Şeytana Satılan Ruh ya da Kötülüğün Egemenliği'nden
35
Dünyayı bir neden-sonuç ilişkisine indirgeme girişimlerimizin tümüne karşı direnen bir şeyler vardır.
79
‘Bu bakmanıza ve görmenize izin veren, bakmadan görmenizeyse izin vermeyen bir körlük biçimidir. Oysa eskiden böyle yapılırdı. Şeylere bakmadan görürdünüz. Ne var ki, günümüzde herşey kopyalama/suretini gösterme işlemi tarafından zehirlenmekte ve içtepisel olana bir son verilmektedir. Zaten köy, kır gibi yerlerin bir köy ya da kır manzarasına yani kendi kendinin yeniden canlandırılmış haline dönüşmesi de bu şekilde olmuştur.’
Rafael Sanchewz Ferlioso
81
İnternet olayında arama parametrelerinin ötesinde bulabileceğiniz hiç bir şey yoktur. Her sorunun önceden belirlenmiş bir yanıtı vardır...
...İnsanın kendinden geçmesine yol açan iletişim süreci işte böyle bir şeydir.
89
Belki de makineler tarafından yönetilmeyi insanlar tarafından yönetilmeye yeğliyoruz.
96
Fotografik imge en saf imgedir, çünkü zamanı ve devinimi simüle etmez. O kesinkes gerçek dışı bir şeydir. Tüm diğer imgesel biçimler (sinema-video, sentetik) gerçeklikle bağlantısı kopuk saf imgenin sulandırılmış çeşitleridir.
97
Saf imgeye ulaşabilmek için boyutların teker teker azaltılması gerektiği ortadadır. Boyut azaltma işlemi özün yani imgenin anlatmaya çalıştığı şeyden daha önemli olduğunu göstermektedir. Tıpkı dilyetisinin anlamlandırmaya çalıştığı şeyden daha önemli olması gibi.
Gerçek sanıldığı kadar açık seçik bir şey değildir.
98
Aforizmalarının birinde Lichtenberg, titremekten söz etmektedir. Doğru bir şekilde gerçekleştirilmiş olsa bile her hareket/jest öncesinde bir titreklik/tereddüt yani bir kararsızlık anı vardır ve bu kararsızlık hareket üzerinde iz bırakmaktadıri Bu belirsizlik ve titreklikten arındırlmış, yani tamamen işlemsel ve kusursuz bir görünüme sahip bir jest ise kişinin deliliğin sınırında bulunduğunun delilidir.
Gerçek imge durum ve nesneden çok bu dünyaya özgü titrekliği ön plana çıkartan imgedir.
101
Fotograf makinesiz bir fotografçı olabilmek ve dünyayı makine olmadan dolaşıp fotograflamak, kısaca, fotograf olayının ötesine geçerek şeyleri sanki imge ötesi varlıklarmış gibi görmek, sanki fotograflarını bir önceki yaşantımızda çekmişiz gibi bir duygu yaşayabilmek ne müthiş olurdu.
...
Otoportre diye bi şey yoktur..
Yalnızca dünya kendi imgeleri aracılığıyla kendi otoportrelerini oluşturabilmekte ve aldığı keyfi hatır için bizimle paylaşmaktadır.
Buna karşın bütün imgelere aynadaki yansımamız kadar duyarlı olmak gerekiyor.
102
Her özgün imge istisnai bir şeydir, çünkü tüm diğerlerini unutmamızı istemektedir...
Varlık değil yokluk üzerine odaklanılmaktadır. Özgün olan şey bir nesne, bir nesne, bir fragman, Mark Rothko’nun güzel deyimiyle: ‘Aynı anda bütün dünyaya açılan ve kapanan’ bir düşüncedir.
Gerçeği gerçeklik lkesinden koparıp, ayırmak.
İmgeyi yeniden canlandırma ilkesinin elinden çekip almak.
İmgeyi, nesne ve bakışın yansıttığı ışıkların çakışma noktası olarak görmek.
105
Ressamın gerçek konusu resmini yaptığı şey değil boyama eyleminin kendisidir...
Oysa bizzat kültürün kendisi küresel dolanım düzenine ait bir alt unsurdan başka bir şey değildir.
Sanat fikri kavramsal sanatta minimal düzeye inmekte ve iş sanatsal-olmayan-yapıtların galeri-olmayan mekanlarda sergilenmemesine kadar gitmektedir. Artık dikkatleri üzerine çekemeyen bir sanatın göklere çıkartılması da denebilir. Buna koşut olarak tüketici de eserlerden nasıl zevk alınmayacağı deneyimini yaşayarak görmektedir....
