8 Haziran 2011

Vassily Kandinsky

Sanatta Zihinsellik Üzerine'den

14 (Max Bill)
"Sanatta Zihinsellik Üstünc"geniş çapta yankılar uyandırdı.Yaptığı etki tartışılmaz. Bu kitapta Kandinsky kendi uygulamadığı kimi öneriler getiriyorsa da başkaları onun düşüncelerini alımlayıp kendi usullerince geliştirdiler. Tabiata bakarak resim yapma geleneğindien, daha 1911'de Frank Kupka'nın, 1913'te Kazimir Maleviç'in ve Pict Mondrian'ın da gerçekleştirdikleri kesin kopuş herhalde Kandinsky'nin kitabının bir sonucudur, çünkü kitabın içeriği o zamanlar çok tartışılmıştı. Ama Yeni Sanat'ın bu üç öncüsü kitabı tanımamış bile olsalar, hemen hemen aynı zamanda ayrı ayrı yerlerde: Münih'te Paris'te, Moskova'da, Kandinsky'nin kitabında hazırlayıp resminde gerçekleştirdiğine benzer düşüncelerin meyve verdiğini düşünmek ilginçtir.

26
Sienkiewicz romanlarından birinde, zihinsel hayatı yüzmeye benzetir: yorulmak bilmeden çabalayıp batmamak için sürekli didişmeyen kişi kesin biçimde sulara gömülecektir. Burada insanın "yeteneği" (İncil'deki anlamıyla) bir lanet olabilir - sadece bu yeteneği taşıyan sanatçı için değil, bu zehirli ekmekten yiyen herkes için. Sanatçı gücünü aşağı ihtiyaçlara yaranmak için kullanır, sözüm ona sanatsal bir biçim içinde, saf olmayan bir içerik sunar, zayıf öğeleri kendine çeker, bunları kötü öğelerle halhamur eder, insanları aldatır ve hem kendilerini, hem başkalarını zihinsel susuzluk çektiklerini bu susuzluğu saf kaynaktan içerek giderdiklerini söyleyerek kandıran bu insanların kendilerini aldatmalarına yardım eder. Böyle eserler hareketin yükselmesini sağlamaz, ileriye doğru gösterilen çabayı geriletir, etraflarına veba yayar.

34
Öte yandan nihayet, "gayrı madde" (nichtmaterie) ya da duyularımızla erişemediğimiz madde konusunda maddeci bilimin yöntemlerine umut bağlamayan insanların sayısı artıyor. Nasıl ki sanat çareyi ilkellerde arıyorsa, bu insanlar da çareyi bulmak için yötemleri yarı yarıya unutulmuş olan yarı unutulmuş çağlara yöneliyorlar. Oysa o yöntemler bilgimizin tepelerinden acımayşa ve küçümsemeyle bakmaya alışık olduğumuz halklarda halâ canlı.
Bu halkların içinde örneğin, zaman zaman bizim kültürümüzün bilimcilerinin gözleri önüne gizemli gerçekler yaymış olan Hintliler var; ya dikkate alınmamış bu gerçekler ya da, nıüziç sinekler gibi, yüzeysel açıklamalarla ve kelimelerle kovalanmaya çalışılmış. Bayan H.P. Blavvatzky herhalde, Hindistan'da geçirdiği uzun yıllardan sonra o "vahşilcr" ile bizim kültürümüz arasında sağlam bir bağ kuran ilk kişi olmuştur. Onunla birlikte bu bağlamda en büyük zihinsel hareketlerden biri başlamış ve bu hareket bugün çok sayıda insanı birleştirerek kendi zihinsel birlik, maddi bir biçimi olarak, bir "Theosophische Gesellschaft" [Teozofi Kurumu] bile oluşturmuştur. Bu kurum içsel bilginin yolunda zihinin sorunlarına yaklaşmaya çalışan loncalardan oluşuyor. Pozitif yöntemlere bütünüyle karşıt olan yöntemleri kaynağını daha-önceden-varolan'dan alıyorlar; günümüzde tekrar görece kesin bir ifade biçimi edinme yolundalar.

