Ölüm Pornosu’ndan
48
Birisi, Bacardi’ye seri üretim ile ilgili durumu, Çin’deki fabrikalarda az para verilip çok çalıştırılan işçilerin, Bacardi’nin sertleşmiş aletinin bitip tükenmek bilmeyen silikon-lastik replikalarını, paslanmaz çelik kalıp yüzünden hâlâ çok sıcak olmasına rağmen kutulayıp paketlediği seri üretim hattıyla ilgili durumu sorabilir. Veya o işçiler, kalıbı Cassie Wright'in tıraşlanmış amcığından alınmış, pembe plastik vajinalardan oluşan titrek orduları paket¬leyip naklediyorlar. Çinli köle işçi sınıfındakiler ellerine aldıkları cımbızla cinsel organın etrafına tüy ekliyor ya da farklı tonlarda kızıl veya pembe veya mavi renkleri hava fırçasıyla boyuyorlar. Cassie'nin epizyotomi yarasına uygun bir hale getiriyorlar. Bacardi'nin hiçbir damarı ve siğili atlanmıyor. Eksiksiz yapılıyor. Eskiden insanlar nasıl ölmüş birinin yüzünün kalıbını alıyorsa, onlar da aynı şekilde, ölüm saati ile çürüme saati arasında ünlü¬lerin yüzünün alçıdan kalıbını çıkarıyorlar.
Cassie Wright yaşlanıp bunadıktan, ölüp çürüdükten sonra bile, vajinası aklımızdan çıkmayacak; o vajinayı yataklarımızın altına, iç çamaşırlarımızın durduğu çekmecelere, banyodaki do¬laplara ve sayfa köşelen kıvrılmış dergilerin yanına saklayacağız. Veya Bacardi'nin lastik aletini antika dükkânlarının vitrinine ko¬yacağız ve o, Nantucket'lı balina avcılarının çoktan ölmüş dul karılarının el yapımı, fildişi oyma vibratörleriyle aynı fiyata satı¬lacak.
Bir çeşit ölümsüzlük.
Bir insan her zaman şunu sorabilin Branch Bacardi'nin peni¬si, Cassie Wright'in vajinası nasıl olurda kiç haline getirilir? Duchamp'in pisuvarı veya Warhol'un çorba kutusu gibi bayağı bir obje haline?
Bir insan şunu sorabilir Branch Bacardi Göt Tıpası iyi ki var var olmasına da, dünyadaki insanların, anüslerine sikiniz sıkıştı¬rılmış bir halde işe, okula, kiliseye gittiğini bilmek nasıl bir histir?
52
Elektrikle çalışan ilk ev aletleri, dikiş makinesi, vantilatör ve vibratördü. Amerikalılar on sene boyunca elektrikli vibratörün keyfini sürdü, sonra da elektrikli süpürge ile ütüyü icat etti. Vibratörden yirmi yıl sonra elektrikli kızartma tavası piyasaya sürüldü.
56
Ona şişme bebeği icat eden kişinin Adolf Hitler olduğunu bilip bilmediğini sordum.
Ve Bayan Wright siyah güneş gözlüğünün ardındaki gözlerini bana çevirdi.
Birinci Dünya Savaşı sırasında Hitler yaya haberciydi; bir Alman siperinden diğerine mesaj iletiyordu ve silah arkadaşlarının Fransız genelevlerini ziyaret ettiğini görünce midesi bulandı. Aryan soyunun saf kalmasını sağlamak ve zührevi hastalıkların bulaşmasını engellemek için Nazi bölüklerinin savaşa giderken yanına alabileceği şişirilebilir bir bebek yapılması yönündewn talimat verdi. Bebeği Hitler tasarladı. Bebeğin saçları sarıydı ve kocaman memeleri vardı. Müttefikler Dresden’i bombalayınca fabrika yıkıldı ve bebekler dağıtılamadı.
61
72 numaralı oğlan, "Cassie Wright gibi bir yıldız niye kendini öldürmek istesin ki?" diye soruyor.
Üç yılda elli dörtten fazla film çekip annesine yarım milyon dolarlık bir köşk alan süperstar Megan Leigh'ınkıyla aynı sebep¬ten ötürüdür belki de. Hemen sonra da Ali Bubi ve 40 Haramiler ve Robofox filmlerinde başrol oynadı ve kendini vurarak intihar etti.
Hangi çocuk, ailesini ödüllendirmenin veya cezalandırmanın düşünü kurmaz ki?..
Nasıl oldu da, porno filmlerde ilaç almadan ereksiyon olma¬sıyla ve bunu uzun süre korumasıyla ünlü, efsanevi Cal Jammer, eski eşinin garajına giden yolda, yağmur altında durdu ve nam¬luyu ağzına sokarak kendini vurdu?
Amcık kraliçesi Shauna Grant'ın 22 kalibrelik tüfeğiyle kendi işini bitirmesinin sebebi de aynı. Ve porno sektöründe sarışın tanrıça "Savannah" olarak bilinen Shannon Wilsey niye bir gece garajına gidip kafasına kurşun sıktı dersiniz? Bence Cassie Wright, uzun zaman önce doğurduğu bebeğinin geleceğini hazırlamak istiyor. Cassie bu kaydı bitirirse, bunu başarırsa, Dünya Sürtüğü lII’den elde edilecek kazanç ve dört bir yana pazarlanmış olan tişörtleri, iç çamaşırları ve oyuncaklarından sağlanacak ge¬lir akışı, uzun bir liste oluşturan eski filmlerinden söz etmeye bile gerek yok, ne zamandır kayıp olan çocuğunu... bok gibi zen¬gin edecek. O kadar zengin edecek ki kart Cassie'yi affedebile¬cek. Hamile kalışından ötürü. Bebeği verişinden ötürü. Yanı sıra, içine ederek, sıçıp batırarak, üzücü bir şekilde heba ettiği haya¬tından ve ölümünden ötürü.
Cassie Wright altı yüz herifle kefaretini yerine getirirse affedi¬lecek.
78
Gerçek bir film yıldızı acı çekmeyi istemeli, diyor 1952 yılında çekilen Singin’ in the Rain filminde aktör Gene Kelly, filme adını veren şarkıda dans etti ve günlerce süren çekimlerde aynı dansı defalarca tekrarlarken 39 derece ateşle yanıyordu. Filmde yağmur doğru düzgün görünsün diye prodüksiyon suya süt karıştırdı ve yorgan döşek yatacak kadar hasta olan Gene Kelly, ekşi sütle iliğine kadar ıslanmış bir halde, su sıçratarak dans edip, sanki hayatının en güzel gününü yaşıyormuşcasına mutlu bir şekilde gülümsüyordu.
22 Ekim 2011
2 Ağustos 2011
Antoine de Saint-Exupéry
Küçük Prens'ten
Bir yıldızda yaşayan bir çiçeği seviyorsanız , geceleyin yıldızlara bakmak hoştur. Bütün yıldızlar çiçek açmış gibidir.
Bir yıldızda yaşayan bir çiçeği seviyorsanız , geceleyin yıldızlara bakmak hoştur. Bütün yıldızlar çiçek açmış gibidir.
1 Temmuz 2011
Lars Fr. H. Svendsen
Sıkıntı'nın Felsefesi'nden
11
Hazların dipsiz denizinde olduğu gibi bilginin derinliklerinde de, demir atacak bir yeri boşuna aradım. Bir hazzın başka bir hazza el uzattığı neredeyse karşı konulmaz gücü, hazzın doğurabileceği sahte coşkunluk türünü hissettim; ayrıca sıkıntıyı ve ardından gelen büyük acıyı da hissettim. Bilgi ağacının meyvelerinden tattım ve çoğu kez onları tatmanın sevincini duydum. Ama bu sevinç yalnızca bilgi anındaydı ve ardında hiçbir derin iz bırakmıyordu. Sanki bilgeliğin kadehinden içmiyordum da içine düşmüştüm.
Soren Kierkegaard
27
Sıkıntıda, melankolinin cazibesi eksiktir, melankolinin bilgelikle, duyarlılıkla ve güzellikle sürdürdüğü geleneksel ilişkiden ileri gelen cazibe sıkıntıda yoktur. İşte bunun içindir ki sıkıntı estetler için o kadar da çekici değildir. Ayrıca sıkıntıda depresyonun ciddiyeti de eksiktir, bu onu psikologların ve psikiyatrların gözünde daha az ilginç kılar. Melankoliyle ve depresyonla karşılaştırıldığında, sıkıntı derin bir çözümlemeyi hak etmek için dolambaçsız olarak fazla bayağı ve avama hastır.
37
T.S. Eliot şunu yazar:
Yaparken kaybettiğimiz
Hayat nerede?
Bilgide kaybettiğimiz bilgelik nerede?
Haberde kaybettiğimiz bilgi nerede?
42
Goethe bir zamanlar, eğer sıkılma kabiliyetleri olsaydı, maymunların insani varlıklar olarak kabul edilebileceklerini yazmıştı ve kuşkusuz haklıydı.
48
Robert Nisbet ise sıkıntının sonunun felaket olduğunu düşünür: "Sıkıntı batılı insanın en büyük mutsuzluk kaynağına dönüşebilir. Sadece felaket sıkıntıdan kurtulmak için en güvenilir ve bugünün dünyasında en muhtemel yol olarak görünecektir.
70
Arthur Schopenhauer'de, insan, basitleştirerek söylersek, ıstırap ile sıkıntı arasında bir seçime sahiptir. "O halde yaşam, bir sarkaç gibi, sağdan sola, ıstıraptan sıkıntıya salınır." Schopenhauer insanın bıkıp usanmadan, yaşamın temel bir koşulu olan sıkıntıdan, ona başka biçimler vermek suretiyle, kurtulmaya çalıştığım düşünür. Ama bu dönüşümler başarısız olunca ve ıstırabı bastırmak gerekince, yaşam sıkıcı hale gelir. Eğer insan sıkıntıyı kırmayı başarırsa, ıstırap geri gelecektir. Tüm yaşam varoluşa yönelmiş bir kovalamacadır, ama varoluş artık problem yaratmadığında, yaşam artık ne yapacağını bilemez ve sıkıntıya boyun eğer. İşte bunun için, sıkıntı "kültürlü" kişilerin karakteristiğiyken, sefalet kitlenin hissesine düşer. Eğitimli kesim için, sorun, bol bol sahip olduğu bu boşuna zamandan yakayı kurtarmaktır. İnsanın arzusu vardır ve bu arzunun hedefi, onu veren doğadır, toplumdur ya da hayal gücüdür. Eğer hedeflere ulaşılamazsa, sonucu sıkıntıdır. Gerçek dünyada tatminin olmayışı dolayısıyla, insan bir hayal dünyası yaratır; bütün dinler -ve de sıkıntıdan kurtulmak için bulunulan tüm girişimler- işte böyle doğmuştur. Tüm sanatsal etkinliğin temeli de burada bulunur: insan mutluluğu yalnızca sanatta ve hepsinden önce müzikte bulacaktır. Fakat bu estetik boyut sadece az sayıda insana mahsustur ve yine, bu nadir seçilmişler, berbat biçimde uzun bu zamana dağılmış bir parçacık mutluluktan olsa olsa azıcık zevk alabilirler.
71
Nietzsche için sıkmtı, "ruhun şu 'ölgünlüğü', mutlu gemi yolculuğundan, sevinçli rüzgarlardan önceki şu tatsız 'ölgünlük' "tür ve yaratıcı zihinler sıkıntıya katlanabilirken, "düşük yaradılıştakiler" ondan kaçar. Nietzsche "makine medeniyeti"nin gitgide "onun sayesinde tembellik dolu eğlenceye can atmayı öğrenen ruhta umutsuz bir sıkıntıya" yol açtığını ileri sürer. Şöyle yazar:
Gereksinim bizi, geliri gereksinimi doyurmaya yarayan bir işe zorlar; gereksinimlerim sürekli yeniden doğması bizi çalışmaya alıştırır. Ama gereksinimlerin doyduğu ve âdeta uykuya yattığı aralarda sıkıntı çöker üstümüze. Sıkıntı nedir? Kendini artık yeni, fazladan bir gereksinim olarak hissettiren çalışma alışkanlığıdır; kişi çalışmaya ne kadar çok alıştıysa, hatta belki gereksinimlerden ne denli çok acı çektiyse, sıkıntı da o denli güçlü olacaktır. İnsan, sıkıntıdan kurtulmak için ya normal gereksinimlerin icap ettirdi ğinin ötesinde çalışır, ya da oyunu, yani genel olarak çalışmaya duyulan gereksinimden başka bir şeyi doyurması gerekmeyen çalışmayı icat eder. Oyundan bıkan ve çalışmasını gerektirecek yeni gereksinimler duymayan kişi, bazen, oyunla ilişkisi havada süzülmenin dans etmekle, dans etmenin yürümekle ilşkisine benzer üçüncü bir durumu, mutlu, dingin bir devingenliği ister: sanatçıların ve filozofların mutluluk vizyonu budur.
118
Beckett'ın yapıtlarında hiçbir olumluluk yoktur. Edebi evreni, giderek daha az anlamı olan bir dilden, verecek anlamı olmayan metafizik bir namevcudiyetten, kendilerine anlam veremeyen yalıtılmış "öznelerden" ibarettir. Beckett, romantizmin genişlemeye ve serpilmeye kadir bir kendilik kavramına mesafe alır. Alışıldık bir varoluşçu değildir, tersine: ben'in kendi imkânıyla kurtuluşa erebileceğini düşünen romantik varoluşçuluktan kopmak ister. Varolan tek şey, zamandır, bir hiçin vuku bulmuş olduğu bir evrende gereğinden çok fazla zaman. "Başka yerde, demiyorum, başka yerde, buradaki bu sonsuzdan başka bir yer olabilir mi? Ne -e için'i ne de öte'si olan bir içkinlik dünyasında asla gelmeyecek bir aan beklenir mi bilinmez artık: işte en aşırı sonucuna götürülmüş sıkıntı budur.
123
60lı yılların ortasından itibaren, Warhol yıllar ilerledikçe giderek daha kötü bir sanatçı haline geldi, zira sembollerin statüsü artan biçimde aşındı. Geriye sadece boşluk ve sıkıntı kaldı:
Bazen sıkılmayı seviyorum, bazen sezmiyorum - bu, içinde bulunduğum haleti ruhiyeye bağlı. Herkes bunun nasıl olduğunu bilir, kimi günler saatler boyu oturup pencereden bakarız ve kimi günler bir saniye bile yerimizde duramayız.
Çoğu kez bana "sıkıcı şeyleri seviyorum" dediğimi hatırlatırlar. Pekâlâ, bunu dedim ve böyle düşünüyordum. Ama bu, bu şeylerden sıkılmadığım anlamına gelmez. Tabii ki, benim sıkıcı bulduklarımı illâ ki başkaları da sıkıcı buluyor değil, çünkü ben televizyonda asla popüler yayınları izlemeye dayanamam, zira bunlar esasen daima aynı kurgular, aynı planlar, aynı montajlar olur. Görünüşe göre, insanların çoğu, ayrıntılar farklı olduğu sürece aynı şeyleri izlemeye bayılıyor. Ama ben tam tersiyim. Eğer bir önceki günkü şeyin aynısını izlemek için oturursam, bunun esasen aynı şey olmasını istemem - bunun tam olarak aynı şey olmasını isterim. Çünkü aynı şeye ne kadar çok bakarsak, anlam o kadar çok ortadan kalkar, kendimizi o kadar iyi ve boş hissederiz.
132
Bir duygusal tonalite daha çok tüm nesnelere; yani dünyaya değindir. "Ağrımın yeri saptanır, oysa sıkıntı, yeri, dayanağı, şu hiçten başka hiçbir şeyi olmayan, tanımlanamaz, sizi aşındıran bir acıdır." diye yazar Cioran. Sıkıntı bir heyecan da olabilir, bir duygusal tonalite de. Belirli bir şeyden dolayı sıkıldığınız zaman bir heyecandır, tüm dünya sizi sıktığı zaman ise bir duygusal tonalitedir. Durum sıkıntısının çoğu kez bir heyecan olduğunu, varoluşsal sıkıntının ise daima bir duygusal tonalite olduğunu söyleyebiliriz.
136
Eylemi elverişli kılan bir duygusal tonalite içinde bulundiığumuzda, dünya sonsuz bir olasılıklar alanı olarak görünür. Sıkıntı, onda olasılıkların daralmasıyla, diğer duygusal tonalitelerden farklılık gösterir.
Genellikle, belli bir tarzda duygusal olarak eğilimli olduğumuzun bilincinde değilizdir. Farkında olmadan da basbayağı sıkılınabilir. Cioran sıkıntıyı "etkisi algılanabilir olmayan ve sizi ağır ağır, diğerleri tarafından farkedilmeyen ve kendinizin de neredeyse farketmediğiniz bir yıkıntıya dönüştüren saf erozyon" olarak betimler. Ama şekerli çöreğini çaya bandıran, Kayıp Zamanın İzinde'nin anlatıcısı misali, ya da birden, bize hemen ilkokuldaki sınıfımızı çağrıştıran bir koku duyduğumuz zaman olduğu gibi bir duygusal tonaliteyi yeniden canlandırabiliriz; orada yaşadığımız herşey, bin tanesi arasından tanıyacağımız bir duygusal tonaliteye sarmalanmış olarak hatırımıza gelir. Ama, bir irade gayretiyle, eski bir duygusal tonaliteyi, geçmişe ait bir duygusal tonaliteyi su yüzüne çıkaramayız. Proust'un Sıvann'ların tarafında yazdığı gibi:
"Geçmişimiz için de böyledir. Onu anımsamaya boşuna uğraşırız,-zihnimizin tüm çabaları yararsızdır. Geçmiş, zihnin hakimiyet alanının ve kavrayış gücünün dışında bir yerde, hiç ihtimal vermediğimiz belli maddi bir nesnededir (bu nesnenin bize vereceği duyumda gizlidir). Bu nesneyle ölmeden önce karşılaşmayız."
Habersizce, gayri iradi bir anımsama sayesinde, geçmişin duygusal tonalitesi içimizde yeniden beliriverebilir.
140
Sıkıntıda, Heidegger'e göre, bizler zamana ve Dasein'ın anlamına giriş için en iyi konuma yerleşmişizdir. Ona göre, sıkıntı tamamen ayrıcalıklı bir duygusal tonalitedir, çünkü bizi bir anda varlık (kendi Dasein'ımızın anlamı) ve zaman sorunsalı içine yerleştirir.
155
Sıkıntı demek dünyanın kaybı demektir. Dasein'ın dünyası dünya bakımından (weltarm) yoksuldur. Bu açıdan görüldüğünde, hayvanların dünyasının sıkıntısına yaklaşılır, ama bir hayvan sıkılabilir mi? Köpeklerin bazı durumlarda sıkıldığı tartışma götürmez. Ama bu insanbiçimcilik üstüne dayanan bir yansıtmadır. Sıkılmak için, şu ya da bu vesilede bir anlam ya da anlatım yokluğunun bilincine varmak ya da en azından sonradan bu bilinci elde etmek için yeterince geri çekilip bakmış olmak gerekir.
173
Bize rahatsızlık veren bir yaşam yaşamak bir ödevdir, ve aynı zamanda bu yaşam eğer Kundera'nın ifadesiyle söylersek hep 'başka yerde'dir. Bu ödev bizi kaçınılmaz olarak sıkıntıya götürür. Bu ödevden bir tür sıkıntı ahlakı doğar: Sıkıntıyı yaşamak için zaman ayırmak zorundayız, çünkü onda daha iyi bir yaşam vaadinin yankısı çınlar.
