17 Nisan 2009

Nietzsche

Kendi tanrısını seven onu terbiye eder.

-Platon'un diyalogları, diyalektiğin inanılmaz derecede kendinden emin
ve çocukça dile getirilmiş bu hali ancak, iyi Fransız yazarlardan hiçbirini
okumamış kişilerin zihinlerini harekete geçirebilir... Platon insanı sıkıyor.

-Sanat insana yaşama arzusu verir.

-Yükseklerde buzullar yanıbaşınızdadır, yalnızlık ise korkunç
-yine de her şey bu aydınlıkta nasıl da sükunetle uzanır! İnsan ne kadar da rahat soluk alır!
Kendini nasıl bedeninin içinde hisseder! Felsefe gönüllü olarak buzlarla kaplı dağlarda yaşamaktır.

-Ya bu gün daha yükseğe çıkarsın ya da yarın daha yükseğe çıkabilmek için güç toplarsın.

-Erkeklere özgü kendini hor görme hastalığının tek çaresi zeki bir kadın tarafından sevilmektir.

-İnsanlar en kötü hastalıklara, hastalıklarıyla savaşırken kullandıkları yöntemler yüzünden yakalandılar.

-Acı çekmeyi reddediyor, kendi acına bir saat bile katlanamıyorsan; çekebileceğin bütün sıkıntıları önlemeye çalışıyorsan; acıyı, hoşnutsuzluğu nefret edilecek, kötücül, yok edilmesi gereken şeyler olarak algılıyor, bunları yaşantının kusurları gibi görüyorsan, o zaman rahatlık dinine inanıyorsun demektir. Siz rahatlık düşkünleri, insan mutluluğuyla ilgili ne kadar az şey bilirsiniz.



Deccal'den

-İki décadence dini arasındaki temel farktır: Budizm vaadetmez hiç, yerine getirir, Hristiyanlık ise herşeyi vaadeder, yerine getirdiği ise. hiçtir.

-Bizi ayırdeden, ne tarihte, ne doğada, ne de doğanın arkasında herhangi bir tanrı bulmamamız değildir, —tanrı diye saygı duyulanı, «tanrısal» birşey olarak değil, açması birşey, saçma birşey, zararlı birşey olarak duymamızdır, yalnızca işlenmiş bir hata olarak değil, yaşama işlenen bir suç olarak duymamız... Tanrıyı tanrı olarak yadsıyoruz.

-Günah, bir kez daha söyleyelim, bu, insanın kendini aşağılamasının par excellence biçimi, bilimi, kültürü, insanın her türlü yücelme ve soylulaşma durumlarını olanaksız kılmak için icadedilmiştir; rahip, günahı icadederek, egemen olur.

-Şehitler, doğruluğa zarar vermişlerdir.

-Haksızlık hiçbir zaman hak eşitsizliğinde yatmaz, «eşit» hak iddiasında yatar... Kötü nedir? Zaten söylemiştim bunu: zayıflıktan, kıskançlıktan, kinden doğan herşey. —Anarşist ile Hristiyanın kökenleri, birdir...

— non plus ultra : (Lat.) Daha üstünü olmayan.

Ecce Homo’dan

17
Gerçekten de, o uzun hastalık dönemi şimdi bana böyle görünüyor: Yaşamı, onunla birlikte kendimi de, yeni baştan buldum. Tüm iyi şeyleri, küçük de olsalar, başkalarının kolay kolay tadamayacağı gibi tattım; sağlık istemimden, yaşam istemimden kurdum felsefemi… Hele bir düşünün: Dirim gücümün en düşük olduğu yıllardır kötümserlikten kurtuluşum. Kendimi yeniden toparlama içgüdüsü o yoksulluk, yılgınlık felsefesini yasaklamıştı bana…

23
Tepki gösterdiğimiz an kendimizi çabucak tüketeceğimiz için, hiç tepki göstermemek: Budur işin mantığı.

29
Benimiçin bir sonuç değil tanrısızlık, hele olay hiç değildir; içgüdümden gelir düpedüz. Birz çokça meraklıyım ben, sorunlarla doluyum, kendimi beğenmişim: Üstünkörü bir kanıtla yetinemem. Tanrı ise, biz düşünürlere karşı üstünkörü bir yanıt, bir kabalıktır, -aslına bakarsanız, üstünkörü bir yasaktan başka bir şey değildir bizlere: Düşünmeyeceksiniz!... “İnsanlığın selameti” için o tanrıbilimci antikalıklarının hepsinden çok daha önemli bir sorun var ki, beni daha başka türlü ilgilendirir: Beslenme sorunu.

37
Belki de Stendhal’i kıskanıyorumdur? Tam benim yapacağım en güzel tanrısız nüktesini aldı elimden: “Tanrı’nın tek özrü, var olmayışıdır.”… Ben de bir yerde şöyle demiştim: “Bugüne dek varlığa karşı en büyük itiraz neydi? Tanrı…”

43
Büyük harcamalarımız, çok sık yaptığımız küçük harcamalardır. Savmak da, yanına yaklaştırmamak da bir harcamadır, -bunda yanılmamalı insan-, olumsuz amaçlara harcanmış güçtür. İnsan sürekli savunma zorunluluğu içinde, kendini artık savunamaz oluncaya dek güçsüz düşebilir.

44
Burada artık kişi nasıl kendisi olur sorusuna asıl yanıtı vermeden geçemem. Kendini saklama ve bencillik sanatının başyapıtına değiniyorum böylelikle... Varsayalım ki ödev, ödevin amacı, yazgısı ortalamanın hayli üzerindedir; bu durumda kendini de ödeviyle aynı zamanda fark etmek en büyüğü olur tehlikelerin. Kişinin kendisi olmasının koşulu, kim olduğunu hiç mi hiç bilmemesidir. Bu açıdan bakınca, yaşamdaki yanlış adımların, arasıra sapılan yan yolların, yanlış yolların, gecikmelerin, "alçakgönüllülük"lerin asıl ödevden uzak başka ödevlere verilen emeğin, hepsinin de kendilerine göre bir anlamlan, değerleri vardır. Bunlarda büyük bir akıllılık, belki de en üstün akıllılık kendini gösterebilir: Yok olmaya götüren bir yoldur burada nosce te ipsum; oysa kendini unutmak, yanlış anlamak, küçültmek, daraltmak, orta değerde yapmak sağduyunun ta kendisidir. Törel deyişiyle: İyilikseverlik, başkası için yaşama ve benzerleri, en sert bencilliğin sürdürülmesinde koruyucu önlem olabilirler. İşte budur kendi kurallarıma, kanışlarıma karşı o "çıkar gözetmeyen" dürtülerden yana olduğum ayrık durum; Bencilliğin , kendini sıkıya koymanın hizmetindedirler burada. Bilincinin bütün yüzeyini -ki bilinç bir yüzeydir- herhangi bir büyük buyruktan uzak tutmalı insan. Büyük sözlerden, büyük davranışlardan bile sakınmalı! Hepsi de içgüdünün kendini çok erken "bilmesinden" doğacak tehlikeler. -Bu arada o örgenleştirici, o egemen olacak "düşün" derinlerde büyür serpilir; buyurmağa başlar, ağır ağır yan yollardan, yanlış yollardan çekip çıkarır: Günün birinde bütünün gerçekleşmesi için vazgeçilmez araçlar oldukları görülecek o nitelikleri, uzlukları birer birer hazırlar; hepsini yönetecek olan ödevden, "hedef, "amaç" ve anlamdan hiçbir şey sezdirmeksizin, hizmet edecek tüm yetileri sırasıyla oluşturur. -Bu yandan bakınca yaşamım düpedüz mucizeliktir.

