9 Şubat 2012

Alper Canıgüz

Oğullar ve Rencide Ruhlar'dan

17
Bu Erkin ile Koray'ı çok gözlemiştim, sokakta yürürlerken, bakkalda kola içerlerken falan. Sürekli bir şeyler konuşur ve neredeyse her sözcüğün ardından bir kahkaha patlatırlardı; çoğunlukla da kendi ağızlarından çıkanların. Birbirlerini ya da herhangi bir başka şeyi gerçekten anlamaya çalıştıklarını zannetmiyorum. Sadece salak salak gülüyorlardı. Kendilerini hep dışarıda bıraktıklanyla tanımlayan insanlar böyledir. Bir tür uyuşturucu, alttan alta hep var olan sessizliği işitmelerini önleyen bir tür gürültüdür kahkaha onlar için. Gülmek, hayatla yüzleşmekten korur onları. Diyeceğim, kafası kanşık, kayıp tiplerdi işte. Açıkçası hiç umudum yoktu bunlardan. Birkaç yıl ota boka gülüp ne kadar farklı olduklannı düşünecekler, sonra da "aslında" ne kadar farklı olduklanna inanmayı sürdürerek sefil bir orta sınıf hayatına adım atacaklardı.

47
Oturur vaziyette sağ tarafımdaki pencerenin perdesini aralayarak dışarı baktım. Bunu hemen hemen her gece yaparım aslında. Sanki pencerenin öbür yanında Tanrı'yı görüvericekmişim ve o bana her şeyin bir şakadan ibaret olduğunu açıklayacakmış gibi tuhaf bir hissim vardır. Üstelik keman biçimli kafası ve şakaklarında iyice seyrelmiş saçlarıyla havada süzülürken hayal ettiğim bu Tanrı, üst kat komşumuz Hasan Amca'ya fena halde benzemektedir.

51
Bizimkilerin keyfine diyecek yoktu. Birini ezme fırsatını bulduklarında nasıl da parlıyordu gözleri. Üstelik ellerine geçecek hiçbir şey yokken. Sırf birini aşağılamak için yapıyorlardı bunu. Zevkine. Çocuklara bakıp da saflık, masumiyet ve güzellik edebiyatı yapanlara şaşarım. Ben bizimkilere bakınca, insanoğlunun en alçakça eğilimlerinin en çıplak halinden başka bir şey görrmüyorum.

80
Garip ama bu olay ortamın ağır havasını dağıtıvermişti birden. Şemi abi başsağlığı dileklerini kabul ederken cemaat arasında neşeli fısıldaşmalar ve hatta merhum hakkında çlçülü dedikodular başlamıştı bile. Kim bilir, belki de Rebi Abi'nin baygınlık geçirmesi herkeste ölü için yeterince acı çekildiği biçiminde rahatlatıcı bir hiissiyat yaratmıştı.

83
İşlenen suçun sorumluluğunu bir deliye yüklemek otoritenin sadece kolayına gelmiyor, aynı zamanda işine de geliyordu. Meseleyi, "Katil zaten delinin tekiymiş," diye çözmek rahatlatıyordu onları. Yani düzen o kadar mükemmel ki, o düzenin yasalarına karşı çıkan kişinin aklından kuşkulanmak gerekir demeye getiriyorlardı. İşte beni hasta eden bu yaklaşımdı. Cinayeti kimin işlediğini umursamıyordum aslında. İnsanların ruhunu çürümeye mahkûm etmek, onları içki şişelerinde, hayal dünyalarında teselli aramaya itmek çok daha büyük bir suçtu ve bunu yapanların ikiyüzlülüklerini, sığlıklarını suratlarına çalmak istiyordum. Hayır, delilerin değil en aklı başında insanların, evlerine girip gırtlaklarını kesebileceğini anlasınlar istiyordum.

85
Ağlamanın bir kadın için her daim ulaşılmaya çalışılan bir ruh durumu olduğuna inancım tamdı.

106
"Burdan kaçarken gördüğün adam..." Kulaklarımı ateş basıvermişti. Dikkat kesildim. "Biraz He-Man'e benziyor muydu?"
Önce gerçekten anlamadım. İyi niyetle çeşitli olasılıkları değerlendirdim: Post-travmatik stres bozukluğu, mani, akut psikotik atak vesaire... Hayır, hiçbiri değildi. Yarım aklıyla beni faka bastırmaya çalışıyordu. Aklınca He-Man denen angutla hayal gücümü tahrik edecek, ben de uydurduğum hayali şüpheli hakkında kim bilir ne palavralar sıkmaya başlayacaktım. Böylece karakolda adamın eşkâlini görmedim derken yalan söylediğim anlaşılacaktı. Hayretle, hiçbir şeyin tek boyutlu olmadığını, geri zekâlılığın bile dahice denebilecek bir düzeyi bulunduğunu kavrıyordum. "Evet, evet," dedim heyecanla. "Sapsarı saçları vardı. Kıçında da böyle sipsivri bir kuyruk sallanıyordu .

