Hz. Musa ve Tektanrıcılık’tan
130
Hemen bütün Hıristiyan kiliselerinde âyinlerin doruk noktası; İsa'nın simgesel bedeni ekmek ve simgesel kanı şarapla yapılan kutsama. İsa Paskalya öncesine rastlayan ve Yeşil Perşembe diye anılan gün havarilerine veda ederken ekmekten birer parça koparıp havarilerine vermiş, sonra şarap kupasını kutsayarak havarileri arasında dolaştırmış, bu arada “Alın yiyin, bu bedenimdir, alın için bu benim kanımdır.» sözlerini söylemiş, havarilerinden bunu ileride kendi anısını ayakta tutmak için yapmalarını istemiştir (Matth. 26, 26-28, Luk. 22, 19).
(ç.n.)
173
...Tanrı’nın büyüklüğünden duyulan gurur, seçilmişlik gururuyla özdeşleşmektedir.
187
Ahlâk kurallarının bir bölümü, toplumun haklarını bireyin haklarından, bireyin haklarını toplumun haklarından, ayrıca bireyin haklarını başka bireylerin haklarından ayırmak gibi zorunluktan doğmuş olup, ussal bir nedene dayanmaktadır. Ancak, ahlâkta bize muazzam, gizemsel, mistik bakımdan pek doğal görünen şey, kendisindeki bu özellikleri dinle ilişkisine ve babanın isteminden doğmuş olmasına borçludur.
189
Yahudi kavmine özgü olup, belki kavmin bugüne dek ayakta kalmasını sağlayan karakterin nereden kaynaklandığını açıklığa kavuşturmaktı amacımız. Ve sonunda ilgili karakteri onlara kazandıranın Musa olduğunu, Musa'nın bu işi Yahudi kavmine bir din getirerek gerçekleştirdiğini ve ilgili dinin kendilerini başka uluslardan üstün hissedecek kadar Yahudilerdeki özgüven duygusunu pekiştirdiğini görmüştük. Yahudi kavminin varlığını sürdürmesini sağlayan bir başka etken de, onun kendisini öbür uluslardan uzak tutmasıydı. Kan karışımları pek engellememişti bu işi, çünkü Yahudileri bir arada tutan düşünsel bir güçtü, bazı entellektüel ve emosyonel değerleri ortaklaşa ellerinde bulundurmalarıydı. Musa dininin böyle bir sonuca yol açabilmesi, üç ayrı nedenden ileri geliyordu: 1) Yeni bir Tanrı tasarımının harikuladeliğinde kavmi pay sahibi kılması, 2) Yahudi kavminin bu büyük Tanrı tarafından seçilip kendisine özel lütuf ve keremini göstereceği bir ulus diye belirlendiğini ileri sürmesi, 3) Yahudi kavmini düşünsel alanda ilerlemeye zorlaması ve zaten tek başına yeterince önemli böyle bir ilerlemenin düşünsel çalışmalara üstün değer verme ve daha başka içgüdüsel vazgeçilerde bulunma yolunu açması.
203
Gördüğümüz bir şey varsa, baba zamanla yine aile reisliğini ele geçirir, ama hanidir o ilk sürüdeki baba gibi sınırsız bir otorite sahibi değildir artık. Totem hayvanı, daha bir belirgin olarak yerini Tanrı'ya bırakır, önce insan suretindeki Tanrı, totem hayvanının başını taşır; sonraları ilgili hayvana dönüşür, daha sonra bu hayvan kendisi için bir kutsallık kazanır ve en sevdiği eşlikçisi durumuna yücelir ya da Tanrı hayvanı öldürüp adını kendisine lakap yapar.
214
Mısır'ı i.ö. 450 yılında ziyaret eden Herodot, gezi kitabında Mısır halkının karakteristik özelliklerine değinir; buna göre, daha sonraki Yahudi kavminin özellikleriyle arada şaşılacak bir benzerlik vardır: «Mısırlılar her bakımdan öbür uluslara göre daha dindar insanlardır. Kendilerini öbür uluslardan ayıran bazı töreleri vardır, örneğin, sünnet bunlardan biridir; temizlik nedeniyle sünneti ilk kez Mısırlılar uygulamıştır. Mısırlıları öbür uluslardan ayıran ikinci bir âdet de domuzlara karşı besledikleri nefrettir; bu da, Set'in siyah bir domuz kılığında Hoajs'u yaralamış olmasıyla ilgilidir kuşkusuz. Mısırlıları başka uluslardan en belirgin şekilde ayıran âdet ise ineklere karşı duydukları saygıdır; inek boynuzlu isis'i aşağılayacakları korkusuyla asla bu hayvanın etini yemez, ya da kurban etmezler. Bu yüzden hiç bir Mısırlı bir Yunanlıyı öpmez ya da bıçağını, kebap şişini ya da kazanını kullanmaz, onun bir Yunanlının bıçağıyla kesilmiş normalde temiz bir öküzün etini yemez... Mısırlılar temiz saymadıkları ve kendileri kadar tanrılara yakın görmedikleri öbür uluslara yuıkardan bakarlar.