48
Bir insanın büyüklüğünü belli eden bence “amor fati*”dir; insanın hiçbir şeyi geçmişte, gelecekte, sonsuza dek başka türlü istememesidir. Zorunluluğu yalnızca katlanmak, hele onu gizlemek yetmez – her türlü ülkücülük zorunluluğa karşı bir aldatmacadır-, iş onu sevmekte…
*Yazgıyı sevmek.

62
Eşine az rastlanır bir başlangıçtır bu. En derin iç yaşantıma karşılık gelen biricik simgeyi bulmuştum tarihte, -böylelikle Dionysosca denen mucizelik olayı ilk kavrayan ben olmuştum. Bunun gibi, Sokrates'i decadent olarak tanımakla da, psikolojik kavrayışımdaki şaşmazlıgın herhangi bir kişisel töre kaygısından yana hiç korkusu olmadığını apaçık kanıtladım; töre'nin kendisini decadence belirtisi diye almak, pek önemli, benzersiz bir yenilikti bilgi tarihinde. Bu iki buluşumla, kuşbeyinlilerin iyimserlik-kötümserlik karşıtlığı üstüne zavallıca gevezeliklerini nasıl da aşıverdim! İlk olarak ben gördüm gerçek karşıtlığı: Bir yanda, yaşama karşı alttan alta öç güden o yozlaşmış içgüdü (örnekleri Hıristiyanlık, Schopenhauer felsefesi, bir anlamda daha o zamandan Platon felsefesi, ülkücülüğün bütünü); öbür yanda doluluktan, dolup taşmaktan doğmuş en yüksek olumlama ilkesi, sınırlama bilmeyen bir evet deyiş, acının kendisine, suçun kendisine, varlığın sorunsal ve yabancı nesi varsa hepsine... Yaşama karşı bu en sonuncu, en sevinçli, en coşkun ve taşkın "evet" deyiş yalnızca en yükseği değildir bilgeliklerin, hem de en derini, doğrunun ve bilimin en sağlamca doğrulayıp destekledikleridir.

82
Rahiplerin (o kılık değiştirmiş rahipler, yani feylosoflar da buraya giriyor) yalnız belli bir cemaat içinde değil, hepten dizginleri ele geçirdiklerinin, decadence töresiyle bitiş isteminin gerçek töre sayıldığının en şaşmaz belirtisi, çıkar gözetmezliğe verilen yüzde yüz değer ve bencilliğe her yerde duyulan düşmanlıktır. Bu konuda benden başka türlü düşüneni mikrop bulaşmışlardan sayıyorum... Herkes benden başka türlü düşünüyor yazık ki.

92
Her birinde başka türlü olmak üzere, bana yakın herkeste gördüm bu başkaldırmayı; sanırım, karşıdakini en çok yaralayan şey, aramızda bir ayrım olduğunu birdenbire sezdirmektir, -saygı duymadan yaşayamayan soylu yaradılışlara pek az rastlanır.

101
Tanrının yedi günde bir aylaklığıdır şeytan, başkası değil…

111
"Alman düşüncesi" ağır havadır benim için: Psikoloji konusunda artık içgüdü olmuş pisliklerini her sözleriyle, her davranışlarıyla açığa vururlar; bunun yakınında zor soluk alırım. On yedinci yüzyılda Fransızların geçtiği o amansız öz sınavından geçmemişlerdir hiç, -bir La Rochefoucauld, bir Descartes, en önde gelen Almanlardan yüz kez daha dürüsttürler, -Almanlardan bugüne dek bir tek psikolog çıkmamıştır. Ama psikoloji nerdeyse ölçüdür bir ırkın temizliği ya da pisliği için... İnsan daha temiz bile değilken, derinliği nasıl olur? Kadın gibidir Alman, bir türlü bulamazsın dibini, -yoktur da ondan: Hepsi bu. Ama sığ bile olmaya yetmez bunların hepsi.





Böyle Söyledi Zerdüşt’ten

15
Yalvarıyorum kardeşlerim, yeryüzüne sadık kalın ve size "yerüstü" umutlardan söz edenlere inanmayın! Zehir saçar onlar, farkında olsalar da olmasalar da.
Yaşamı aşağılayanlardır onlar, kuruyup gitmeye yüz tutmuş ve zehirlenmiştir onlar; yeryüzü yaka silkti böyle kişilerden, yok olsalar ya hepten!
Bir zamanlar tanrıya küfretmekti en büyük günah, ama tanrı öldü ve böylelikle bu günahkârlar da öldü. Şimdi en büyük günah yeryüzüne küfretmek ve anlaşılmaz olanın ciğerine yeryüzünün anlamından daha çok itibar etmektir!
Bir zamanlar gönül aşağılamayla bakıyordu bedene; ve o zamanlar bu aşağılama, yücelerin yücesiydi - bedenin zayıf, iğrenç, açlıktan ölmek üzere olmasını isterdi gönül. Böylece bedenden ve yeryüzünden kurtulabileceğini düşünürdü.
Ah, bu gönlün kendisi de hâlâ çok zayıf, iğrenç ve açlıktan ölmek üzereydi; acımasızlık da bu gönlün şehvetiydi.
Oysa siz, kardeşlerim, söyleyin bana; bedeniniz gönlünüz için ne diyor? Yoksulluktan, pislikten ve sefil bir huzurdan ibaret değil mi ki gönlünüz?
Sahiden, kirli bir ırmaktır insan. Kirli bir ırmağı içine alıp da bozulmadan kalmak için, zaten bir deniz olmak gerekir.
Bakın, Üstinsanı öğretiyorum size; işte bu denizdir o, büyük aşağılamanız kaybolup gider içinde.

