Antonioni, Truffaut, Fellini, Bergman Sinemasını Anlatıyor'dan
82
-Bir film, onu kuran kişi olarak sizin istencinizin dışında biçimlenir; bütün doğru ayrıntılar, esinlenmeyle gelir. Esinlenme ile ne demek istiyorum? Sizin rasyonel aklınız ile bilinçsizliğiniz arasında doğrudan bir ilişki kurma yeteneği. Bir oyuncu doğruysa ve o anın gerektiği gibi davranıyorsa, bilinçsizliğe ulaşıp en az müdahale ile bu bilinçsizliği filmin gerçeklerine çevireceğinden, başarılı olacaktır. Ne yazık ki, eğitim, kültür ve kişisel takıntılar dolayısıyla hep hata yapıyoruz; kişisel zevk de, katıksız olabileceği şeyleri bozuyor ve koşullanmalarımızla lekeleniyor. Düşten filme dönüşme, uyanık bilinç durumunda olmaktadır; açıktır ki, bilinçlilik, yaratıcılığı bozan entelektüel ukalalıkla maluldür. Bu bakımdan, bir düşü gerçekleştiren sanatçı, her zaman, yitik bir şeyi duyumsar. Bana sorduğunuz özgül soruyu anımsamıyorum. Ancak bana niye yaptığımı sorduğunuz bir durumda, yalnızca, bu özgül anın, bana, o perspektin, ışığı, sözcükleri, karakterleri, yüzü getirdiğini söyleyerek yanıt verebilirim. Soru beni ilgilendiriyorsa ve anımsıyorsam, benim sanatkârlık duyguma hitap ettiğinde yamt verebilirdim. Hepsi bu. Bu yanıt, benim bütün çalışmamı kavrar, nasıl?
-Düşünceyi gerçekleştirirken, onun bir şeyler yitirdiği savınızı tartışmayı sürdürmek isterim.
-Evet. Örneğin, Nervi'nin, bir köprünün, sonuçta tasarımlanan köprüden daha güzel olması gerektiği yolundaki yaklaşımını düşünüyorum; o, Köprü'yü, yalnızca yapılan bir köprü olarak düşündü. Bu, özgün olarak, sınırlanmamış bir düşünce üzerindeki "bir" dizi sınırdır. Bilinçsizlikteki bir imge, çerçevelenmemiştir; belirsiz ve tanımsız, anlatılamayan bir büyüsü vardır. Bu anlaşılmayan yanı, onu daha çekici yapıyor. Ancak, düşünceyi gerçekleştirdiğinizde onun esrarı ortadan kalkıyor; kesinlikten uzak oluş, şeyleri, kendilerinin üstünde bir yere getiriyor. Otantik, doğru sanatçı, bir esrar duygusunu koruyan sanatçıdır.
91
-Bizi geçmişe, "The White Sheik"e götürecek bir soru sorayım. Sizin ilk üç filminiz yeni gerçekçi...
-Bunu siz söylüyorsunuz.
Peki, ben söylüyorum. Zaman içinde "Satyricon"a geldiniz. Yine de şöyle sözler söylüyorsunuz: '"Roma'da neye benzediğini unutana kadar, kente değgin bütün bu kitapları okudum."
Görüşmelerde söylediklerimden ötürü suçlanamam.
-Kariyeriniz gelişirken daha az gerçekçi olmadınız mı?
-"Gerçekçi" ne demek?
-Size onu anlatmak istiyorum.
-Profesör beni şaşırtıyor. Açıklama gereksinimi duyuyorsunuz. Bana göre, tek gerçek gerçekçi; düşü olan, düşüncesi olan adamdır. Çünkü, kendi gerçekliğinin taşıyıcısıdır. Örneğin böyle biri olan Van Gogh, derin bir gerçekçidir. Kara güneş altındaki buğday tarlası, onun gerçekliğidir; yalnızca o, böyle gördü buğday tarlasını. Daha büyük bir gerçeklik olamaz!