35
Din, bilim ve ahlak (sonuncusu Nietzsche'nin güçlü eliyle) sarsalanınca ve dış destekler devrilmeye yüz tutunca insanoğlu bakışlarını dışsal olandan ayırıp kendisine çeviriyor.

37
Gerçekten içsel olan araçlar kuvvetlerini ve etkilerini öyle çabucak kaybetmez. Demek ki iki anlam taşıyan kelime -ilki dolaysız, ikincisi içsel anlamı- şiir ve edebiyatın saf malzemesi, sadece bu sanatınkullanabildiği ve kullanarak ruha seslendiği malzemesidir.

40
Başka, salt resimsel araçlara daha yakın olan bir yoldan giderek benzeri bir amaca yönelen ressam ise yeni biçim kanununun arayıcısı Cezanne oldu. Cezanne bir çay fincanını ruhu olan bir yaratığa dönüştürmeyi, daha doğrusu, bu fincanda bir ruh görmeyi becerdi. "Nature morte"u [ölü-tabiat] öyle bir düzeye çıkardı ki, dışsal olarak "ölü" olan nesneler içten içe can buldular. Cezanne bu nesneleri de, içsel hayatı her yerde görebilme yeteneği olduğu için, insanlar gibi ele alıyor. Nesnelere, içsel yönden resimsel bir nitelik olan renkli bir ifade veriyor ve onları soyut izlenimi uyandıran, uyum yayan, sık sık matematiksel nitelikte formüllere dönüşen bir biçime sokuyor. Canlandırılan bir insan, bir elma, bir ağaç değil, Cezanne bütün bunları içsel olarak bir resimsel tınısı veren ve adı resim olan bir nesne yaratmak için kullanıyor. Eserlerine bu "resim" adını nihayet en büyük, en yeni
Fransızlardan biri de vermekte: Henri Matisse. O da "resimler" yapıyor ve bu resimlerde "tanrısal-olan'ı yansıtmaya çalışıyor, Buna ulaşmak için yola çıkış noktası olarak nesneden (insan ya da herhangi bir şey) ve resim sanatıyla sadece bu sanata özgü araçlardan, renk ve biçimden başka bir şeye ihtiyacı yok. Tamamen kişisel özelliklerinin gereği ve Fransız olmasından gelen özgül ve olağanüstü renkçilik yeteneğinin sonucu olarak Matisse ağırlık noktasını ve bütün yükü renge dayandırıyor. O da, aynı Debussy gibi, alışılmış güzellikten her zaman kurtulabiliyor, denemez: izlenimcilik damarlarında dolaşıyor. Bu yüzden Matisse'te büyük bir içsel canlılığı olan, bir iç zorunluluğun doğurduğu resimlerin yanı sıra başka, her şeyden önce dış teşvikler, dürtülerle ortaya çıkmış resimlere de rastlanıyor (Manet'yi ne kadar sık hatırlıyor insan!) - bunlarda öncelikle ya da sadece dışsal bir canlılık var; resim sanatının Fransızlara özgü rafine, tad düşkünü, saf melodik tınılı güzelliği bulutların üstündeki serin bir yüksekliğe çekilip çıkarılıyor.
Bu çeşit güzele hiç yenik düşmeyen öbür büyük Parisli ise İspanyol Pablo Picasso. Hep kendini dışa vurma zorunluluğunun gösterdiği yoldan giden ve sık sık fırtınalara kapılan Picasso bir dışsal araçtan ötekine atlıyor. Bu araçlar arasında bir uçurum varsa delidolu bir sıçrama yapıyor; ardından gelen, tam ona ulaştığını sanan kalabalık
sürü dehşetten dehşete düşedursun, karşı yakaya atlıyor. Yeniden başllıyor o yorucu inişler, çıkışlar. Kübizmin Bölüm Il'dc ayrıntılı olarak üzerinde durulan son, "Fransız" dönemi böyle ortaya çıktı. Picasso
sayı ilişkileri yoluyla konstrüktivist-olanı yakalamaya çalışıyor, Son eserlerinde (1911) mantıksal yoldan giderek maddi-olanın yok edilmesi sonucuna varıyor, ama bu yok etmeyi maddeyi eriterek değil, tek tek bölümlerini parçalara ayırarak ve bu parçaları resim üzerinde konstrüktif biçimde dağıtarak sağlıyor. Bu arada, gariptir ki, maddenin görüntüsünü korumak istermiş havasını uyandırıyor. Picasso hiçbir şeyden çekinmiyor, yılmıyor: salt çizimle sağlanan biçim sorununda renkten rahatsızlık duyuyorsa atıyor rengi bir kenara, kahverengi-beyaz bir resim yapıyor. Bu sorunlar da onun asıl gücü zaten. Matisse - renk. Picasso - biçim. Bir büyük amaca iki büyük yöneliş.

