Yaratma Cesareti’nden
20
Rollo May de aynı durumdan şöyle bahsediyor: "Nevrotik ve sanatçı —her ikisi de insan soyunun bilinçdışında yaşadıkları için— bize daha sonra tüm toplumu saracak olan durumu gösteriyorlar. Nevrotik de sanatçı gibi, kendi nihilist ve yabancılaşmış yaşantısından (farklılığı kabul edilmemiş) doğan aynı çelişkileri yaşıyor, fakat bu iç yaşantılara anlam veremiyor; bu çelişkileri yaratıcı ürünlere dökmenin yetersizliğiyle, onları reddetmenin olanaksızlığı arasında bocalıyor." Sanatçı, yaratmanın iki önemli unsurunun (yapma ve yıkma) sentezini becerebilirken, nevrotik salt yıkıcılık düzeyinde kalıyor; iki tip de aşırı-bireyleşmenin sancılarını yaşarken, nevrotik (Yeraltından Notlar'daki) aşırı bilincin ve aşırı doğruyu aramanın acıları içine düşüyor.
(Sunuş)
25
Hani şu Pavese'nin bahsettiği uçurumlar var ya, karşılaşıldı mı ince ince hesap edilip dibine inilecek uçurumlar, fazla zaman geçirildi mi birden insanın ayağının altında açılacak olan uçurumlar, insanın inmediği de düştüğü uçurumlar, insanın seçmediği de seçildiği tutkular, başına getirmediği de başına gelen ölümler. Pavese o kadar sözünü etmesine rağmen inmedi o uçurumlara, sonra, onca senedir sembolünü, metaforunu kurmaktan öteye geçemediği şeyi yaptı: canına kıydı. İşte o yüzden hiçlik ve yaratıcılık, (güvenme arzusıyla doluyken) güvenilecek bir şey kalmadığı zamanda yeni güven kaynakları. Nietzsche yaratıcılığın ancak bilincin ölüm anında olabileceğini söylemişti.
(Sunuş)
30
Tutku, yani passion ise Latince pati (acı çekmek) ve Yunanca pathos sözcüğünden gelir. İngilizce'de edilgin (passive) ve hasta (patient) sözcükleri de aynı pati kökünden türetilmişlerdir. Bu kavramların kökündeki düşünce, bireyin bir değişmeyi başlatması ya da bir eylemi gerçekleştirmesinin tersine, başına gelen bir değişime katılmakta veya bu değişimden acı çekmekte olduğudur. Kavranma, kıskıvrak tutulma, yırtılma, parçalanma, altüst olma, darmadağın olma duygulanımı dile getirirler. Duygulanımlar bizim neden olduğumuz şeyler (eylemler) değil, başımıza gelen durumlardır (tutkular).
(Sunuş)
32
Jung duygu işlevinin geri kaldığı, yetersiz olduğu durumdan bahseder. Böyle bir durumda kişi, etkin bir duygu işleviyle karşılanması gereken dünyayı, mesela kendi gövdesinde indirgeyerek devamlı gövdesini (ağrıları, sızılan, uykuyu, acıkmayı, susamayı, vs.) dinler. Böylece gerçek duyguların (dünyanın) yokluğunu, fizyolojik etkiler sonucunda gövdesinde ortaya çıkan devinimleri hissederek, kapatmaya çalışır.
(Sunuş)
42
Cesaret diğer tüm erdemlerin ve kişi değerlerinin altında yatan ve onlara gerçeklik kazandıran temeldir. Cesaret olmaksızın sevgimiz salt bağımlılık olarak solar. Cesaret olmaksızın sadakatimiz uyumculuk halini alır.
46
Otantik yakınlık için gereken cesaretin kamçılanmasına engel olmak için günümüzün yaygın bir pratiği sorunu gövdeye kaydırmak, onu basit bir fiziksel cesaret haline getirmektir. Toplumumuzda fiziksel soyunma, ruhsal ya da tinsel soyunmadan daha kolay — gövdemizi paylaşmak, daha kişisel olduğu hissedilen ve paylaşılmasının bizi daha zedelenebilir kıldığını denediğimiz fantezilerimizi, umutlarımızı, korkularımızı ve arzularımızı paylaşmaktan daha kolay. Tuhaf nedenlerle en çok önem taşıyan şeyleri paylaşmakta utangacız. Böylece insanlar, bir ilişkinin daha "tehlikeli" olan yapısından kurtulmak için hemen yalağa atlayarak kısadevre yapıyorlar. Ne de olsa gövde bir nesnedir ve ona mekanik davranılabilir.