107
Readymade’de görülense nesne değil bir nesne fikridir. Kendisinden zevk almamız gereken şey sanatsal nesne değil, sanat düşüncesinin kendisidir. Burada her şey ideolojik boyuta sahiptir.
110 –Burada bir terslik vardır. Yararsızlık kendiliğinden bir değere sahip değildir. Yararsızlık ikincil bir semptomdur. Oysa sanat tüm olumlu niteliklerini bu olumsuz nitelik yararına kurban ederek, yararsız bir amaçsızlık tarafından yoldan çıkartılmayı kabul etmiştir.
111
Bizi iktidar sorumluluğundan kurtaran politikacılar gibi, çağdaş sanat da sunduğu anlamsızlıkla bizi anlamın egemenliğinden kurtarmaktadır. Hızla yaygınlaşmasının nedeni bu olabilir...
Bu durumda çağdaş sanatın hiçbir işe yaramadığını ve bütün bunların bir anlamı olmadığını söylemek saçmalıktır. Zira bu sanatın temel işlevi hiçbir işe yaramamaktır. Bu işlev sayesinde bize kendi yararsızlık ve anlamsızlığımızı göstermektedir.
113
Kapasitesini sonuna kadar zorlamak durumunda kalan insan, işi, kendi kendini yok etmeye kadar götürmek durumunda kalacaktır.
SAUL BELLOW
156
Bütün bunların nedeni Şeytanın geçirmiş olduğu mutsuz çocukluk dönemidir. Bu yüzden onu kötülük yapmakla suçlayamayız. Tanrının kendisi için öngördürüğü pis işleri yapan maşadan başka bir şey değildir...
...Asıl avukata ihtiyacı olan Tanrıdır, çünkü dünyanın yaratılmasından sorumlu olan O’dur. Dünyayı yaratırken borçlanan Tanrı, bu borcu insanlara kaktıma sevdasından hiçbir zaman vazgeçmemiştir. Bu yüzden tamamı yanlışlara hasredilmiş bir tarihten sözedebiliyoruz.
Tanrı bu zorla hissettirdiği suçluluk duygusuna bir de aşağılamayı eklemiştir.
Zira insanların Tanrının bağışlamış oılduğu şeye eşdeğerli bir fedakarlıkta bulunabilmeleri olanaksızdır. Bu borcun iade edilmesi ya da silinmesi olanaksızdır. Bu meydan okumaya karşılık verme olanaksızlığı yüzünden insan küçük düşmek ve kendini bağışlatmak durumunda kalmıştır. Bunun üzerine Tanrı en çok sevdiği oğlunu yeryüzüne gönderip çarmıha gerdirerek bu borcu silmeye çalışmıştır. Kendi kendini aşağılar gibi yaparak aslında insanlara güçsüzlüklerini göstererek, onları çok daha kötü bir şekilde aşağılamıştır. O günden sonra insanlar Tanrıdan kendilerini hem yaratmış hem de kurtarmış olduğu (bu göreceli bir kurtarıştır, zira bu aşağılanma insanı Kıyamet Günü yargılamasından kurtarmamaktadır) için bağışlanmayı dilemeye mahkum edilmişlerdir.
Bu bugüne kadar karşılaşılabilecek en güzel güdümleme biçimidir.
Bu güdümleme eylemi amacının ötesine –hatta Tanrının bil ölümünün ötesine- geçmeyi başarmıştır –çünkü günümüzde bu işi biz devralmış bulunuyoruz. Üstelik bunu bir de Tanrının ölümünden duyulan suçluluk duygusunu eklemiş bulunuyoruz (Tanrı bize oyun oynamadan duramıyor).
Biz de bağışlanmak amacıyla muazzam bir çaba harcayıp, fedakarlık gösterip kurbanlaşıyor, insanlaşıyor, kendi kendimize saçmalayıp, kendi kendimizi depresyona sokuyor ve Tanrı’ya bize oynadığı aşağılama oyununun aynısını oynuyoruz.
164
“Nihilist” olmak şeylerin en sıradan hallerini değil, sahip olabilecekleri en anlamlı hallerini yadsımak demektir. Oysa somut görünüm ve mevcudiyet her zaman en sıradan biçimler arasında yer almışlardır...