43
Tabiat olgularını sanatsal biçimde de olsa taklit etmeyi kendine amaç edinmeyip yaratıcı olan, kendi iç dünyasını ifade etmek isteyen ve etmek zorunda olan bir sanatçı bu amaçlara günümüzün en gayrı-maddi sanatı niteliğindeki müzikte ne kadar tabii bir biçimde ve kolayca crişilebildiğini gıpta ederek görüyor. Bu sanatçının müziğe yönclip aynı araçları kendi sanatında bulmaya çalışacağı anlaşılır bir şey. Resimde günümüzün ritim arayışı, matematik, soyut yapı arayışı, renk tonundaki tekrara, rengin harekete getiriliş biçimine günümüzde verilen değer buradan geliyor.

44
Biçimin uygulanmasında müzik resmin ulaşamayacağı sonuçlar ulaşabilir. Öte yandan, resmin bazı niteliklerinin gerisinde kalır müzik. Örneğin müziğin elinde zaman, zaman içinde yayılma imkabı vardır. Resimse buna karşı, bu üstünlüğü olmamakla birlikte, yapıtı bütün içeriğini bir an içinde seyircinin gözü önüne serer, ki bu da müziğin elinde değildir. Dışsal yönden tabiattan bütünüyle kopup kurtulmuş olan müziğin, kullanacağı dili oluşturmak için bı yerlerden dışsal biçimler bulup alması gerekmez. Resim bugün hala, neredeyse bütünüyle, tabii biçimlere, gerçeklikten alınan biçimlere muhtaçtır. Ödevi ise bugün, müziğin çoktan beri yaptığı üzen güçlerini ve araçlarını sınamak, onları tanımak ve bu araçlarla güçle saf resimsel biçimde yaratma amacıyla kullanmaya çalışmaktır.

49
Nihayet, renklerin işitilmesi o kadar kesindir ki, cart sarı izlenimini piyanonun bas tuşlarında vermeye çalışmayan ya da koyu vişneçürüğünü soprano sesi olarak nitelendirmeyen bir kişi bile bulunamaz belki.
(Bu alanda gerek kuramsal, gerek kılgısal olarak bir hayli çalışılmış bulunuyor. Benzerliğin çok yönlü oluşuna dayanarak (hava ve ışık titreşiminin fiziksel benzerliği gibi) resmin de kontrpuanını oluşturmasını sağlayacak bir yol aranıyor. Öte yandan, kılgısal alanda, müziğe yatkın olmayan çocukların renkler yardımıyla (örneğin çiçekler kullanılarak) bir melodiyi ezberlemesi yolunda başarılı denemeler yapıldı. Bu alanda yıllardır çalışan biri olan Bayan A. Sacharjin-Unkowsky amacı "müziği tabiatın renklerinden kopya ederek oluşturmak, tabiatın seslerini resme geçirmek, sesleri renkli görüp renkleri müziksel biçimde işitmek" olan, kendine özgü, kesin bir yöntem geliştirdi. Bu yöntem yıllardır mucidinin okulunda uygulanıyor ve St. Petersburg konservatuarınca anlamlı bir yol olarak kabul edilmiş bulunuyor. Öte yandan, Skrjabin ampirik olarak müziksel ve renk-scl tonları paralel olarak gösteren ve Bayan Unkowsky'nin daha çok fiziksel nitelikteki çizelgesine hayli benzeyen bir çizelge ortaya koydu. Skrjabin kuramını "Prometheus"ta inandırıcı bir biçimde uygulamıştır. (Bak. haftalık "Müzik" dergisindeki çizelge, Moskova 1911, sayı 9.))