95
Ancak, her film, arkada çözülmemiş fantazyalar, belli gölgeler bırakıyor. Kendinizi özgürleştirmeniz kolay değildir; bir filmi bitirdiğimde, ötekileri de aynı tipte yapmak istiyorum. Bu, eski filmlerimi niye görmek istemediğimin bir başka nedenidir. Onlar hastalık gibidir; fantazyamın mikropları. Birisi, kendini özgürleştirmek için çabucak yapmak isteyebilir. Bir filmi yapmam gereğinin işaretini, ona duyduğum tiksintiden alırım. Tıpkı, yatağımda yatan, yiyeceğimi yiyen, giysilerimi giyen ve sevişirken beni izleyen bir konuğa benzer. Her zaman oradadır. Onu omuzlarımdan kaldırıp atsaydım, yapmak istediğimi yapamazdım. Filmden gerçekten tiksiniyorum; onu tiksinen bir kişinin buyruğuna sokuyorum.
100
-Filmin en etkileyici sahnelerinden biri, final sahnesinde, kadının yüzünden maskaranın aşağıya akmasıdır. Bu planlanmış bir şey miydi?
-Her şey planlıydı. Film yapmak, uzaya astronot göndermek gibidir.
-Hiç doğaçlama olmaz mı?
Hayır. "Doğaçlama", bir sanatçı için yakışıksız bir terimdir. Doğaçlama yapmam ben; film gün gün ortaya çıkarken, olabilecek bütün değişimlere kendimi açık tutmaya çalışırım. Filme başladığımda, nerede bitireceğimi bilirim; çünkü, bütün oluşumlardan, fantazyayı biçimlendiren büyüden zaten geçmişimdir. Ancak, ilk iki ya da üç haftadan sonra, film, kendi yüzünü göstermeye başlar; benim başta bilmediğim farklı bir kişi olur. Bu bakımdan, özgün planlarıma sıkı sıkıya bağlı kalmaya çabalasaydım, filmi sınırlamış olurdum. Gerekli olanın da ötesinde her şeyi hazırlıyorum; ancak daha sonra, filmi çekmek istiyorum ve ona yapacağım şeyi söylüyorum. Bu doğaçlama değildir; yetişkin ve kendi gereksinimleri olan birinin kendi yaratısına olan alçakgönüllü hizmetidir. Filme başladığınızda, henüz, yüzlerin neye benzeyeceğini ya da yardımcıların rolünü bilemezsiniz. Üç sayfalık çok güzel bir senaryo yazabilirim ve birden anlarım ki, bütün bu üç sayfanın yaptığını belli bir ışık başarıverir. Doğaçlama yapmıyorum; filmlerim yaşam sürecinin bir parçası olarak ortaya çıkıyor. Başka yöntemler var: Hitchcock, filmlerini İsviçre saati kesinliğinde yaptığından benim gibi çalışamazdı. Ben farklıyım.
102
-Birisi dürüst ise, suçlu değildir.
-Birisi yalnızca suçluluk duyuyorsa suçludur. Guido, belki bu anlamda suçludur.
105
Hour of the Wolf'a Bergman'ın 8 1/2'u diyebilirim. Gerçekten, benim filmlerimde gördüğü her şeyi, kendi filmine koyduğunu içtenlikle itiraf ediyor. Zengin, özgün bir sanatçı olması, ona, başkalarının düşüncelerini ödünç alıp, suçluluk duymadan kullanma hakkını verebilir. Ben Bergman'ı takdir ediyorum. O, gerçek bir görüntü ve imge adamı; en iyilerden biri.
111
-Sizi bağlamak istemem; öyleyse yeni bir soru sorayım; sıradan eğlence filmiyle, sanat yapıtını hangi ayrımla ayırıyorsunuz?
-Eğlenceden, sanattan konuşmak istemiyorum. Bir yazarın filmiyle, tüketime yönelik olan arasında ayırım yapmak istiyorum. Yazarın yaptığı film, insan doğasını ve düşüncelerini yansıtır. Öteki, hoş görüntüler içerir; gösterdiği hiç bir şey yoktur; kesinlikle seversiniz onu çünkü gerçek dışıdır. Ticari bir film niye başarıya ulaşır? Çünkü, seyirciyi rahatsız etmez. Seyirci, filme hangi karanlıkta girmişse aynı karanlıkta çıkıp gider. Bu filmlere giden insanlar rahatsız olmak istemezler; sorumluluk istemezler; uykuda kalmak isterler.