...Olumlu ya da olumsuz hiçbir ereklilik tarihin söyleyebileceği son söz olarak değerlendirilemez.
Bu açıdan kıyamet bile kolay bir çözümdür.
173
Zaten Rivarol da , Devrim konusunda aynı şeyi söylüyor ve halkın devrime katılma nedeni bu gösteriyi kaçırmama arzusuydu diyordu.
190
Ölüm çok uzun bir süre bize karşı direnmekte ancak sonunda geri adım atmak zorunda kalmaktadır.
STANISLAW LEC
202
Ölüm sonrasındaki zaman konusunda pek çok soru sorulurken, doğum öncesi zaman konusunda hemen hiç bir soru sorulmamaktadır...
...Lichtenberg, buradakine benzer bir yaklaşımla şöyle ilginç bir öneri getirmişti: İnsanlar yaşlı doğmalı, zaman içinde giderek gençleşmeli ve çocukluğa doğru yol almalılar. “Bu gençleşme sürmeli ve sonunda birer embriyona dönüştüklerinde onları bir şişeye koymalı” diyordu. “50-60 yaşlarındaki kızlar minicik varlıklara benzeyen annelerinin üstüne titreyerek, onları şişede yaşatmaktan özel bir keyif alacaklardır...”
215
Bir yapıt, bir nesne, bir mimari, bir fotografın yanı sıra bir suç ve bir olay da bir şeylerin alegorisi, bir şeylere karşı bir meydan okuma biçimi, devreye rastlantının sokulduğu şaşırtıcı bir şey olmalıdır.
Foucault’u Unutmak’tan
24
Barthes, Japonya konusunda: “Orada cinsel ilişkinin dışında kalan bir alanda cinselliğe rastlayabilmeniz mümkün değildir. Oysa ABD’de cinsellikle cinsel ilişkinin dışında her yerde karşılaşabilirsiniz.” demekteydi.
85
İktidardan bu kadar çok söz edilen bir yerde, iktidar diye bir şeyin olabilmesi mümkün değildir. Keza Tanrı konusunda da benzer şeyler söylenebilir. Tanrı'nın ölümünden bir önceki evre Tanrı'nın her yeri kapladığı ve her yerde olduğu evredir. Bu iktidar konusunda da böyledir. İktidar bir hayal, bir hayalet, bir müteveffadır - Kafka'nın sözleri de zaten kelimesi kelimesine bu anlama sahiptir: gelmesi gerektiği günden bir sonraki gün gelen Mesih, ölüler arasında yeniden yaşama dönmüş bir Tanrı - bir zombi'den başka bir şey olamaz-. İktidardan bu kadar çok ve güzel bir şekilde söz ediliyor olması, çözümlemedeki titizlik ve mikroskopik bakış açısının bile bir nostalji efektine dönüşmesine yol açmaktadır. İşte tam da bu noktada hemen her yerde iktidarın, kendisine ikinci bir yaşam hakkı tanıma adına, ayartmayla çiftleştirilmesine -bu günümüzde sanki bir zorunluluğa dönüşmüş gibidir- tanık olunmaktadır. İktidara taze kan sağlayan şeyin adı arzudur. Oysa arzu bile, toplumsalın ta derinliklerinde yer alan bir tür arzu efektinden başka bir şey değildir.
Üretimin Aynası’ndan
17
Hemen herkes, özellikle de "insanları hayvanlardan ayıran ilk eylem düşünmek değil var olmalarını sağlayan araçların üretimidir" (insan neden hep hayvandan ayrılma eğilimindedir ki? İnsanlığın bizde sabit bir fikir haline gelmesine neden olan şey yine ekonomi politiktir - neyse bununla zaman yitirmeyelim) diyen Marx için bu nihai hedef apaçık ortadadır. Oysa insanın nihai amacı yaşamak için gereken araçları keşfetmekten mi ibarettir?
33
Marcuse: "Birer uygarlık ilkesi olarak oyun \ yatışma çalışmanın yalnızca dönüştürülme sürecini değil ayı zamanda tamamıyla özgürce gelişen doğa ve insana ait güçleri egemenliği altına girmesini de içermektedirler. Oyun ve yatışma fikirleri şimdi kendilerini üretkenlik ve randıman adlı değerlerinden ayıran mesafeyi bütün çıplaklığıyla gözler önüne sermektedirler. Çünkü oyun yararsız ve üretken olmayan bir şeydir. Bunun nedeniyse çalışma ve boş zamanlara özgü o baskıcı ve sömürücü özellikleri reddetmesidir. " (Eros ve Uygarlık)
58
Öyleyse simgesel değiş tokuş düzeninden kopuş sırasında hıristiyanlık, bir menteşe görevini yüklenmiştir. Hıristiyanlık Doğa’nın rasyonel ve yoğun bir şekilde sömürülmesini destekleyen en özgün ideolojidir.