50
14. yüzyılda filiz veren "küçük Rönesans"ın Giotto'sunu ele alalım. Giotto yaşamı ve doğayı görmenin yeni bir yolunu sergiler, iki boyutlu ortaçağ minyatürlerinin kontrastını: O, resimlerine üç boyut verir ve arlık insanların ve hayvanların ifadelerinde ve bizde uyandırdıklarında, ilgi, merhamet, ya da keder, coşku gibi belirli insan duygulanımlarını görürüz. Ortaçağ kiliselerinin daha önceki, iki-boyutlu mozaiklerinde, bunları görmek için bir insanın gerekmediğini hissederiz — mozaikler kendi ilişkilerini Tanrı'yla kurmuşlardır. Oysaki Giotto'da resme bakmakla olan bir insan gerekir, ve insan resme ilişkin duruşunu bir birey olarak almalıdır. Böylece, Rönesans'la merkezileşecek olan yeni hümanizm ve doğayla yepyeni ilişki burada doğmuştur. Rönesans'ın kendisinden yüz yıl önce.
53
Ressam resmini, suçlunun suç işlerken hissettiği duygusuyla yapar.
-Degas
59
Hangi alanda olursak olalım, yeni dünyanın yapısını biçimlendirmeye yardım ediyor olmanın gerçekliğinde derin bir coşku buluruz. Bu, yaratıcı cesarettir, yaratılarımız ne kadar küçük ya da kazaen olsa da. O zaman Joyce'la birlikte "Hoşgeldin, Ey Yaşam!" diyebiliriz. Milyonuncu kez ruhumuzun örsünde soyumuzun yaratılmamış vicdanını dövmeye gidiyoruz.
64
Şimdi, sahte, kaçak yaratıcılık ile has yaratıcılık arasındaki önemli ayrıma geliyoruz. Kaçak yaratıcılık karşılaşmanın eksik kaldığı yaratıcılıktır. Psikanalizde genç bir adamla çalışırken, bunu canlı bir biçimde görebilmiştim. Yetenekli ve mahir olan bu adam, zengin ve çeşitli yaratıcı gizli güçlere sahipti; fakat her zaman, bunları edimselleştirmedcn az önce duraksıyordu. Aniden mükemmel bir öykünün fikrini yakalıyor, daha ötesini yazmanın artık sessiz sedasız halledilebileceği dolulukta bir şemayı kafasında kurduktan sonra ise deneyiminin vecdinden aldığı doygunluk içinde zevke dalıyordu. Sonra yazmayı kesip orada duruyordu. Sanki aradığı, kendini, tam yazmak üzere olan, yazabilecek olan biri olarak görmekti, aradığını bunda buluyor ve ödülünü bundan kazanıyordu. Bu yüzden de hiçbir zaman gerçekten yaratmadı.
68
Vitalite: Dirimsellik, canlılık, dirilik, yaşam enerjisi. Vitalitenin anlamına sokulabilmek için "yaşam" denilenle arasındaki farklılığı anlamak gerekli. "Yaşam" denilen daha çok, vitalitenin zaman ve mekân içinde biçim almış halidir. Yaşayan bir insanla, yaşam dolu biri arasındaki fark da bundan gelir. Yaşayan biri kendine ancak belli yaşam biçimlerini yaşamaya izin verecektir, yaşam dolu, yani vital birey ise değişik biçimlerin pek çoğuna açık olabilir. Yani vitalilc yaşamı kapsar, fakat ondan çok daha geniştir. Toplumsal kurumlaşma vital kaynakları yaşam biçimine döndüren, insanlara nasıl yaşayacaklarını öğreten bir çark olduğu için vital kişilerle toplum arasında her zaman bir çatışma olacaktır. Vitalite sözcüğüyle epeyce büyük bir açmazdan kurtulunabilir. Mesela, şöyle diyebiliriz: Kafka hiç yaşamadı, ama çok vitaldi. (ç.n.)