50
Sonuçta, renk ruhu dolaysızca etkilemeye tarayan bir araçtır. Renk bir tuştur. Göz ise bir çekiçtir. Ruh birçok telleri olan bir piyano.
Sanatçı şu ya da bu tuşa basarak insan ruhunu amacına uygun biçimde titreşime geçiren eldir. Böylece, renk uyumunun sadece, insan ruhuna amaca uygun biçimde dokunma ilkesi üzerine kurulu olması gerektiği ortaya çıkıyor.
Bu temel ise, içsel zorunluluk ilkesi olarak adlandırılabilir.

52
"İçinde müzik barındırmayan adam,
Tatlı seslerin uyumuna kapılmayan,
Kahpeliğe, haydutluğa, hileye yarar,
Gönlünün kımıltısı gece gibi bulanıktır,
Yapıp ettiği Erebus gibi karanlık:
Böylesine güvenme! -Müziğe kulak
ver!"
Shakespeare

55
Böylece, biçimlerin uyumunun sadece, şnsanın ruhuna amaca uygun biçimde dokunulması ilkesi üzerine kurulu olması gerektiği ortaya çıkar.

61
İçsel zorunluluk üç mistik temelden kaynaklanır, üç mistik zorunluluğun sonucu olarak oluşur:
1. Her sanatçı, yaratıcı olarak, kendine özgü olanı ifade etmek durumundadır (kişilik öğesi);
2. Her sanatçı, çağının çocuğu olarak, o çağa özgü olanı ifade etmek durumundadır (içsel değerdeki üslup öğesi: çağın diliyle ulusun dilinden oluşur - ulus ulus olarak varlığını sürdürdüğü sürece);
3. Her sanatçı, sanatın hizmetçisi olarak, genel olarak sanata özgü olanı vermek durumundadır (salt ve sonsuz olarak sanatsal olma öğesi: bütün insanları, halkları ve çağları kapsayan her sanatçının eserinde, her ulusta ve her çağda görülebilen, sanatın ana öğesi olarak mekan ve zaman tanımayan öğe).
Bu öğelerden sadece ilk ikisini derinlemesine bir bakışla kavramak üçüncü öğenin apaçık belirdiğini görmeye yetecektir. O zaman, aynı ruhun "kaba-saba" yontulmuş bir Kızılderili tapınak sütununa da, yaşayan bir nice, "modern" sanata da dopdolu biçimde can verdiği görülür.
Sanatta kişisel-olandan çok söz edilmiştir, bugün de halâ söz edilmektedir; yarının üslubu üzerine şurada, burada iki söz ediliyor, gittikçe de daha sık edilecek. Bu sorunlar ne kadar önemli olurlarsa olsunlar, geçmiş yüzyıllar ardından, hele bin yıllar ardından bakıldığında, belirginliklerini ve önemlerini yavaş yavaş kaybederler, nihayet hiçbir önemleri kalmaz, ölürler.
Sadece üçüncü öğe, salt ve sonsuz olarak sanatsal olma öğesi, sonsuza kadar canlı kalır. Zamanla gücünü kaybetmez, gücü sürekli olarak artar.

66
"Tanınmış ya da "tanınmamış" biçime karşı kör, zamanın çğretilerine ve isteklerine karşı sağır olmalıdır sanatçı.
Gözünü açıp içsel hayatına çevirmeli, kulağı hep içsel zorunluluğun konuşan ağzına dönük olmalıdır. O zaman izin verilen bütün araçlara yöneldiği kadar büyük bir kolaylıkla bütün yasak araçlara da yönelecektir.
Mistik zorunluluğu ifadesine ulaştırmanın tek yolu budur.
İçsel bir zorunluluğun getirdiği her araç mubahtır.
İçsel zorunluluk kaynağından gelmeyen her araç günahtır.