108
Felsefenin Sefaleti başlıklı metinde Marx, değişim değeri sisteminin bir tür soy ağacını sunmaktadır:
1.] (Örneğin arkaik ya da feodal oluşumlarda) maddi üretimin yalnızca işe yaramayan bölümü değiş tokuş edilmektedir. Çok geniş alanlar değiş tokuş ve mal evreninin dışında kalmaktadır.
2.] "Sınaileşmiş" maddi üretim (kapitalist ekonomi politiğe ait) değiş tokuş tarafından tamamıyla (yabancılaştırılmaktadır).
3.] Değiş tokuş süreci içinde yer alamayacağı (yabancılaştı-rılamayacağı) ifade edilen (bölüşülen ancak değiş tokuş edilmeyen) - erdem, sevgi, bilgi, bilinç - şeyler bile değişim değeri evrenine doğru çekilmektedir. Bu: "genel bir çürüme", "evrensel bir nüfuz ve yetki satımı", "kesinleşmiş ticari değerlerinin öğrenilebilmesi için her fiziki ya da ahlaki nesnenin pazara götürüldüğü" bir dönemdir.
131
Zengin ülkelerle Üçüncü Dünya ile aralarındaki uçurumu, gerçekten özveride bulunarak kapatmaya çalışsalar bile, kapatamazlar. Bu durum tüm bireyler için de geçerlidirler tüketici mallarla, göstergelerin kendi yararına rantabl hale getirildiği kandırmacasıyla aldatılmaktadır. Bu tüketici eğlence yoluyla bile olsa zamanını boşa geçirmekten acizdir ("Tüketim Toplumu", Denoel, 1970). Her tüketici ekonomi politik sistemi yani sahiplenme mantığıyla, harcama, armağan etme ve yitirme olanaksızlığının yanı sıra acımasız değer yasasını kendi düzeyinde vahşice yeniden üretmekle meşguldür.
132
Bilindiği gibi fakültelere özerklik tanımak, onları kaptalist üretim sürecine benzeyen bir süreç içine sokmanın en güzel yoludur. Aynen sömürge ülkelerini sonsuza dek sürecek bir modernleştirme sürecinin içine sokacak en kestirme yolunun onları bağımsızlıklarına kavuşturmak olması gibi.
Simülakrlar ve Simülasyon’dan
1
Tembelliğin özünde köylülük vardır. Köylülüğün özü "doğal" denge ve hak etme duygusundan ibarettir. Asla gereğinden fazla çalışmayacaksın. Bu anlayışın kökenindeyse toprakla çalışma arasında bir eşdeğerlik bulunduğu inancının zorunlu kıldığı bir saygı ve nezaket ilkesi vardır. Köylü toprağa elinden geldiğince verir. Gerisini - yani asıl önemli işi - tanrılara havale eder. Bunun adı, çalışma yoluyla elde edilmemiş ve asla elde edilemeyecek olana karşı duyulan, saygı ilkesidir.
Böyle bir ilke insanın yazgıyla ilgilenmesine yol açabilir. Çünkü yazgı, karşı konulması olanaksız bir tembellik stratejisinin ürünüdür. Zaten aşırı uçlarla, tembellik üzerine oturttuğum dünya görüşümün temelinde de bu düşünce var. Kıyamet kopsa bu bakış açısından vazgeçmeye niyetim yok. Hemşerilerimin insanın tüylerini diken diken eden çalışma biçimleriyle, girişimcilik, toplumsal sorumluluk, hırs ve rekabet anlayışlarından nefret ediyorum. Bunlar kırsal kesimin kendilerine yabancı olduğu, performans düşüncesi üzerine oturtulmuş, kendini beğenmiş, kent kökenli değerlerdir. Tembellikse doğal bir enerjidir." (Cool Memories II, s. 18)
25
Disneyland’i düşsel bir evren olarak sunma arzusunun gerisinde yatan şey, Disneyland’in dışında kalan evrenin gerçek bir evren olduğuna inandırma düşüncesidir.