178
Sıkıntı basit bir parmak şıklatmayla defedilmez, ama bununla birlikte umarsızca sıkıntıya mahkûm da değiliz. Onunla yapabilecek şekilde yaşanabilir. Sıkıntıdan doğrudan kaçmaya yönelik her girişim başarısızlığa yazgılıdır ve aksine uzun vadede onu daha da güçlendirir; aynı şekilde bunun üstesinden gelmeye yönelik ev işi reçeteler de en büyük ihtiyatla düşünülmek zorundadır. Sıkıntıya karşı önerilen tüm çarelere gelince -sanat, aşk ya da Tanrı'yla ilişki-, bunlar kendi kendilerini hedefleyen girişimler olmalıdır, yoksa sıkıntıdan kaçmanın bir yoluna indirgenmeyi hak etmezler.
180
Bu denemenin başında bahsettiğim metafizik üzüntümüzün, kayıp deneyimimizin çalınmış çocukluğumuzdan kaynaklanan bir üzüntü olduğuna dair büyük şüphelerim var. Bu, şeyleri en az akla yakın biçimde görmektir. Kierkegaard'ın dediği gibi: "Şimdiyle mutsuz oluşumun nedeni geçmişi kıskanmamdır". Ama bu eksiklikte, çocukluğun ötesinde, dünyanın kaybı da kolaylıkla görülebilir. Yani çocuklukla ilişkisi içinde kayıp deneyimi yalnızca dünyanın kaybının bir belirtisi olacaktır. İkisini karıştırarak, çocuklar gibi, "ilginç" bir şey tarafından sürekli eğlendirilmek, oyalanmak isteriz. Sürprizlerle ve tutkulu keşiflerle dolu çocukluğun büyülü dünyasını yavaş yavaş terketmek zorunda oluşumuzu reddederiz. Sonunda çocuklukla olgunluk arasında orta yolda bir yerlerde, ebedi bir ergenlik içinde kalınır ve bu durum kendini başka şeyler arasında sıkıntıyla da gösterir.
181
Nietzsche bengi dönüş kuramım "yeni Aufklarung" olarak nitelendirir, böylece olgunluğun "çocukluğunda oynarken sahip olduğu ciddiyeti yeniden bulmaya" bağlı olduğunun altını çizer. Nietzsche böylelikle romantik projeyi devam ettirir. Bilinci ona yalnız bir şey söyler: "Ne isen o olmalısın". Ve ne ise o olan kişi çocuktur - yaşamını estetik bir oyuna dönüştürebilen ve yılmadan kendini olumlayan büyük bir çocuk. Olgunluk bir kendilik oluşturmaktan ibarettir ve Nietzsche için söz konusu olan, "kişiliğine bir üslup vermektir". Şunu belirtir: "Varoluş bizim için hâlâ ancak estetik fenemon olarak katlanılabilirdir". Ama, amor fati'si ile birlikte Nietzsche'nin anlayışı aşırıdır, pek insani olan biz diğer insanlar için fazla aşırıya kaçar. Yazgıyı kabul etmek bir şeydir, onu sevmek başka bir şey.
182
Foucault'nun öznesi asla olgun, yetişkin olamayacaktır, çünkü her olgunluk ona, romantik benin istediği ihlal olanaklarından ve yoğunluğundan yoksun olan sıkıntının eşanlamlısı olarak görünecektir. Olgunluk sebat ve enikonu düşünülmüş bir tarzda aynı kalmayı gerektirir ki bu, romantik için dehşet bir sıkıntı gibi görünür. Ama hep aynı kalmak demek en azından bir tarihin parçası olan bir şey yaratmak demektir. Şimdiyi muhafaza etmeden yapamayız. Bu, Nietzsche'nin amor fati'sinin daha az ileri götürülmüş bir çeşitlemesidir, bize verili olanın bir kabulüdür, onları ihlal etmemek amacıyla sınırların bir tespitidir. Erişkin olmak yaşamın çocukluğun büyüsünde kalamayacağını, hayatın belli bir ölçüde sıkıcı olduğunu kabul etmektir, ama aynı zamanda yaşanmaya değer olduğunu da farketmektir. Bu hiçbir şeyi çözmez elbette, ama problemin verilerini değiştirir.
186
Sıkıntıyı, yaşamın kendi ağırlığı olarak, kaçınılmaz bir veri olarak kabul etmek gerekir. Bu, görkemli bir çözüm değildir, ama sıkıntının çözümü yoktur.
11
Hazların dipsiz denizinde olduğu gibi bilginin derinliklerinde de, demir atacak bir yeri boşuna aradım. Bir hazzın başka bir hazza el uzattığı neredeyse karşı konulmaz gücü, hazzın doğurabileceği sahte coşkunluk türünü hissettim; ayrıca sıkıntıyı ve ardından gelen büyük acıyı da hissettim. Bilgi ağacının meyvelerinden tattım ve çoğu kez onları tatmanın sevincini duydum. Ama bu sevinç yalnızca bilgi anındaydı ve ardında hiçbir derin iz bırakmıyordu. Sanki bilgeliğin kadehinden içmiyordum da içine düşmüştüm.
Soren Kierkegaard
27
Sıkıntıda, melankolinin cazibesi eksiktir, melankolinin bilgelikle, duyarlılıkla ve güzellikle sürdürdüğü geleneksel ilişkiden ileri gelen cazibe sıkıntıda yoktur. İşte bunun içindir ki sıkıntı estetler için o kadar da çekici değildir. Ayrıca sıkıntıda depresyonun ciddiyeti de eksiktir, bu onu psikologların ve psikiyatrların gözünde daha az ilginç kılar. Melankoliyle ve depresyonla karşılaştırıldığında, sıkıntı derin bir çözümlemeyi hak etmek için dolambaçsız olarak fazla bayağı ve avama hastır.
37
T.S. Eliot şunu yazar:
Yaparken kaybettiğimiz
Hayat nerede?
Bilgide kaybettiğimiz bilgelik nerede?
Haberde kaybettiğimiz bilgi nerede?
42
Goethe bir zamanlar, eğer sıkılma kabiliyetleri olsaydı, maymunların insani varlıklar olarak kabul edilebileceklerini yazmıştı ve kuşkusuz haklıydı.
48
Robert Nisbet ise sıkıntının sonunun felaket olduğunu düşünür: "Sıkıntı batılı insanın en büyük mutsuzluk kaynağına dönüşebilir. Sadece felaket sıkıntıdan kurtulmak için en güvenilir ve bugünün dünyasında en muhtemel yol olarak görünecektir.
70
Arthur Schopenhauer'de, insan, basitleştirerek söylersek, ıstırap ile sıkıntı arasında bir seçime sahiptir. "O halde yaşam, bir sarkaç gibi, sağdan sola, ıstıraptan sıkıntıya salınır." Schopenhauer insanın bıkıp usanmadan, yaşamın temel bir koşulu olan sıkıntıdan, ona başka biçimler vermek suretiyle, kurtulmaya çalıştığım düşünür. Ama bu dönüşümler başarısız olunca ve ıstırabı bastırmak gerekince, yaşam sıkıcı hale gelir. Eğer insan sıkıntıyı kırmayı başarırsa, ıstırap geri gelecektir. Tüm yaşam varoluşa yönelmiş bir kovalamacadır, ama varoluş artık problem yaratmadığında, yaşam artık ne yapacağını bilemez ve sıkıntıya boyun eğer. İşte bunun için, sıkıntı "kültürlü" kişilerin karakteristiğiyken, sefalet kitlenin hissesine düşer. Eğitimli kesim için, sorun, bol bol sahip olduğu bu boşuna zamandan yakayı kurtarmaktır. İnsanın arzusu vardır ve bu arzunun hedefi, onu veren doğadır, toplumdur ya da hayal gücüdür. Eğer hedeflere ulaşılamazsa, sonucu sıkıntıdır. Gerçek dünyada tatminin olmayışı dolayısıyla, insan bir hayal dünyası yaratır; bütün dinler -ve de sıkıntıdan kurtulmak için bulunulan tüm girişimler- işte böyle doğmuştur. Tüm sanatsal etkinliğin temeli de burada bulunur: insan mutluluğu yalnızca sanatta ve hepsinden önce müzikte bulacaktır. Fakat bu estetik boyut sadece az sayıda insana mahsustur ve yine, bu nadir seçilmişler, berbat biçimde uzun bu zamana dağılmış bir parçacık mutluluktan olsa olsa azıcık zevk alabilirler.
71
Nietzsche için sıkmtı, "ruhun şu 'ölgünlüğü', mutlu gemi yolculuğundan, sevinçli rüzgarlardan önceki şu tatsız 'ölgünlük' "tür ve yaratıcı zihinler sıkıntıya katlanabilirken, "düşük yaradılıştakiler" ondan kaçar. Nietzsche "makine medeniyeti"nin gitgide "onun sayesinde tembellik dolu eğlenceye can atmayı öğrenen ruhta umutsuz bir sıkıntıya" yol açtığını ileri sürer. Şöyle yazar:
Gereksinim bizi, geliri gereksinimi doyurmaya yarayan bir işe zorlar; gereksinimlerim sürekli yeniden doğması bizi çalışmaya alıştırır. Ama gereksinimlerin doyduğu ve âdeta uykuya yattığı aralarda sıkıntı çöker üstümüze. Sıkıntı nedir? Kendini artık yeni, fazladan bir gereksinim olarak hissettiren çalışma alışkanlığıdır; kişi çalışmaya ne kadar çok alıştıysa, hatta belki gereksinimlerden ne denli çok acı çektiyse, sıkıntı da o denli güçlü olacaktır. İnsan, sıkıntıdan kurtulmak için ya normal gereksinimlerin icap ettirdi ğinin ötesinde çalışır, ya da oyunu, yani genel olarak çalışmaya duyulan gereksinimden başka bir şeyi doyurması gerekmeyen çalışmayı icat eder. Oyundan bıkan ve çalışmasını gerektirecek yeni gereksinimler duymayan kişi, bazen, oyunla ilişkisi havada süzülmenin dans etmekle, dans etmenin yürümekle ilşkisine benzer üçüncü bir durumu, mutlu, dingin bir devingenliği ister: sanatçıların ve filozofların mutluluk vizyonu budur.
118
Beckett'ın yapıtlarında hiçbir olumluluk yoktur. Edebi evreni, giderek daha az anlamı olan bir dilden, verecek anlamı olmayan metafizik bir namevcudiyetten, kendilerine anlam veremeyen yalıtılmış "öznelerden" ibarettir. Beckett, romantizmin genişlemeye ve serpilmeye kadir bir kendilik kavramına mesafe alır. Alışıldık bir varoluşçu değildir, tersine: ben'in kendi imkânıyla kurtuluşa erebileceğini düşünen romantik varoluşçuluktan kopmak ister. Varolan tek şey, zamandır, bir hiçin vuku bulmuş olduğu bir evrende gereğinden çok fazla zaman. "Başka yerde, demiyorum, başka yerde, buradaki bu sonsuzdan başka bir yer olabilir mi? Ne -e için'i ne de öte'si olan bir içkinlik dünyasında asla gelmeyecek bir aan beklenir mi bilinmez artık: işte en aşırı sonucuna götürülmüş sıkıntı budur.
123
60lı yılların ortasından itibaren, Warhol yıllar ilerledikçe giderek daha kötü bir sanatçı haline geldi, zira sembollerin statüsü artan biçimde aşındı. Geriye sadece boşluk ve sıkıntı kaldı:
Bazen sıkılmayı seviyorum, bazen sezmiyorum - bu, içinde bulunduğum haleti ruhiyeye bağlı. Herkes bunun nasıl olduğunu bilir, kimi günler saatler boyu oturup pencereden bakarız ve kimi günler bir saniye bile yerimizde duramayız.
Çoğu kez bana "sıkıcı şeyleri seviyorum" dediğimi hatırlatırlar. Pekâlâ, bunu dedim ve böyle düşünüyordum. Ama bu, bu şeylerden sıkılmadığım anlamına gelmez. Tabii ki, benim sıkıcı bulduklarımı illâ ki başkaları da sıkıcı buluyor değil, çünkü ben televizyonda asla popüler yayınları izlemeye dayanamam, zira bunlar esasen daima aynı kurgular, aynı planlar, aynı montajlar olur. Görünüşe göre, insanların çoğu, ayrıntılar farklı olduğu sürece aynı şeyleri izlemeye bayılıyor. Ama ben tam tersiyim. Eğer bir önceki günkü şeyin aynısını izlemek için oturursam, bunun esasen aynı şey olmasını istemem - bunun tam olarak aynı şey olmasını isterim. Çünkü aynı şeye ne kadar çok bakarsak, anlam o kadar çok ortadan kalkar, kendimizi o kadar iyi ve boş hissederiz.
132
Bir duygusal tonalite daha çok tüm nesnelere; yani dünyaya değindir. "Ağrımın yeri saptanır, oysa sıkıntı, yeri, dayanağı, şu hiçten başka hiçbir şeyi olmayan, tanımlanamaz, sizi aşındıran bir acıdır." diye yazar Cioran. Sıkıntı bir heyecan da olabilir, bir duygusal tonalite de. Belirli bir şeyden dolayı sıkıldığınız zaman bir heyecandır, tüm dünya sizi sıktığı zaman ise bir duygusal tonalitedir. Durum sıkıntısının çoğu kez bir heyecan olduğunu, varoluşsal sıkıntının ise daima bir duygusal tonalite olduğunu söyleyebiliriz.
136
Eylemi elverişli kılan bir duygusal tonalite içinde bulundiığumuzda, dünya sonsuz bir olasılıklar alanı olarak görünür. Sıkıntı, onda olasılıkların daralmasıyla, diğer duygusal tonalitelerden farklılık gösterir.
Genellikle, belli bir tarzda duygusal olarak eğilimli olduğumuzun bilincinde değilizdir. Farkında olmadan da basbayağı sıkılınabilir. Cioran sıkıntıyı "etkisi algılanabilir olmayan ve sizi ağır ağır, diğerleri tarafından farkedilmeyen ve kendinizin de neredeyse farketmediğiniz bir yıkıntıya dönüştüren saf erozyon" olarak betimler. Ama şekerli çöreğini çaya bandıran, Kayıp Zamanın İzinde'nin anlatıcısı misali, ya da birden, bize hemen ilkokuldaki sınıfımızı çağrıştıran bir koku duyduğumuz zaman olduğu gibi bir duygusal tonaliteyi yeniden canlandırabiliriz; orada yaşadığımız herşey, bin tanesi arasından tanıyacağımız bir duygusal tonaliteye sarmalanmış olarak hatırımıza gelir. Ama, bir irade gayretiyle, eski bir duygusal tonaliteyi, geçmişe ait bir duygusal tonaliteyi su yüzüne çıkaramayız. Proust'un Sıvann'ların tarafında yazdığı gibi:
"Geçmişimiz için de böyledir. Onu anımsamaya boşuna uğraşırız,-zihnimizin tüm çabaları yararsızdır. Geçmiş, zihnin hakimiyet alanının ve kavrayış gücünün dışında bir yerde, hiç ihtimal vermediğimiz belli maddi bir nesnededir (bu nesnenin bize vereceği duyumda gizlidir). Bu nesneyle ölmeden önce karşılaşmayız."
Habersizce, gayri iradi bir anımsama sayesinde, geçmişin duygusal tonalitesi içimizde yeniden beliriverebilir.
140
Sıkıntıda, Heidegger'e göre, bizler zamana ve Dasein'ın anlamına giriş için en iyi konuma yerleşmişizdir. Ona göre, sıkıntı tamamen ayrıcalıklı bir duygusal tonalitedir, çünkü bizi bir anda varlık (kendi Dasein'ımızın anlamı) ve zaman sorunsalı içine yerleştirir.
155
Sıkıntı demek dünyanın kaybı demektir. Dasein'ın dünyası dünya bakımından (weltarm) yoksuldur. Bu açıdan görüldüğünde, hayvanların dünyasının sıkıntısına yaklaşılır, ama bir hayvan sıkılabilir mi? Köpeklerin bazı durumlarda sıkıldığı tartışma götürmez. Ama bu insanbiçimcilik üstüne dayanan bir yansıtmadır. Sıkılmak için, şu ya da bu vesilede bir anlam ya da anlatım yokluğunun bilincine varmak ya da en azından sonradan bu bilinci elde etmek için yeterince geri çekilip bakmış olmak gerekir.
173
Bize rahatsızlık veren bir yaşam yaşamak bir ödevdir, ve aynı zamanda bu yaşam eğer Kundera'nın ifadesiyle söylersek hep 'başka yerde'dir. Bu ödev bizi kaçınılmaz olarak sıkıntıya götürür. Bu ödevden bir tür sıkıntı ahlakı doğar: Sıkıntıyı yaşamak için zaman ayırmak zorundayız, çünkü onda daha iyi bir yaşam vaadinin yankısı çınlar.
178
Sıkıntı basit bir parmak şıklatmayla defedilmez, ama bununla birlikte umarsızca sıkıntıya mahkûm da değiliz. Onunla yapabilecek şekilde yaşanabilir. Sıkıntıdan doğrudan kaçmaya yönelik her girişim başarısızlığa yazgılıdır ve aksine uzun vadede onu daha da güçlendirir; aynı şekilde bunun üstesinden gelmeye yönelik ev işi reçeteler de en büyük ihtiyatla düşünülmek zorundadır. Sıkıntıya karşı önerilen tüm çarelere gelince -sanat, aşk ya da Tanrı'yla ilişki-, bunlar kendi kendilerini hedefleyen girişimler olmalıdır, yoksa sıkıntıdan kaçmanın bir yoluna indirgenmeyi hak etmezler.
180
Bu denemenin başında bahsettiğim metafizik üzüntümüzün, kayıp deneyimimizin çalınmış çocukluğumuzdan kaynaklanan bir üzüntü olduğuna dair büyük şüphelerim var. Bu, şeyleri en az akla yakın biçimde görmektir. Kierkegaard'ın dediği gibi: "Şimdiyle mutsuz oluşumun nedeni geçmişi kıskanmamdır". Ama bu eksiklikte, çocukluğun ötesinde, dünyanın kaybı da kolaylıkla görülebilir. Yani çocuklukla ilişkisi içinde kayıp deneyimi yalnızca dünyanın kaybının bir belirtisi olacaktır. İkisini karıştırarak, çocuklar gibi, "ilginç" bir şey tarafından sürekli eğlendirilmek, oyalanmak isteriz. Sürprizlerle ve tutkulu keşiflerle dolu çocukluğun büyülü dünyasını yavaş yavaş terketmek zorunda oluşumuzu reddederiz. Sonunda çocuklukla olgunluk arasında orta yolda bir yerlerde, ebedi bir ergenlik içinde kalınır ve bu durum kendini başka şeyler arasında sıkıntıyla da gösterir.
181
Nietzsche bengi dönüş kuramım "yeni Aufklarung" olarak nitelendirir, böylece olgunluğun "çocukluğunda oynarken sahip olduğu ciddiyeti yeniden bulmaya" bağlı olduğunun altını çizer. Nietzsche böylelikle romantik projeyi devam ettirir. Bilinci ona yalnız bir şey söyler: "Ne isen o olmalısın". Ve ne ise o olan kişi çocuktur - yaşamını estetik bir oyuna dönüştürebilen ve yılmadan kendini olumlayan büyük bir çocuk. Olgunluk bir kendilik oluşturmaktan ibarettir ve Nietzsche için söz konusu olan, "kişiliğine bir üslup vermektir". Şunu belirtir: "Varoluş bizim için hâlâ ancak estetik fenemon olarak katlanılabilirdir". Ama, amor fati'si ile birlikte Nietzsche'nin anlayışı aşırıdır, pek insani olan biz diğer insanlar için fazla aşırıya kaçar. Yazgıyı kabul etmek bir şeydir, onu sevmek başka bir şey.