32
Kolay zanaat değildir uyumak; bunun için gün boyunca uyanık kalmak gerekir.
Günde on kez yenmelisin kendini; bu iyi bir yorgunluk verir ve gönlüne afyon gibi gelir.
Günde on kez yeniden barışmalısın kendinle; çünkü kendini yenmek burukluk yaratır ve kötü uyur, barışık olmayan.
On hakikat bulmalısın günde; yoksa gece de ararsın hakikati ve aç kalır gönlün.
Günde on kez gülmelisin ve neşeli olmalısın; yoksa gece rahatsız eder seni miden, bu dert küpü.
(Erdem Öğretmeni)

34
İnsanlar bir zamanlar erdem öğretmenleri ararken, aslında aradıkları neydi, şimdi anlıyorum açıkça. İyi bir uyku ve üstüne afyonlu erdemlermiş, aradıkları!
Tüm bu övülen kürsü bilgelerinin gözünde, bilgelik düş görülmeyen bir uykuydu; yaşamın daha iyi bir anlamını bilmiyorlardı.
Bugün bile var bu erdem vaizi gibi olanlar, ama her zaman dürüst değiller böyle; ama onların zamanı geçti. Ve uzun süredir ayakta değiller, çoktan yattılar bile.
Mutludur bu uykulular; çünkü birazdan uykuya dalacaklar.
Böyle söyledi Zerdüşt.

39
Bilinç ve ruh alettir, oyuncaktır; onların ardındaysa benlik vardır. Benlik, bilincin gözleriyle de arar, ruhun kulaklarıyla da duyar.
Benlik hep kulak kesilir ve arar; karşılaştırır, zapt eder, fetheder, yıkar. Egemen olur ve Ben'e de egemendir.
Düşüncelerinin ve duygularının ardında, güçlü bir buyurgan, bilinmeyen bir bilge vardır kardeşim - benlik denir ona. Senin bedeninde yaşar o, senin bedenindir o.

43
Ama düşünce başka bir şeydir, eylem başka, eylemin imgesi de bambaşka bir şeydir. Nedenselliğin çarkları dönmez bunların arasında.

45
Bir korkuluğum ben ırmak kenarında, tutunabilen tutunsun bana! Sizin koltuk değneğiniz değilim ama.

45
Tüm yazılanların içinde, insanın kendi kanıyla yazdığını severim sadece. Kanınla yaz; göreceksin ki kan, ruhtur.

47
Doğrudur, severiz yaşamı, yaşama değil de, sevmeye alışkın olduğumuz için.
Her zaman biraz çılgınlık vardır aşkta. Ama her zaman biraz da akıl vardır çılgınlıkta.

52
Siz hepiniz delicesine çalışmayı ve hızlı, yeni, yabancı olanı sevenler –kendinize katlanamıyorsunuz, sizin çalışkanlığınız bir kaçıştır ve kendi kendini unutma işlemidir.
Yaşama daha fazla inansaydınız, kendinizi ana daha az kaptırırdınız. Ama beklemek için yeterli cevher yok içinizde - hatta tembellik için bile!
Dört bir yandan yükseliyor, ölümü vaaz edenlerin sesi; Ve yeryüzü dolu bunlarla, ölüm vaaz edilmesi gerekenlerle.
Ya da "ebedi yaşam" vaaz edilmesi gerekenlerle; hiç fark etmez bence - yeter ki derhal gitsinler oraya!

54
Kendi düşmanınızı aramalısınız ve kendi düşünceleriniz uğruna kendi savaşınızı vermelisiniz! Kendi düşünceniz yenilse bile, dürüstlüğünüz zafer çığlıkları atmalı!
Barışı sevmelisiniz, yeni savaşların aracı niyetine. Ve kısa süren barışı, uzunundan daha çok sevmelisiniz.
Çalışmayı değil, savaşmayı öğütlüyorum size. Barışı değil, zaferi öğütlüyorum. Çalışmanız bir kavga, barışınız bir zafer olsun!
Ancak oku ve yayı olan birisi, susup da oturabilir sessizce; yoksa konuşur ve çekişir insan. Barışınız bir zafer olsun!
İyi bir dava, savaşı bile kutsayandır, diyorsunuz öyle mi? Ben de diyorum ki size; iyi bir savaş, her davayı kutsallaştırış
Savaş ve cesaret, insanın komşu sevgisinden daha büyük işler başarmıştır. Merhametiniz değil, yürekliliğiniz kurtardı kazazedeleri şimdiye dek.
"İyi nedir?" diye soruyorsunuz. Cesur olmak iyidir. Bırakın küçük kızlar, "Aynı zamanda hem güzel, hem de dokunaklı olmak iyidir," desinler.
Kalpsiz, diyorlar size; ama sahicidir sizin kalbiniz ve ben utangaçlığını seviyorum sizin içtenliğinizin. Siz yüreğinizin taşmasından utanıyorsunuz ve başkaları yüreklerinin kurumasından utanıyorlar.

56
Gereğinden fazla insan doğuyor; lüzumsuzlar için icat edilmiştir devlet!
Baksanıza, nasıl da çekiyor kendine onları, fazlalıkları! Nasıl da çiğneyip yutuyor onları ve geviş getiriyor sonra da!
"Yeryüzünde benden büyük yok! Ben, tanrının düzen kuran parmağıyım" - böyle böğürüyor bu canavar. Ve sadece uzun kulaklılar ve yalnızca yakını görebilenler de değildir, önünde diz çökenler!
Ah, yüce gönüllüler, sizlere de fısıldıyor tüyler ürpertici yalanlarını. Ah, bulur o, kendilerini tüketmekten hoşlanan yürekleri!

57
Devlet diyorum, herkesin, iyilerin ve kötülerin zehir içtiği o yere; devlet, iyilerin ve kötülerin, herkesin kendini kaybettiği yer; devlet, herkesin yavaş yavaş intihar etmesine "yaşam" adı verilen yer.
Bakın şu lüzumsuzlara! Mucitlerin eserlerini ve bilgelerin hazinelerini çalıyorlar; eğitim diyorlar hırsızlıklarına - ve her şey hastalık ve felaket oluyor onlara!
Bakın şu lüzumsuzlara! Her daim hastadırlar, balgam çıkartırlar ve gazete derler bu çıkarttıklarına. Birbirlerini yutarlar ve kendilerini bile hazmedemezler.
Bakın şu lüzumsuzlara! Servet edinirler ve böylece daha da yoksullaşırlar. Güç ve gücün kaldıracını isterler, yani çok para sahibi olmayı isterler, bu yeteneksizler!
Şu çevik maymunların tırmanışına bakın! Birbirlerinin sırtından tırmanırlar, böylece çamura ve derine batarlar.

61
Çoğu zaman kendilerini sevimli de gösterirler seni. Oysa korkakların her zamanki kurnazlığıdır bu. Evet, korkaklar kurnazdır.