97
Medya mesajları da benzer bir şekilde iş görmektedirler yani bu mesajlar ne bilgi vermekte ne de iletişim kurmaktadır. Medyanın mesajları bir referandum, sonu gelmeyen testler, kısır döngüleşmiş yanıtlar, kodun geçerliğinin sınanmasından başka bir anlama sahip değildir.
99
Geleceği önceden haber veren bir model olarak hipermarket (özellikle de A. B. D'de) yerleşim bölgelerinin dağılımını belirlemektedir. Oysa geleneksel çarşılar kentin tam merkezine yerleştirilerek kentliyle köylünün buluşması sağlanırdı. Hipermarket kırsal kesimle kentin ortadan kalkarak yerini köyle-kent arası bir yere (agglomeration) bırakan yeni bir yaşam biçiminin dışavurumudur - tüketimin eşdeğerlisi, mikromodeli, tamamıyla işaretlerden oluşan işlevsel bir kent dışı - banliyö tipi alış veriş yeri (zoning) . Oysa hipermarket "tüketim" merkezi olmanın ötesinde bir anlama sahiptir. Burada sergilenen nesneler özgün bir gerçekliğe sahip değillerdir bir başka deyişle önemli olan onların geleceğe özgü toplumsal ilişki modelini andnan seriler, daireler ve seyirlik şeyler şeklindeki düzenlemeleridir.
Bir "biçim" olarak hipermarket modernliğin nasıl sona ereceğini anlamamıza yardımcı olmaktadır. Büyük kentler yaklaşık yüzyıllık (1850-1950) bir süre içinde "modern" (çoğu şu ya da bu şekilde bu başlığı taşıyordu) büyük mağazaların doğuşuna tanık olmuşlardır. Ancak ulaşımla birlikte ortaya çıkan bu temel modernleşme süreci kentsel yapıyı allak bullak etmemiştir. Kentler, kent olarak kalmışlardır. Oysa yeni kentler hipermarket ya da shopping center'ların uydularına dönüşmüşlerdir
161
İnsanı mucizevi denebilecek bir yöntemle "rasyonel" davranışlara sahip bir varlığa indirgeyebilmek mümkün olsaydı, bugün ne insanbilimler ne de psikanaliz diye bir şey asla var olamazdı. Karmaşık yapısı sonsuza dek uzatılıp, götürülebilecek bir şey olan psikolojinin keşfinin kökeninde (işçileri) öldürünceye kadar sömürebilme, (tutukluları) öldürünceye kadar kapalı tutabilme, (hayvanları) öldürünceye kadar şişmanlatma olanaksızlığı vardır.
173
Bir karmaşıklığa ve bunun sonucunda da gülmeye yol açan bu iki önemli temanın adı: Ölüm ve Cinselliktir. Kalıntıysa insanı güldüren üçüncü, belki de gerçekten var olan tek temadır çünkü diğer ikisi kendilerini birer tersine çevrilebilirlik modeli olarak sunmaktadırlar. İnsan neden güler? Şeylerin tersine çevrilmesi bizi güldürür. Tersine çevrilebilen en ünlü biçimler ölüm ve cinselliktir. Erille dişi ve yaşamla ölümün her an için tersine çevrilebilme olasılığı cinsellikle ölüm konusunun bir gülme nedenine dönüşmesini sağlamaktadır.
188
Ben nihilistim.
Görünümleri (ve görünümlerin sahip olduğu ayartıcılığın) anlam (yeniden canlandırma, tarih, eleştiri, vs) lehine yok eden muazzam süreci XIX. yüzyılın en önemli olayı olarak kabul ediyor, varlığını onaylıyor ve sorumluluğunu üzerime alıyorum. XIX. yüzyıl ya da modernleşmenin gerçekleştirdiği asıl devrim görünümlerle dünyanın büyüleyiciliğine kesin bir şekilde son verip, hiç direnmeden onu yorumlama ve tarihin ellerine terk etmiş olmasıdır.
192
Egemenliğini kabul ettirmiş sistemlerde nihilist olmak, bu şiddet yüklü ve alaycı çizgiyi sistemin kaldırabileceği en uç noktaya kadar götürerek, sistemi, bu meydan okuma eylemine, ölme eylemiyle yanıt vermeye zorlamak anlamına geliyorsa o zaman, tıpkı bu işi silaha sarılarak yapan başkaları gibi, ben de kuramsal düzeyde bir terörist ve nihilist olduğumu söyleyebilirim. Bugün başvurabileceğimiz tek silah hakikat değil, kuramsal bir şiddettir.