182
Foucault'nun öznesi asla olgun, yetişkin olamayacaktır, çünkü her olgunluk ona, romantik benin istediği ihlal olanaklarından ve yoğunluğundan yoksun olan sıkıntının eşanlamlısı olarak görünecektir. Olgunluk sebat ve enikonu düşünülmüş bir tarzda aynı kalmayı gerektirir ki bu, romantik için dehşet bir sıkıntı gibi görünür. Ama hep aynı kalmak demek en azından bir tarihin parçası olan bir şey yaratmak demektir. Şimdiyi muhafaza etmeden yapamayız. Bu, Nietzsche'nin amor fati'sinin daha az ileri götürülmüş bir çeşitlemesidir, bize verili olanın bir kabulüdür, onları ihlal etmemek amacıyla sınırların bir tespitidir. Erişkin olmak yaşamın çocukluğun büyüsünde kalamayacağını, hayatın belli bir ölçüde sıkıcı olduğunu kabul etmektir, ama aynı zamanda yaşanmaya değer olduğunu da farketmektir. Bu hiçbir şeyi çözmez elbette, ama problemin verilerini değiştirir.
186
Sıkıntıyı, yaşamın kendi ağırlığı olarak, kaçınılmaz bir veri olarak kabul etmek gerekir. Bu, görkemli bir çözüm değildir, ama sıkıntının çözümü yoktur.
8 Haziran 2011
Vassily Kandinsky
Sanatta Zihinsellik Üzerine'den
14 (Max Bill)
"Sanatta Zihinsellik Üstünc"geniş çapta yankılar uyandırdı.Yaptığı etki tartışılmaz. Bu kitapta Kandinsky kendi uygulamadığı kimi öneriler getiriyorsa da başkaları onun düşüncelerini alımlayıp kendi usullerince geliştirdiler. Tabiata bakarak resim yapma geleneğindien, daha 1911'de Frank Kupka'nın, 1913'te Kazimir Maleviç'in ve Pict Mondrian'ın da gerçekleştirdikleri kesin kopuş herhalde Kandinsky'nin kitabının bir sonucudur, çünkü kitabın içeriği o zamanlar çok tartışılmıştı. Ama Yeni Sanat'ın bu üç öncüsü kitabı tanımamış bile olsalar, hemen hemen aynı zamanda ayrı ayrı yerlerde: Münih'te Paris'te, Moskova'da, Kandinsky'nin kitabında hazırlayıp resminde gerçekleştirdiğine benzer düşüncelerin meyve verdiğini düşünmek ilginçtir.
26
Sienkiewicz romanlarından birinde, zihinsel hayatı yüzmeye benzetir: yorulmak bilmeden çabalayıp batmamak için sürekli didişmeyen kişi kesin biçimde sulara gömülecektir. Burada insanın "yeteneği" (İncil'deki anlamıyla) bir lanet olabilir - sadece bu yeteneği taşıyan sanatçı için değil, bu zehirli ekmekten yiyen herkes için. Sanatçı gücünü aşağı ihtiyaçlara yaranmak için kullanır, sözüm ona sanatsal bir biçim içinde, saf olmayan bir içerik sunar, zayıf öğeleri kendine çeker, bunları kötü öğelerle halhamur eder, insanları aldatır ve hem kendilerini, hem başkalarını zihinsel susuzluk çektiklerini bu susuzluğu saf kaynaktan içerek giderdiklerini söyleyerek kandıran bu insanların kendilerini aldatmalarına yardım eder. Böyle eserler hareketin yükselmesini sağlamaz, ileriye doğru gösterilen çabayı geriletir, etraflarına veba yayar.
34
Öte yandan nihayet, "gayrı madde" (nichtmaterie) ya da duyularımızla erişemediğimiz madde konusunda maddeci bilimin yöntemlerine umut bağlamayan insanların sayısı artıyor. Nasıl ki sanat çareyi ilkellerde arıyorsa, bu insanlar da çareyi bulmak için yötemleri yarı yarıya unutulmuş olan yarı unutulmuş çağlara yöneliyorlar. Oysa o yöntemler bilgimizin tepelerinden acımayşa ve küçümsemeyle bakmaya alışık olduğumuz halklarda halâ canlı.
Bu halkların içinde örneğin, zaman zaman bizim kültürümüzün bilimcilerinin gözleri önüne gizemli gerçekler yaymış olan Hintliler var; ya dikkate alınmamış bu gerçekler ya da, nıüziç sinekler gibi, yüzeysel açıklamalarla ve kelimelerle kovalanmaya çalışılmış. Bayan H.P. Blavvatzky herhalde, Hindistan'da geçirdiği uzun yıllardan sonra o "vahşilcr" ile bizim kültürümüz arasında sağlam bir bağ kuran ilk kişi olmuştur. Onunla birlikte bu bağlamda en büyük zihinsel hareketlerden biri başlamış ve bu hareket bugün çok sayıda insanı birleştirerek kendi zihinsel birlik, maddi bir biçimi olarak, bir "Theosophische Gesellschaft" [Teozofi Kurumu] bile oluşturmuştur. Bu kurum içsel bilginin yolunda zihinin sorunlarına yaklaşmaya çalışan loncalardan oluşuyor. Pozitif yöntemlere bütünüyle karşıt olan yöntemleri kaynağını daha-önceden-varolan'dan alıyorlar; günümüzde tekrar görece kesin bir ifade biçimi edinme yolundalar.
35
Din, bilim ve ahlak (sonuncusu Nietzsche'nin güçlü eliyle) sarsalanınca ve dış destekler devrilmeye yüz tutunca insanoğlu bakışlarını dışsal olandan ayırıp kendisine çeviriyor.
37
Gerçekten içsel olan araçlar kuvvetlerini ve etkilerini öyle çabucak kaybetmez. Demek ki iki anlam taşıyan kelime -ilki dolaysız, ikincisi içsel anlamı- şiir ve edebiyatın saf malzemesi, sadece bu sanatınkullanabildiği ve kullanarak ruha seslendiği malzemesidir.
40
Başka, salt resimsel araçlara daha yakın olan bir yoldan giderek benzeri bir amaca yönelen ressam ise yeni biçim kanununun arayıcısı Cezanne oldu. Cezanne bir çay fincanını ruhu olan bir yaratığa dönüştürmeyi, daha doğrusu, bu fincanda bir ruh görmeyi becerdi. "Nature morte"u [ölü-tabiat] öyle bir düzeye çıkardı ki, dışsal olarak "ölü" olan nesneler içten içe can buldular. Cezanne bu nesneleri de, içsel hayatı her yerde görebilme yeteneği olduğu için, insanlar gibi ele alıyor. Nesnelere, içsel yönden resimsel bir nitelik olan renkli bir ifade veriyor ve onları soyut izlenimi uyandıran, uyum yayan, sık sık matematiksel nitelikte formüllere dönüşen bir biçime sokuyor. Canlandırılan bir insan, bir elma, bir ağaç değil, Cezanne bütün bunları içsel olarak bir resimsel tınısı veren ve adı resim olan bir nesne yaratmak için kullanıyor. Eserlerine bu "resim" adını nihayet en büyük, en yeni
Fransızlardan biri de vermekte: Henri Matisse. O da "resimler" yapıyor ve bu resimlerde "tanrısal-olan'ı yansıtmaya çalışıyor, Buna ulaşmak için yola çıkış noktası olarak nesneden (insan ya da herhangi bir şey) ve resim sanatıyla sadece bu sanata özgü araçlardan, renk ve biçimden başka bir şeye ihtiyacı yok. Tamamen kişisel özelliklerinin gereği ve Fransız olmasından gelen özgül ve olağanüstü renkçilik yeteneğinin sonucu olarak Matisse ağırlık noktasını ve bütün yükü renge dayandırıyor. O da, aynı Debussy gibi, alışılmış güzellikten her zaman kurtulabiliyor, denemez: izlenimcilik damarlarında dolaşıyor. Bu yüzden Matisse'te büyük bir içsel canlılığı olan, bir iç zorunluluğun doğurduğu resimlerin yanı sıra başka, her şeyden önce dış teşvikler, dürtülerle ortaya çıkmış resimlere de rastlanıyor (Manet'yi ne kadar sık hatırlıyor insan!) - bunlarda öncelikle ya da sadece dışsal bir canlılık var; resim sanatının Fransızlara özgü rafine, tad düşkünü, saf melodik tınılı güzelliği bulutların üstündeki serin bir yüksekliğe çekilip çıkarılıyor.
Bu çeşit güzele hiç yenik düşmeyen öbür büyük Parisli ise İspanyol Pablo Picasso. Hep kendini dışa vurma zorunluluğunun gösterdiği yoldan giden ve sık sık fırtınalara kapılan Picasso bir dışsal araçtan ötekine atlıyor. Bu araçlar arasında bir uçurum varsa delidolu bir sıçrama yapıyor; ardından gelen, tam ona ulaştığını sanan kalabalık
sürü dehşetten dehşete düşedursun, karşı yakaya atlıyor. Yeniden başllıyor o yorucu inişler, çıkışlar. Kübizmin Bölüm Il'dc ayrıntılı olarak üzerinde durulan son, "Fransız" dönemi böyle ortaya çıktı. Picasso
sayı ilişkileri yoluyla konstrüktivist-olanı yakalamaya çalışıyor, Son eserlerinde (1911) mantıksal yoldan giderek maddi-olanın yok edilmesi sonucuna varıyor, ama bu yok etmeyi maddeyi eriterek değil, tek tek bölümlerini parçalara ayırarak ve bu parçaları resim üzerinde konstrüktif biçimde dağıtarak sağlıyor. Bu arada, gariptir ki, maddenin görüntüsünü korumak istermiş havasını uyandırıyor. Picasso hiçbir şeyden çekinmiyor, yılmıyor: salt çizimle sağlanan biçim sorununda renkten rahatsızlık duyuyorsa atıyor rengi bir kenara, kahverengi-beyaz bir resim yapıyor. Bu sorunlar da onun asıl gücü zaten. Matisse - renk. Picasso - biçim. Bir büyük amaca iki büyük yöneliş.
43
Tabiat olgularını sanatsal biçimde de olsa taklit etmeyi kendine amaç edinmeyip yaratıcı olan, kendi iç dünyasını ifade etmek isteyen ve etmek zorunda olan bir sanatçı bu amaçlara günümüzün en gayrı-maddi sanatı niteliğindeki müzikte ne kadar tabii bir biçimde ve kolayca crişilebildiğini gıpta ederek görüyor. Bu sanatçının müziğe yönclip aynı araçları kendi sanatında bulmaya çalışacağı anlaşılır bir şey. Resimde günümüzün ritim arayışı, matematik, soyut yapı arayışı, renk tonundaki tekrara, rengin harekete getiriliş biçimine günümüzde verilen değer buradan geliyor.
44
Biçimin uygulanmasında müzik resmin ulaşamayacağı sonuçlar ulaşabilir. Öte yandan, resmin bazı niteliklerinin gerisinde kalır müzik. Örneğin müziğin elinde zaman, zaman içinde yayılma imkabı vardır. Resimse buna karşı, bu üstünlüğü olmamakla birlikte, yapıtı bütün içeriğini bir an içinde seyircinin gözü önüne serer, ki bu da müziğin elinde değildir. Dışsal yönden tabiattan bütünüyle kopup kurtulmuş olan müziğin, kullanacağı dili oluşturmak için bı yerlerden dışsal biçimler bulup alması gerekmez. Resim bugün hala, neredeyse bütünüyle, tabii biçimlere, gerçeklikten alınan biçimlere muhtaçtır. Ödevi ise bugün, müziğin çoktan beri yaptığı üzen güçlerini ve araçlarını sınamak, onları tanımak ve bu araçlarla güçle saf resimsel biçimde yaratma amacıyla kullanmaya çalışmaktır.
49
Nihayet, renklerin işitilmesi o kadar kesindir ki, cart sarı izlenimini piyanonun bas tuşlarında vermeye çalışmayan ya da koyu vişneçürüğünü soprano sesi olarak nitelendirmeyen bir kişi bile bulunamaz belki.
(Bu alanda gerek kuramsal, gerek kılgısal olarak bir hayli çalışılmış bulunuyor. Benzerliğin çok yönlü oluşuna dayanarak (hava ve ışık titreşiminin fiziksel benzerliği gibi) resmin de kontrpuanını oluşturmasını sağlayacak bir yol aranıyor. Öte yandan, kılgısal alanda, müziğe yatkın olmayan çocukların renkler yardımıyla (örneğin çiçekler kullanılarak) bir melodiyi ezberlemesi yolunda başarılı denemeler yapıldı. Bu alanda yıllardır çalışan biri olan Bayan A. Sacharjin-Unkowsky amacı "müziği tabiatın renklerinden kopya ederek oluşturmak, tabiatın seslerini resme geçirmek, sesleri renkli görüp renkleri müziksel biçimde işitmek" olan, kendine özgü, kesin bir yöntem geliştirdi. Bu yöntem yıllardır mucidinin okulunda uygulanıyor ve St. Petersburg konservatuarınca anlamlı bir yol olarak kabul edilmiş bulunuyor. Öte yandan, Skrjabin ampirik olarak müziksel ve renk-scl tonları paralel olarak gösteren ve Bayan Unkowsky'nin daha çok fiziksel nitelikteki çizelgesine hayli benzeyen bir çizelge ortaya koydu. Skrjabin kuramını "Prometheus"ta inandırıcı bir biçimde uygulamıştır. (Bak. haftalık "Müzik" dergisindeki çizelge, Moskova 1911, sayı 9.))
50
Sonuçta, renk ruhu dolaysızca etkilemeye tarayan bir araçtır. Renk bir tuştur. Göz ise bir çekiçtir. Ruh birçok telleri olan bir piyano.
Sanatçı şu ya da bu tuşa basarak insan ruhunu amacına uygun biçimde titreşime geçiren eldir. Böylece, renk uyumunun sadece, insan ruhuna amaca uygun biçimde dokunma ilkesi üzerine kurulu olması gerektiği ortaya çıkıyor.
Bu temel ise, içsel zorunluluk ilkesi olarak adlandırılabilir.
52
"İçinde müzik barındırmayan adam,
Tatlı seslerin uyumuna kapılmayan,
Kahpeliğe, haydutluğa, hileye yarar,
Gönlünün kımıltısı gece gibi bulanıktır,
Yapıp ettiği Erebus gibi karanlık:
Böylesine güvenme! -Müziğe kulak
ver!"
Shakespeare
55
Böylece, biçimlerin uyumunun sadece, şnsanın ruhuna amaca uygun biçimde dokunulması ilkesi üzerine kurulu olması gerektiği ortaya çıkar.
61
İçsel zorunluluk üç mistik temelden kaynaklanır, üç mistik zorunluluğun sonucu olarak oluşur:
1. Her sanatçı, yaratıcı olarak, kendine özgü olanı ifade etmek durumundadır (kişilik öğesi);
2. Her sanatçı, çağının çocuğu olarak, o çağa özgü olanı ifade etmek durumundadır (içsel değerdeki üslup öğesi: çağın diliyle ulusun dilinden oluşur - ulus ulus olarak varlığını sürdürdüğü sürece);
3. Her sanatçı, sanatın hizmetçisi olarak, genel olarak sanata özgü olanı vermek durumundadır (salt ve sonsuz olarak sanatsal olma öğesi: bütün insanları, halkları ve çağları kapsayan her sanatçının eserinde, her ulusta ve her çağda görülebilen, sanatın ana öğesi olarak mekan ve zaman tanımayan öğe).
Bu öğelerden sadece ilk ikisini derinlemesine bir bakışla kavramak üçüncü öğenin apaçık belirdiğini görmeye yetecektir. O zaman, aynı ruhun "kaba-saba" yontulmuş bir Kızılderili tapınak sütununa da, yaşayan bir nice, "modern" sanata da dopdolu biçimde can verdiği görülür.
Sanatta kişisel-olandan çok söz edilmiştir, bugün de halâ söz edilmektedir; yarının üslubu üzerine şurada, burada iki söz ediliyor, gittikçe de daha sık edilecek. Bu sorunlar ne kadar önemli olurlarsa olsunlar, geçmiş yüzyıllar ardından, hele bin yıllar ardından bakıldığında, belirginliklerini ve önemlerini yavaş yavaş kaybederler, nihayet hiçbir önemleri kalmaz, ölürler.
Sadece üçüncü öğe, salt ve sonsuz olarak sanatsal olma öğesi, sonsuza kadar canlı kalır. Zamanla gücünü kaybetmez, gücü sürekli olarak artar.
66
"Tanınmış ya da "tanınmamış" biçime karşı kör, zamanın çğretilerine ve isteklerine karşı sağır olmalıdır sanatçı.
Gözünü açıp içsel hayatına çevirmeli, kulağı hep içsel zorunluluğun konuşan ağzına dönük olmalıdır. O zaman izin verilen bütün araçlara yöneldiği kadar büyük bir kolaylıkla bütün yasak araçlara da yönelecektir.
Mistik zorunluluğu ifadesine ulaştırmanın tek yolu budur.
İçsel bir zorunluluğun getirdiği her araç mubahtır.
İçsel zorunluluk kaynağından gelmeyen her araç günahtır.
69
Mavi tipik göksel renktir. Çok derine inen bir biçimde, dinginlik öğesini geliştirir. Siyaha gömüldükçe insani olmayan bir yas yan tınısıyla yüklenir. Ciddi, sonu olmayan ve olamayacak durumlara sonsuz bir derinleşme olur. Açık tonlara gittikçe, ki mavi de açılmaya pek gelmez, daha kayıtsız bir karakter edinir, insana uzak ve kayıtsız bir tutum takınır: yüksek, açık mavi gökyüzü gibi. Demek ki, ne kadar açılırsa tınısı o kadar azalır, ta ki susan dinginliğe dönüşene, yani beyaz olana kadar. Müziksel yönden canlandırıldığında açık mavi flüte benzer, koyu mavi viyolonsele, koyuldukça kontrabasın harika tınılarını alır; koyu, törensi biçiminde ise tınısı pes bir orgun tınısına benzetilebilir.
70
Sarıyla yapılmış resim nasıl ki hep zihinsel bir sıcaklık yayar ya da mavi bir resim nasıl fazlasıyla serinletici gelirse (yani etkin olarak yapılan etkiler söz konusu, çünkü evrenin bir öğesi olan insan sürekli, belki de sonsuz hareket için yaratılmıştır), yeşil sadece can sıkıcı etki yapar (edilgin etki). Edilginlik mutlak yeşilin en belirleyici niteliğidir ve bu nitelik bir çeşit semizlikle, kcndindcn-hoşnutlukla parfüm-lcnir. Bu yüzden mutlak yeşil renkler âleminde, insanlar aleminde burjuvazi denen kesim neyse, odur: hareketsiz, kendinden hoşnut, her yöne doğru kısıtlı bir öğe. Bu yeşil şişman, çok sağlıklı, hareketsiz yatan bir inek gibidir: sadece geviş getirmeye yetenekli, ahmak, anlayışsız gözlerle dünyayı seyreden bir inek. Yeşil yaz mevsiminin ana rengidir, tabiatın yılın fırtına ve coşum çağı olan baharı atlatıp kendinden hoşnut bir dinginliğe gömüldüğü dönemin rengi.