-Erman, 1905
Totem ve Tabu -I-
105
Çünkü kimsenin yapmak istemediği şeyleri yasaklamaya gerek yoktur ve hiç kuşkusuz açıkça yasak edilen şeyler kesinlikle bir isteğin hedefi olan şeylerdir. Akla yakın gelen bu görüşü ilkellere uygularsak, şu sonucu çıkarırız: İlkelleri dürten en zorlu duygular arasında krallarını ve rahiplerini öldürmek, "ensest" yapmak, ölülerine kötü davranmak vb.istekler vardı.
Totem ve Tabu -II-
84
Wulff, bir hastalığın öyküsünü anlatırken, dokuz yaşında bir oğlan çocuğun dört yaşındayken köpek fobisine tutulduğunu söyler. "Çocuk sokakta koşan bir köpek görür görmez ağlamaya ve 'cici köpek bana dokunma; uslu duracağım' diye bağırmaya başlıyordu. " 'Uslu durmak'la, 'Bir daha keman çalmayacağım' (Yani mastürbasyon yapmayacağım) demek istiyordu."
Bundan sonra aynı yazar durumu şöyle özetler: "Çocuğun köpek fobisi gerçekte köpek üzerine kaydırılmış baba korkusudur; çünkü 'köpek, uslu duracağım', yani 'mastürbasyon yapmayacağım' anlatımı gerçekte kendisine mastürbasyonu yasaklamış olan babasına işaret ediyordu." Yazar bundan sonra, benim deneyimimle tümüyle birleşen ve aynı zamanda bu gibi deneyimlerin bolluğuna tanıklık eden bazı şeyler ekler: "Bu gibi (at, köpek kedi, tavuk, vb. evcil hayvan) fobiler, kanımca, çocukluktaki pavor nocturnus kadar sıklıkla görülür ve genellikle çözümlemede kendilerini ana babadan birine karşı olan korkunun hayvanlar üzerine kaydırılmasıyla gösterirler. Çok yayılmış olan fare fobisinin de aynı mekanizmayı taşıdığını savlamaya hazırlanmış değilim.”
100
Bu iş yapıldıktan sonra öldürülen hayvan için ağlanmakta ve yas tutulmaktadır. Ölüm yası zorunludur; çünkü olası bir ceza korkusu bunu gerektirmektedir ve başlıca hedefi, Robertson Smith'in buna benzer bir vesilede işaret ettiği gibi, herkesi kendini öldürme sorumluluğundan temize çıkarmaktır.
101
Bayram, bir yasağın resmi olarak çiğnenmesine izin verir ya da bunu zorunlu kılar. Bayramlara özgü aşın davranışları herkes bir bayram durumuna girsin gibi bir buyrukla yapmaz, bayramın iç yüzünün kendisinde aşırılık vardır; bayram durumu, diğer durumlarda yasak olan şeylerden kurtulmayla ortaya çıkar.
106
Bu noktada her dinin özyapısını belirleyen bazı özellikler ortaya çıkmıştır. Totem dini, oğulların duyduğu günah duygusundan, bu duyguyu dindirmek ve incinmiş babayı, yeniden başeğmeyle barıştırma girişiminden doğmuştur. Bütün daha sonraki dinlerin de aynı sorunu çözümlemeye çabalamanın bir sonucu olduğunu gösteren belirtiler vardır, yalnız bu çabalamaya sahne olan ekinin düzeyine ve aldığı yola göre ayrı ayrı biçimlere bürünmüşlerdir, yoksa hepsi de ekinin başlangıcı olan ve bundan sonra da insanlığın yakasını bir daha bırakmayan aynı büyük olaya karşılık olarak oluşmuştur.