69
Vecd (ecstasy): Kendinden geçecek derecede dalgınlık; kendini kaybedercesine ilahi aşka dalma; aşın heyecan; kederlenme. Sözcüğün İngilizce karşılığı olan ecstasy ise düzeni bozulma, yerinden oynama, edilme anlamına geliyor. Daha açık anlatılırca, yoğun bir duygusal tahrik, acı ya da diğer bir duyum tarafından kendini kontrol edebilmenin, usun ötesine geçme, güçlü bir duygu tarafından ele geçirilme. Vecd durumu birbirine karşıt birçok düşünce tarafından yüceltilmiştir; mesele, bir hazırlık safhasının sonucunda ortaya çıkan bu duruma hangi yoldan gelindiğidir. Ruhlarla ilişki (trans hali), tanrıya yönelme, uyarıcılar, sanatsal yaratı, mucize, aşk, melankoli, bunların hepsi de bir ved duygusuyla sonuçlanabilirler.
(ç.n.)
70
Gerçekten de, bir nesneyi ona duygulanımsal bir bağlanışımız olmadan göremeyiz. Bu gerekçe en iyi biçimde vecd durumunda geçerli olabilir.
77
Carl Jung sık sık, bilinçdışı yaşantı ile bilinç arasında bir çeşit zıtlaşma, kutuplaşma olduğu meselesini ortaya getirmiştir. Bu ilişkinin telafi edici olduğuna inanıyordu: Bilinç, bilinçdışının yabanıl, mantıksız sapkınlıklarını kontrol ederken, bilinçdışı da bilincin bayağı, boş, yavan ussallıkta kuruyup gitmesine engel oluyordu. Bu telafi özel sorunlarda da geçerlidir: Eğer bir konu üzerinde bilinçli olarak bir yönde fazla ileri gitmişsem, bilinçdışı diğer yöne meyledecektir. Bu şüphesiz, bir fikir için girdiğimiz mücadelede bilinçli savlarımızda daha da dogmatikleştikçe, bilinçdışından şüphenin darbeleriyle daha çok sarsılmamızın da nedeni.
80
Albert Einstein bir keresinde Princeton'daki bir arkadaşına: "Neden en iyi fikirler aklıma sabahları tıraş olurken geliyor?" diye sormuştu. Arkadaşı, benim de burada anlatmaya çalıştığım gibi, alışılmadık fikirlerin ortaya çıkması için sıklıkla zihnin —dalgınlıkta ya da gün-düşlerinde serbest kalması gereken— iç kontrollerinin gevşemesi gerektiği yolunda yanıtlamıştı.
83
Poincarc'nin tanıklığında şimdiye kadar ortaya çıkan en anlamlı noktalan özetleyelim. Bu deneyimin özniteliklerini şöyle belirler: (1) aydınlanmanın birdenbireliği; (2) kavrayışın, kişinin kuramlarında bilinçle sarıldığı şeye karşı çıkıp gelişi; bir bakıma da ona karşı gelmek durumunda oluşu; (3) olayın ve onu sarmalayan sahnenin capcanlı oluşu; (4) kavrayışın, az ve özlükle ortaya çıkan dolaysız kesinliğinin yaşanması. Bu deneyimin zorunlu pratik koşulları olarak şunları aktararak sürdürür, (5) konu üzerinde, bilinçdışı hamle öncesinde harcanan yoğun emek; (6) "bilinçdışı emeğe" kendi başına öne çıkma fırsatının verildiği ve ardından bilinçdışı hamlenin oluşabileceği bir istirahat (ki daha genel olan meselenin özel bir durumudur); (7) istirahat ve çalışmayı değiştirip durma gerekliliği: Kavrayış sık sık istirahat ve çalışma arasındaki paydos anında ya da süresinde belirir.
85
Matematikçi ve fizikçilerin bir kuramın "zarafet"i hakkında konuşuyor olmalarının nedeni budur. Faydalı olma, güzel olmanın öznileliğinde içkindir. İçsel bir biçimin armonisi, bir kuramın iç tutarlılığı, kişinin duyarlığını uyaran güzelliğin özniteliği — bunlar, niye o fikrin fırlayıp ortaya çıktığını belirleyen anlamlı etmenler. Bir psikanalist olarak ekleyebileceğim şu ki, insanlara kavrayışlar elde etmeleri için yardım etme deneyiminde de aynı fenomen kendini gösterdi — bu kavrayışlar en başta "ussal olarak doğru" ya da işe yarar olduklarından değil, tam bir biçime, tamamlanmamış bir Gestalt'ı tamamladığı için güzel olan bir biçime sahip oldukları için fırlayıp ortaya çıktılar.