70
Bu son iki renk -beyazla siyah- genel çizgileriyle tanımlanmıştı, sık sık renk-dışı bir şey olarak görülen beyaz (özellikle, "tabiatta beyaz yoktur" diyen empresyonistler sayesinde' yakından bakıldığında, bütün renklerin maddi nitelikler ve cevherler olarak kaybolduğu bir dünyanın simgesi gibidir. Bu dünya bizim o kadar yükseğimizdedir ki, oradan gelen bir tını duyamayız. Büyük bir susuş gelir oradan, ve gözümüze, maddi olarak canlandırıldığında, aşılamaz, yıkılamaz nitelikte, sonsuza kadar uzanan, soğuk bir duvar olarak gözükür. Bu yüzden de beyaz ruhumuz üzerine büyük bir susuş etkisi yapar; bizim için mutlak olan bir susuştur bu. İçsel olarak tınısı bir tınısızlık gibidir, büyük ölçüde, müzikteki bazı susuşlara benzer, bir bölümün ya da içeriğin gelişimini sadece zaman bakımından kesen, ama bir gelişimin noktalanması olmayan susuşlara. Bu, ölü olmayan, olanaklarla dolu bir susuştur. Beyaz birdenbire anlaşılabilecek cinsten bir susuşun tınısını verir, ilkgençlik çağında bulunan bir hiçliktir ya da daha kesin bir ifadeyle, başlangıçtan, doğumdan önce varolan bir hiçliktir. Belki yeryüzünün tınısı buzul çağının beyaz günlerinde böyleydi.
72
Gri tınısız ve hareketsizdir. Ama bu hareketsizlik yeşilin dinginliğinden başka bir karakterdedir. Yeşil iki eetkin renk arasında, onların ürünü olarak yer alırken gri ıssız bir hareketsizliktir. Bu gri ne kadar koyulaşırsa ıssızlık o kadar ağırlık kazanır, boğucu etkisi kendini gösterir. Açıldıkça da bir çeşit hava, gizliden gizliye ümit içeren bir soluk alma olanağı girer rengin içine.
75
Sıcak kırmızı, kendisine akraba olan sarı katılarak yükseltilirse, turuncu ortaya çıkar. Bu katışımla kırmızının kendi içindeki hareketi ışın yayma, çevreye akıp dağılma hareketinin başlangıcı olma yoluna sokulmuş olur. Turuncuda büyük bir rol oynayan kırmızı ise, bu renkte ciddilik çağrışımının korunmasını sağlar. Turuncu kendi güçlerinden emin bir insana benzer ve bunun için özellikle sağlıklı bir etki yapar. Tınısı Angelus'a çağıran orta boy bir kilise çanı gibidir ya da güçlü bir alto ses, bir largo parçası çalan alto keman gibi.
Kırmızının insanın yakınına doğru çekilmesiyle nasıl turuncu oluşuyorsa, mavi katılarak geriye çekilmesiyle de mor oluşur; mor insandan uzağa kaçma eğilimindedir. Ama temeldeki kırmızı soğuk olmak zorundadır, çünkü kırmızının sıcağı mavinin soğuğuyla karıştırılamaz (hiçbir yöntem beceremez bunu), ki zihinsel alanda da bu böyledir.
Şu halde mor, fiziksel ve ruhsal anlamda, soğutulmuş bir kırmızıdır. Bu yüzden hastalıklı, sönmüş bir tarafı (kömür cürufu), kederli bir tarafı vardır. Yaşlı kadınların elbiseleri için uygun bir renk sayılması boşuna değildir. Çinliler moru doğrudan doğruya, yas elbisesi rengi olarak kullanır. Tını bakımından ingiliz kornosunu, çoban kavalını, derin tonlarında ise ahşap çalgıların pes seslerini andırır (örneğin fagot).
93
Ve işte, resim sanatında uyum (armoni) kuramının geleceği de burada yer alıyor. "Bir şekilde" karşı karşıya gelen biçimler gene de, son tahlilde, birbirleriyle büyük ve çizgileri kesin bir ilişki içindedirler. Ve nihayet bu ilişki dc matematiksel bir biçim içinde ifade edilebilir, ne ki o zaman herhalde daha çok düzenli değil, düzensiz sayılarla işlem yapmak gerekecektir.
Her sanatta en son soyut ifade olarak geriye sayı kalır.
Tabiidir ki bu nesnel öğe öte yandan, yaptığı işe katılan, zorunlu bir güç olarak akla, bilince (nesnel bilgiler - resim sanatının sürekli-bası) mutlaka gerek duyacaktır. Ve bu nesnel yön günümüzün eserine gelecekte de, "ben vardım" yerine "ben varım" deme olanaklarını sağlayacaktır.
97
İçsel bir ruh zorunluluğundan kaynaklanan şey güzeldir, içsel olarak güzel olan şey güzeldir.
Bugünün sanatındaki mücadelenin en baştaki öncülerinden, ilk ruhsal beste ustalarından biri, Maeterlinck der ki:
"Yeryüzünde güzelliğe ruhtan daha aç bir şey ve ruhtan daha kolay güzelleşen bir şey yoktur... Onun içindir ki, yeryüzünde pek az ruh kendini güzelliğe adayan bir ruhun egemenliğine karşı durabilir.
101
Son olarak, bilinçli, akıllı beste çağına gittikçe yaklaştığımız ve ressamın yakın gelecekte eserlerini -hiçbir şey açıklayamadıkları için gurur duyan salt izlenimcilerin tersine- yapı bakımından açıklayabilmekten gurur duyacağı kanısında ve daha şimdiden, amaca yönelik yaratma döneminin eşiğinde bulunduğumuz kanısında olduğumu belirteyim; nihayet kanımca, resimdeki bu zihin çoktan başlamış olan zihinsel dünyanın yeniden kuruluşu ile organik, dolaysız ilinti içindedir, çünkü bu zihin Büyük Zihinsellik Çağı'nın ruhudur.
111
Günümüzde O. Wilde:"Sanat tabiatın bittiği yerde başlar" Resimde de sık sık böyle düşüncelere rastlıyoruz. Örneğin Delacroix, tabiatın sanatçı için sadece bir sözlük olduğunu sylemişti; ayrıca şöyle der: "Realizmi sanatın karşı kutbu olarak tanımlamalı."
14 (Max Bill)
"Sanatta Zihinsellik Üstünc"geniş çapta yankılar uyandırdı.Yaptığı etki tartışılmaz. Bu kitapta Kandinsky kendi uygulamadığı kimi öneriler getiriyorsa da başkaları onun düşüncelerini alımlayıp kendi usullerince geliştirdiler. Tabiata bakarak resim yapma geleneğindien, daha 1911'de Frank Kupka'nın, 1913'te Kazimir Maleviç'in ve Pict Mondrian'ın da gerçekleştirdikleri kesin kopuş herhalde Kandinsky'nin kitabının bir sonucudur, çünkü kitabın içeriği o zamanlar çok tartışılmıştı. Ama Yeni Sanat'ın bu üç öncüsü kitabı tanımamış bile olsalar, hemen hemen aynı zamanda ayrı ayrı yerlerde: Münih'te Paris'te, Moskova'da, Kandinsky'nin kitabında hazırlayıp resminde gerçekleştirdiğine benzer düşüncelerin meyve verdiğini düşünmek ilginçtir.
26
Sienkiewicz romanlarından birinde, zihinsel hayatı yüzmeye benzetir: yorulmak bilmeden çabalayıp batmamak için sürekli didişmeyen kişi kesin biçimde sulara gömülecektir. Burada insanın "yeteneği" (İncil'deki anlamıyla) bir lanet olabilir - sadece bu yeteneği taşıyan sanatçı için değil, bu zehirli ekmekten yiyen herkes için. Sanatçı gücünü aşağı ihtiyaçlara yaranmak için kullanır, sözüm ona sanatsal bir biçim içinde, saf olmayan bir içerik sunar, zayıf öğeleri kendine çeker, bunları kötü öğelerle halhamur eder, insanları aldatır ve hem kendilerini, hem başkalarını zihinsel susuzluk çektiklerini bu susuzluğu saf kaynaktan içerek giderdiklerini söyleyerek kandıran bu insanların kendilerini aldatmalarına yardım eder. Böyle eserler hareketin yükselmesini sağlamaz, ileriye doğru gösterilen çabayı geriletir, etraflarına veba yayar.
34
Öte yandan nihayet, "gayrı madde" (nichtmaterie) ya da duyularımızla erişemediğimiz madde konusunda maddeci bilimin yöntemlerine umut bağlamayan insanların sayısı artıyor. Nasıl ki sanat çareyi ilkellerde arıyorsa, bu insanlar da çareyi bulmak için yötemleri yarı yarıya unutulmuş olan yarı unutulmuş çağlara yöneliyorlar. Oysa o yöntemler bilgimizin tepelerinden acımayşa ve küçümsemeyle bakmaya alışık olduğumuz halklarda halâ canlı.
Bu halkların içinde örneğin, zaman zaman bizim kültürümüzün bilimcilerinin gözleri önüne gizemli gerçekler yaymış olan Hintliler var; ya dikkate alınmamış bu gerçekler ya da, nıüziç sinekler gibi, yüzeysel açıklamalarla ve kelimelerle kovalanmaya çalışılmış. Bayan H.P. Blavvatzky herhalde, Hindistan'da geçirdiği uzun yıllardan sonra o "vahşilcr" ile bizim kültürümüz arasında sağlam bir bağ kuran ilk kişi olmuştur. Onunla birlikte bu bağlamda en büyük zihinsel hareketlerden biri başlamış ve bu hareket bugün çok sayıda insanı birleştirerek kendi zihinsel birlik, maddi bir biçimi olarak, bir "Theosophische Gesellschaft" [Teozofi Kurumu] bile oluşturmuştur. Bu kurum içsel bilginin yolunda zihinin sorunlarına yaklaşmaya çalışan loncalardan oluşuyor. Pozitif yöntemlere bütünüyle karşıt olan yöntemleri kaynağını daha-önceden-varolan'dan alıyorlar; günümüzde tekrar görece kesin bir ifade biçimi edinme yolundalar.
35
Din, bilim ve ahlak (sonuncusu Nietzsche'nin güçlü eliyle) sarsalanınca ve dış destekler devrilmeye yüz tutunca insanoğlu bakışlarını dışsal olandan ayırıp kendisine çeviriyor.
37
Gerçekten içsel olan araçlar kuvvetlerini ve etkilerini öyle çabucak kaybetmez. Demek ki iki anlam taşıyan kelime -ilki dolaysız, ikincisi içsel anlamı- şiir ve edebiyatın saf malzemesi, sadece bu sanatınkullanabildiği ve kullanarak ruha seslendiği malzemesidir.
40
Başka, salt resimsel araçlara daha yakın olan bir yoldan giderek benzeri bir amaca yönelen ressam ise yeni biçim kanununun arayıcısı Cezanne oldu. Cezanne bir çay fincanını ruhu olan bir yaratığa dönüştürmeyi, daha doğrusu, bu fincanda bir ruh görmeyi becerdi. "Nature morte"u [ölü-tabiat] öyle bir düzeye çıkardı ki, dışsal olarak "ölü" olan nesneler içten içe can buldular. Cezanne bu nesneleri de, içsel hayatı her yerde görebilme yeteneği olduğu için, insanlar gibi ele alıyor. Nesnelere, içsel yönden resimsel bir nitelik olan renkli bir ifade veriyor ve onları soyut izlenimi uyandıran, uyum yayan, sık sık matematiksel nitelikte formüllere dönüşen bir biçime sokuyor. Canlandırılan bir insan, bir elma, bir ağaç değil, Cezanne bütün bunları içsel olarak bir resimsel tınısı veren ve adı resim olan bir nesne yaratmak için kullanıyor. Eserlerine bu "resim" adını nihayet en büyük, en yeni
Fransızlardan biri de vermekte: Henri Matisse. O da "resimler" yapıyor ve bu resimlerde "tanrısal-olan'ı yansıtmaya çalışıyor, Buna ulaşmak için yola çıkış noktası olarak nesneden (insan ya da herhangi bir şey) ve resim sanatıyla sadece bu sanata özgü araçlardan, renk ve biçimden başka bir şeye ihtiyacı yok. Tamamen kişisel özelliklerinin gereği ve Fransız olmasından gelen özgül ve olağanüstü renkçilik yeteneğinin sonucu olarak Matisse ağırlık noktasını ve bütün yükü renge dayandırıyor. O da, aynı Debussy gibi, alışılmış güzellikten her zaman kurtulabiliyor, denemez: izlenimcilik damarlarında dolaşıyor. Bu yüzden Matisse'te büyük bir içsel canlılığı olan, bir iç zorunluluğun doğurduğu resimlerin yanı sıra başka, her şeyden önce dış teşvikler, dürtülerle ortaya çıkmış resimlere de rastlanıyor (Manet'yi ne kadar sık hatırlıyor insan!) - bunlarda öncelikle ya da sadece dışsal bir canlılık var; resim sanatının Fransızlara özgü rafine, tad düşkünü, saf melodik tınılı güzelliği bulutların üstündeki serin bir yüksekliğe çekilip çıkarılıyor.
Bu çeşit güzele hiç yenik düşmeyen öbür büyük Parisli ise İspanyol Pablo Picasso. Hep kendini dışa vurma zorunluluğunun gösterdiği yoldan giden ve sık sık fırtınalara kapılan Picasso bir dışsal araçtan ötekine atlıyor. Bu araçlar arasında bir uçurum varsa delidolu bir sıçrama yapıyor; ardından gelen, tam ona ulaştığını sanan kalabalık
sürü dehşetten dehşete düşedursun, karşı yakaya atlıyor. Yeniden başllıyor o yorucu inişler, çıkışlar. Kübizmin Bölüm Il'dc ayrıntılı olarak üzerinde durulan son, "Fransız" dönemi böyle ortaya çıktı. Picasso
sayı ilişkileri yoluyla konstrüktivist-olanı yakalamaya çalışıyor, Son eserlerinde (1911) mantıksal yoldan giderek maddi-olanın yok edilmesi sonucuna varıyor, ama bu yok etmeyi maddeyi eriterek değil, tek tek bölümlerini parçalara ayırarak ve bu parçaları resim üzerinde konstrüktif biçimde dağıtarak sağlıyor. Bu arada, gariptir ki, maddenin görüntüsünü korumak istermiş havasını uyandırıyor. Picasso hiçbir şeyden çekinmiyor, yılmıyor: salt çizimle sağlanan biçim sorununda renkten rahatsızlık duyuyorsa atıyor rengi bir kenara, kahverengi-beyaz bir resim yapıyor. Bu sorunlar da onun asıl gücü zaten. Matisse - renk. Picasso - biçim. Bir büyük amaca iki büyük yöneliş.
43
Tabiat olgularını sanatsal biçimde de olsa taklit etmeyi kendine amaç edinmeyip yaratıcı olan, kendi iç dünyasını ifade etmek isteyen ve etmek zorunda olan bir sanatçı bu amaçlara günümüzün en gayrı-maddi sanatı niteliğindeki müzikte ne kadar tabii bir biçimde ve kolayca crişilebildiğini gıpta ederek görüyor. Bu sanatçının müziğe yönclip aynı araçları kendi sanatında bulmaya çalışacağı anlaşılır bir şey. Resimde günümüzün ritim arayışı, matematik, soyut yapı arayışı, renk tonundaki tekrara, rengin harekete getiriliş biçimine günümüzde verilen değer buradan geliyor.
44
Biçimin uygulanmasında müzik resmin ulaşamayacağı sonuçlar ulaşabilir. Öte yandan, resmin bazı niteliklerinin gerisinde kalır müzik. Örneğin müziğin elinde zaman, zaman içinde yayılma imkabı vardır. Resimse buna karşı, bu üstünlüğü olmamakla birlikte, yapıtı bütün içeriğini bir an içinde seyircinin gözü önüne serer, ki bu da müziğin elinde değildir. Dışsal yönden tabiattan bütünüyle kopup kurtulmuş olan müziğin, kullanacağı dili oluşturmak için bı yerlerden dışsal biçimler bulup alması gerekmez. Resim bugün hala, neredeyse bütünüyle, tabii biçimlere, gerçeklikten alınan biçimlere muhtaçtır. Ödevi ise bugün, müziğin çoktan beri yaptığı üzen güçlerini ve araçlarını sınamak, onları tanımak ve bu araçlarla güçle saf resimsel biçimde yaratma amacıyla kullanmaya çalışmaktır.
49
Nihayet, renklerin işitilmesi o kadar kesindir ki, cart sarı izlenimini piyanonun bas tuşlarında vermeye çalışmayan ya da koyu vişneçürüğünü soprano sesi olarak nitelendirmeyen bir kişi bile bulunamaz belki.
(Bu alanda gerek kuramsal, gerek kılgısal olarak bir hayli çalışılmış bulunuyor. Benzerliğin çok yönlü oluşuna dayanarak (hava ve ışık titreşiminin fiziksel benzerliği gibi) resmin de kontrpuanını oluşturmasını sağlayacak bir yol aranıyor. Öte yandan, kılgısal alanda, müziğe yatkın olmayan çocukların renkler yardımıyla (örneğin çiçekler kullanılarak) bir melodiyi ezberlemesi yolunda başarılı denemeler yapıldı. Bu alanda yıllardır çalışan biri olan Bayan A. Sacharjin-Unkowsky amacı "müziği tabiatın renklerinden kopya ederek oluşturmak, tabiatın seslerini resme geçirmek, sesleri renkli görüp renkleri müziksel biçimde işitmek" olan, kendine özgü, kesin bir yöntem geliştirdi. Bu yöntem yıllardır mucidinin okulunda uygulanıyor ve St. Petersburg konservatuarınca anlamlı bir yol olarak kabul edilmiş bulunuyor. Öte yandan, Skrjabin ampirik olarak müziksel ve renk-scl tonları paralel olarak gösteren ve Bayan Unkowsky'nin daha çok fiziksel nitelikteki çizelgesine hayli benzeyen bir çizelge ortaya koydu. Skrjabin kuramını "Prometheus"ta inandırıcı bir biçimde uygulamıştır. (Bak. haftalık "Müzik" dergisindeki çizelge, Moskova 1911, sayı 9.))
50
Sonuçta, renk ruhu dolaysızca etkilemeye tarayan bir araçtır. Renk bir tuştur. Göz ise bir çekiçtir. Ruh birçok telleri olan bir piyano.
Sanatçı şu ya da bu tuşa basarak insan ruhunu amacına uygun biçimde titreşime geçiren eldir. Böylece, renk uyumunun sadece, insan ruhuna amaca uygun biçimde dokunma ilkesi üzerine kurulu olması gerektiği ortaya çıkıyor.
Bu temel ise, içsel zorunluluk ilkesi olarak adlandırılabilir.
52
"İçinde müzik barındırmayan adam,
Tatlı seslerin uyumuna kapılmayan,
Kahpeliğe, haydutluğa, hileye yarar,
Gönlünün kımıltısı gece gibi bulanıktır,
Yapıp ettiği Erebus gibi karanlık:
Böylesine güvenme! -Müziğe kulak
ver!"
Shakespeare
55
Böylece, biçimlerin uyumunun sadece, şnsanın ruhuna amaca uygun biçimde dokunulması ilkesi üzerine kurulu olması gerektiği ortaya çıkar.