Oysa bu da bir ütopyadır. Gerçek bir radikallikten söz edebilmek mümkün olsaydı o zaman nihilist olmak bir işe yarayabilirdi - ölüm, buna teröristin ölümünü de katabilirsiniz, hâlâ bir anlama sahip olsaydı o zaman terörist olmak bir işe yarayabilirdi.
Şeyler bu noktada içinden çıkılmaz bir hal almaktadırlar. Çünkü radikalliğin bu etkin nihilizmine sistem nötralize edici bir nihilizmle karşılık vermektedir. Sistem de nihilisttir çünkü kendisini yadsıyanlar da dahil olmak üzere herkesi umursamaz ve aldırmaz bir tavır içine sokabilmektedir. Bu sistemde ölümün yokluğu bütün boyutlarıyla hissedilmektedir (Bolonya Garı, Münih Oktoberfest'deki ölüm olaylarına karşı herkes duyarsız kalmıştı. Zaten terörizmin de sistemle kendine rağmen suç ortaklığı yaptığı nokta burasıdır. Bu politik anlamda bir suç ortaklığı değildir. İnsanların olaylara karşı duyarsızlaşma sürecini hızlandırarak sistemle suç ortaklığı yapmaktadır.
Sanat Komplosu’ndan
28
Kırda Kahvaltı’daki çıplak kadını Cezanne’ın Kağıt Oynayan Adamlar’ının üstüne bindirerek göz kırpmak, olsa olsa bir reklamcılık şakasıdır; günümüzde reklamlara damgasını vuran mizah, ironi, ve göz boyayan eleştiriler sanat dünyasını istila etmiştir. Bu, insanın kendi kültürü karşısında duyduğu pişmanlıın ve hıncın ironisidir.
29
Yüksek çözünürlük denen şeye , başka deyişle, imgenin yararsızca kusursuzlaştırılmasına her geçen gün biraz daha yaklaşıyoruz. Ama imge, gerçek zamanda üretile üretile , tam da bu sebepten imge olmaktan çıkmaktadır. Mutlak berraklığa, yüksek çözünütlüğe, imgenin gerçekçi kusursuzluğuna ne kadar yaklaşırsak, yanılsama gücü de o ölçüde kaybolmaktadır.
33
Sanat, artık bütün olarak bayağılığın üst-dilinden ibaret. Dramdan yoksun bu simülasyon sonsuza kadar devam edebilir mi?
36
Düşünürseniz, aslında Bizans ikonkıncılığmda da aynı sorun geçerliydi. İkona tapanlar, Tann'yı en yüce haliyle temsil ettikleri iddiasında olan kurnaz insanlardı, oysa gerçekte, imgeler yoluyla Tann'yı taklit ederek [simuler] onun varlığına ilişkin sorunun üzerini örtüyorlardı [dissimuler]. Her imge, Tanrı'nın varlığı sorusunu sormaktan kaçınmanın bahanesiydi. Aslında her imgenin arkasında, Tanrı kayboluyordu. Ölmemişti, ama kaybolmuştu. Başka deyişle, soru artık sorulmuyordu bile. Tanrı'nın varlığı ya da yokluğu sorunu simülasyonla halledilmişti.
Ama insan, kaybolmanın, üstelik tam da imgelerin ardında kaybolmanın, bizatihi Tanrı'nın stratejisi olduğunu düşünebilir. Tanrı kaybolmak için imgeleri kullanır, böylece iz bırakmama itkisine riayet eder. Kehanet böylelikle gerçekleşir: Bizler bir simülasyon dünyasında yaşıyoruz, göstergenin en büyük işlevinin gerçekliği kayboluşa itmek ve bu yolla onun kayboluşunun üzerini örtmek olduğu bir dünyada. Sanat başka bir şey yapmıyor. Günümüz medyası başka bir şey yapmıyor. Bu yüzden ikisi de aynı kadere mahkûm.
39
Modern dünyamızın özü reklamcılıktır. Bu haliyle, sanki bizim dünyanın başka bir dünyada reklamı yapılsın diye keşfedilmiş olduğu söylenebilir.