Yaratıcı bir kavrayışın bilince doğru bu hamlesi oluştuğunda, biçimin öyle değil de böyle olması gerektiğine dair kesin bir kanaatimiz vardır. Yaratıcı deneyimin özniteliği bu deneyimin bize apaçık gelmesidir—Poincare'nin "dolaysız kesinlik"i ile. Ve biz, bu konuda herhangi bir başka şeyin doğru olamayacağını düşünürüz ve bunu daha önce görmeme budalalığına neden düştüğümüzü de merak ederiz. Neden, şüphesiz ki onu görmeye psikolojik olarak hazır olmamamızdır. Henüz sanattaki ya da bilimdeki yeni gerçeğe ya da biçime niyetlenemeyiz. Henüz niyetlilik (intentionality) düzeyinde açık değilizdir. Oysaki gerçeğin kendisi basit bir biçimde oradadır. Bu bize Zen Budistler'in söyleyip durduklarını hatırlatır — bu anlarda yansıyan ve kendini gösteren bir evren gerçeği sadece kendi öznelliğimize dayanmaz, sanki sadece gözlerimizi kapayıp, sonra da birden açınca onu orada, olabildiğince yalınlığı için görmüşüzdür. Yeni gerçekliğin bir çeşit değişmez, kalıcı bir niteliği vardır. "Gerçek bu işte ve onu daha önce görmemiş olmak garip değil mi?" deneyimi sanatçılarda dinsel bir niteliğe sahip olabilir. Bu birçok sanatçıda, resmederken içlerinde kutsal bir şeylerin olup bitmesinin nedenidir, yaratma ediminin içinde dinsel bir vahyin açımlanması gibi birşeyler vardır.
91
Her çeşitten dogmacı —siyasi olduğu kadar bilimsel, ekonomik, ahlaksal da—, sanatçının yaratıcı özgürlüğü tarafından tehdit edilir. Bunun böyle olması zorunlu ve kaçınılmazdır. Sanatçılar ve diğer yaratıcı insanların güpgüzel düzenlenmiş sistemlerimizin olası yıkıcıları olduğu gerçeğinin kaygısından kaçıp kurtulamayız. Yaratıcı itilim, bilinç eşiği ile bilinçdışının ifade bulan biçimleri ve konuşan sesi olduğu için, tam da bu doğasından ötürü ussallığa ve dış kontrole yönelmiş bir , tehdittir. Dogmatikler bu yüzden sanatçıların ipini kaçırmak istemezler. Kilise onu, kimi devirlerde önceden vazedilmiş konulara ve yöntemlere koşabildi. Kapitalizm sanatçının ipini onu salın alarak tutmak niyetinde. Ve Sovyet gerçekçiliği bunu toplumsal menetme ile yapmayı denedi. Sonuç, yaratıcı itilimin tam da doğasından ötürü, sanat için öldürücüdür. Sanatçıyı kontrol etmek mümkün olsaydı —olduğuna inanmıyorum— bu sanatın ölümü demek olurdu.
98
“Bilmek” anlamına gelen özgün İbranice ve Grekçe sözcüklerin “cinsel ilişkide bulunmak” anlamına geldiği de unutulmamalı. İncil'de "İbrahim karısını bildi ve o gebe kaldı" diye yazar. Terimin etimolojisi, bilginin kendisinin —şiir, sanat ve diğer yaratıcı ürünler gibi— öznel ve nesnel kutuplar arasındaki dinamik karşılaşmadan doğup gelmesinin prototipik olgusunu sergileyip anlatıyor.