69
Mavi tipik göksel renktir. Çok derine inen bir biçimde, dinginlik öğesini geliştirir. Siyaha gömüldükçe insani olmayan bir yas yan tınısıyla yüklenir. Ciddi, sonu olmayan ve olamayacak durumlara sonsuz bir derinleşme olur. Açık tonlara gittikçe, ki mavi de açılmaya pek gelmez, daha kayıtsız bir karakter edinir, insana uzak ve kayıtsız bir tutum takınır: yüksek, açık mavi gökyüzü gibi. Demek ki, ne kadar açılırsa tınısı o kadar azalır, ta ki susan dinginliğe dönüşene, yani beyaz olana kadar. Müziksel yönden canlandırıldığında açık mavi flüte benzer, koyu mavi viyolonsele, koyuldukça kontrabasın harika tınılarını alır; koyu, törensi biçiminde ise tınısı pes bir orgun tınısına benzetilebilir.

70
Sarıyla yapılmış resim nasıl ki hep zihinsel bir sıcaklık yayar ya da mavi bir resim nasıl fazlasıyla serinletici gelirse (yani etkin olarak yapılan etkiler söz konusu, çünkü evrenin bir öğesi olan insan sürekli, belki de sonsuz hareket için yaratılmıştır), yeşil sadece can sıkıcı etki yapar (edilgin etki). Edilginlik mutlak yeşilin en belirleyici niteliğidir ve bu nitelik bir çeşit semizlikle, kcndindcn-hoşnutlukla parfüm-lcnir. Bu yüzden mutlak yeşil renkler âleminde, insanlar aleminde burjuvazi denen kesim neyse, odur: hareketsiz, kendinden hoşnut, her yöne doğru kısıtlı bir öğe. Bu yeşil şişman, çok sağlıklı, hareketsiz yatan bir inek gibidir: sadece geviş getirmeye yetenekli, ahmak, anlayışsız gözlerle dünyayı seyreden bir inek. Yeşil yaz mevsiminin ana rengidir, tabiatın yılın fırtına ve coşum çağı olan baharı atlatıp kendinden hoşnut bir dinginliğe gömüldüğü dönemin rengi.

70
Bu son iki renk -beyazla siyah- genel çizgileriyle tanımlanmıştı, sık sık renk-dışı bir şey olarak görülen beyaz (özellikle, "tabiatta beyaz yoktur" diyen empresyonistler sayesinde' yakından bakıldığında, bütün renklerin maddi nitelikler ve cevherler olarak kaybolduğu bir dünyanın simgesi gibidir. Bu dünya bizim o kadar yükseğimizdedir ki, oradan gelen bir tını duyamayız. Büyük bir susuş gelir oradan, ve gözümüze, maddi olarak canlandırıldığında, aşılamaz, yıkılamaz nitelikte, sonsuza kadar uzanan, soğuk bir duvar olarak gözükür. Bu yüzden de beyaz ruhumuz üzerine büyük bir susuş etkisi yapar; bizim için mutlak olan bir susuştur bu. İçsel olarak tınısı bir tınısızlık gibidir, büyük ölçüde, müzikteki bazı susuşlara benzer, bir bölümün ya da içeriğin gelişimini sadece zaman bakımından kesen, ama bir gelişimin noktalanması olmayan susuşlara. Bu, ölü olmayan, olanaklarla dolu bir susuştur. Beyaz birdenbire anlaşılabilecek cinsten bir susuşun tınısını verir, ilkgençlik çağında bulunan bir hiçliktir ya da daha kesin bir ifadeyle, başlangıçtan, doğumdan önce varolan bir hiçliktir. Belki yeryüzünün tınısı buzul çağının beyaz günlerinde böyleydi.

72
Gri tınısız ve hareketsizdir. Ama bu hareketsizlik yeşilin dinginliğinden başka bir karakterdedir. Yeşil iki eetkin renk arasında, onların ürünü olarak yer alırken gri ıssız bir hareketsizliktir. Bu gri ne kadar koyulaşırsa ıssızlık o kadar ağırlık kazanır, boğucu etkisi kendini gösterir. Açıldıkça da bir çeşit hava, gizliden gizliye ümit içeren bir soluk alma olanağı girer rengin içine.