61
İçsel zorunluluk üç mistik temelden kaynaklanır, üç mistik zorunluluğun sonucu olarak oluşur:
1. Her sanatçı, yaratıcı olarak, kendine özgü olanı ifade etmek durumundadır (kişilik öğesi);
2. Her sanatçı, çağının çocuğu olarak, o çağa özgü olanı ifade etmek durumundadır (içsel değerdeki üslup öğesi: çağın diliyle ulusun dilinden oluşur - ulus ulus olarak varlığını sürdürdüğü sürece);
3. Her sanatçı, sanatın hizmetçisi olarak, genel olarak sanata özgü olanı vermek durumundadır (salt ve sonsuz olarak sanatsal olma öğesi: bütün insanları, halkları ve çağları kapsayan her sanatçının eserinde, her ulusta ve her çağda görülebilen, sanatın ana öğesi olarak mekan ve zaman tanımayan öğe).
Bu öğelerden sadece ilk ikisini derinlemesine bir bakışla kavramak üçüncü öğenin apaçık belirdiğini görmeye yetecektir. O zaman, aynı ruhun "kaba-saba" yontulmuş bir Kızılderili tapınak sütununa da, yaşayan bir nice, "modern" sanata da dopdolu biçimde can verdiği görülür.
Sanatta kişisel-olandan çok söz edilmiştir, bugün de halâ söz edilmektedir; yarının üslubu üzerine şurada, burada iki söz ediliyor, gittikçe de daha sık edilecek. Bu sorunlar ne kadar önemli olurlarsa olsunlar, geçmiş yüzyıllar ardından, hele bin yıllar ardından bakıldığında, belirginliklerini ve önemlerini yavaş yavaş kaybederler, nihayet hiçbir önemleri kalmaz, ölürler.
Sadece üçüncü öğe, salt ve sonsuz olarak sanatsal olma öğesi, sonsuza kadar canlı kalır. Zamanla gücünü kaybetmez, gücü sürekli olarak artar.
66
"Tanınmış ya da "tanınmamış" biçime karşı kör, zamanın çğretilerine ve isteklerine karşı sağır olmalıdır sanatçı.
Gözünü açıp içsel hayatına çevirmeli, kulağı hep içsel zorunluluğun konuşan ağzına dönük olmalıdır. O zaman izin verilen bütün araçlara yöneldiği kadar büyük bir kolaylıkla bütün yasak araçlara da yönelecektir.
Mistik zorunluluğu ifadesine ulaştırmanın tek yolu budur.
İçsel bir zorunluluğun getirdiği her araç mubahtır.
İçsel zorunluluk kaynağından gelmeyen her araç günahtır.
69
Mavi tipik göksel renktir. Çok derine inen bir biçimde, dinginlik öğesini geliştirir. Siyaha gömüldükçe insani olmayan bir yas yan tınısıyla yüklenir. Ciddi, sonu olmayan ve olamayacak durumlara sonsuz bir derinleşme olur. Açık tonlara gittikçe, ki mavi de açılmaya pek gelmez, daha kayıtsız bir karakter edinir, insana uzak ve kayıtsız bir tutum takınır: yüksek, açık mavi gökyüzü gibi. Demek ki, ne kadar açılırsa tınısı o kadar azalır, ta ki susan dinginliğe dönüşene, yani beyaz olana kadar. Müziksel yönden canlandırıldığında açık mavi flüte benzer, koyu mavi viyolonsele, koyuldukça kontrabasın harika tınılarını alır; koyu, törensi biçiminde ise tınısı pes bir orgun tınısına benzetilebilir.
70
Sarıyla yapılmış resim nasıl ki hep zihinsel bir sıcaklık yayar ya da mavi bir resim nasıl fazlasıyla serinletici gelirse (yani etkin olarak yapılan etkiler söz konusu, çünkü evrenin bir öğesi olan insan sürekli, belki de sonsuz hareket için yaratılmıştır), yeşil sadece can sıkıcı etki yapar (edilgin etki). Edilginlik mutlak yeşilin en belirleyici niteliğidir ve bu nitelik bir çeşit semizlikle, kcndindcn-hoşnutlukla parfüm-lcnir. Bu yüzden mutlak yeşil renkler âleminde, insanlar aleminde burjuvazi denen kesim neyse, odur: hareketsiz, kendinden hoşnut, her yöne doğru kısıtlı bir öğe. Bu yeşil şişman, çok sağlıklı, hareketsiz yatan bir inek gibidir: sadece geviş getirmeye yetenekli, ahmak, anlayışsız gözlerle dünyayı seyreden bir inek. Yeşil yaz mevsiminin ana rengidir, tabiatın yılın fırtına ve coşum çağı olan baharı atlatıp kendinden hoşnut bir dinginliğe gömüldüğü dönemin rengi.
70
Bu son iki renk -beyazla siyah- genel çizgileriyle tanımlanmıştı, sık sık renk-dışı bir şey olarak görülen beyaz (özellikle, "tabiatta beyaz yoktur" diyen empresyonistler sayesinde' yakından bakıldığında, bütün renklerin maddi nitelikler ve cevherler olarak kaybolduğu bir dünyanın simgesi gibidir. Bu dünya bizim o kadar yükseğimizdedir ki, oradan gelen bir tını duyamayız. Büyük bir susuş gelir oradan, ve gözümüze, maddi olarak canlandırıldığında, aşılamaz, yıkılamaz nitelikte, sonsuza kadar uzanan, soğuk bir duvar olarak gözükür. Bu yüzden de beyaz ruhumuz üzerine büyük bir susuş etkisi yapar; bizim için mutlak olan bir susuştur bu. İçsel olarak tınısı bir tınısızlık gibidir, büyük ölçüde, müzikteki bazı susuşlara benzer, bir bölümün ya da içeriğin gelişimini sadece zaman bakımından kesen, ama bir gelişimin noktalanması olmayan susuşlara. Bu, ölü olmayan, olanaklarla dolu bir susuştur. Beyaz birdenbire anlaşılabilecek cinsten bir susuşun tınısını verir, ilkgençlik çağında bulunan bir hiçliktir ya da daha kesin bir ifadeyle, başlangıçtan, doğumdan önce varolan bir hiçliktir. Belki yeryüzünün tınısı buzul çağının beyaz günlerinde böyleydi.
72
Gri tınısız ve hareketsizdir. Ama bu hareketsizlik yeşilin dinginliğinden başka bir karakterdedir. Yeşil iki eetkin renk arasında, onların ürünü olarak yer alırken gri ıssız bir hareketsizliktir. Bu gri ne kadar koyulaşırsa ıssızlık o kadar ağırlık kazanır, boğucu etkisi kendini gösterir. Açıldıkça da bir çeşit hava, gizliden gizliye ümit içeren bir soluk alma olanağı girer rengin içine.
75
Sıcak kırmızı, kendisine akraba olan sarı katılarak yükseltilirse, turuncu ortaya çıkar. Bu katışımla kırmızının kendi içindeki hareketi ışın yayma, çevreye akıp dağılma hareketinin başlangıcı olma yoluna sokulmuş olur. Turuncuda büyük bir rol oynayan kırmızı ise, bu renkte ciddilik çağrışımının korunmasını sağlar. Turuncu kendi güçlerinden emin bir insana benzer ve bunun için özellikle sağlıklı bir etki yapar. Tınısı Angelus'a çağıran orta boy bir kilise çanı gibidir ya da güçlü bir alto ses, bir largo parçası çalan alto keman gibi.
Kırmızının insanın yakınına doğru çekilmesiyle nasıl turuncu oluşuyorsa, mavi katılarak geriye çekilmesiyle de mor oluşur; mor insandan uzağa kaçma eğilimindedir. Ama temeldeki kırmızı soğuk olmak zorundadır, çünkü kırmızının sıcağı mavinin soğuğuyla karıştırılamaz (hiçbir yöntem beceremez bunu), ki zihinsel alanda da bu böyledir.
Şu halde mor, fiziksel ve ruhsal anlamda, soğutulmuş bir kırmızıdır. Bu yüzden hastalıklı, sönmüş bir tarafı (kömür cürufu), kederli bir tarafı vardır. Yaşlı kadınların elbiseleri için uygun bir renk sayılması boşuna değildir. Çinliler moru doğrudan doğruya, yas elbisesi rengi olarak kullanır. Tını bakımından ingiliz kornosunu, çoban kavalını, derin tonlarında ise ahşap çalgıların pes seslerini andırır (örneğin fagot).
93
Ve işte, resim sanatında uyum (armoni) kuramının geleceği de burada yer alıyor. "Bir şekilde" karşı karşıya gelen biçimler gene de, son tahlilde, birbirleriyle büyük ve çizgileri kesin bir ilişki içindedirler. Ve nihayet bu ilişki dc matematiksel bir biçim içinde ifade edilebilir, ne ki o zaman herhalde daha çok düzenli değil, düzensiz sayılarla işlem yapmak gerekecektir.
Her sanatta en son soyut ifade olarak geriye sayı kalır.
Tabiidir ki bu nesnel öğe öte yandan, yaptığı işe katılan, zorunlu bir güç olarak akla, bilince (nesnel bilgiler - resim sanatının sürekli-bası) mutlaka gerek duyacaktır. Ve bu nesnel yön günümüzün eserine gelecekte de, "ben vardım" yerine "ben varım" deme olanaklarını sağlayacaktır.
97
İçsel bir ruh zorunluluğundan kaynaklanan şey güzeldir, içsel olarak güzel olan şey güzeldir.
Bugünün sanatındaki mücadelenin en baştaki öncülerinden, ilk ruhsal beste ustalarından biri, Maeterlinck der ki:
"Yeryüzünde güzelliğe ruhtan daha aç bir şey ve ruhtan daha kolay güzelleşen bir şey yoktur... Onun içindir ki, yeryüzünde pek az ruh kendini güzelliğe adayan bir ruhun egemenliğine karşı durabilir.
101
Son olarak, bilinçli, akıllı beste çağına gittikçe yaklaştığımız ve ressamın yakın gelecekte eserlerini -hiçbir şey açıklayamadıkları için gurur duyan salt izlenimcilerin tersine- yapı bakımından açıklayabilmekten gurur duyacağı kanısında ve daha şimdiden, amaca yönelik yaratma döneminin eşiğinde bulunduğumuz kanısında olduğumu belirteyim; nihayet kanımca, resimdeki bu zihin çoktan başlamış olan zihinsel dünyanın yeniden kuruluşu ile organik, dolaysız ilinti içindedir, çünkü bu zihin Büyük Zihinsellik Çağı'nın ruhudur.
111
Günümüzde O. Wilde:"Sanat tabiatın bittiği yerde başlar" Resimde de sık sık böyle düşüncelere rastlıyoruz. Örneğin Delacroix, tabiatın sanatçı için sadece bir sözlük olduğunu sylemişti; ayrıca şöyle der: "Realizmi sanatın karşı kutbu olarak tanımlamalı."
Zeitgeist Ne Anlatıyor
Erol Bilbilik
100
Hollywood Film Endüstrisi CFR'nin yedi önde gelen üyesi tarafından yönlendirilmekte ve kontrol edilmektedir. Tüm filmler ve film senaryoları bu kontrol kapsamındadır. Hollywood yapımı hiçbir film küresel emperyalist dev tröstlerin stratejilerine aykırı olamaz.
Örneğin, Al Gore'un 'Uygunsuz Gerçek', Peter Joseph'in 'Zeitgeist-Movie, Zeitgeist-Addendum' ve J.R Tolkien'in kitabından uyarlanan 'Yüzüklerin Efendisi' filmleri bu stratejiye uygun CIA türü filmlerdir.
Al Gore'un Dengeli Dünya: Ekoloji ve İnsan Ruhu, J.R. Tolkien'ın Yüzüklerin Efendisi ve John Perkins'ın 'Bir Ekonomik Tetikçinin İtirafları CIA türü senaryolardır. Sonuç:
1. CFR, küresel ekonominin 2012 yılında krizden çıkacağını, çıkışla birlikte petrol fiyatlarının tavan yapacağım ve ekonominin yeniden krize gireceğini hesaplamaktadır. Bu kısır döngüden kurtulmak için 2012 yılma kadarki üç yıl içinde dünya ülkelerini yoğunlukla temiz enerji yatırımlarına yönlendirerek ekonomilerini çökertmek ve beş kıtada saptadığı bakir petrol alanlarına işgal dahil her yolla el koymak ve böylece petrol üzerinde tek basma hâkimiyet kurmayı planlamaktadır.
2. CFR en zenginlerinin varlıklarını vakıflarında birleştirerek daha da devleşiyor. Rockefeller, Buffet, Bloomberg, Soros gibi küresel dev sermayenin patronları ABD yasalarının vergiden muaf vakıflarını birleştirerek, krizde batırdıkları dev sermaye şirketlerinin paylarını da vakıflarına katarak daha büyük ve güçlü varlıklar haline geliyorlar.
Karin Liebhart
130
"Ezoterik" kavramının kökü Yunancadır ("esoteros", içkin olan, içeride olan anlamında gelir), "içeriye doğru yönelme" manasına sahiptir ve sadece seçilmiş bir çevreye açık olması gereken (gizli) bir öğretiyi tanımlar. "Okültizm" de (Latince "occutum" sözcüğünden türetilmiştir ve "saklı, örtülü, gizli" anlamını taşır) "gizli öğreti" manasına gelir. Kavram, 19. yüzyıldan bu yana daha sık kullanılmaya başlandı. Bugünse "gizli bilimsel disiplinlerim tamamı" anlamında kullanılmaktadır. İki kavram, sık sık aralarına kesin bir ayrım çizgisi konmadan kullanılır.
137
Daha önceleri "Almanya Teozofi Cemiyeti"nin genel sekreteri, günümüzde de öncelikle Waldorf okullarının kurucusu olarak tanınan ve itibara sahip olan Rudolf Steiner (1861-1925), 1913 yılında Antropozofi Cemiyeti'ni kurmuştur. Steiner'in bu adımı atmasına, Blavatsky'nin halefi olan cemiyet başkanı Annie Besant ile kavga etmesi neden olmuştur. Besant, Krishnamurti
isminde 13 yaşındaki Hintli bir çocuğu "dünya bilgesi" ilan etmiş; (Freund 1995, s. 21 ve Tröger/Tröger 1990, s. 28) Steiner ise bu kararı kabullenmek istememiştir. Steiner'in antropozofisi, "dünyamızın görünüşünü belirleyen güçlerin öğretisi" (Freund 1995, s. 22) ya da -Yunanca sözcüğün kökenine istinaden- "insanın hikmeti" olarak (Roberts 1995, s. 58) bilinir. Steiner, antropozofiyi "insanda ruhani olan kâinatta ruhani olana taşımak isteyen bilgi (idrak) yolu" (alıntıyı yapan Tröger/Tröger 1990, s. 28) ve "insanın kâinatta manevi olana yönelmesini sağlayan yol [...]: Ruh tecrübesinin temelleri üzerinde kendini tanıma sağlanabilir" (age, s. 29) sözleriyle tarif etmiştir. Steiner, "kök ırklar" öğretisi gibi siyasi olarak da oldukça sorunlu düşünceler ileri sürmüştür (krş. Wölk 1991, s. 120 vd.). Gerçi "kök ırklar", "halkların ruhunu" zenginleştirmek için birbirine karışmalıydı (bu fikir sebebiyle nasyonal sosyalistler, antropozofiye karşı savaş açtılar), ama buna rağmen kavram sorunludur. Fakat Neue Lexikon der Esoterik te bu, özlü bir şekilde Steiner'in düşünce sisteminin gelişme adımlarının bir parçası olarak tanımlanır:
"Antropozofi, Steiner ve çalışma arkadaşlan tarafından siyasi, sosyal, ekonomik ve pedagojik sorunların çözümünde tatbik edilir." (Roberts 1995, s. 59)
Volkmar Wölk, "kök ırklar öğretisini" "ezoterik bir evrim teorisi" olarak tammlar (Wölk 1991, s. 120 vd.) ve Steiner'in dünya görüşünü ırkçı ve Avrupa merkezci olarak yorumlar. Wölke göre, Steiner "Tasmanyalılan, Buşmenleri ve azgelişmiş ülkelerin diğer eski yerli halklarını" (daha yarı hayvan olarak tanımlanan) üçüncü "kök ırkın" kalıntısı olarak görmektedir (agy). "Gerçek" insanlar, dördüncü "kök ırk" olan Atlantiklilerle birlikte ortaya çıkmıştı. Bunlara Japonlar, Moğollar ve Eskimolar dahildir. Artık batmış olan Atlantis adasmda ortaya çıkmış olan en gelişmiş "kök ırk" ise, Almanların da dahil olduğu Ari ırkıdır (krş. age., s. 121). Steiner tarafından kabul edilen ve dünyanın belirli bölgelerinde aktif olan "ırk hayaletleri", birbirlerinden "dördüncü beden unsuru", "ben" yani "öz-farkındalık" sayesinde ayrılan toplam olarak beş "ırk" ortaya çıkarmıştır. "Irkları", -Roma mitolojisine dayanarak- hiyerarşik bir biçimde tanrılar ve bunlara bağlı olarak belirli özellikleriyle tasnif etmektedir. Bu sistematik içinde en yüce tanrı olan Jüpiter, tabii ki Avrupa "ırkından" sorumludur. Merkür siyah, Venüs Malay, Mars Moğol ve Satürn ise Hint "ırkından" sorumludur (agy.). Wölk, buradan yola çıkarak "Bu pozisyon ile Nazilerin ırk öğretisi arasındaki düşünsel mesafe fazla değildir" çıkarsamasını yapar, (agy.)
Steiner, bilgisini "kendisine doğaüstü ve ruhani bir dünyanın kapılarını aralayan derin mistik düşünceden" alan ve "Goethe'nin doğa öğretisini yayan, daha da geliştiren en önemli şahsiyetlerden biri" olarak sadece Fritjof Capra (1987b, s. 8) tarafından takdir edilmekle kalmıyor; bugün pedagojide, tıpta, psikoterapide ve nasyonal sosyalist ideolojide de büyük bir itibara sahip olup -antik dönem tanrıçası Demeter'in ismiyle sembolik anlamda bağlantılı olarak- biyolojik-dinamik tarımda da yeni bütünsel yöntemlerin öncüsü olarak kabul ediliyor (krş. Eick-hoff 1997, s. 93). Steiner'in öğretisinin sorunlu tarafları, kişiliğinin söz konusu bu takdiri bağlamında neredeyse hiç tartışmaya açılmıyor.
144
Atlantis mitolojisi, nasyonal sosyalist geleneğe kesintisiz bir biçimde dayanan Jürgen Spanuth gibi yeni sağcı ideologlar tarafından da siyasi amaçları uğruna işlevselleştirilir (krş. age., s. 248-250)
145
Gnosis, Eski Yunancada "anlayış, bilgi, idrak, hüküm" anlamına gelir ve bir seçkinler grubuna mahfuz ruhani (tanrısal) sırların bilimi anlamında kullanılır. Gnostikler, dünyayı aydınlık ve karanlık arasında radikal bir ayrıma dayanan düalist ilkeye göre tasavvur ediyorlardı. "Negatif, anti kozmik emarelerle işaretledikleri Yunan, Mısır, Yahudi ve Hristivan geleneklerine başvuruyorlardı. "Gnostiklere göre, dünya kötünün timsali olarak tanrı karşıtı güçlerin egemenlik alanıdır. Kurtuluşun hedefi, insanı karanlık güçlerin köleliğinden azat etmektir [...] Aydınlığın karanlıkta ve ruhun maddedeki tutsaklığının gerekçesi, eski zamanlarda meydana gelen ve değişik şekillerde tasvir edilen ışık alemindeki mitolojik olaylardır.