39
Bir şeyin fotoğrafını çektiğinizde bunu sırf kendi zevkiniz için yaptığınızı sanıyorsunuz, oysa aslında fotoğrafı çekilsin isteyen odur, siz onun sahnelenmesindeki bir figüransınız sadece - çevresindeki dünyanın kendi reklamını yapma sapkınlığıyla gizlice dürtüldügünden habersiz bir figüran. Durumun patafizik ironisi de burada yatıyor. Durumun bu ters çevrilmesiyle metafiziğin tamamı bir kenara itilir, artık süreci başlatan özne değildir, o sadece dünyanın nesnel ironisinin aracısı veya işlemcisidir. Artık dünyaya kendi tasvirini sunan, özne değildir (I’ll be your mirror!); nesne özneyi kırılıma uğratır ve bütün teknolojilerimizi kullanarak, kendi mevcudiyetini ve rastlantısal formlarını sinsice dayatır.
50
Belki de bizler, kendi kendimize sanat komedisini oynamaktan başka bir şey yapmıyoruzdur - tıpkı başka toplumların ideoloji komedisini oynamaları, mesela İtalyan toplumunun (ama sadece onun değil) iktidar komedisini oynamaya devam etmesi, tıpkı kadın bedenlerini sergileyen müstehcen reklamlarda pornografi komedisini oynamaya devam etmemiz gibi. Bitmeyen striptiz, teşhir edilen cinsel organ fantezileri, cinsel şantaj: Bunlann hepsi gerçek olsa, herhalde katlanılmaz olurdu. Neyse ki bunlar gerçek olamayacak kadar aşikâr. Şeffaflık gerçek olamayacak kadar güzel. Sanata gelince, o da gerçekten hükümsüz olamayacak, hiçleşemeyecek kadar yüzeysel.
50
La Pane Maudite, George Bataille'm ekonomi üzerine eserinin başlığı. Bataille'a göre her organizma enerji fazlasına sahiptir, fakat büyüme daima sınırlı olduğundan organizma için bu fazlalık bir "lükstür" ve nihayetinde boşa harcanması gerekir. "Lanetli pay", ekonomide, ya sanat gibi hiçbir karşılık getirmeyeceği bilinen alanlarda tüketilen, veya modern dönemde savaş biçimini alan yıkıcı faaliyetlere aktarılan bu “fazlalık”tır –ç.n.
52
Çağdaş sanatın bütün riyakarlığı da burada: Hükümsüzlüğe, anlamsızlığa, saçmalığa talip olmak, zaten hükümsüzken saçma olmak için çırpınmak. Yüzeysel terimlerle yüzeysellik iddiasında olmak. Ama hükümsüzlük herkesin harcı olmayan esrarlı bir vasıftır.
53
Bu riyakârlığın öteki yüzü, hükümsüzlük blöfü yaparak, sanatın bu kadar hükümsüz olmasının mümkün olmadığı, muhakkak bir şeyler saklıyor olduğu mazeretiyle insanları ona bir nebze de olsa önem ve değer vermeye a contrario [tersinden] zorlamaktır. Çağdaş sanat bu belirsizlikten, estetik yargıları temellendirmenin imkânsızlığından yararlanır ve onu anlamayanların ya da ortada anlaşılacak bir şey olmadığını idrak edemeyenlerin suçluluk duygulan üzerinden spekülasyon yapar - içerden bilgi sızdıranlann cürmüne başka bir örnek daha.
65
Günümüzde hükümsüzlüğün içinde az çok dramatik bir şekilde ritüellik yaratan ve hükümsüzlükler karşısında, hiçliğin karşısında kibrin gücüyle dayanmaya çalışan bu kuşağı küçümsemek de istiyor değilim... Üstelik bu onların mutsuz ve melankolik entelektüellerden daha az kafa ütülemesini de sağlıyor, çünkü henüz her şeyi yitirdiklerinin bilincinde değiller ve bir tür bâtıl inançla kendileriyle barışık olmayı başarıyorlar! Hatta onlarla bir hafta geçirip, kendini hoş bir şeyler yaşamış gibi hissedebilirsin - tabii kendini kandırmaman ve sürenin çok da uzamaması koşuluyla!
70
-Buna rağmen iyi durumda olan sanatçılar yok mu?
-Bana kalırsa gereğinden fazla iyi durumdalar...
-Böyle bir şey söylemek için uygun bir zamanda mıyız sizce?
-Benim sorunum dünyanın sefaleti değil. Sinik görünmek istemiyorum ama sanatı koruyacak değiliz. Kültürü ne kadar korursak, elimizde o kadar fazla atık oluyor, sahte başarılar, sahte teşvikler... Kültür korumacılığı bizi kültürü pazarlama dünyasıyla baş başa bırakıyor...