75
Sıcak kırmızı, kendisine akraba olan sarı katılarak yükseltilirse, turuncu ortaya çıkar. Bu katışımla kırmızının kendi içindeki hareketi ışın yayma, çevreye akıp dağılma hareketinin başlangıcı olma yoluna sokulmuş olur. Turuncuda büyük bir rol oynayan kırmızı ise, bu renkte ciddilik çağrışımının korunmasını sağlar. Turuncu kendi güçlerinden emin bir insana benzer ve bunun için özellikle sağlıklı bir etki yapar. Tınısı Angelus'a çağıran orta boy bir kilise çanı gibidir ya da güçlü bir alto ses, bir largo parçası çalan alto keman gibi.
Kırmızının insanın yakınına doğru çekilmesiyle nasıl turuncu oluşuyorsa, mavi katılarak geriye çekilmesiyle de mor oluşur; mor insandan uzağa kaçma eğilimindedir. Ama temeldeki kırmızı soğuk olmak zorundadır, çünkü kırmızının sıcağı mavinin soğuğuyla karıştırılamaz (hiçbir yöntem beceremez bunu), ki zihinsel alanda da bu böyledir.
Şu halde mor, fiziksel ve ruhsal anlamda, soğutulmuş bir kırmızıdır. Bu yüzden hastalıklı, sönmüş bir tarafı (kömür cürufu), kederli bir tarafı vardır. Yaşlı kadınların elbiseleri için uygun bir renk sayılması boşuna değildir. Çinliler moru doğrudan doğruya, yas elbisesi rengi olarak kullanır. Tını bakımından ingiliz kornosunu, çoban kavalını, derin tonlarında ise ahşap çalgıların pes seslerini andırır (örneğin fagot).

93
Ve işte, resim sanatında uyum (armoni) kuramının geleceği de burada yer alıyor. "Bir şekilde" karşı karşıya gelen biçimler gene de, son tahlilde, birbirleriyle büyük ve çizgileri kesin bir ilişki içindedirler. Ve nihayet bu ilişki dc matematiksel bir biçim içinde ifade edilebilir, ne ki o zaman herhalde daha çok düzenli değil, düzensiz sayılarla işlem yapmak gerekecektir.
Her sanatta en son soyut ifade olarak geriye sayı kalır.
Tabiidir ki bu nesnel öğe öte yandan, yaptığı işe katılan, zorunlu bir güç olarak akla, bilince (nesnel bilgiler - resim sanatının sürekli-bası) mutlaka gerek duyacaktır. Ve bu nesnel yön günümüzün eserine gelecekte de, "ben vardım" yerine "ben varım" deme olanaklarını sağlayacaktır.

97
İçsel bir ruh zorunluluğundan kaynaklanan şey güzeldir, içsel olarak güzel olan şey güzeldir.
Bugünün sanatındaki mücadelenin en baştaki öncülerinden, ilk ruhsal beste ustalarından biri, Maeterlinck der ki:
"Yeryüzünde güzelliğe ruhtan daha aç bir şey ve ruhtan daha kolay güzelleşen bir şey yoktur... Onun içindir ki, yeryüzünde pek az ruh kendini güzelliğe adayan bir ruhun egemenliğine karşı durabilir.

101
Son olarak, bilinçli, akıllı beste çağına gittikçe yaklaştığımız ve ressamın yakın gelecekte eserlerini -hiçbir şey açıklayamadıkları için gurur duyan salt izlenimcilerin tersine- yapı bakımından açıklayabilmekten gurur duyacağı kanısında ve daha şimdiden, amaca yönelik yaratma döneminin eşiğinde bulunduğumuz kanısında olduğumu belirteyim; nihayet kanımca, resimdeki bu zihin çoktan başlamış olan zihinsel dünyanın yeniden kuruluşu ile organik, dolaysız ilinti içindedir, çünkü bu zihin Büyük Zihinsellik Çağı'nın ruhudur.

111
Günümüzde O. Wilde:"Sanat tabiatın bittiği yerde başlar" Resimde de sık sık böyle düşüncelere rastlıyoruz. Örneğin Delacroix, tabiatın sanatçı için sadece bir sözlük olduğunu sylemişti; ayrıca şöyle der: "Realizmi sanatın karşı kutbu olarak tanımlamalı."