146
Nasyonal sosyalist fikirleri devam ettirmek amacıyla, okült geleneklerin temelleri üzerinde bazı tuhaf ve komik düşünceler de ortaya çıkıp gelişmiştir. Michael Serrano'nun Rudolf Hess'e ithaf edilen ve 1987 yılında yayımlanmış olan Das Goldene Band Esoterischer Hitlerismus (Altın Bağ Ezoterik Hitlercilik) isimli kitabı buna örnek olarak verilebilir (krş. age., s. 111). Şilili eski bir büyükelçi olan ve 1964-1970 yılları arasında Avusturya'da büyükelçilik görevinde bulunan Serrano, öğretisini Ant dağlarında bir "uzmandan" aldığını iddia etmektedir. Buna göre Hitler, Antarktika'da hayatta kalan ve altın çağı gerçekleştirmek için taraftarlarıyla bir gün geri dönecek olan mitolojik bir eski zaman kahramanıdır -Hitler'in ilk denemesi, Yahudilerin onun planlanna ilişkin faaliyetleri ve müdahaleleri sonucu başansızlığa uğramıştır (Gugenberger/Schweidlenka 1993, s. 184). Serrano, Hitler'in kozmik bir savaş çerçevesinde daha yüksek güçlerin emirleriyle ve bunlann aracı olarak hareket ettiğini öne sürmektedir. (Freund 1995, s. 112)
"Ezoterik ürologlar" da daha az tuhaf değildir (krş. age., s. 119). Bunlara göre, Hitler nasyonal sosyalist bir ufo ile 30 Nisan 1945 tarihinde, Antarktika'ya kaybolmuş ve yerin boş olan içlerinde geri dönüşünü beklemektedir (krş. age., s. 118). "Ezoterik ufoloji", daha yüksek seviyedeki bir kozmik gelişmeye sahip olup başka bir gezegende yaşayan ve ezoterik üstatlar olarak zaman zaman dünyaya gelen varlıkların bulunduğu fantezilerini kurmaktadır. Bunlarla ilişki kuran elbette ki sadece "olgun milletlerden" olan insanlardır, (age., s. 120)
150
Aşırı sağa ideoloji (krş. Holzer 1993, s. 1-96), mantıklı bir düşünce sistemi değil, bilakis kesin bir şekilde iddia edilen münferit ifadeler ve ön yargıların oluşturduğu bütünlük içinde bir sendrom fenomenidir ve "doğa", "doğallık" gibi değişmez değerler olarak önceden saptanmış ilkelere yapılan vurgularla birbirine bağlanır. Şayet aşağıdaki öğeler hep birlikte ortaya çıkıyorsa, ancak o zaman tipik aşın sağa bir dünya görüşünden söz edilebilir:
- Esas nokta olarak cinsiyetler, etnisiteler ve uluslar arasında bir eşitsizlik ideolojisi;
- Bütün arzu edilen toplumsal durumları "doğal" olarak adlandıran ve sıkça sosyo-biyoloji ve davranış biliminden dekor olarak düşünce kırıntıları ödünç alan siyasi pozisyonların "biyolojist dünya görüşü" çerçevesinde ileri sürülen sahte-bilimsel tesisi;
- Ulusal birlik konseptine dayanan biyolojist-ırkçı bir milliyetçilik;
- Toplumsal ve ekonomik temele dayanan korkulara hizmet eden, düşman ve günah keçisi olarak görülen Yahudilerden, yabanalardan, azınlıklardan vs. grup olarak nefret etmek;
- Organik olarak inşa ve armonize edilmiş ve güven vaat eden bir beraberliğin "halk" ve "ulus birliği" gibi temel kavramlar altında toplandığı modernité karşıtı ütopya (genellikle ataerkil-hiyerarşik yapılanmaya sahiptirler).
Aşırı sağa ideolojinin bu ideal tipi, münferit grupların yön ve ağırlık noktasına göre farklı şekillerde ortaya çıkarken eski içerikler sık sık yeni kavramlar ve argüman örnekleri alanda gizlenmektedir. New Age ve ezoterik hareketler de, böylesi bir argüman çizgisi ve aşın sağa yönelime sahip örgütlere yakınlıklanyla aşın sağa örgütlerin meşrulaşmasına ve toplum nez-dinde kabul görmelerine giderek artan biçimde katkıda bulunuyorlar. Maria Wolflingseder (1993,1994,1995a ve 1995b), aşın sağa yönelimlerinin New Age hareketine prensip olarak içkin olduğu tezini öne sürer. Bu, New Age hareketinin konseptlerine dahil ettiği sağa meyilli ve faşistoid düşüncelerin tuzağından kurtulamayacağı anlamına gelir.
165
Buna göre, eko-tinsel "okültizmin modern biçimi" olan "New Age" (Freund 1995, s. 110), sadece yeni sağdan aşırı sağa kadar siyasi ideoloji ve hareketlerin işine yarayan argümanlar teslim etmekle kalmıyor; doğrudan onlann meşrulaşmasına ve toplum nezdinde itibar kazanmasına da katkıda bulunuyor. Bu noktada Capra'nın "Mistik sezgilerin ve bilimsel analizlerin dinamik bir birliğine [...] ihtiyacımız var" (1987a, s. 307) postulatına en azından kuşku ve dikkatle yaklaşmak gerekir.
100
Hollywood Film Endüstrisi CFR'nin yedi önde gelen üyesi tarafından yönlendirilmekte ve kontrol edilmektedir. Tüm filmler ve film senaryoları bu kontrol kapsamındadır. Hollywood yapımı hiçbir film küresel emperyalist dev tröstlerin stratejilerine aykırı olamaz.
Örneğin, Al Gore'un 'Uygunsuz Gerçek', Peter Joseph'in 'Zeitgeist-Movie, Zeitgeist-Addendum' ve J.R Tolkien'in kitabından uyarlanan 'Yüzüklerin Efendisi' filmleri bu stratejiye uygun CIA türü filmlerdir.
Al Gore'un Dengeli Dünya: Ekoloji ve İnsan Ruhu, J.R. Tolkien'ın Yüzüklerin Efendisi ve John Perkins'ın 'Bir Ekonomik Tetikçinin İtirafları CIA türü senaryolardır. Sonuç:
1. CFR, küresel ekonominin 2012 yılında krizden çıkacağını, çıkışla birlikte petrol fiyatlarının tavan yapacağım ve ekonominin yeniden krize gireceğini hesaplamaktadır. Bu kısır döngüden kurtulmak için 2012 yılma kadarki üç yıl içinde dünya ülkelerini yoğunlukla temiz enerji yatırımlarına yönlendirerek ekonomilerini çökertmek ve beş kıtada saptadığı bakir petrol alanlarına işgal dahil her yolla el koymak ve böylece petrol üzerinde tek basma hâkimiyet kurmayı planlamaktadır.
2. CFR en zenginlerinin varlıklarını vakıflarında birleştirerek daha da devleşiyor. Rockefeller, Buffet, Bloomberg, Soros gibi küresel dev sermayenin patronları ABD yasalarının vergiden muaf vakıflarını birleştirerek, krizde batırdıkları dev sermaye şirketlerinin paylarını da vakıflarına katarak daha büyük ve güçlü varlıklar haline geliyorlar.
Karin Liebhart
130
"Ezoterik" kavramının kökü Yunancadır ("esoteros", içkin olan, içeride olan anlamında gelir), "içeriye doğru yönelme" manasına sahiptir ve sadece seçilmiş bir çevreye açık olması gereken (gizli) bir öğretiyi tanımlar. "Okültizm" de (Latince "occutum" sözcüğünden türetilmiştir ve "saklı, örtülü, gizli" anlamını taşır) "gizli öğreti" manasına gelir. Kavram, 19. yüzyıldan bu yana daha sık kullanılmaya başlandı. Bugünse "gizli bilimsel disiplinlerim tamamı" anlamında kullanılmaktadır. İki kavram, sık sık aralarına kesin bir ayrım çizgisi konmadan kullanılır.
137
Daha önceleri "Almanya Teozofi Cemiyeti"nin genel sekreteri, günümüzde de öncelikle Waldorf okullarının kurucusu olarak tanınan ve itibara sahip olan Rudolf Steiner (1861-1925), 1913 yılında Antropozofi Cemiyeti'ni kurmuştur. Steiner'in bu adımı atmasına, Blavatsky'nin halefi olan cemiyet başkanı Annie Besant ile kavga etmesi neden olmuştur. Besant, Krishnamurti
isminde 13 yaşındaki Hintli bir çocuğu "dünya bilgesi" ilan etmiş; (Freund 1995, s. 21 ve Tröger/Tröger 1990, s. 28) Steiner ise bu kararı kabullenmek istememiştir. Steiner'in antropozofisi, "dünyamızın görünüşünü belirleyen güçlerin öğretisi" (Freund 1995, s. 22) ya da -Yunanca sözcüğün kökenine istinaden- "insanın hikmeti" olarak (Roberts 1995, s. 58) bilinir. Steiner, antropozofiyi "insanda ruhani olan kâinatta ruhani olana taşımak isteyen bilgi (idrak) yolu" (alıntıyı yapan Tröger/Tröger 1990, s. 28) ve "insanın kâinatta manevi olana yönelmesini sağlayan yol [...]: Ruh tecrübesinin temelleri üzerinde kendini tanıma sağlanabilir" (age, s. 29) sözleriyle tarif etmiştir. Steiner, "kök ırklar" öğretisi gibi siyasi olarak da oldukça sorunlu düşünceler ileri sürmüştür (krş. Wölk 1991, s. 120 vd.). Gerçi "kök ırklar", "halkların ruhunu" zenginleştirmek için birbirine karışmalıydı (bu fikir sebebiyle nasyonal sosyalistler, antropozofiye karşı savaş açtılar), ama buna rağmen kavram sorunludur. Fakat Neue Lexikon der Esoterik te bu, özlü bir şekilde Steiner'in düşünce sisteminin gelişme adımlarının bir parçası olarak tanımlanır:
"Antropozofi, Steiner ve çalışma arkadaşlan tarafından siyasi, sosyal, ekonomik ve pedagojik sorunların çözümünde tatbik edilir." (Roberts 1995, s. 59)
Volkmar Wölk, "kök ırklar öğretisini" "ezoterik bir evrim teorisi" olarak tammlar (Wölk 1991, s. 120 vd.) ve Steiner'in dünya görüşünü ırkçı ve Avrupa merkezci olarak yorumlar. Wölke göre, Steiner "Tasmanyalılan, Buşmenleri ve azgelişmiş ülkelerin diğer eski yerli halklarını" (daha yarı hayvan olarak tanımlanan) üçüncü "kök ırkın" kalıntısı olarak görmektedir (agy). "Gerçek" insanlar, dördüncü "kök ırk" olan Atlantiklilerle birlikte ortaya çıkmıştı. Bunlara Japonlar, Moğollar ve Eskimolar dahildir. Artık batmış olan Atlantis adasmda ortaya çıkmış olan en gelişmiş "kök ırk" ise, Almanların da dahil olduğu Ari ırkıdır (krş. age., s. 121). Steiner tarafından kabul edilen ve dünyanın belirli bölgelerinde aktif olan "ırk hayaletleri", birbirlerinden "dördüncü beden unsuru", "ben" yani "öz-farkındalık" sayesinde ayrılan toplam olarak beş "ırk" ortaya çıkarmıştır. "Irkları", -Roma mitolojisine dayanarak- hiyerarşik bir biçimde tanrılar ve bunlara bağlı olarak belirli özellikleriyle tasnif etmektedir. Bu sistematik içinde en yüce tanrı olan Jüpiter, tabii ki Avrupa "ırkından" sorumludur. Merkür siyah, Venüs Malay, Mars Moğol ve Satürn ise Hint "ırkından" sorumludur (agy.). Wölk, buradan yola çıkarak "Bu pozisyon ile Nazilerin ırk öğretisi arasındaki düşünsel mesafe fazla değildir" çıkarsamasını yapar, (agy.)
Steiner, bilgisini "kendisine doğaüstü ve ruhani bir dünyanın kapılarını aralayan derin mistik düşünceden" alan ve "Goethe'nin doğa öğretisini yayan, daha da geliştiren en önemli şahsiyetlerden biri" olarak sadece Fritjof Capra (1987b, s. 8) tarafından takdir edilmekle kalmıyor; bugün pedagojide, tıpta, psikoterapide ve nasyonal sosyalist ideolojide de büyük bir itibara sahip olup -antik dönem tanrıçası Demeter'in ismiyle sembolik anlamda bağlantılı olarak- biyolojik-dinamik tarımda da yeni bütünsel yöntemlerin öncüsü olarak kabul ediliyor (krş. Eick-hoff 1997, s. 93). Steiner'in öğretisinin sorunlu tarafları, kişiliğinin söz konusu bu takdiri bağlamında neredeyse hiç tartışmaya açılmıyor.
144
Atlantis mitolojisi, nasyonal sosyalist geleneğe kesintisiz bir biçimde dayanan Jürgen Spanuth gibi yeni sağcı ideologlar tarafından da siyasi amaçları uğruna işlevselleştirilir (krş. age., s. 248-250)
145
Gnosis, Eski Yunancada "anlayış, bilgi, idrak, hüküm" anlamına gelir ve bir seçkinler grubuna mahfuz ruhani (tanrısal) sırların bilimi anlamında kullanılır. Gnostikler, dünyayı aydınlık ve karanlık arasında radikal bir ayrıma dayanan düalist ilkeye göre tasavvur ediyorlardı. "Negatif, anti kozmik emarelerle işaretledikleri Yunan, Mısır, Yahudi ve Hristivan geleneklerine başvuruyorlardı. "Gnostiklere göre, dünya kötünün timsali olarak tanrı karşıtı güçlerin egemenlik alanıdır. Kurtuluşun hedefi, insanı karanlık güçlerin köleliğinden azat etmektir [...] Aydınlığın karanlıkta ve ruhun maddedeki tutsaklığının gerekçesi, eski zamanlarda meydana gelen ve değişik şekillerde tasvir edilen ışık alemindeki mitolojik olaylardır.
146
Nasyonal sosyalist fikirleri devam ettirmek amacıyla, okült geleneklerin temelleri üzerinde bazı tuhaf ve komik düşünceler de ortaya çıkıp gelişmiştir. Michael Serrano'nun Rudolf Hess'e ithaf edilen ve 1987 yılında yayımlanmış olan Das Goldene Band Esoterischer Hitlerismus (Altın Bağ Ezoterik Hitlercilik) isimli kitabı buna örnek olarak verilebilir (krş. age., s. 111). Şilili eski bir büyükelçi olan ve 1964-1970 yılları arasında Avusturya'da büyükelçilik görevinde bulunan Serrano, öğretisini Ant dağlarında bir "uzmandan" aldığını iddia etmektedir. Buna göre Hitler, Antarktika'da hayatta kalan ve altın çağı gerçekleştirmek için taraftarlarıyla bir gün geri dönecek olan mitolojik bir eski zaman kahramanıdır -Hitler'in ilk denemesi, Yahudilerin onun planlanna ilişkin faaliyetleri ve müdahaleleri sonucu başansızlığa uğramıştır (Gugenberger/Schweidlenka 1993, s. 184). Serrano, Hitler'in kozmik bir savaş çerçevesinde daha yüksek güçlerin emirleriyle ve bunlann aracı olarak hareket ettiğini öne sürmektedir. (Freund 1995, s. 112)
"Ezoterik ürologlar" da daha az tuhaf değildir (krş. age., s. 119). Bunlara göre, Hitler nasyonal sosyalist bir ufo ile 30 Nisan 1945 tarihinde, Antarktika'ya kaybolmuş ve yerin boş olan içlerinde geri dönüşünü beklemektedir (krş. age., s. 118). "Ezoterik ufoloji", daha yüksek seviyedeki bir kozmik gelişmeye sahip olup başka bir gezegende yaşayan ve ezoterik üstatlar olarak zaman zaman dünyaya gelen varlıkların bulunduğu fantezilerini kurmaktadır. Bunlarla ilişki kuran elbette ki sadece "olgun milletlerden" olan insanlardır, (age., s. 120)
150
Aşırı sağa ideoloji (krş. Holzer 1993, s. 1-96), mantıklı bir düşünce sistemi değil, bilakis kesin bir şekilde iddia edilen münferit ifadeler ve ön yargıların oluşturduğu bütünlük içinde bir sendrom fenomenidir ve "doğa", "doğallık" gibi değişmez değerler olarak önceden saptanmış ilkelere yapılan vurgularla birbirine bağlanır. Şayet aşağıdaki öğeler hep birlikte ortaya çıkıyorsa, ancak o zaman tipik aşın sağa bir dünya görüşünden söz edilebilir:
- Esas nokta olarak cinsiyetler, etnisiteler ve uluslar arasında bir eşitsizlik ideolojisi;
- Bütün arzu edilen toplumsal durumları "doğal" olarak adlandıran ve sıkça sosyo-biyoloji ve davranış biliminden dekor olarak düşünce kırıntıları ödünç alan siyasi pozisyonların "biyolojist dünya görüşü" çerçevesinde ileri sürülen sahte-bilimsel tesisi;
- Ulusal birlik konseptine dayanan biyolojist-ırkçı bir milliyetçilik;
- Toplumsal ve ekonomik temele dayanan korkulara hizmet eden, düşman ve günah keçisi olarak görülen Yahudilerden, yabanalardan, azınlıklardan vs. grup olarak nefret etmek;
- Organik olarak inşa ve armonize edilmiş ve güven vaat eden bir beraberliğin "halk" ve "ulus birliği" gibi temel kavramlar altında toplandığı modernité karşıtı ütopya (genellikle ataerkil-hiyerarşik yapılanmaya sahiptirler).
Aşırı sağa ideolojinin bu ideal tipi, münferit grupların yön ve ağırlık noktasına göre farklı şekillerde ortaya çıkarken eski içerikler sık sık yeni kavramlar ve argüman örnekleri alanda gizlenmektedir. New Age ve ezoterik hareketler de, böylesi bir argüman çizgisi ve aşın sağa yönelime sahip örgütlere yakınlıklanyla aşın sağa örgütlerin meşrulaşmasına ve toplum nez-dinde kabul görmelerine giderek artan biçimde katkıda bulunuyorlar. Maria Wolflingseder (1993,1994,1995a ve 1995b), aşın sağa yönelimlerinin New Age hareketine prensip olarak içkin olduğu tezini öne sürer. Bu, New Age hareketinin konseptlerine dahil ettiği sağa meyilli ve faşistoid düşüncelerin tuzağından kurtulamayacağı anlamına gelir.
165
Buna göre, eko-tinsel "okültizmin modern biçimi" olan "New Age" (Freund 1995, s. 110), sadece yeni sağdan aşırı sağa kadar siyasi ideoloji ve hareketlerin işine yarayan argümanlar teslim etmekle kalmıyor; doğrudan onlann meşrulaşmasına ve toplum nezdinde itibar kazanmasına da katkıda bulunuyor. Bu noktada Capra'nın "Mistik sezgilerin ve bilimsel analizlerin dinamik bir birliğine [...] ihtiyacımız var" (1987a, s. 307) postulatına en azından kuşku ve dikkatle yaklaşmak gerekir.
3 Haziran 2011
Thierry Paquot
Bir Sanattır Öğle Uykusu'ndan
33
Havanın sıcak olduğu ve bedeninizin terle kaplandığı toprak rengi öğle uykuları vardır. Kırmızı, şiddetli, yüreği tutuşturan öğle uykuları vardır. Beyaz, el değmemiş, saf ve hafif öğle uykuları vardır. Kum fırtınalarının, huysuz denizlerin, geveze rüzgarların sarstığı öğle uykuları vardır. Renkli öğle uykuları gibisi yoktur. İnsanı hem yatıştırır hem de hırpalarlar. Yerleri doldurulamaz.
