte ıssız, o önüne geçilmez, başıboş gezintisi sırasında, ovaları, dağları, ırmakları, ormanlarıyla yakalanıvermiş kızoğlankız, yaşayan kimse yok üstünde, görkemli, tedirgin edici, yalnızca kendi yasalarının eline bırakılmış maddenin, kendi kendini çeken, iten ya da yabanıl ve yüce bir yavaşlık içinde parçalanıp giden maddenin, deyim yerindeyse kozmik yüceliği sinmiş her yanına).

79
Sanki yazdan da öte bir şeyin cançekişmesi uzayıp giderdi havanın boğucu sıcaklığında; havada asılı duran, en küçük bir esintinin uzaklaştırmadığı bu örtü, yavaş yavaş çöker ve aynı tekdüze kefenle örterdi sık defnelerin, güneşin kavurduğu çimlerin, solmuş süsenlerin ve havuzun - elle tutulmaz bir kül tabakasının, belleğin elle tutulmaz ve koruyucu sisinin altında yavaş yavaş kokuşan havuzun üstünü.