65
Bir köle misin? O halde bir dost olamazsın. Bir tiran mısın? O halde dostların olamaz.
Çok uzun süredir bir köle ve bir tiran gizliydi kadında. Bu yüzden kadın henüz yatkın değildir dostluğa; sadece aşkı bilir o.
Sevmediği her şeye karşı adaletsizlik ve körlük vardır, kadının aşkında. Kadının bilinçli aşkında bile hâlâ fırtına ve yıldırım ve gece vardır, ışığın yanı başında.
Kadın henüz yatkın değildir dostluğa; kadın hâlâ kedidir, kuştur. Ya da, olsa olsa, inektir.

74
Ben de kırmadım yaşlı kadıncağızı ve şöyle söyledim ona:
Kadındaki her şey bir bilmecedir ve kadındaki her şeyin tek bir çözümü vardır; hamilelik denir bu çözüme.
Erkek bir araçtır kadın için; amaç her zaman çocuktur. Peki, kadın nedir erkek için?
İki şey ister gerçek bir erkek; tehlike ve oyun. Bu yüzden ister kadını, en tehlikeli oyuncak olarak.
Erkekler savaş için eğitilmelidir, kadınlar da savaşçıları dinlendirmek için; budalalıktır başka türlüsü.
Çok tatlı meyveler - bunlardan hoşlanmaz savaşçı.
Bu yüzden hoşlanır kadından; acıdır hâlâ, en tatlı kadın bile.
Bir kadın bir erkekten daha iyi anlar çocukları; ama bir erkek daha çocuksudur, bir kadından.
Gerçek bir erkekte bir çocuk gizlidir; oynamak ister. Hadi bakalım kadınlar, keşfedin, erkekteki çocuğu!
Bir oyuncak olsun kadın, henüz ortada olmayan bir dünyanın erdemleriyle ışıldayan bir mücevher gibi temiz ve zarif.
Bir yıldızın ışığı parıldasın sevginizde! "Üstinsanı doğurabileyim!" olsun umudunuz.
Cesaret olsun sevginizde! Sevginizle gidin, size korku aşılayanın üzerine!
Onurunuz olsun sevginizde! Yoksa pek anlamaz kadın, onurdan. Ama her zaman sevildiğinden daha çok sevmek ve hiçbir zaman ikinci konuma düşmemek olsun sizin onurunuz.
Erkek korksun kadından, kadın sevdiğinde; o zaman her şeyi feda eder kadın ve başka hiçbir şeyin değeri kalmaz gözünde.
Erkek korksun kadından, kadın nefret ettiğinde; çünkü erkek gönlünün derinliğinde kötüdür ancak, kadınsa alçaktır/
En çok kimden nefret eder kadın? Şunu söyledi demir, mıknatısa: "En çok senden nefret ediyorum, çektiğin için, ama kendine çekecek kadar da güçlü olmadığın için."
Erkeğin mutluluğu şudur; istiyorum. Kadının mutluluğuysa; erkek istiyor.
"Bak, dünya mükemmel şimdi!" - böyle düşünür her bir kadın, tam bir aşkla itaat ettiğinde.
Kadın itaat etmeli ve yüzeyine bir derinlik bulmalıdır. Kadının tabiatı yüzeyseldir; sığ sularda hareketli, fırtınalı ince bir tabakadır.
Oysa derindir erkeğin tabiatı; yeraltı mağaralarında çağıldar onun ırmağı; kadın sezinler erkeğin gücünü, ama kavrayamaz onu.
Burada karşı çıktı bana yaşlı kadıncağız: "Çok ince sözler söyledi Zerdüşt ve özellikle de yeterince genç olanlara.
"Ne tuhaf ki Zerdüşt pek tanımıyor kadınları, ama yine de haklı onlar üzerine söylediklerinde! Kadınlarda hiçbir şey imkânsız değildir, acaba ondan mı?
"Ve şimdi küçük bir hakikat sana, teşekkür niyetine! Bu hakikati söylemek için yeterince yaşlıyım ben!
"Sarıp sarmala onu ve kapat ağzını; yoksa öyle bir bağırır ki, bu küçük hakikat."
"Ver hadi kadın, küçük hakikatini!" dedim. Ve şunları söyledi yaşlı kadıncağız:
"Kadınlara mı gidiyorsun? Kırbacı unutma!”

89
Zerdüşt'e inandığınızı söylüyorsunuz, öyle mi? Ne önemi var ki Zerdüşt'ün? Siz benim müminlerimsiniz; ama ne önemi var ki, tüm müminlerin?
Henüz kendinizi aramamıştınız; bu sırada beni buldunuz. Böyle yapar tüm müminler; bu yüzden pek değerli değildir, tüm inanışlar.
Şimdi beni kaybetmenizi ve kendinizi bulmanızı istiyorum sizden; ve ancak hepiniz beni yadsıdığınızda, yeniden döneceğim aranıza.

97
Size yüreğimi tümüyle açmamı isterseniz, dostlarım; eğer tanrılar olsaydı, nasıl dayanırdım ben, bir tanrı olmayışıma! Demek ki tanrılar yok.
Bu sonucu ben çıkardım; ama şimdi o sürüklüyor beni.
Tanrı bir varsayımdır; ama bu varsayımın tüm acısına kim can vermeden dayanabilir? Yaratıcı kişinin inancı elinden alınmalı mıdır; kartalın, kendine özgü yüksekliklerdeki süzülüşü elinden alınmalı mıdır?
Bir düşüncedir tanrı, her türlü doğruyu eğri yapar ve yerinde duran her şeyi döndürür. Nasıl? Zaman geçip gidecek ve fani olan her şey bir yalan mı olacak?
Bunu düşünmek insanı sersemletir ve başını döndürür; dahası, midesini de bulandırıp, kusturur; sahiden, sersemletici bir hastalık derim ben, böylesi bir varsayıma.
Kötü ve insan düşmanı derim ona; bu tek, tam, durağan, tok ve ebedi varlığın tüm öğretilerine.

101
Eğer acı çeken bir dostun varsa, dinleneceği yer ol acısının; ama adeta sert bir yatak gibi ol, bir sahra yatağı gibi; en çok böyle faydan dokunur ona.

119
Ve hiçbir zaman ruhunuzu atamadınız bir kar çukuruna! Yeterince sıcak değilsiniz bunu yapmak için! Bu yüzden bilmiyorsunuz ruhun soğukluğunun cazibesini de.

123
Gözlerine baktım da yakınlarda ey yaşam! Sanki dipsiz bir suya dalıyormuşum gibi geldi bana. Ama sen beni altın oltayla çektin dışarıya; alay edercesine güldün bana, dipsiz diye tanımlayınca seni.
“Böyle konuşur tüm balıklar,” dedin; “dibini göremedikleri şeye, dipsiz der onlar.”
“Oysa değişkenimdir ben sadece ve yabanılımdır, her bakımdan bir dişiyimdir ve erdemli de değilimdir.!
“Siz erkeklerin gözünde ‘derin’ ya da sadık’ ya da ‘ebedi’ ya da ‘gizemli’de olsa adım.”