109
Tanrı aslında yükseltilmiş bir babadan başka bir şey olmamıştır. Totemizmde olduğu gibi burada da psikanaliz, tıpkı ilkellerin totemlerine ata dedikleri gibi tanrıya baba diyen dindara inanmayı öğütlemektedir. Tanrının psikanaliz tarafından aydınlatılmayan bütün diğer köken ve anlamları ne olursa olsun, eğer psikanalizin dikkate alınmaya değer bir değeri varsa, babanın tanrı kavramındaki payının çok önemli olması gerekir.
120
Derin ayrılıklarına karşın Robertson Smith'în keşfettiği totem şölenine Grek sanat tarihinde göze çarpacak kadar yakın bir durum vardır. Bu, en eski Grek trajedisinin durumudur: Aynı adı taşıyan, aynı giysileri giymiş kimselerden kurulu bir topluluk bir tek figürün çevresini sarar ve onun sözlerine ve davranışlarına bağımlı olur; bu, koroyla kahramanın aslında tek olan temsilcisini simgeler. Daha sonra gelişerek oyundaki karşıcıları temsil etmek için, ikinci ve üçüncü bir aktör daha ortaya çıkmış, fakat gerek kahramanın özyapısı, gerekse bu kahramanın koroyla ilişkisi değişmemiştir. Trajedinin kahramanı acı çekiyordu; bu hâlâ bugün trajedinin ana içeriğidir. Bu kahraman kendi üstüne, açıklaması her zaman kolay olmayan "trajik bir günah" alıyordu. Günah hemen her zaman tanrısal ya da insansal bir yetkeye karşı başkaldırmaktan ibaretti, koro kahramana sempatiyle katılıyor, onu tehdit etmeye ya da uyarmaya çalışıyor ve en sonunda onun yapmaya kalkıştığı edimin hak ettiği cezaya gelince kahramanın sonu için yas tutuyordu.
Fakat trajedinin kahramanı niçin acı çekiyordu, onun "trajik günahı"nın anlamı neydi? Tartışmayı kısa bir yanıtla keseceğiz. Kahraman acı çekiyordu; çünkü o ilk babaydı, o ilk trajedinin kahramanıydı, (bu trajedinin oyunda yinelenmesi belirli bir evrime denk düşer), trajik günahsa koroyu günahtan kurtarmak için kendi üstüne aldığı günahtı.
127
Fakat o zaman da bu itiraza yol açan, nevroz prototipini daha yakından incelemeliyiz. Bugün fazla ahlâklılığın baskısı altında bulunan obsession nevrozlularının kendilerini yalnızca heveslerin ruhsal gerçekliğine karşı savundukları, kendilerini yalnızca duyumsadıkları içtepiler için cezalandırdıkları doğru değildir. İşin içinde tarihsel bir gerçeklik parçası da vardır; bu kişilerin çocukluklarında yalnızca kötü içtepileri vardı ve çocukluk güçleri elverişli olduğu oranda bunları baş edime yerleştirmişlerdir. Bu aşırı iyi insanların hepsinin çocukluğunda bir kötülük dönemi, sonraki gereğinden fazla ahlâklılığın öncesi olan bir ters evre vardı. Öyleyse, eğer nevrozlularda, yapısından hiç kuşku duyulmayan ruhsal gerçekliğin kökensel olarak asıl gerçeklikle bir olduğunu, bütün kanıtlara göre ilkellerin gerçekte yapmayı istedikleri her şeyi yaptıklarını kabul edersek, ilkel insanlarla nevrozlular arasındaki benzerlik çok daha temelli olarak gösterilmiş olur.
Fakat ilkel insanlar konusundaki yargımız, nevrozlularla olan benzerliğin fazla etkisi altında kalmamalı. Aradaki ayrılıklar da hesaba katılmalıdır. Hiç kuşkusuz düşünmeyle yapma arasındaki keskin ayrım, ne vahşilerde ne de nevrozlularda vardır. Fakat nevrozlu her şeyin üstünde edimlerini yasaklamış kimsedir; düşünme onda edimin tam bir vekilidir, ilkel insansa yasaklamalar altında değildir, düşünce onda doğrudan doğruya eyleme geçer; eylem ona göre daha çok âdeta düşüncenin bir vekilidir ve bundan dolayı verdiğimiz yargının salt kesinliğine kefil olmamakla birlikte, tartıştığımız konuda pekâlâ şunu kabul edebileceğimizi sanmaktayım: "Başlangıçta eylem vardı.”