108
Bazen de saygıdeğer ahilerim ablalarım, dünyası yerle bir olur insanın. Hayat, fazla kafa yormadan idare etmeyi sağlayan bütün anlamlarını yitiriverir. En akıllıca saydığınız fikirlerinizin saçmalığını, en içten duygularınızın yapmacıklığını kavrarsınız. Aslında hiçbir konuda bir fikriniz bulunmadığını, aslında hiç kimseye karşı bir şey hissetmediğinizi ve tüm evrenin de size karşı aynı gaddarca kayıtsızlık içinde olduğunu. Hep gözünüzün önünde durduğu halde o güne dek her nasılsa yok saymayı başardığınız bu gerçeği fark ettiğiniz anda ilahi işleyişi de çözmek üzeresiniz demektir.
Tanrı, içindeki tahammülfersa boşluğu doldurmak için evreni yaratır. Evrenin içine gezegenleri, gezegenlerin içine dünyayı, dünyanın içine hayatı, hayatın içine insanı yerleştirir. Ve onun içine koyacak bir şey bulamaz, işte insan denen tuhaf hayvanın, varlıkların en yücesi ve en anlamsızı kılınışının hikâyesi. Evrenin orasını burasını felsefeyle, sanatla, aşkla, hatta ironik bir biçimde Tanrı'yla bezerken, ortak anlamsızların en küçüğünün elbette bir gerçeği unutması gerekmektedir: Hakikatte bütün kitaplar sayfaları doldurmak için yazılır.
Sevdiğiniz birinin ölümü, örneğin, yüzleşmenizi sağlayabilir kendinize söylediğiniz yalanlarla. Ya da ananızdan yediğiniz okkalı bir dayak. Üstelik siz, ananızın canınıza okumak için haklı duygusal gerekçeleri bulunduğuna inanmaya hazırken, içinizi parçalayan onun gözü dönmüşlüğü değil, beyninizi zedelememek için sopayı sadece kollarınıza ve bacaklarınıza indirecek kadar düşünceli davranması olabilir. Nihayet onun elinden kurtulup kendinizi odanıza attığınızda pencereden giren akşam güneşinin ışığında neşeyle dans eden tozlar dört bir yana dağılır. Onlann huzurunu kaçırmak sizi öyle çok üzer ki, içiniz feci bir dışlanmışlık duygusuyla dolar. Birden gözlerinize yaşlar hücum eder. Bu küçük sevimli yaratıkların sizden korkmasını hazmedemezsiniz. İki saatlik dayak seansına gık demeden katlanan siz, yere kapanıp zırıl zırıl ağlamaya başlarsınız. Sonra bir toz tanesi gelip parmağınızın üzerine konuverir. Usulca oynatırsınız parmağınızı. Hâlâ oradadır. Derken diğerleri ona katılırlar. Yerde yatarken üzerinize toz tanecikleri yağar. Sırt çevirdiğiniz hayat o noktada sizi kucaklarken hıçkırıklarınız fraktal bir dans müziğine dönüşür.
Bir gün toz zerrecikleri sizi bağrına basarsa, bilin ki ya nirvanaya ulaştınız ya çıldırdınız. Hangisi olduğuna kendiniz karar vereceksiniz.


162
Aynı onun gibi, muhatabımın değil milyonların göreceği acıklı mimiklerle rolümü yorumladım. "Buruk bir çocukluk geçirdim Öztürk," dedim sümüklerimi çekerek. "Ben devrik cümle bile kuramazdım. Kuramazdım, çünkü korkardım. Sorumluluklarım vardı. Akranlarım bozuk bir Türkçe'yle gül gibi anlaşırken, bütün o gramer kurallarının anasını ağlatarak bildirişirken, giriş gelişme sonuç kavramlarından bihaber, rasgele bölünmüş paragraflarla kompozisyon yazarken, ben... Ben kendime ihanet eder cümlenin öğelerine sadık kalırdım. Ömrüm düzgün cümleler halinde geçti. Bilmeden bazı hatalar yapmışımdır tabii. Bilsem... (Buradaki şiddetli kafa hareketim nedeniyle briyantinli perçemim alnıma düşer ve kuvvetle muhtemel ki yumruklarımı sıkmışımdır.) Bilsem anlamı öldürür yine de cümleyi kurtarırdım. Oysa şimdiki halime bak. Kelimeler kifayetsiz kalıyor, dilbilgisi sırnaşık! Saçmasapan cümleler kuruyorum ve duyduğum mutluluk bana kaygı ile karışık bir utanç veriyor!"
"Bu utanılacak bir şey değil," diye elini dostça omzuma koydu Öztürk aynı zamanda bağlam özürlülüğünün zirvesine tırmanarak. "Sen sadece yapman gerekeni yaptın."
"Hayır! Hayır!" diye bağırdım, reddettim, kendime vurdum. "Yapmamalıydım, o anlamlara kıymamalıydım!"
"Kıymadın," diye coşkuyla müjdeledi Öztürk bu kez İslam'ın kurulduğu günlerde yaşamış bir tatlı ihtiyarcık gibi. "Sözler, kelime değerlerinin ötesinde anlamlar taşırlar."