124
Ama bilgeliğe iyi, çoğu kez fazlasıyla iyi davranmam, bana yaşamı bu kadar çok hatırlatmasındandır.

133
En büyük kötülük de en büyük iyilikle beraberdir böylece; ama bu yaratıcı iyiliktir.
Kötü olsa da, söz edelim bundan, ey en bilgeler. Susmak daha kötüdür; suskunlukla geçiştirilmiş tüm hakikatler zehirlenir.
Parçalanabilecek ne varsa, bırakın parçalansın hakikatlerimize çarpıp da. İnşa edilecek pek çok çatı var hala!

135
Sahiden ne çok gülmüşümdür, keskin pençeleri olmadığı için kendilerini iyi zanneden zayıflara!
Sütunun erdemini örnek almalısın kendine; ne kadar yükselirse o kadar güzelleşir ve narinleşir, ama içten içe sertleşir ve dayanıklılaşır bu sütun.

159
Ama asla inanmamıştım ben halka, ne zaman büyük insanlardan söz etse –bunun, her şeyin çok azına ve bir şeyin çok fazlasına sahip olan, tersine bir sakat olduğuna inandım hep.

163
Yükseklik değil; uçurumdur korkunç olan!
Bakışın aşağıya düştüğü ve elin yukarıya uzandığı uçurum. Başı döner yüreğin orada, bu ikili isteminden.
Ah, dostlarım, anlayabildiniz mi, benim yüreğimin ikili istemini?
Bakışlarımın yukarıya düşmesi ve ellerimin tutunmak ve dayanmak istemesidir derinliğe! İşte budur benim uçurumum ve tehlikem.
İnsanlara kenetlenir istemim, zincirlerle bağlarım kendimi insanlara, çünkü yukarı çekilirim, Üstinsana; oraya gitmek ister öteki istemim de.
Bu yüzden bir kör gibi yaşıyorum insanlar arasında; sanki onları tanımıyormuşum gibi; elim, sabit bir yere olan inancını kaybetmesin diye.

174
“Oysa sen Zerdüşt, her şeyin temeline ve arka yüzüne bakmak istedin; bu yüzden kendi üzerine bile çıkmalısın –yukarıya yükseğe, kendi yıldızların bile senin altında kalıncaya dek!”

186
Ey yaşamımın ikindisi! Ey akşamdan önceki mutluluk! Ey açık denizdeki liman! Ey bilinmeyendeki huzur! Nasıl da kuşkulanıyorum hepinizden!
Sahiden, kuşku duyuyorum sizin sinsi güzelliğiniz karşısında! Fazlasıyla yumuşak gülücüklerden kuşkulanan bir âşık gibiyim ben.
Nasıl uzaklaştırıyorsa kıskanç âşık en sevdiğini kendinden, nasıl sertken bile yumuşaklığını koruyorsa, ben de öyle uzaklaştırıyorum mutlu saatimi kendimden.
Uzaklaş buradan, mutlu saat! İstemediğim bir mutluluk geldi bana, seninle birlikte. En derin acımı arzulayarak duruyorum burada - zamansız geldin sen!
Uzaklaş buradan, mutlu saat! Orada konakla daha % iyi - çocuklarımın yanında! Acele et ve henüz akşam olmadan kutsa onları, benim mutluluğumla!
Yaklaşıyor akşam; güneş batıyor. Git - mutluluğum!
Böyle söyledi Zerdüşt. Ve bütün gece mutsuzluğunu bekledi, ama boşuna beklemişti. Gece hep aydınlık ve sakindi ve mutluluk ona gitgide daha çok yaklaşıyordu. Sabaha karşı güldü Zerdüşt yüreğine ve alaylı alaylı dedi ki: "Mutluluk peşimden geliyor. Kadınların peşinden koşmadığım için geliyor. Oysa bir kadındır
mutluluk!

190
Derindir dünya; ve gündüzün düşündüğünden daha derin.

200
Kiminin yalnızlığı, hastanın kaçışıdır; kiminin yalnızlığıysa, hastalardan kaçıştır.

206
Yarım olanlar mahvediyorlar bütün olan ne varsa.

211
Ama aşağıda - orada her türlü konuşma boşuna! Orada unutmak ve önünden geçip gitmektir en iyi bilgelik: Bunu öğrendim şimdi!
İnsandaki her şeyi kavramak isteyen, her şeye dokunmak zorundadır. Ama bunun için fazlasıyla temiz ellerim.
Onların soluğunu solumaktan bile hoşlanmıyorum; ah, onların gürültüsü ve kötü solukları içinde ne de uzun yaşadım!
Ah, etrafımdaki mutlu sessizlik! Ah, etrafımdaki temiz kokular! Ah, bu sessizlik nasıl da soluk alır, derin bir göğüsten! Ah, nasıl da kulak verir, bu mutlu sessizlik!
Ama aşağıda - orada her şey konuşur, her şey duymazdan gelinir. Kişi bilgeliğini çanlarla duyurabilir; çan sesleri pazaryerindeki tüccarların metelik seslerinde boğulacaktır!

237
Yeryüzünde çok sayıda iyi buluş var, kimi yararlı kimi hoş; bunun yüzü suyu hürmetine sevilir yeryüzü.
Ve kimi öyle iyi buluşlar var ki orada, kadınların göğüsleri gibi; hem yararlı hem de hoştur onlar.

237
Ama bir son vermek için, yeni bir dize yazmaktan daha çok cesaret gereklidir; tüm hekimler ve tüm şairler bunu bilir.

242
Uygunsuz çiftleşenlerin daima en kötü kinciler olduğunu gördüm; artık yalnız olamamalarının intikamını alıyorlardı tüm dünyadan.

249
Görünüş en güzel yalanını tam da birbirine en çok benzeyenler arasında söyler; çünkü en son aşılır en küçük uçurum.
Benim için, benim dışımda bir şey nasıl olabilir? Dışarısı yok! Ama bunu unutuyoruz biz tüm seslerde; ne kadar hoştur unutuyor olmamız!
İnsan şeylerde ferahlasın diye verilmiş değil midir şeylere, adlar ve sesler? Güzel bir çılgınlıktır, konuşmak; böylece her şeyin üstünden dans eder geçer insan.

251
Küçük insan, özellikle de şair, nasıl da gayretle suçlar yaşamı, sözcüklerde! Dinleyin, ama tüm o suçlamalardaki şehveti duymazlık etmeyin!