Naif bir dille söyleyecek olursam, sanatın iddialı hali beni şoke ediyor. Bundan kurtulmak da zor, ne de olsa akşamdan sabaha yaşanan bir süreç değil. Sanat, dünyayı aşma istenciyle, şeylere istisnaî, yüce bir form verme istenciyle iddialı bir şeye dönüştürüldü. Sanat, bir zihinsel iktidar meselesine dönüştü.
Sanatın ve sanat söyleminin bu zihinsel şantajı hiç de azımsanmamalı. Kimse bana sanat bitti, öldü dedirtmesin. Bu doğru değil. Sanat, artık sanat namına bir şey kalmadığı için ölmez, çok fazla sanat kaldığı için ölür. Gerçeklik fazlalığı da, kendini gerçeklik olarak dayatan sanat fazlalığı da beni umutsuzluğa sevk ediyor.
74
-Şu sanat çevresi meselesinden söz edelim... Ortada bir "sanat komplosu" olduğunu iddia ederek bu çevrenin mensuplarını komplocu ilan etmiş oluyorsunuz, biraz acımasızca değil mi?
-"Sanat komplosu"ndan bahsederken bir metafor kullanıyorum, tıpkı "kusursuz -cinayet"ten bahsederken yaptığım gibi. Artık bu komplonun ne tertipçilerini ne de kurbanlarını tespit edebilirsiniz. Bu komplonun yaratıcısı yoktur, herkes hem suç ortağı hem de kurbandır. Aynı şey siyasette de geçerli: Örneğin hepimiz mizansene hem kanıyoruz hem de onun suç ortağıyız. Bir tür inançsızlık, hiçbir şeye yatınm yapmama hali, herkesin sonsuz bir tür döngü içinde ikiyüzlü bir oyun oynamasına sebep oluyor. Bu döngüsellik bence sanatın bizatihi formuna aykırıdır, çünkü sanatın formu "yaratıcı" ile "tüketici" arasında net bir ayrımı gerektirir. Bu karmaşadan doğan her şey, etkileşimlilikmiş, topyekûn katılımmış, kesişim noktalarıymış... hepsi bana sıkıcı geliyor.
-Yazınızı okuduğumda kendinizi bu komplonun suç ortağı gibi gördüğünüz izlenimine kapılmadım. Sanki kendinizi sırra ortak edilmemiş olanların, kandırılmaya çalışılanların yerine koymak ister gibisiniz...
-Ben [La Fontaine'in masalındaki] Tuna Nehri köylüsünü oynuyorum: hiçbir şeyden haberi olmayan, ama bir şeylerin ters gittiğinden şüphelenen biri. Ben "haylaz" olma hakkımı talep ediyorum. Haylaz, kökeni itibariyle eğitilmeyi, ders almayı, göstergelerin tuzağına düşmeyi reddeden biri demektir. Ben, şeylere bir agnostiğin gözüyle bakarak teşhiste bulunmak istiyorum... İlkelin konumunda olmayı seviyorum...
83
-İlkel bir hale nostalji duyuyor gibisiniz, gerçekte asla var olmamış bir hale…
Elbette, işte bu nedenle muhafazakar değilim: Gerçek bir nesneye geri dönmek gibi bir hevesim yok. Bu, gerici, sağcı bir nostaljiyi beslemek anlamına gelird.
87
Ama bence asıl büyük dönemece Duchamp'la girilir (gerçi onu da kutsallaştırmaya çalışmıyorum): Hazır-nesne olayı, öznelliğin askıya alınmasına işaret eder: Sanat eylemi, nesneyi bir sanat nesnesine dönüştürmekten ibarettir. O zaman sanat, neredeyse sadece bir büyü işlemi olur: Nesne, bayağılığıyla, dünyanın tamamını bir hazır-nesneye dönüştüren bir estetiğe aktarılır. Duchamp'ın eylemi kendi başına çok küçüktür, ama ondan itibaren dünyanın bütün bayağılığı estetiğe geçer ve tersi biçimde, estetiğin tamamı bayağılaşır: Bayağılık ile estetik alanları arasında bir yer değiştirme gerçekleşir, bu da geleneksel anlamda estetiği tam manasıyla sona erdirir.
Bence, tüm dünyanın estetiğe dönüşmesi, bir açıdan sanatın ve estetiğin sonuna işaret eder. Bunun ardından yapılan her şey -geçmiş sanat formlarının dirilmesi de dahil- hazır-nesneye dönüşür (bir şişe, bir olay veya olayın yeniden canlandırması).