41
Siesta öyle herhangi bir tek kullanımlık sözcük değildir, bu sözcüğün tanımladığı "şey" çağları ve sınırları aşar. "Siz neden söz ediyorsunuz yahu?" "Siestadan!" Siesta mı? Çabuk Tarihsel Fransızca Sözlüğü'mü (Le Robert, 1992) getirin: "Sieste. Dişil ad. Fransızca'ya, önce İspanyolca siesta'dan, siesta şekünde girmiştir (1681). Sözcük klasik Latince sexta (hora) sözcüğünden, 'altıncı saat'ten, demek ki 'günün ortası'ndan, 'öğle'den gelir. Romalılar gündoğumundan günbatımma kadar olan süreyi kendi içlerinde birbirine eşit, ama mevsimlere göre değişen on iki 'saat'e bölerler.
50
Bomboş geçen bir zaman mı? Ama bu "bomboşluk" kutsanmıştır. Ayrıca bu zamanın bir değeri vardır ama hiçbir bedeli yoktur, tıpkı Jean Duvignaud'nun "sanatı" tanımladığı gibi. Öğle uykusu, saatli denetimler olmaksızın, insanın kendi zamanına yeniden sahip çıkmasıdır. Öğle uykusu özgürleştiricidir.
55
Çağdaş kent kendini boş zamanlardan sakınan, karmaşık bir "makine"dir. Çağdaş kent uzamdan daha çok zaman üstünde bırakır izlerini: düzenlilik, dakiklik, hesaplanmış esneklik, yineleme, çevrim vb. Gündelik yaşam, zamanı çeşit çeşit kentli etkinliğine göre biçimlendirilmiş gibidir. Örneğin, tren taşımacılık yapmak, "dolaştırmak" gibi eylemlere saatlerini dayatmıştır yavaş yavaş. Gar saati tüm bakışları kendine çeker ve bir nirengi noktası kabul edilir. Dengeyi kolaylaştırmak ve insanlarla malların hareketlerini düzene koymak amacıyla, aynı ulusun kentleri arasında, ayrıca farklı ülkelerin garları arasında saatlerin uyumlu hale getirilmesi zorunluluğu (Paris saati 1891'de ulusal saat olmuştur), çeşitli devletleri bir kaynak saat edinmek durumunda bırakacaktır. Avrupalı ve Amerikalı demiryolu şirketleri birçok güçlüğü aştıktan, epeyce kararsız kaldıktan sonra, 1882'de Greenwich boylamını ortak kaynak olarak kabul eder ve çalışma saatlerini bağdaşıklaştırır. Sürekli olarak başka zamansallıkların etkisi altındaki kentli kendi biyolojik ve yaşanan zamanlarının egemenliğini yitirir.
62
Bu çerçevede, öğle uykusu yalnızca öğle uykucusuna ait, gerçek anlamda özgür bir zaman olarak görünür. Dış dünyadan bir süreliğine kopularak gerçekleştirilen, uzun ya da kısa bir "kendiyle-yüz yüze-gelme" anıdır. Bu geçici içe dönüş parçalanan, bölünen, dağılan kişiliğimizin birleşmesini, yeniden bir bütün olmasını, bir süreliğine yeniden yapılanmasını sağlar. Bu mola, bizlere sağladığı dinlenmeyle bütünlüğümüzün yeniden oluşmasına katkıda bulunur. Bu zamansal parantez, çevresindeki her şey zincirinden boşanmışken ya da sütlimanken, gemisinin haritadaki yerini bulup izleyeceği yolu belirleyen denizci gibi, konumumuzu saptamamıza yardım eder. Öğle uykusu burada bir eğretileme olarak işlev görür, başka bir anlam kazanır ve artık sadece gün ortasında uyumayı ya da uyuklamayı tanımlamakla kalmaz, insanın kendi zamanına egemen olma, zamanını "genel anlamda" toplum tarafından dayatılan zamanlara uydurmak üzere gözden çıkarmama yetisine işaret eder. Gitgide daha çok sayıda kentli evinin yakınlarında çalışmamaktadır, dolayısıyla öğle uykusu saatinde evine dönemez, işte bu yüzden öğle uykucusu tam zamanlı çalışmaz; genel olarak çalışma saatlerini iyi kötü denetim altında tutmayı başarabilen öğrenciler, serbest çalışan kişiler (tüccardan serbest mesleğe kadar birçok iş dalını kapsayan bir ulam), eğitmenler, araştırmacılar, sanatçılar ya da emekliler öğle uykusu uyuyabilir. Bu "ayrıcalık" bedensel ve ruhsal bir "rahatlık" sağladığı ölçüde, her türlü ücret artışının yerini tutabilir.
80
Geçtiğimiz yüzyılın sonunda, Marx'ın damadı Paul Lafargue 1848 devrimcilerinin zar zor elde ettikleri "Çalışma Hakkı"nı Tembellik Hakkı'yla boşa çıkartmaya niyetlenir. Lafargue Londra'da, kayınpederinin kütüphanesinde Louis-Mathurin Moreau-Christophe'un (1800-1881), 1849'da Guillaumin & Cie'den yayımlanan, Du droit à l'oisiveté et de l'organisation du travail servile dans les répubiques grecques et romaines ("Yunan ve Roma Cumhuriyetlerinde Kölelerin Çalışma Düzeni ve Aylaklık Hakkı Üstüne") adlı kitabını okur. Kitabı bir çırpıda bitirir; Tembellik Hakkı'nı yazarken de onu anımsayacaktır. Bu yergi yazısı önce 1880'de haftalık EÉgalité dergisinde, ardından da kitapçık olarak yayımlanacak ve eşsiz bir başarı kazanacaktır. Lafargue çalışmayı saltık kötülük olarak değerlendirir ve tembelliğe övgüler düzer, kitabın başına alıntıladığı Lessing'in sözünü kanıt olarak alır: "Tembellik edelim sevmekten ve içmekten başka, tembellik etmekten başka her şeyde!" Bu özgürlükçü tutum altmış sekizlilerin "engelle karşılaşmadan keyif almak" gibi kimi isteklerinde yankı bulacaktır. Lafargue'nün çağrısından bir yüzyıldan daha uzun bir zaman sonra, Bruno Comby gözlerim kapalı benimsediğim "öğle uykusu hakkı"nı göklere çıkarır... Onun kitabının sonundaki "Öğle Uykusu Yasası"nın altına imzamı atarım. Yasa öğle uykusunu (engellenmemesi gereken ve herkesin dilediğince, istediği yerde yapabileceği, kaçınılmaz, saygıdeğer ve kutsal etkinlik) meşru kılan beş madde içerir. Ben de tıpkı onun gibi, ama sözlerini işletmelerde çalışanlardan başka halklara doğru da genişleterek, insanın kendi ritimleriyle, insanın kendi zamansallıkla-rıyla barışması için mücadele ediyorum. "Özgürlük" sözcüğü ancak herkesin kendi zamanını denetim altına alabilmesiyle bir anlam taşır. Zamanın özgürce düzenlenmesi özerkliğin güvencesidir. Zamanın bu biçimde bireyselleştirilmesi vatana millete hayrı olmayan bir iş yapmak, toplum içindeki yaşamın kesin olarak ilan ettiği "kurallar"a uymayı reddetmek, ötekine aldırmamak demek değildir; tersine, ötekilerle "birlikte" ve ötekilerin "arasında", dünyadaki varlığım güvence altına almak üzere, kendi zamanının içinde olmak istencine bağlıdır. Yararlanılabilir-lik, dinleme, dikkat kendiliğinden gelişen ve düzenli tutumlar değildir; arada sırada yerlerini molalara, aralara, sessizliklere bıraktıkları ölçüde yoğunlaşırlar. Nasıl ki uykumuzun bir sürü evresi vardır, etkinliğimiz de çevrimseldir. Bunun bilincinde olmak iyidir, belirtilerini değerli kılmak için yapılması gerekenleri yapmaksa bir "çalışma"dır, insanın başkasıyla ilişki kurabilmek amacıyla kendi kendine, kendi üstünde giriştiği çalışmadır.
Öğle uykucuları, şöyle güzel bir öğle uykusu çekin!
84
Manosque'un batısında, ıssız bir tepede, çiçek açmış lavanta çiçeğinin mis kokusu her yere sinmişken, bir havuzun kenarında, hazırola geçmiş çamların himayesinde, iki kişilik, kösnül bir öğle uykusu anımsıyorum. "İnsan daha ne ister ki?" diye düşünmüştüm o zaman. Öğleden sonranın başlangıcında paylaşılan aşkın, gece cinselliğinin asla yarışamayacağı nitelikleri vardır; hazzın karşındakinin gözlerine kazandırdırğı ışık...
87
Bana yoğun ve koruyucu geceye kadar eşlik eden upuzun bir öğle uykusu anımsıyorum. Gecenin içine giren o gün, bana denize karışan yağmuru anımsattı.
33
Havanın sıcak olduğu ve bedeninizin terle kaplandığı toprak rengi öğle uykuları vardır. Kırmızı, şiddetli, yüreği tutuşturan öğle uykuları vardır. Beyaz, el değmemiş, saf ve hafif öğle uykuları vardır. Kum fırtınalarının, huysuz denizlerin, geveze rüzgarların sarstığı öğle uykuları vardır. Renkli öğle uykuları gibisi yoktur. İnsanı hem yatıştırır hem de hırpalarlar. Yerleri doldurulamaz.
41
Siesta öyle herhangi bir tek kullanımlık sözcük değildir, bu sözcüğün tanımladığı "şey" çağları ve sınırları aşar. "Siz neden söz ediyorsunuz yahu?" "Siestadan!" Siesta mı? Çabuk Tarihsel Fransızca Sözlüğü'mü (Le Robert, 1992) getirin: "Sieste. Dişil ad. Fransızca'ya, önce İspanyolca siesta'dan, siesta şekünde girmiştir (1681). Sözcük klasik Latince sexta (hora) sözcüğünden, 'altıncı saat'ten, demek ki 'günün ortası'ndan, 'öğle'den gelir. Romalılar gündoğumundan günbatımma kadar olan süreyi kendi içlerinde birbirine eşit, ama mevsimlere göre değişen on iki 'saat'e bölerler.
50
Bomboş geçen bir zaman mı? Ama bu "bomboşluk" kutsanmıştır. Ayrıca bu zamanın bir değeri vardır ama hiçbir bedeli yoktur, tıpkı Jean Duvignaud'nun "sanatı" tanımladığı gibi. Öğle uykusu, saatli denetimler olmaksızın, insanın kendi zamanına yeniden sahip çıkmasıdır. Öğle uykusu özgürleştiricidir.
55
Çağdaş kent kendini boş zamanlardan sakınan, karmaşık bir "makine"dir. Çağdaş kent uzamdan daha çok zaman üstünde bırakır izlerini: düzenlilik, dakiklik, hesaplanmış esneklik, yineleme, çevrim vb. Gündelik yaşam, zamanı çeşit çeşit kentli etkinliğine göre biçimlendirilmiş gibidir. Örneğin, tren taşımacılık yapmak, "dolaştırmak" gibi eylemlere saatlerini dayatmıştır yavaş yavaş. Gar saati tüm bakışları kendine çeker ve bir nirengi noktası kabul edilir. Dengeyi kolaylaştırmak ve insanlarla malların hareketlerini düzene koymak amacıyla, aynı ulusun kentleri arasında, ayrıca farklı ülkelerin garları arasında saatlerin uyumlu hale getirilmesi zorunluluğu (Paris saati 1891'de ulusal saat olmuştur), çeşitli devletleri bir kaynak saat edinmek durumunda bırakacaktır. Avrupalı ve Amerikalı demiryolu şirketleri birçok güçlüğü aştıktan, epeyce kararsız kaldıktan sonra, 1882'de Greenwich boylamını ortak kaynak olarak kabul eder ve çalışma saatlerini bağdaşıklaştırır. Sürekli olarak başka zamansallıkların etkisi altındaki kentli kendi biyolojik ve yaşanan zamanlarının egemenliğini yitirir.
62
Bu çerçevede, öğle uykusu yalnızca öğle uykucusuna ait, gerçek anlamda özgür bir zaman olarak görünür. Dış dünyadan bir süreliğine kopularak gerçekleştirilen, uzun ya da kısa bir "kendiyle-yüz yüze-gelme" anıdır. Bu geçici içe dönüş parçalanan, bölünen, dağılan kişiliğimizin birleşmesini, yeniden bir bütün olmasını, bir süreliğine yeniden yapılanmasını sağlar. Bu mola, bizlere sağladığı dinlenmeyle bütünlüğümüzün yeniden oluşmasına katkıda bulunur. Bu zamansal parantez, çevresindeki her şey zincirinden boşanmışken ya da sütlimanken, gemisinin haritadaki yerini bulup izleyeceği yolu belirleyen denizci gibi, konumumuzu saptamamıza yardım eder. Öğle uykusu burada bir eğretileme olarak işlev görür, başka bir anlam kazanır ve artık sadece gün ortasında uyumayı ya da uyuklamayı tanımlamakla kalmaz, insanın kendi zamanına egemen olma, zamanını "genel anlamda" toplum tarafından dayatılan zamanlara uydurmak üzere gözden çıkarmama yetisine işaret eder. Gitgide daha çok sayıda kentli evinin yakınlarında çalışmamaktadır, dolayısıyla öğle uykusu saatinde evine dönemez, işte bu yüzden öğle uykucusu tam zamanlı çalışmaz; genel olarak çalışma saatlerini iyi kötü denetim altında tutmayı başarabilen öğrenciler, serbest çalışan kişiler (tüccardan serbest mesleğe kadar birçok iş dalını kapsayan bir ulam), eğitmenler, araştırmacılar, sanatçılar ya da emekliler öğle uykusu uyuyabilir. Bu "ayrıcalık" bedensel ve ruhsal bir "rahatlık" sağladığı ölçüde, her türlü ücret artışının yerini tutabilir.
80
Geçtiğimiz yüzyılın sonunda, Marx'ın damadı Paul Lafargue 1848 devrimcilerinin zar zor elde ettikleri "Çalışma Hakkı"nı Tembellik Hakkı'yla boşa çıkartmaya niyetlenir. Lafargue Londra'da, kayınpederinin kütüphanesinde Louis-Mathurin Moreau-Christophe'un (1800-1881), 1849'da Guillaumin & Cie'den yayımlanan, Du droit à l'oisiveté et de l'organisation du travail servile dans les répubiques grecques et romaines ("Yunan ve Roma Cumhuriyetlerinde Kölelerin Çalışma Düzeni ve Aylaklık Hakkı Üstüne") adlı kitabını okur. Kitabı bir çırpıda bitirir; Tembellik Hakkı'nı yazarken de onu anımsayacaktır. Bu yergi yazısı önce 1880'de haftalık EÉgalité dergisinde, ardından da kitapçık olarak yayımlanacak ve eşsiz bir başarı kazanacaktır. Lafargue çalışmayı saltık kötülük olarak değerlendirir ve tembelliğe övgüler düzer, kitabın başına alıntıladığı Lessing'in sözünü kanıt olarak alır: "Tembellik edelim sevmekten ve içmekten başka, tembellik etmekten başka her şeyde!" Bu özgürlükçü tutum altmış sekizlilerin "engelle karşılaşmadan keyif almak" gibi kimi isteklerinde yankı bulacaktır. Lafargue'nün çağrısından bir yüzyıldan daha uzun bir zaman sonra, Bruno Comby gözlerim kapalı benimsediğim "öğle uykusu hakkı"nı göklere çıkarır... Onun kitabının sonundaki "Öğle Uykusu Yasası"nın altına imzamı atarım. Yasa öğle uykusunu (engellenmemesi gereken ve herkesin dilediğince, istediği yerde yapabileceği, kaçınılmaz, saygıdeğer ve kutsal etkinlik) meşru kılan beş madde içerir. Ben de tıpkı onun gibi, ama sözlerini işletmelerde çalışanlardan başka halklara doğru da genişleterek, insanın kendi ritimleriyle, insanın kendi zamansallıkla-rıyla barışması için mücadele ediyorum. "Özgürlük" sözcüğü ancak herkesin kendi zamanını denetim altına alabilmesiyle bir anlam taşır. Zamanın özgürce düzenlenmesi özerkliğin güvencesidir. Zamanın bu biçimde bireyselleştirilmesi vatana millete hayrı olmayan bir iş yapmak, toplum içindeki yaşamın kesin olarak ilan ettiği "kurallar"a uymayı reddetmek, ötekine aldırmamak demek değildir; tersine, ötekilerle "birlikte" ve ötekilerin "arasında", dünyadaki varlığım güvence altına almak üzere, kendi zamanının içinde olmak istencine bağlıdır. Yararlanılabilir-lik, dinleme, dikkat kendiliğinden gelişen ve düzenli tutumlar değildir; arada sırada yerlerini molalara, aralara, sessizliklere bıraktıkları ölçüde yoğunlaşırlar. Nasıl ki uykumuzun bir sürü evresi vardır, etkinliğimiz de çevrimseldir. Bunun bilincinde olmak iyidir, belirtilerini değerli kılmak için yapılması gerekenleri yapmaksa bir "çalışma"dır, insanın başkasıyla ilişki kurabilmek amacıyla kendi kendine, kendi üstünde giriştiği çalışmadır.
Öğle uykucuları, şöyle güzel bir öğle uykusu çekin!
84
Manosque'un batısında, ıssız bir tepede, çiçek açmış lavanta çiçeğinin mis kokusu her yere sinmişken, bir havuzun kenarında, hazırola geçmiş çamların himayesinde, iki kişilik, kösnül bir öğle uykusu anımsıyorum. "İnsan daha ne ister ki?" diye düşünmüştüm o zaman. Öğleden sonranın başlangıcında paylaşılan aşkın, gece cinselliğinin asla yarışamayacağı nitelikleri vardır; hazzın karşındakinin gözlerine kazandırdırğı ışık...
87
Bana yoğun ve koruyucu geceye kadar eşlik eden upuzun bir öğle uykusu anımsıyorum. Gecenin içine giren o gün, bana denize karışan yağmuru anımsattı.