253
Şarkı söylemek, iyileşmekte olan içindir; sağlıklı olan konuşabilir. Sağlıklı olan da şarkı istediğinde, iyileşmekte olanın istediğinden farklı şarkılar ister o.

257
“Her ağlayış bir yakınma değil midir? Ve her ağlayış bir suçlama?” diyorsun kendine ve bu yüzden işte, ey gönlüm, derdini dökmektense gülümsemeyi yeğliyorsun.

261
Bir!
Ey insan! Kulak ver!
İki!
Derin gece yarısı ne söyler?
Üç!
"Uyudum, uyudum,
Dört!
"Uyandım derin rüyalardan:
Beş!
"Derindir dünya,
Altı!
"Daha derindir, gündüzün düşündüğünden.
Yedi!
"Daha derindir acısı,
Sekiz!
"Haz - daha derindir yürek acısından:
Dokuz!
"Acı söyler ki: Çek git!
On!
"Oysa tüm hazların istediği, sonsuzluk,
On bir!
"Derin mi derin sonsuzluk! On iki!

281
"Dinlemeliyiz onu, 'Barışı sevmelisiniz, yeni savaşların aracı niyetine ve kısa süren barışı uzunundan daha çok sevmelisiniz' diye öğreteni!
"Hiç kimse böyle savaşçı sözler etmemişti şimdiye dek: 'İyi nedir? Cesur olmak iyidir. İyi bir savaş, her davayı kutsallaştırandır.'
"Ey Zerdüşt, atalarımızın kanı coşuyordu damarlarımızda, böylesi sözleri işittikçe; bir ilkbaharın konuşması gibiydi bu, eski şarap fıçılarına.,

297
Neler duyuyorum!" dedi bu sırada yaşlı papa, kulak kabartarak; "Ey Zerdüşt, sen sandığımdan daha dindarsın, böyle bir inançsızlıkla! İçindeki bir tanrı döndürmüş seni dinden, tanrısızlığına.
"Seni artık bir tanrıya inandırmayan da dindarlığın kendisi değil mi? Ve senin olağanüstü büyük dürüstlüğün seni şimdi iyinin ve kötünün ötesine de götürecek

306
“Orada öğrendin,” diyerek adamın sözünü kesti Zerdüşt, “kararınca vermenin kararınca almaktan daha zor olduğunu ve iyi armağan vermenin iyiliğin en son, en ince, ustalara has sanatı olduğunu.”

328
Cesaretiniz var mı, ey kardeşlerim? Yürekli misiniz? Tanıklar önündeki cesaret değil, hiçbir tanrının tanıklık etmediği bir münzevi cesareti, bir kartal cesareti gerekli.
Soğuk gönüllülere, katırlara, körlere, sarhoşlara yürekli demem ben. Korkuyu bilen ama korkuyu yenendir, uçurumu gören ama ona gururla bakandır yürekli kişi.
Uçurumu gören ama uçuruma kartal gözleriyle bakandır, uçurumu kartal pençeleriyle kavrayandır; cesareti olan.

329
Bugünün insanları için ışık olmak, ışık diye adlandırılmak istemem. Onları kör etmek isterim: Bilgeliğimin yıldırımı! Oy onların gözlerini!

332
Siz yaratıcılar, bencilliğinizde hamilelerin tedbiri ve öngörüsü vardır! Henüz hiç kimsenin gözleriyle görmediği meyveyi; kucaklar, korur ve besler tüm sevginiz.
Tüm sevginizin olduğu yerde, çocuğunuzda, oradadır tüm erdeminiz de! Sizin "komşunuz" sizin eserinizdir, sizin isteminizdir; yanlış değerlere ikna olmayın!

332
Ama ilk olmak isteyen, son olmamaya da bakmalı! Babalarınızın günahlarının olduğu yerde, ermişler olmaya çalışmayın!

334
Küçük mükemmel şeyler yerleştirin etrafınıza, siz daha yüce insanlar! Onların altın olgunluğu şifadır yüreğe. Mükemmel olan umut etmeyi öğretir.

360
“Elbette; çocuklar gibi olamazsanız eğer, giremezsiniz bu göklerin krallığına.” (Ve Zerdüşt bu sırada eliyle yukarıyı gösterdi.)
“Ama biz zaten göklerin krallığına gitmek istemeyiz; erkek olduk biz –bu yüzden yeryüzü krallığın isteriz.

367
Nasıl da aklı başında konuşuyor, bu sarhoş şair! Fazla mı kaçırdı sarhoşluğu? Fazla mı uyanık şimdi? Geviş mi getiriyor?
Acısını geviş getiriyor rüyasında, bu kadim, derin gece yarısı; acısından çok da hazzını. Acı derinleştiğindeki haz: Haz daha da derindir yürek acısından.
...
Ey asma dalı! Ne översin beni? Kestim ya seni! Gaddarım ben, kanıyorsun sen; ne ister övgün benim sarhoş gaddarlığımdan?
"Mükemmelleşen, olgunlaşan her şey, ölmek ister!" diyorsun sen. Kutlu olsun, kutlu olsun bağcı bıçağı! Ama ham olan her şey yaşamak ister; yazık!
Acı der ki: "Çekip git! Git, ey acı!" Ama acı çeken her şey, yaşamak ister, olgunlaşsın ve neşelensin ve özlem duysun diye -
daha uzaktakine, daha yüksektekine, daha aydınlık olana özlem duysun diye. “Mirasçı isterim,” der acı çeken her şey, “çocuk isterim, kendimi istemem.”
Ama haz mirasçı istemez, çocuk istemez –haz kendisini ister, her şeyin hep aynı olmasını ister.
Acı der ki: “ Parçalan, kana yürek! Yürü, bacak! Kanat, uç! Buraya, yukarıya! Sancı! “Pekala! Hadi bakalım! Ey yaşlı yüreğim: Acı der ki: “Çek git!”

369
Tüm hazlar, her şeyin sonsuzluğunu ister, bal ister, maya ister, sarhoş gece yarısını ister, mezarlar ister, mezar başında dökülen gözyaşlarının tesellisini ister, altın kaplı akşam kızıllıkları ister -
neler istemez ki haz! Daha susuz, daha yürekten, daha aç, daha korkunç, daha gizemlidir o her türlü acıdan, kendini ister, kendi kuyruğunu ısırır, halkanın istemi onda çabalar,
aşk ister, nefret ister, çok zengindir, hediye eder, fırlatıp atar, dilenir birisi onu alsın diye, alana teşekkür eder, nefret edilmekten hoşlanır;
öyle zengindir ki haz, acıya susar, cehenneme, nefrete, utanca, kötürüme, dünyaya susar - çünkü, ah, bilir o bu dünyayı, bilir!
Sizi daha yüce insanlar, sizi özler o dizginsiz, kutlu haz - sizin acınızı ister, ey başarısızlar! Başarısızları özler tüm sonsuz haz.
Çünkü her türlü haz kendisini ister, bu yüzden yürek acısını da ister! Ey mutluluk, ey acı! Ah, parçalan, yürek! Siz daha yüce insanlar, öğrenin artık, haz sonsuzluk ister,
haz tüm şeylerin sonsuzluğunu ister, derin mi derin sonsuzluk ister!