Cinsel metafor gerçekte karşılaşmanın önemini ifade ediyor. Cinsel birleşmede iki kişi birbirleriyle karşılaşırlar; birbirleriyle tekrar bütünleşmek için kısmen geri çekerler kendilerini, bilmenin ve bilmemenin tüm nüanslarını yaşayarak birbirlerini tekrar bilmek için. Erkek kadınla bütünleşir ve kadın da erkekle; ve kısmen geri çekilme, ikisine de yeniden dolmanın vecd yaşantısını verecek en uygun yol olarak görülebilir. Her biri kendi yolunda etkin ve edilgindirler. Bu, önemli olanın bilme süreci olduğunun bir gösterilişidir; eğer erkek basit bir şekilde kadının içinde durursa, olup biten, iç içeliğin doğurduğu hayreti uzatmanın ötesinde bir şey değildir. Yaratıcılığın son aşamasının bakış açısından bakılırsa anlamlı olan, karşılaşma ve tekrar-karşılaşmanın sürüp giden deneyimidir.
Cinsel birleşme, iki varlığın iç içeliğinin, olanaklı en dolu ve zengin karşılaşma içindeki son noktasıdır. Bu deneyimin yeni bir varlığı üretmesi açısından da yaratıcılığın en yüksek biçimi olması çok anlamlıdır.
100
Tekniğe –yeteneğe- doğrudan karşılaşmanın yarattığı kaygıdan kaçınmanın bir yolu olarak tapıyoruz.
102
Şair arkadaşlarım bana, değil şiir yazmak, okumak bile istendiğinde, dolu bir öğle yemeği ve yarım litre biradan sonraki saatin tam da bu işi yapmamanın zamanı olduğunu söylüyorlar. Bunun için, daha çok, en yoğun, en yüksek bilince muktedir olduğumuz anları seçmek gerek. Öğle şekerlemesinde şiir yazarsanız, şiirinizi öğle şekerlemesinde okurlar.
103
Kaygı: Kişinin "kendisi"ni özgürlük olarak kavraması; insanın geçmişi ve geleceği arasındayken, kendisini, kendisiyle hiçlik arasında bir kayma olarak yakalaması, anlaması, bu yüzden de kendisini sürekli olarak seçme zorunluluğu içinde bulması, bu seçiş anını anlamlı kılacak değerlerin geçerliliğini garantileyecek hiçbir şey olmaması. Kierkegaard da, kaygıyı, insanm özgürlüğü karşısında bir başdönmesi, gözkamaşması olarak niteler.
(ç.n.)
110
İnsan özgürlüğü, yaşamın itkisi ile ona vereceğimiz karşılık arasında duraklayabilme ve bu duraklamada, ağırlığımızı vermeyi arzu ettiğimiz yönü seçebilme yetimizi içerir. Özgürlüğe dayanan, kendimizi yaratabilme yetisi, bilinçten veya bireyin kendi-farkındalığından ayrılamaz.
123
Çocukların sanatı bir tanımlanmamışlık niteliğiyle karakterize edilir. Nesnel-olmayan sanatla apaçık benzerliğine karşın, henüz otantik olgun sanal için gereken gerilimden yoksundur. Bir vaattir bu, henüz gerçekleşmemiş bir vaat. Olgunlaşan kişinin sanatı, er ya da geç sınırlamalardan çıkan ve olgun sanalın tüm biçimlerinde mevcut olan diyalektik gerilimle kendini ilişkiye sokmalıdır. Michelangelo'nun kıvranan esirleri; Van Gogh'un vahşice bükülen selvileri; Cezanne'ın bize sonsuz bir baharın tazeliğini anımsatan nefis sarı-yeşil güney Fransa peyzajları — bu eserler kendiliğin-denliğe sahipken, bir yandan da gerilimin içkinleşürilmesinden gelen olgun niteliğe de sahiptirler. Bu onları "ilginç"ten daha öte kılar; onları büyük kılar. Sanat eserinde var olan hâkim olunmuş ve aşılmış gerilim, sanatçıların sınırlamalar ile ve sınırlamalara karşı başarılı mücadelelerinin sonucudur.
127
Sadece beyin-yarası alanlar değil, siz ve ben de benzeri bir kaygıyı ters bir durumda yaşayabiliriz — yani, yaratıcı edimde. Dünyamızın sınırları ayaklarımızın altından kayar, ve, yiten sınırımızın yerini yeni bir biçimin alıp almayacağını ya da bu kaostan yeni bir düzen yaratıp yaratamayacağımızı görmek için beklerken titrer dururuz.