Hakan Günday
Az'dan
120
İnsan doğar. On-on beş yıl sonra dünyanın nasıl bir tezgâh olduğunu ve doğumla ölüm arasına nasıl hapsedildiğini fark eder. Bu aslında bir histir, bilgi değil. Ve ilk tepkisini verir. Avazı çıktığı kadar bağırarak. Bu çığlık, bir kalabalığın içinde cüzdanını çaldırdığını fark eden kişinin çaresiz haykırışına benzer. Önce, aşağılayan ve umursamaz bakışlar atan kalabalık, sonra da aşın gürültüye dayanamayıp, içlerinden birini, bağırıp çağıranla konuşmaya gönderir. O da gidip "Biz de çaldırdık cüzdanı, ne var? Senin gibi kıçımızı yırtıyor muyuz?" der. Böylesi bilimsel bir müdahale için, genelde diplomalı olanlar tercih edilir. Kalabalığın kayıtsızlığı karşısında yavaş yavaş sesi kesilen yaygaracı, gerçeği kabullenir ve çevresindeki boşluğu insanlarla doldurur. Buna, büyüme denir. Yetişkin olma. Tam olarak, yetişkin uysallığı. Yapay bir haldir. Tasarlanmıştır, işlevselliği üzerinde hesaplar yapılıp öyle biçimlendirilmiştir. Yetişkin uysallığının temeli, toplumun varlığının sürdürebilmesi için toplumdaki her bireyin bir boka yaraması gerektiği inancında yatar. Ve en önemlisi, yetişkin uysallığı, tamamen ölçüsüz bir dünyada, milimetrik biçimde ölçülüdür. Yaş ağacın eğilip kendi köküne oral seks yapmasından ibarettir. Oysa on dört yaşındaki bir çocuğun, ergen öfkesi olarak nitelenerek küçük görülen aşırı davranışları, doğal olandır. Gözlerindeki doğum çapakları dökülmüş ve dünya üzerinde dönen bütün dolapların sırtına yüklenmiş olduğunu anlamıştır. Kendini odasına kilitleyip dışarıyı dışarıya hapsetmeye çalışır. Ya da bütün kapıları ve duvarları avazı çıktığı kadar bağırarak yıkmaya. Tepkileri, insanın ateş saçan bir ejderhayla karşılaşınca vereceği türdendir. Dolayısıyla bu tepkinin, hayatta kalındığı sürece, yani ejderha yok olup gitmediği sürece devam etmesi gerekir. Ancak tabii ki, böylesi bir hayat boyu ergenler güruhu toplum yapısını sikip atacağından, yetişkin uysallığına geçiş, insanlığın bir gereği olarak algılanır. Toplumsal bir farz. Ama bazılarının kafası kalındır ve onlar son nefeslerine kadar bağırmaya devam eder. Çünkü hayat aşırı bir süreçtir, çünkü dünya aşırı bir yerdir ve ikisinin de hak ettiği, suratlarının ortasına inen aşın şiddetli yumruklardır. Bu yüzden, ergen isyanı, bir insanı öldürmek için onu altmış kez bıçaklamaktır. Çünkü gözlerini dünyaya ancak on dört yaşlannda açabilen biri, her insanın, ağzı tüten en az altmış ejderha tarafından kuşatılmış olduğunu anlayandır. Sonuç olarak, insanlığın ergenlik hali, bütün aptallığına rağmen, hayatı boyunca, özgür bir yaratığa en çok benzediği dönemdir.
120
İnsan doğar. On-on beş yıl sonra dünyanın nasıl bir tezgâh olduğunu ve doğumla ölüm arasına nasıl hapsedildiğini fark eder. Bu aslında bir histir, bilgi değil. Ve ilk tepkisini verir. Avazı çıktığı kadar bağırarak. Bu çığlık, bir kalabalığın içinde cüzdanını çaldırdığını fark eden kişinin çaresiz haykırışına benzer. Önce, aşağılayan ve umursamaz bakışlar atan kalabalık, sonra da aşın gürültüye dayanamayıp, içlerinden birini, bağırıp çağıranla konuşmaya gönderir. O da gidip "Biz de çaldırdık cüzdanı, ne var? Senin gibi kıçımızı yırtıyor muyuz?" der. Böylesi bilimsel bir müdahale için, genelde diplomalı olanlar tercih edilir. Kalabalığın kayıtsızlığı karşısında yavaş yavaş sesi kesilen yaygaracı, gerçeği kabullenir ve çevresindeki boşluğu insanlarla doldurur. Buna, büyüme denir. Yetişkin olma. Tam olarak, yetişkin uysallığı. Yapay bir haldir. Tasarlanmıştır, işlevselliği üzerinde hesaplar yapılıp öyle biçimlendirilmiştir. Yetişkin uysallığının temeli, toplumun varlığının sürdürebilmesi için toplumdaki her bireyin bir boka yaraması gerektiği inancında yatar. Ve en önemlisi, yetişkin uysallığı, tamamen ölçüsüz bir dünyada, milimetrik biçimde ölçülüdür. Yaş ağacın eğilip kendi köküne oral seks yapmasından ibarettir. Oysa on dört yaşındaki bir çocuğun, ergen öfkesi olarak nitelenerek küçük görülen aşırı davranışları, doğal olandır. Gözlerindeki doğum çapakları dökülmüş ve dünya üzerinde dönen bütün dolapların sırtına yüklenmiş olduğunu anlamıştır. Kendini odasına kilitleyip dışarıyı dışarıya hapsetmeye çalışır. Ya da bütün kapıları ve duvarları avazı çıktığı kadar bağırarak yıkmaya. Tepkileri, insanın ateş saçan bir ejderhayla karşılaşınca vereceği türdendir. Dolayısıyla bu tepkinin, hayatta kalındığı sürece, yani ejderha yok olup gitmediği sürece devam etmesi gerekir. Ancak tabii ki, böylesi bir hayat boyu ergenler güruhu toplum yapısını sikip atacağından, yetişkin uysallığına geçiş, insanlığın bir gereği olarak algılanır. Toplumsal bir farz. Ama bazılarının kafası kalındır ve onlar son nefeslerine kadar bağırmaya devam eder. Çünkü hayat aşırı bir süreçtir, çünkü dünya aşırı bir yerdir ve ikisinin de hak ettiği, suratlarının ortasına inen aşın şiddetli yumruklardır. Bu yüzden, ergen isyanı, bir insanı öldürmek için onu altmış kez bıçaklamaktır. Çünkü gözlerini dünyaya ancak on dört yaşlannda açabilen biri, her insanın, ağzı tüten en az altmış ejderha tarafından kuşatılmış olduğunu anlayandır. Sonuç olarak, insanlığın ergenlik hali, bütün aptallığına rağmen, hayatı boyunca, özgür bir yaratığa en çok benzediği dönemdir.
22 Ocak 2011
Kim Young-Ha
Kendimi Yıkmaya Hakkım Var'dan
8
Müşterimle aramdaki işleri sorunsuz hallettikten sonra seyahate çıkar ve döndükten sonra müşterimle yaşanan olayları konu alan yazılar yazarım. Böylece bir tanrı görünümüne bürünürüm. Bu çağda tanrı olmak isteyenler için sadece iki yol vardır: yazmak, ya da öldürmek. Fakat o olayların hepsini yazıya dökmem. Sadece üzerimde kayda değer bir izlenim bırakmış olan müşterilerim kalemimle tekrar dünyaya gelirler. Görev sorumluluğuyla yaptığım bu işler acı vericidir, ancak bu zor aşamayı geçince müvekkillerime şefkat duyup onları sevmeye başlarım. Shakespeare şöyle demiş. "Ölüm cüret edip bize gelmeden önce sır doludur: evine koşup girersek bu günah mıdır?" Bu büyük oyun yazarından çağlar sonraki bir dönemin şairi Sylvia Plath ise bir adım daha ileriye gider. "Kan fışkırmasıdır şiir. Ve bunu önlemenin yolu yoktur. Bu satırları yazan kadın, gaz ocağının vanasını açıp intihar etmişti Müşterilerim Sylvia Plath kadar yazarlık yeteneğine sahip değillerdi, ama hayatlarının sonunu en az onunki kadar estetik biçimde sona erdirdiler. Onların hikâyelerini anlattığım yazılar artık on cildi aşıyor. Onları yavaş yavaş gün ışığına çıkartacağım. Yazı için telif ücretine falan gerek yok, geçinmek için yeterince param var. Ayrıca kitap için para almam müşterilerime karşı saygısızlık olur. Hiçbir maddi beklentim olmadan bu yazılan bir zarfa koyup yayınevine yollama düşüncesindeyim. Sonra bir köşeye saklanıp müşterilerimin kendi hikâyeleri aracılığıyla diriliş sahnelerini izleyeceğim.
41
Baharda müşteriler artar. Bunun sebebi, sıkıcı kışa duyulan tepkiden ziyade bahardan duyulan korkudur. İnsanlar genellikle bahardan korkarlar. Kışlan hüzünlü olmanın garip bir yanı yoktur ama baharda insanlar bu hüznü daha fazla saklayamazlar. Baharda insan kendisini dışarıdaki hayattan yalıttığının farkına varır.
Kışın herkesin bir yere kapanması doğaldı, baharda ise bir yere kapanmaktan başka çaresi olmayanlar kapalı kalmaya mahkûmdurlar.
Bir zamanlar Huajeonların taş damlı evlerini gördüğümü hatırlıyorum. Beni en çok etkileyen şey, evlerin tek bir çatı altında her şeyi barındırıyor olmasıydı. Ahır, mutfak, odalar ve ısıtma sistemi, hatta ambara varana dek her şey tek bir çatı altındaydı. Yerden ısıtma sisteminin dumanı evin tamamım dolaşıyor, bacadan geçip evin içini bir kez daha ısıttıktan sonra yavaş yavaş dışarıya çıkıyordu. Ekim ayında başlayan kar yağışı Huajeonluları evlerine kapatıyordu. Derken karlar erimeye başlayıp bahar geldiğinde evden çıkıp dağları ateşe veriyorlardı. Bu bir şenlik olmalıydı. Çatır çatır ses çıkartan yangının alevi sıradağların arasında dalgalanmıştır. Bu çağda kimse böyle şenlikler düzenleyemez. Hiç kimse sıkıcı kış günlerini ardında bıraktığı için ateş yakmıyor. Bu yüzdendir ki, insanlar artık kendilerini yakıyorlar.
46
Viyana çekici bir şehirdir; din reformu, ekspresyonizm, Nazizm gibi ideolojiler bu şehirden geçip dünyaya yayılmıştı. Şimdiyse bu şehre Doğu Avrupa'yla Batı Avrupa'yı birbirine bağlayan geçit deniyor. Birçok turist Çek Cumhuriyeti ve Macaristan gibi ülkelere buradan vize alıp giriyor. Hitler bir zamanlar bu şehirde ressam olmaya niyetlenmiş. "Kader beni başkomutan olarak seçmeseydi Mikelanj olurdum." Hitler kendine güvenle haykırmıştı. Diğer yandan Mozart bu şehirde müzik okudu. Hitler faşizm ve halk psikolojisi alanında dahi olmuş, Mozart ise ünlü bir besteci ve piyanist olmuştu. Bu ikisinin ortak noktası, kitleleri cezbeden doğuştan bir yeteneğe sahip olmalarıydı herhalde. Zaten herhangi bir şeyle insanların kalbini çalmanın kolay olduğu bir dönemde yaşadılar. Anne Frank'ın günlüğündeki içtenliğin, Yahudi katliamı denen bir gerçekten kaynaklanması gibi. Ancak bu günümüzde mümkün değil. Ölüm artık televizyondan canlı olarak yayınlanan bir tür pornografiye dönüşmüş. Geçmişte rivayet olarak anlatılan katliamlar artık hızlı ve ayrıntılı olarak uydu kanallarından yayınlanıyor. Bu pornografilerden artık kimse duygulanmıyor.
69
Birini beklemek için harcanan zaman ona keyifli geliyordu. O zaman içerisinde hiçbir şey yapmasa da olurdu. Kitap okuyabilirdi, yoldan geçenleri izleyebilirdi, bu da eğlenceliydi. Onu beklerken kaybettiğim zamana borçlu değilim; bir şeyler yapma saplantısından kurtuluyor insan. Oysa birini bekletmek hiç de hoş değildir. Bir randevuya geç kalmak insanı telaşlı ve onursuz yapar. Bu yüzden C. randevularına daima erkenden gider.
74
"Bana bisiklete binmeyi öğretmek isteyen çok oldu. Neden bana bisiklete binmeyi öğretmek istediler? Tabii bisiklete binmek tek başına öğrenilmez. Onlar arkadan bisikleti tutarlar. Bense ellerini bıraktıkları anda sendeleyerek yere düşerim. Bisiklete binmeyi öğretmek isteyen biri karşıma çıkarsa ona dikkatle bakarım. Beni yeni bir dünyaya götürmek için karşıma çıkmış olabilirler, ya da birden ellerini çekip bisikletin üstünde beni yalnız bırakmak için!"
77
Beyaz tuval. Birisi ilkel insanların ilk olarak sanata başlamasının insanın içinde gizli olan beyaz renk fobisinden kaynaklandığını iddia etmiş. Bomboş bir beyaz duvar yeterince korkutucudur. Bu yüzden çocuklar duvarı karalayıp, yepyeni bir arabanın boyasını bıçakla çizerler. İnsanlar mobilyasız, bir tek resmin asılı olmadığı odadan korktuklarından içini doldurup dururlar. Gece geç saatte gelen sessiz telefon uykusuzluk yaratır.
Her neyse, sanatın korkudan kaynaklandığına dair bu iddia resme ilk başladığı dönemde onu cezbetmişti. Kökünü tahmin edemeyeceğimiz içimizdeki korkunun sanatla kontrol edilebilmesi, sanatla geçinen C.’ye küçük bir teselli olmuştu. Buna rağmen ara sıra kendine sorardı: Nelerden korkuyorum ben?
8
Müşterimle aramdaki işleri sorunsuz hallettikten sonra seyahate çıkar ve döndükten sonra müşterimle yaşanan olayları konu alan yazılar yazarım. Böylece bir tanrı görünümüne bürünürüm. Bu çağda tanrı olmak isteyenler için sadece iki yol vardır: yazmak, ya da öldürmek. Fakat o olayların hepsini yazıya dökmem. Sadece üzerimde kayda değer bir izlenim bırakmış olan müşterilerim kalemimle tekrar dünyaya gelirler. Görev sorumluluğuyla yaptığım bu işler acı vericidir, ancak bu zor aşamayı geçince müvekkillerime şefkat duyup onları sevmeye başlarım. Shakespeare şöyle demiş. "Ölüm cüret edip bize gelmeden önce sır doludur: evine koşup girersek bu günah mıdır?" Bu büyük oyun yazarından çağlar sonraki bir dönemin şairi Sylvia Plath ise bir adım daha ileriye gider. "Kan fışkırmasıdır şiir. Ve bunu önlemenin yolu yoktur. Bu satırları yazan kadın, gaz ocağının vanasını açıp intihar etmişti Müşterilerim Sylvia Plath kadar yazarlık yeteneğine sahip değillerdi, ama hayatlarının sonunu en az onunki kadar estetik biçimde sona erdirdiler. Onların hikâyelerini anlattığım yazılar artık on cildi aşıyor. Onları yavaş yavaş gün ışığına çıkartacağım. Yazı için telif ücretine falan gerek yok, geçinmek için yeterince param var. Ayrıca kitap için para almam müşterilerime karşı saygısızlık olur. Hiçbir maddi beklentim olmadan bu yazılan bir zarfa koyup yayınevine yollama düşüncesindeyim. Sonra bir köşeye saklanıp müşterilerimin kendi hikâyeleri aracılığıyla diriliş sahnelerini izleyeceğim.
41
Baharda müşteriler artar. Bunun sebebi, sıkıcı kışa duyulan tepkiden ziyade bahardan duyulan korkudur. İnsanlar genellikle bahardan korkarlar. Kışlan hüzünlü olmanın garip bir yanı yoktur ama baharda insanlar bu hüznü daha fazla saklayamazlar. Baharda insan kendisini dışarıdaki hayattan yalıttığının farkına varır.
Kışın herkesin bir yere kapanması doğaldı, baharda ise bir yere kapanmaktan başka çaresi olmayanlar kapalı kalmaya mahkûmdurlar.
Bir zamanlar Huajeonların taş damlı evlerini gördüğümü hatırlıyorum. Beni en çok etkileyen şey, evlerin tek bir çatı altında her şeyi barındırıyor olmasıydı. Ahır, mutfak, odalar ve ısıtma sistemi, hatta ambara varana dek her şey tek bir çatı altındaydı. Yerden ısıtma sisteminin dumanı evin tamamım dolaşıyor, bacadan geçip evin içini bir kez daha ısıttıktan sonra yavaş yavaş dışarıya çıkıyordu. Ekim ayında başlayan kar yağışı Huajeonluları evlerine kapatıyordu. Derken karlar erimeye başlayıp bahar geldiğinde evden çıkıp dağları ateşe veriyorlardı. Bu bir şenlik olmalıydı. Çatır çatır ses çıkartan yangının alevi sıradağların arasında dalgalanmıştır. Bu çağda kimse böyle şenlikler düzenleyemez. Hiç kimse sıkıcı kış günlerini ardında bıraktığı için ateş yakmıyor. Bu yüzdendir ki, insanlar artık kendilerini yakıyorlar.
46
Viyana çekici bir şehirdir; din reformu, ekspresyonizm, Nazizm gibi ideolojiler bu şehirden geçip dünyaya yayılmıştı. Şimdiyse bu şehre Doğu Avrupa'yla Batı Avrupa'yı birbirine bağlayan geçit deniyor. Birçok turist Çek Cumhuriyeti ve Macaristan gibi ülkelere buradan vize alıp giriyor. Hitler bir zamanlar bu şehirde ressam olmaya niyetlenmiş. "Kader beni başkomutan olarak seçmeseydi Mikelanj olurdum." Hitler kendine güvenle haykırmıştı. Diğer yandan Mozart bu şehirde müzik okudu. Hitler faşizm ve halk psikolojisi alanında dahi olmuş, Mozart ise ünlü bir besteci ve piyanist olmuştu. Bu ikisinin ortak noktası, kitleleri cezbeden doğuştan bir yeteneğe sahip olmalarıydı herhalde. Zaten herhangi bir şeyle insanların kalbini çalmanın kolay olduğu bir dönemde yaşadılar. Anne Frank'ın günlüğündeki içtenliğin, Yahudi katliamı denen bir gerçekten kaynaklanması gibi. Ancak bu günümüzde mümkün değil. Ölüm artık televizyondan canlı olarak yayınlanan bir tür pornografiye dönüşmüş. Geçmişte rivayet olarak anlatılan katliamlar artık hızlı ve ayrıntılı olarak uydu kanallarından yayınlanıyor. Bu pornografilerden artık kimse duygulanmıyor.
69
Birini beklemek için harcanan zaman ona keyifli geliyordu. O zaman içerisinde hiçbir şey yapmasa da olurdu. Kitap okuyabilirdi, yoldan geçenleri izleyebilirdi, bu da eğlenceliydi. Onu beklerken kaybettiğim zamana borçlu değilim; bir şeyler yapma saplantısından kurtuluyor insan. Oysa birini bekletmek hiç de hoş değildir. Bir randevuya geç kalmak insanı telaşlı ve onursuz yapar. Bu yüzden C. randevularına daima erkenden gider.
74
"Bana bisiklete binmeyi öğretmek isteyen çok oldu. Neden bana bisiklete binmeyi öğretmek istediler? Tabii bisiklete binmek tek başına öğrenilmez. Onlar arkadan bisikleti tutarlar. Bense ellerini bıraktıkları anda sendeleyerek yere düşerim. Bisiklete binmeyi öğretmek isteyen biri karşıma çıkarsa ona dikkatle bakarım. Beni yeni bir dünyaya götürmek için karşıma çıkmış olabilirler, ya da birden ellerini çekip bisikletin üstünde beni yalnız bırakmak için!"
77
Beyaz tuval. Birisi ilkel insanların ilk olarak sanata başlamasının insanın içinde gizli olan beyaz renk fobisinden kaynaklandığını iddia etmiş. Bomboş bir beyaz duvar yeterince korkutucudur. Bu yüzden çocuklar duvarı karalayıp, yepyeni bir arabanın boyasını bıçakla çizerler. İnsanlar mobilyasız, bir tek resmin asılı olmadığı odadan korktuklarından içini doldurup dururlar. Gece geç saatte gelen sessiz telefon uykusuzluk yaratır.
Her neyse, sanatın korkudan kaynaklandığına dair bu iddia resme ilk başladığı dönemde onu cezbetmişti. Kökünü tahmin edemeyeceğimiz içimizdeki korkunun sanatla kontrol edilebilmesi, sanatla geçinen C.’ye küçük bir teselli olmuştu. Buna rağmen ara sıra kendine sorardı: Nelerden korkuyorum ben?
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)