Şen Bilim
Ana Metin I’den

16
Bir kahkahanın biel, kimbilir, hala bir geleceği vardır! İşte, “tür her şeydir, birey hiçtir” önermesi, insanlığın bir parçası olduğunda, bu aşırı özgürlük ve sorumsuzluk bütün çağlar için geçerli olduğunda kahkahaların geleceği vardır! Belki de kahkaha bilgelikle birleşecek, geriye yalnızca “şen bilim” kalacaktır. Şu anda gidiş çok farklı, insan varlığının komedisinin henüz “bilincine varılmış” değil, şimdilik biz hala trajedi çağında törelerin ve dinlerin çağında yaşıyoruz.

29
Komşu sevgimiz yeni mülkler edinme hırsı değil midir? Benzer biçimde, bilgi sevgimiz, gerçeğe olan sevgimiz, hep birlikte yeniyi tutkulu biçimde arzulama değil midir?

40
Nedir yaşam? Yaşam şudur: Ölmek isteyen bir şeyden sürekli ayrılma; yaşam şudur: İçimizde yalnız içimizde de değil, zayıf olan ne varsa, onlara karşı acımasız ve ödün vermez olandır. Yaşam şudur öyleyse: ölene ve yok olana, eskimiş olana hiç saygı duymamak? Daima bir katil olmak? Yine de yaşlı Musa demiş ki: “Öldürmeyeceksin!”

45
Üç hata yüzünden: Geçen yüzyıllarda bilim gelişti. Bunun bir sebebi de bilim sayesinde Tanrının iyiliğinin ve bilgeliğinin en iyi biçimde anlaşılacağı umudu idi. Örneğin büyük İngilizin (Newton gibi) ruhundaki ana itici güç bu idi. Diğer bir sebepse bilgininin mutlak yararına inanılmasıydı. Ahlak, bilgi ve mutluluk arasındaki en içten bağa inanan büyük Fransızın (Voltaire gibi) ruhundaki ana itici güç bu idi, üçüncü sebepse bilimde bencil olmayan, zararsız, kendi kendine yeter, insanının kötü dürtülerinin genellikle yer almadığı, gerçekten masum bir şeye sahip olunup sevildiği düşüncesiydi. Bilgi elde ederken tanrısal olanı duyan Spinoza'nın ruhundaki ana itici güç bu idi: kısacası bilimdeki ilerleme işte bu üç hata yüzünden oldu.

47
İşçilerin işverende gördüğü şey, genellikle yalnızca aldatıcı, tüm sıkıntılardan çıkar sağlayan, kan emici bir adi insandır. İşverenin adı, vücut yapısı, davranışları, ünü işçinin ilgisini çekmez. Şimdiye kadar fabrikatörler ve büyük ticari girişimciler, bir kişiyi tek başına ilginç kılacak bütün o daha yüksek ırkın işaretlerinden, tarzlarından belki de çok fazla yoksun kaldılar; doğuştan gelen soyluluk, gözlerinde ve davranışlarında görünseydi, yığınların sosyalizmi belki de hiç ortaya çıkmayacaktı. Çünkü yığınlar temelde her çeşit köleliğe boyun eğmeye hazırdırlar. Yeter ki üstlerindekiler sürekli olarak daha yüksekte oldukları, doğuştan emir verme gücü taşıdıkları konusunda kibar davranışlarla kendilerini haklı göstersinler! En sıradan insan, kibarlığın birdenbire kendiliğinden oluşmadığını, onun meyvesine erişme şerefinin uzun bir zaman dilimi içinde kazanılacağını sanır. Oysa yüksek yaşam biçiminin eksikliği ve kıpkırmızı tombul elleriyle ünlü fabrikatör kabalığı, onları şu düşünceye getirir: Ancak kazara, ancak şans eseri, bir insan diğeri üstünde yükselir: İşte o zaman, diye düşünür, deneyelim bizde şansımızı öyleyse! Atalım zarlarımızı! İşte böyle doğar sosyalizm!

48
İş ve can sıkıntısı. Ekmek parası için iş aramak bugün, bu açıdan uygar ülkelerin bütün insanları benzer durumdadır; hepsi için, iş amaç değil araçtır; bundan dolayı iş seçiminde fazla hassas davranmazlar. Kazançlarının yerinde olması onlara yeter. Oysa, ender olarak rastlansa bile, zevk almadan çalışmaktansa ölmeyi seçen insanlar vardır: Seçicidirler, zor beğenirler, yüksek kazançların peşinde değillerdir, işin kendisi kazançların kazancı değilse. Sanatçılar ve her çeşit derin düşünen insan bu seyrek bulunanlar arasındadırlar. Ayrıca bu grupta yaşamını avlanma, seyahat etme, aşk ilişkileri ya da macera ile geçiren, boş zamanı bol olan insanlar da vardır. Bu insanların tümü de zevkle birleştiği sürece iş ve sıkıntı isterler; hatta gerekirse en ağırından, en zorundan olanı. Yoksa tembelliklerinde kararlıdırlar, tembellik onlara yoksulluk, onursuzluk, sağlık ve yaşam tehlikesi getirse bile. Can sıkıntısından zevk almadıkları bir işten korktukları kadar korkmazlar: İşlerinde başarılı olmaları gerekiyorsa, ashnda can sıkıntısına da gereksinimleri vardır. Düşünürler ve bütün yaratıcı ruhlar için, can sıkıntısı, mutlu bir yolculuğu ve sevinçli rüzgârları önceleyen ruhun kabul edilemez "sakin" halidir; ona katlanmak ve üzerlerindeki etkiyi beklemelidirler: Kesinlikle bu, hiçbir biçimde küçük ruhluların başarabileceği bir şey değildir! Ne pahasına olursa olsun can sıkıntısını durdurmaya kalkmak basitliktir: Nasıl zevk alınmayan bir işi yapmak basitlikse.