İmgelem biçime yaşam verirken, biçim de bizi psikoza sürüklenmekten korur. Bu, sınırların nihai gerekirliğidir. Sanatçılar özgün görümleri görme yetisinde olanlardır. Tipik olarak, güçlü imgelemleri ve aynı zamanda, felaket durumuna düşmelerini önleyebilecek kadar gelişmiş bir biçim duyguları vardır.
128
Masamda sabahlar boyunca önemli bir fikri ifade edecek bir yol bulmak için uğraşmış olabilirim. Sonra birden "kavrayış" kopar gelir — bu, akşamüstü odun yararken olabilir—, sanki omuzlarımdan büyük bir yük kalkmış gibi adımlarımda acayip bir hafiflik duyarım, o anda yapıyor olabileceğim gündelik işlerle hiçbir ilişkisi olmayan bir coşku duygusu derinlerde sürer gider. Bu sadece gündemimdeki sorunu cevaplamış olmak olamaz — böylesi bir cevaplama sadece bir rahatlama duygusu getirir. O halde, söz konusu olan garip hazzın kaynağı nedir?
Bence burada yaşanan, "meselenin özü bu işte" sezgisidir. Tam bu anda, yaratı mitine katılıyoruz. Evrenin yaratılışında olduğu gibi, düzen düzensizlikten, biçim kaostan doğup geliyor. Coşku duygusu, ne kadar hafif olursa olsun, bu yolla varlığa katılımımızdan kaynaklanıyor. Paradoks şu ki, aynı anda sınırlarımızı da daha canlı yaşıyoruz. Bu, Nietzsche'nin bahsettiği amor fati’nin keşfi — kişinin yazgısını sevmesi. Tevekkeli değil tüm bu süreç insana bir vecd duygusu veriyor.
"Bir insanın büyüklüğünü belli eden bence amor fati’dir; insanın hiçbir şeyi geçmişte, gelecekte, ta benliğine dek başka türlü istememesidir. Zorunluluğa yalnızca katlanmak, hele onu gizlemek yetmez —her türlü ülkücülük zorunluluğa karşı bir aldatmacadır— iş onu sevmekte..." (Ecce Homo, Friedrich Nietzsche, çev. Can Alkor, Say Yayınlan, Temmuz 1983, s. 55-56.) (ç.n.)
131
...Bununla birlikte, resim ya da oyun, biçimi Ionescovari de olsa, birçok benzeri çağdaş dram gibi, çelişkinin ikircikliğindeki vital gerilimi gösteriyor.
133
Üçgen sembolünün köklülüğü, aynı anda birtakım değişik düzeyleri değinebilmesi olgusuyla görülebilir. Bir üçgenin üç çizgisi vardır; içeriğe sahip olan bir geometrik biçim yapabilmekçin gereken en az sayıda çizgiye sahiptir. Bu matematiksel, "arı biçim" düzeyidir. İlk zamanların neolitik sanatının temelinde üçgen vardır— bu dönem vazolarındaki motiflerine bakın. Bu, estetik düzeydir. Üçgen, bilimde de mevcuttur — üçgenler kurma Mısırlılar'ın yıldızlarla ilişkilerini saptadıkları yoldu. Üçgen Ortaçağ felsefe ve tanrıbiliminde temel semboldür — Üçlü Birlik'e bakın (Trinity). Üçgen Gotik sanatta temeldir, bunun grafik bir örneği, denizden yükselen üçgen kayanın, tepesine konan insan-eseri bir mimari Gotik üçgenle, cennete doğru zirvelendiği Mont-Saint-Michel'dir — doğa, insan ve Tanrı üçgenine sahip olduğumuz muhteşem bir sanat biçimi. Ve nihayet psikolojinin diliyle konuşursak, temel insan üçgenimiz var — erkek, kadın ve çocuk.
141
Platon'un bize özet olacak çarpıcı bir öğüdü var:
"Bu yolu hakkınca yürümek isteyen biri gençliğinde güzel biçimleri ziyaret ederek başlamalı; eğer ilk başta eğitmeni tarafından, yolu ona bu güzel biçimlerden sadece birini sevecek şekilde doğru olarak gösterilirse, bu tek sevilenden doğru e güzel düşünceler yaratacaktır; ve sonra, o tek olanın biçimiı güzelliğinin bir diğerinin güzelliğine benzer olduğunu ve her biçimdeki güzelliğin tek ve aynı olduğunu kendi kendi algılayacaktır.”