169
Akabinde beni tercihan siyah beyaz bir formatta, tepeleme tuhaf bir sıvıyla dolu bir şırınganın içinde aptallaşmış bir halde hayal edebilirsiniz. Özel bir elbiseye ihtiyacım yoktu çünkü daha önce sıvı oksijenden yararlanma dersi almıştım (Duygular sadece temelsiz düşünceler midir? adlı serüvenden) ve Duygu Hanım'ın beyninde yeterince oksijen molekülüyle karşılaşacaktım. Her şey aşağı yukarı yolunda gitti. Leibniz'in dev bir beyin inşa etsek ve içine girip baksak tüm göreceğimiz bazı mikrokimyasal işlemler olur, o beyinde ne düşünüldüğünü, ne hissedildiğini asla anlayamayacağımız savının doğruluğunu bizzat yerinde gördüm.




Tatlı Rüyalar'dan

122
Profesör olayı bir kişilik savaşına çevirmemek gerektiğini düşünerek ama böyle düşündüğü için de kendini dünyanın en sefil yaratığı gibi hissederek masadaki kağıtlarını toplayıp kalktı. "Nasıl isterrsen. İleride o kadar sıkılacaksın ki bu masadan..." dedi durumu biraz olsun kurtarmak için. Ama sesi kulağına öyle iğrenç gelmişti ki kendinden bir kez daha nefret etti.



Gizli Ajans'tan

28
İki insanı, bir üçüncüyü ezmek kadar birbirine yaklaştıran bir şey var mıdır şu dünyada?

64
İşte havayi fişeği icat eden Çinli'ye esin kaynağı oluşturan duyguyu keşfedişim tam o ana denk geliyordu.

81
Aslında bu küstahlığına feci sinirlenmem gerekirdi, ama sesindeki tuhaf samimiyet, hatta sevecenlik nedeniyle hiç de öyle hissedemiyordum. Y ada belki kalçaları nedeniyle, emin değilim.

84
Onbeş dakika sonra, itinayla doldurulmuş sigorta evraklarımla birlikte muhasebe müdürümüzün huzurundaydım. Kendisini bir tek cümleyle anlatmam gerekirse, Tamay Bey bir gün enişteniz olarak karşınıza çıkmasından en çok korkacağınız adamın ta kendisiydi diyebilirim. Ziyadesiyle esmer, ziyadesiyle kıllıydı bir kere. Buna rağmen keldi. Halk arasında göz akı diye bilinen sarı yuvalarının içinde simsiyah iki üzüm tanesi gibi parlayan gözleri ve bu gözleri çevreleyen mosmor halkalar, karşınızdakinin ya kronik bir karaciğer illetiyle boğuştuğunu yahut insan zehirleme sanatının bütün inceliklerine vâkıf olduğunu düşündürüyordu. Bakışları, eline teslim ettiğim evraktaki yazıları otomatik bir şaryo gibi soldan sağa tarıyor, işaret ve baş parmakları kağıtları iki yandan soymak istercesine hızlı hızlı ovuşturuyordu. Burun deliğinin ucunda, şakacı bir deniz kızı misali bir görünüp bir kaybolan kıla eşlik eden hırıltı ise, bu kutsal tetkik ayininin aşk müziğiydi. Böyle bir adama kül yutturamazdınız. Böyle bir adamı ikna edemezdiniz. Böyle bir adama söyleyecek sözünüz olamazdı. O, biz sıradan fanilerin asla akıl sır erdiremeyeceği; tamim, tüzük ve tebligatlardan muhteva bambaşka bir âlemin bileği bükülmez şövalyesi, hak dağıtıcısı ve yol göstericisiydi. O, Kafka'nın kâbus şatosunun insan kılığındaki tezahürüydü. Velhasıl, böylesine çirkin bir adam, işte bu dehşet verici ve sapıkça gücü sayesinde, ablanızın koynuna girip annenizin yaptığı yemeklerden ziftlenebilirdi.

89
Tüm mutlu evlilikler birbirinin aynısıdır, mutsuz olanların her birinin mutsuzluığu ise kendine özgüdür. Herkes bilir ki, aşk filmlerini, örneğin, ilginç kılan birbirini seven çiftin hikaye boyunca yaşadığı sıkıntı ve acılardır. İlişkinin kaygısızca yaşandığı süreç ise, sevgililerin yağmur altında yürümesi, dondurma yemesi ve köşe kapmaca oynaması gibi, açıkçası daha ziyade çocukça denebilecek edimler içinde bulundukları birkaç sahneyle ve genellikle de hafif bir müzik eşliğinde çabucak anlatıp geçilir. Mesut aşkın, tarafları dışında kimseye bir şey ifade etmeyen tabiatı nedeniyle, ben de o iki hafta içinde yaşadığım günleri tatlı bir aşk rüyası diye tanımlamakla yetinebilirim. Oysa ben, kaderden önce davranma telaşından olacak, hayatımın bu en hülyalı günlerinde bile her şeyi derhal ıstıraba çevirmeyi başarıyordum.