52
Bugün acıdan eskiden olduğundan çok daha fazla nefret ediliyor, hakkında daha kötü konuşuluyor; bir düşünce olarak bile acının varlığına tahammül edilemiyor. Bir vicdan konusu yapılıp bütün var oluş karşısında sitem duyuluyor. Kötücül düşünürlerin ortaya çıkışı, büyük ve korkunç bir sefaletin göstergesi değildir. Tam tersine, yaşamın değeri hakkındaki soru işaretleri ancak var oluşun inceltilmesi ve hafıfletilmesinin, ruhun ve bedenin kaçınılmaz sivrisinek ısırıklarını oluşturup, çok kanlı ve kötü göründüğü, gerçek acı deneyimlerinin eksik olmasındaki acı veren genel tasaıımlaı, en yüksek ıstırap olarak görmeye yol açtığı zamanlarda oluşur. Yaşadığımız çağın gerçekten büyük sefaleti olarak gördüğüm kötücül düşünürlere ve aşırı duyarlığa karşı reçete var: Ama bu reçete size çok gaddarca görünebilir. Belki de kendisi insanların şöyle yargılaması için bir işaret sayılabilir: "Var oluş kötü bir şeydir." Evet! Bu "sefalete" karşı reçete: Sefalet.

60
Aşk: Aşk aşığı affeder, hatta onun şehvetini bile.

76
Tiyatro: İşte bugün güçlü yüksek duygularla doluyum yeniden; bir gün önceki akşam müzik ve sanatı seçme olanağım olsaydı, artık hangi müziği ve sanatı istemediğimi biliyorum. Dinleyicisini uyuşturan, onu güçlü ve yüce duygulu anların yüksekliğine çeken türden olanı akşamları zafer arabalarında zafer kazanmışlar gibi değil de yaşam tarafından sık sık kırbaçlanan yorgun katırlar gibi görünen, sıradan ruhlar için olan sanat. Eğer bu uyuşturucu ortam, ideal kırbaç şaklatmaları olmasaydı, bu insanlar "yüksek ruh halleri" hakkında ne bileceklerdi: İşte şarapları her ne ise esin kaynakları da öyle. Onların içkilerinden sarhoşluğundan bana ne! Esin sahibi olana şarap ne gerek! O üstelik bir çeşit nefretle bakıyor, yeterli temel olmadan etki yaratmak durumunda olan araçlara, aracılara bir coşkulu yüksek ruh durumunda olan araçlara, aracılara, coşku dolu yüksek ruh taklidi! Nasıl? Köstebeğe kanatlar takılıyor, gurur kuruntusu veriliyor yatmadan önce, deliğine girip kıvrılmadan önce? Tiyatroya gönderiliyor, yorgun ve görmeyen gözlerinin önüne büyük gözlükler konuyor? Yaşamları "anlamlı eylemlerden" değil de, işlerden ibaret olan insanlar, sahnenin önüne oturup kendileri için yaşamın işten farklı olduğu tuhaf yaratıklara bakıyor. "Uygun olan da bu" diyebilirsiniz, "böyle eğleniliyor, kültür bu!" Peki, öyle olsun! Bu durumda çoğunlukla kültürsüzün biri oluyorum ben, çünkü bu görünüş, bana tiksinti veriyor. Kendinde yeterince trajedi ve komedi bulan, tiyatrodan uzakta kalmakla belki de elinden gelenin en iyisini yapmış olur. Ya da şöyle diyelim; onun için bir istisna olsaydı, tüm olay tiyatro, seyirci, şair gerçekten trajik ve komik bir seyirlik olurdu; böylece, tiyatrodaki gösteri tüm bunlarla kıyaslandığında onun için çok az anlam taşırdı.
Kendisi biraz Faust ve Manfred olanı tiyatronun Faust'ları ve Manfred'leri ne ilgilendirir? Oysa asıl bu kahramanların sahnede olmaları, kesinlikle onun için düşündürücü bir şeydir. En güçlü düşünceler ve tutkular, düşünemeyen, duyamayan, ama yalnızca uyuşabilen insanların önündedir! Düşünme ve tutku, coşku sersemliği sonucu uyuşma için bir araçtır! Tiyatro ve müzik, Avrupalının afyon içmesi, Hint asması otu çiğnemesidir! Ah! Kim anlatacak bize bu narkotik tarihin tamamını! Neredeyse "kültür" tarihi o, sözde "yüksek kültür" tarihi!

78
Şimdi ve eski: Bütün bu sanat yapıtlarımızdaki sanatın ne anlamı olacak, eğer biz daha yüksek bir sanat olan, şenlik anatını yitirmişsek! Eskiden tüm sanat eserleri, daha yüksek ve mutlu anların anısı ve anıtı olarak, insanlığın büyük şenlik yolu üstünde sergilenirdi. Şimdi sanat eserleri zavallı, tıkanmış, hasta insanları insanlığın ıstırap yoluna kısa şehvet anları için öekmek amacıyla kullanılıyor. İnsanlara küçük bir sarhoşluk ve delilik sunuyor.

80
Öyleyse niçin yazıyorsun? A.: Elinde mürekkebe batmış tüyden kalemiyle düşünenlerden değilim, hele kotluğuna gömülüp önündeki kağıda boş gözlerle bakan, mürekkep hokkasını açmadan önce tutkularına yenik düşenlerden hiç değilim. Tüm yazılara kızar ya da onlardan utanırım; bana göre yazmak doğanın çağrısıdır. Bu nedenle ondan bahsetmek, mecazi anlamda bile olsa, bana itici geliyor. B.: Öyleyse niçin yazıyorsun? A.: Evet, dostum, bunu inanarak söylüyorum; Şimdiye dek düşüncelerimden kurtulmanın başka bir yolunu bulamadım. B.: Peki onlardan niçin kurtulmak istiyorsun? A.: Niçin mi istiyorum? İstiyor muyum? İstemeliyim. B.: Tamam! Tamam!

93
Bilgeliğimizden memnun kalabilmemiz için arada bir budala oluşumuzdan da haz duymalıyız! Kesinlikle, BİZLER temelde ağır ve ciddi insanlar olup diğer insanlardan daha ağır geldiğimizden, hiçbir şey bize deli şapkası kadar iyi gelemez. Sanata kendimizle ilişkimiz açısından gereksinimimiz var. Coşkulu, yüzen, dans eden, alay eden, çocuksu ve bahtiyar sanata gereksinimimiz var. İdeallerimizin bizden talep ettiği şeyler üzerindeki özgürlüğümüzü kaybetmeyelim diye sanata gereksinimimiz var. Geriye düşüş olurdu bizim için, aşırı duyarlı dürüstlüğümüzle, kendimizi orada inşa etmemiz için çok aşırı ciddi talepleri olan ahlaka kapılmak olurdu; erdemli canavarlar, korkuluklar olmak için, Ahlakın üzerinde kalabilmek zorundayız ayrıca: Herhangi bir anda kayıp düşmekten korkan, düştü düşecek birinin kaygılı gerginliğiyle yaşamak elbette değil; yüzmek ve oynamak ahlakın üstünde! Ona kendini kaptırmış bunca budalayla nasıl sanatsız kalabiliriz ki? Hele bir biçimde kendinizden utandığınız sürece hâlâ bizden olamazsınız!